Devlet krizi ve Çözüm Süreci'ne muhtemel yansımaları

28.03.2015 aljazeera.com.tr
Lesen Deutsch | Read in English

Hükümet ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki, adım adım tırmanan ve “devlet krizi” görünümü veren anlaşmazlıklar sadece Çözüm Süreci ekseninde gelişmiyor. Dolayısıyla Yeni Şafak yazarı Abdülkadir Selvi’nin, Erdoğan’ın Merkez Bankası ile giriştiği polemikleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan’ın AKP’den milletvekili aday adaylığına karşı çıkmasını hatırlatması isabetlidir. “İçeriden bir gözlemci” olan Selvi’nin söz konusu yazısını “AK Parti’nin bir büyüsü vardı. Kitleler AK Parti’yi istikrarın sembolü olduğu için tercih ediyordu. Bu büyü bozuluyor” diye bitirmiş olması da kuşkusuz son derece anlamlı.
Sorunların kaynağında ne olduğu sorusunu cevaplamada, Selvi’nin yazısından bir gün sonra, yine Yeni Şafak’ta Ali Bayramoğlu’nun yazısı epey yardımcı olabilir. “Özne hep aynı: Cumhurbaşkanı…” diyor Bayramoğlu ve şöyle devam ediyor: “Cumhurbaşkanı’nın icra alanına girmesi, hükümetle karşı karşıya gelmesi ve kendi partisine karşı siyaset yapması… Bu gelişmeler Türk siyasetinde yaşanan asli krizin ‘iktidar partisinin temel politikaları’yla değil, 'iktidarın şahsileşmesi’ eğilimiyle ilgili olduğunu bir kez daha doğrulamaktadır.”
Normal şartlarda Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasının ardından partinin ve hükümetin başına, kademeli de olsa Abdullah Gül’ün geçmesi bekleniyordu. Fakat bu noktada Bayramoğlu’nun “iktidarın şahsileşmesi eğilimi” diye tanımladığı olgu devreye girdi ve Erdoğan “yüksek profilli” Gül’ü tercih etmedi. Ne var ki geçen kısa süre zarfında, Ahmet Davutoğlu hiç de Erdoğan’ın beklediği gibi “düşük profilli” bir performans sergilemedi. (Bu bağlamda özellikle Fidan olayının altını kalın bir şekilde çizmeliyiz.) Krizin şaşırtıcı bir şekilde aleni ve sert yaşanmasında Erdoğan’ın Davutoğlu konusundaki hayal kırıklığının etkisi yüksek olsa gerek.

Erdoğan neden rahatsız?

Erdoğan ile hükümet arasındaki en kritik fay hattının Çözüm Süreci olduğu muhakkak. Cumhurbaşkanı’nın, hükümetin son dönemde bu konuda attığı hemen hemen her adımı sert ve aleni bir şekilde eleştirmesi, buna ek olarak Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve onun Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş başta olmak üzere Kürt siyasi hareketine (KSH) yönelik çok sert çıkışlar yapması nedeniyle süreç tıkanmış durumda.
Öyle ki bilmeyenler Davutoğlu’nun Başbakan olur olmaz, Cumhurbaşkanı’ndan habersiz bir süreç başlattığını sanabilir. Halbuki bu sürecin mimarı Erdoğan’ın bizzat kendisi. Süreci devlet adına yürüten kadrolar da büyük ölçüde aynı. Sürecin hükümet içindeki koordinatörüyse, düne kadar Erdoğan’ın en yakınındaki isimlerden Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan. Erdoğan’ın bugün karşı çıktığı "izleme heyeti" sürecin başından beri gündemde; heyet için adı geçen kişiler de Erdoğan’ın âkil insanlar heyeti için onay verdiği isimler arasından seçildi.
Peki o zaman Erdoğan neden rahatsız? Bu sorunun birden fazla cevabı olduğunu sanıyorum. İlkin 12 Mart tarihindeki “Çözüm Süreci'nin esas kazananı” başlıklı yazımdaaçmaya çalıştığım gibi, “demokratik açılım”, “Oslo” ve nihayet “Çözüm Süreci” gibi süreçlerin toptan bir muhasebesini yapacak olursak, tarafların her ikisinin, AKP ve KSH’nin de bu işten kârlı; MHP gibi karşı, CHP gibi tereddütlü davrananlarınsa zararlı çıktığını görürüz.
Ancak bir kıyaslama yapıldığında esas kazananın KSH olduğu anlaşılıyor: Abdullah Öcalan’ın devlet tarafından muhatap alınıp meşruiyet kazanması, HDP’nin yüzde 10 eşiğine gelmesi, Selahattin Demirtaş’ın liderliğinin Kürtleri aşan bir düzlemde seyretmesi, farklı örgüt adlarıyla PKK’nın Irak, Suriye ve İran’da da önde gelen siyasi aktörler arasında yer alması, ayrıca (IŞ)İD’le başarılı bir şekilde savaşması, özel olarak da kadın savaşçıları nedeniyle uluslararası alanda imajını iyice parlatması... Bütün bunlardan hareketle KSH’nin altın çağını yaşadığını ve sözünü ettiğimiz süreçlerin bunda katkısının büyük olduğunu söyleyebiliriz.
Erdoğan’ın rahatsızlığının ikinci nedeni, KSH’nin, bu kadar kazanıma rağmen siyasi iktidarın en büyük beklentisi olan “silah bırakma”yı sürekli ertelemesi ve bunun için hükümetin yeni adımlar atmasını şart koşması olsa gerek. Bu noktada ilginç bir paradoks karşımıza çıkıyor: Erdoğan KSH’nin yeni adım dayatmasından rahatsız olup izleme heyeti kurulmasına alenen karşı çıkınca Öcalan Newroz mektubunda, belki de tek gündem maddesi “Türkiye’ye karşı silah bırakma” olacak olan PKK kongresi toplanma çağrısını yine belirsiz bir tarih için yapmış oldu. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın mektuptan hemen sonra yaptığı açıklamadan, eğer Erdoğan izleme komitesine itiraz etmemiş olsa Öcalan’ın “acil” kongre çağrısı yapabileceği sonucunu çıkarabiliriz.

HDP'nin yükselişi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rahatsızlığın en önemli nedenlerinden biri de hiç kuşkusuz, yaklaşan genel seçimlerde HDP ve MHP’nin ayrı ayrı AKP’den oy çalma ihtimalinin yükselmiş olmasıdır. HDP’nin son dönemde belirginleşen yükselişini anlama ve anlamlandırmada, Erdoğan’dan nefret eden ancak CHP ve MHP gibi muhalefet partilerinden de umudu kesmiş olanların vereceği söylenen “kerhen” desteğe merkezî önem atfetme eğilimi öne çıkıyor.
Halbuki HDP’nin yüzde 10’u zorlamasının motor gücünün yine Kürtler olduğunu düşünüyorum: İlk kez oy kullanacak olan, yurtdışında yaşayan ve daha önceki seçimlerde AKP’ye, az da olsa CHP’ye oy vermiş olan Kürtler.
Gerek Güneydoğu, gerek batıda, gerekse yurtdışında yaşayan Kürt seçmenlerde AKP’den HDP’ye yönelişin ilk akla gelen gerekçelerini şöyle sayabiliriz:
1) KSH’nin devlet tarafından muhatap alınıp mutlak anlamda meşrulaştırılması;
2) Kürt kimliğinin inşasının büyük ölçüde tamamlanıp yaygınlaşması;
3) Öcalan liderliğindeki hareketin Ortadoğu’nun ana aktörlerinden biri hâline gelmesi;
4) Özel olarak Kobani zaferi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere siyasi iktidarın krizin ilk anlarında almış olduğu tutum;
5) Erdoğan’ın yeniden “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunları vardır” noktasına dönmesi;
6) Erdoğan ve siyasi iktidarın önde gelen birçok isminin, bu arada onlara destek veren medyanın Demirtaş başta olmak üzere KSH’nin öne çıkan figürlerine saldırmaları...

MHP’nin yükselişi

Çözüm Süreci'nin belli bir aşamaya gelmiş olmasına rağmen çözümün çok yakın zamanda gerçekleşebileceğine dair kuvvetli işaretlerin olmamasının KSH’ni çok fazla zor durumda bıraktığı söylenemez. Hatta KSH’nin, sürecin bu artık kronikleşen muallakta olma hâlinden istifade ettiğini bile ileri sürebiliriz. Buna karşılık çözümün bir türlü gerçekleşmemesi, en önemlisi PKK’nın hâlâ silahlı olarak varlığını, üstelik eskisine göre daha güçlü bir şekilde sürdürüyor olması, AKP ve Erdoğan’a verilmiş olan kredilerin aşınmasına yol açabiliyor.
Bu nedenle, AKP’den MHP’ye oy kayması yaşandığı, Erdoğan’ın Çözüm Süreci'nde bariz bir şekilde frene basmasında da bunun etkili olduğu iddialarını ciddiye almak gerekiyor. Zira Erdoğan’ın daha Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olduğu dönemden itibaren kamuoyu araştırmalarını çok önemseyen bir siyasetçi olduğunu biliyoruz.
Lakin bu noktada da bir başka paradoks karşımıza çıkıyor: Erdoğan’ın “Kürt sorunu yoktur” çizgisine dönmesinin Türk milliyetçiliğine yakın seçmenin oy tercihlerini nasıl etkileyeceği belli olmamakla birlikte, bu tutumun AKP’ye yakın Kürtlerde yaşandığı söylenen HDP’ye yönelişi tırmandırma ihtimali hayli yüksek.
Bu arada, siyasi iktidarın içindeki çelişki, tartışma ve krizleri doğru okuyamayan, örneğin Hakan Fidan’ın aday adaylığı krizini hemen “danışıklı dövüş” diye niteleyerek açığa düşen bazı muhalefet sözcüleri, benzer bir beceriksizliği Çözüm Süreci konusunda yaşanan kriz konusunda da sergiliyorlar. Onlara göre Erdoğan süreç karşıtı çıkışlarıyla Türk milliyetçilerini, hükümet de süreçte ısrar ederek Kürt milliyetçilerini AKP’ye çekmeye çalışıyor.
Eğer siyasi iktidarın iki kanadı bu pozisyonları sakin bir şekilde alıyor olsaydı bu analiz belki inandırıcı olabilirdi. Fakat taraflardan gelen her açıklama, atılan her farklı adım hepsini ciddi biçimde yaralıyor, zarar veriyor.
Öte yandan, "Erdoğan’ın Türk, hükümetin de Kürt milliyetçilerini etkilemeye çalıştığı" önermesi yerine "Erdoğan’ın Kürt, hükümetin de Türk milliyetçilerini AKP’den uzaklaştırdığı" önermesi de pekâlâ dillendirilebilir.

Revizyon, restorasyon, yeniden inşa

Hükümet çevreleri uzun süredir Çözüm Süreci'ndeki aksama, sıkıntı ve sorunların ana nedeni olarak KSH içindeki farklılıkları gösteriyor; Öcalan’ın tutumlarını olumlu, Kandil (PKK-KCK) ile HDP’ninkileri de olumsuz olarak niteliyordu. Son yaşananlar tam tersi bir durumun söz konusu olduğunu açık bir şekilde gösterdi. Bu bağlamda Erdoğan ile hükümet arasındaki anlaşmazlıklara ek olarak, hükümete yakın çevrelerin Öcalan’ın Newroz mektubundan olumlu anlamda en fazla öne çıkardıkları “Eşme ruhu” göndermesinin Genelkurmay tarafından hızla ve sert bir şekilde tekzip edilmesine ve hükümetin de bu çıkışa itiraz etmemesine dikkat çekmek gerekir.
Görüldüğü gibi Çözüm Süreci'nin geleceğini esas olarak devlet içindeki krizin gelişmesi belirleyecek. Cumhurbaşkanlığı ile hükümet arasında, süreçle ilgili koordinasyonu daha da artırma, anlaşmazlıkları kamuoyu önünde dile getirmeme ve sürecin ağır da olsa sürmesi gibi bir orta yol bulunmuşa benziyor. Buna bağlı olarak pekâlâ izleme heyeti resmen ilan edilip İmralı’ya da gidebilir. Fakat yaşanan onca çalkantıdan, Erdoğan’ın yaptığı bütün sert ve ters açıklamalardan sonra Öcalan’ın PKK’yı yakın bir tarihte, örneğin hükümet çevrelerinin dile getirdiği gibi 15 Nisan’da kongreye çağırması, imkânsız olmasa da çok zor gözüküyor.
En gerçekçi senaryoyu şöyle özetleyebiliriz: İnişli-çıkışlı bir şekilde ama çatışmasızlık ortamı muhafaza edilerek seçimlere girilir ve sandıktan çıkan sonuca göre, HDP’nin barajı aşıp aşamaması, AKP’nin kaç milletvekili kazandığı ve bir ölçüde MHP’nin geldiği noktaya bağlı olarak süreç kaldığı yerden, ama muhakkak bambaşka şekillerde devam eder.
Özetle, Öcalan’ın Newroz mektubunda dile getirdiği “revizyon, restorasyon ve yeniden inşa” gibi kavramların seçim sonrasında Çözüm Süreci için de bol bol kullanıldığını görebiliriz.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

22.09.2017 Kadir Topbaş’ın istifası: AKP’deki çözülmede yeni aşama
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
22.09.2017 Kadir Topbaş’ın istifası: AKP’deki çözülmede yeni aşama
20.09.2017 Herkesi birleştiren referandum
20.09.2017 Transatlantik: Kürdistan referandumu, Trump-Erdoğan görüşmesi & Hillary’nin kitabı
18.09.2017 Zaman Gazetesi davası: İçeridekiler-dışarıdakiler
15.09.2017 Kürdistan referandumu ve Türkiye
14.09.2017 Hatun Tuğluk'un cenazesine saldırı: Faşizmin sıradanlaşması ve gündelik hale gelmesi
13.09.2017 Levent Gültekin ile söyleşi: Erdoğan ve Ak Parti’nin geleceği
13.09.2017 Transatlantik: Çağlayan’a ABD’de tutuklama kararı, Türkiye’nin S-400 alım kararı & Kürdistan referandumu yapılabilecek mi?
12.09.2017 Suriye fiyaskosunun faturasını kim, nasıl ödeyecek?
07.09.2017 Cemaatleri ne yapmalı?