“Cihatçı hem küreselleşmeden yararlanıyor, hem onun kurbanı oluyor” Gilles Kepel ile söyleşi tam metin

22.01.2015 rusencakir.com
Lire en Français | Читать на русском

Çok sayıda kitabı Türkçe’ye de çevrilmiş olan Gilles Kepel İslami hareketler konusunda sadece Fransa’da değil, dünyada da önde gelen bir isimdir. Paris Siyasal Bilimler Fakültesi öğretim üyesi Kepel ile 7 Ocak saldırları ve 11 Ocak gösterisini konuştuk. Söyleşimizin Haldun Bayrı tarafından hazırlanan tam halini dikkatinize sunuyoruz: 
 
7 Ocak’ta, bu işi yapanların hedeflerine ulaştıkları izlenimine kapıldım...
Gilles Kepel: Hayır, ulaşmadılar; aksine, hedefleri Müslümanlar’la Müslüman olmayanlar arasında korkunç bir fay hattı yaratmaktı, başaramadılar. 2004 yılı sonunda “Küresel İslami Direniş çağrısı” adlı kitabını internet üzerinden yayan Ebu Musab Es-Suri’nin düşüncesi bu. Avrupa’yı cihadın ana savaş alanı haline getirme, Avrupa toplumlarıyla bütünleşmemiş Müslümanlar’ı kullanarak onları cihatçılığın kahramanlarına dönüştürme ve Avrupa toplumunda bu kışkırtmalara karşı tepki uyandırma isteği var: Bu saldırılar üzerine Müslümanlar’dan kurtulmak isteyenler olacak, savaş çıkacak ve sonuçta İslam’ın zaferi gelecek ve Avrupa yok olacak diye düşünüyorlar. Oysa, işler umdukları gibi gitmedi, çünkü o muazzam yürüyüş, Fransa’nın en büyük yürüyüşü oldu; bunu çok sayıda insan da esefle karşılasa bile: Fransa’nın bir bölümü yürüyüşe katılmadı. Bugün “Ben Charlie’yim” yürüyüşlerinin yanında, “Charlie olmadığını” söyleyen bir Fransa var ise, ulusal modelle kendini özdeşleştiremeyen banliyölerin Fransası’dır o. Bugünün tartışması bu: Elbette kurbanlara destek amaçlı duygusal bir slogan olan “Ben Charlie’yim” sloganının, etrafında Fransız ulusal sözleşmesinin tekrar inşa edilmesi gereken bir slogan olduğundan emin değilim. Elbette ki önemli olanı, ifade özgürlüğünden yana olunduğunu; öldürülen kim olursa olsun, özellikle de bu koşullarda, Charlie Hebdo’daki gazetecilerin, dininden çıkmakla suçlanan polis memuru Ahmed Merabet’in, ya da Coulibaly’nin rehin aldığı kaşer marketteki Yahudi müşterilerin öldürülmelerinin kabul edilemeyeceğini ifade etmek. Ama yine de, ulusal sözleşmenin sadece bir hiciv dergisine destekten ibaret kalmayıp başka bir zeminde tekrar inşa edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu önemli, ama asıl amaç bu değil. Ve şayet halkın bir bölümü bu çizilenlerden rencide oluyorsa, onların sözleşmeye katılması bu şekilde başarılamayacaktır. Dinleri eleştirme hakkımız vardır, ama ulusal sözleşme mevzuu başka şeydir. Laiklik sadece din adamı sınıfı karşıtlığı üzerine kurulmamıştır.
 
1987’de İslam’ın Banliyöleri’ni yazdığınızda, hatırlıyorum, Fransa’da bir dinin doğuşundan bahsettiğiniz için abarttığını söyleyerek eleştirenler olmuştu sizi. Şimdi ise banliyölerdeki İslam’ı vs.’yi herkes kabul ediyor, Fransa’nın bir gerçeği oldu. Bu kitabı yazdığınız zaman, o banliyölerde bu tür bir terörizmi, radikalizmi tahayyül edebiliyor muydunuz?
Kepel: Gerçekten de bu olayı 1987’de, yani 25 yıldan fazla bir zaman önce tahlil etmiş ve iki tip tepkiyle karşı karşıya kalmıştım: Bir tarafta, benim hiçbir şeyi anlamadığımı ve bunun doğru olmadığını söyleyenler vardı -bu tepkiler hâlâ var, mesela 2012 seçimlerinden sonra Marsilya ve Roubaix gibi kentlerdeki durumu tahlil eden Passion Française (“Fransız Tutkusu”) adlı kitabımı Le Monde gazetesi sansürleyerek tanıtmadı; çünkü benim sunduklarımın onların kafasındaki siyaseten doğruculuğa tekabül etmediğini düşündüler. Tabii ki şimdi canlarını sıkıyor bu. Oysa, diğer tarafta da, Eric Zemmour ve şürekası gibi benim çalışmalarımın içinden sadece kendi işlerine geleni ayıklayanlar var: Fransa’nın çöküşü vs. üzerine tezlerini. Oysa göstermeye çalıştığım şey, olayın zenginliği ve karmaşıklığıdır. Hiçbir zaman, tam da gerçekliğin dilediğim haline tekabül eden şeyler yazmak istemedim. Toplumsal gerçekliği algıladığım haliyle elden geldiğince tasvir etmekten ibaret oldu çalışmam; şimdi ise, erişebileceğim yeteri kadar kaynak var, altmış yaşındayım, Arapça biliyorum, 2010’da Siyasal Bilimler’deki Arapça bölümü kapatılmadan önce öğrencilerim oldu; dolayısıyla çalışmamın hedefi toplumu olduğu haliyle tasvir etmek. Her zaman kolay olmadı bu. Üniversitedeki kariyerim bunun çok ceremesini çekti. Eğer ideoloji yapsaydım muhakkak daha başarılı olurdum, ama ben böyleyim ve olayların bugün maalesef beni haklı çıkardığını düşünüyorum. Sadece, yazdıklarımın daha önce bu kadar dikkate alınmamış olmasına üzülüyorum.
 
DAEŞ adını mı kullanmayı tercih ediyorsunuz?
Kepel: Evet, Fransa’da böyle bir tartışma oldu. Haziran ayı sonunda Cumhurbaşkanı’nın büyükelçilere konferansı sırasında bu konudaki fikrim soruldu. “İslam Devleti’ne karşı savaştayız” demişti. Biz, muayyen sayıda kişi de ona, bunun muğlak bir ifade olduğunu, çünkü toplumdaki sıradan Müslümanlar’ın bunu, “Fransa İslam’a karşı savaşıyor” diye anlayacağını söyledik. O zamandan beri DAEŞ adını kullanıyor, onu da DAŞ diye telaffuz ediyor bu arada. Niçin DAEŞ diyoruz? Çünkü bu bir devlet değil. DAEŞ, “Davla İslamiyya fil Irak veş Şam”, yani Irak Şam İslam Devleti’nin kısaltması. Fakat Patriot Act’la ve Afganistan’da teröre karşı savaş ilanıyla tepki vermiş olan Bush’un aksine, burada bir savaş yürütmek söz konusu değil, çünkü karşımızda devlet yok, polisiye tedbirleri geliştirmek ve eğitimde, araştırmada bir dönüşüm gerçekleştirmek gerekiyor. DAEŞ bir vadede kesinlikle dağıtılabilecektir. DAEŞ görüntüde çok güçlü, çünkü sosyal ağlara girdi ve Avrupa’da toplumsal bir olgu haline geldi. Ama aynı zamanda DAEŞ hakkında hiç bu kadar iyi bilgi sahibi olunmamıştı da. Bir yılın sonunda, dünyadaki bütün istihbarat servisleri Suriye’deki tüm yabancı cihatçıların kimliklerini biliyordu; hatta coğrafi konumlarını bile. Çünkü bunlar habire facebook’ta ve twitter’da hayatlarını anlatıyorlar. Küreselleşmeden yararlandılar, ama aynı zamanda onun kurbanı da oluyorlar. Ve muhtemelen hayli çabuk bir biçimde güçler dengesi tersine dönecek.
 
Mesela neden El Kaide olmasın? İki kardeşin biri Yemen El Kaidesi’yle bağlantıları olduğunu söylüyor, diğeri İslam Devleti’nden olduğunu söylüyor, ama yine de... Libération gazetesinde sizin daha ziyade DAEŞ’in adını zikretmeyi tercih ettiğinizi gördüm.
Kepel: Evet, çünkü aslında El Kaide’den kalan parçalar hâlâ var. El Kuaşi Kardeşler’in on yıllık militan geçmişleri var; dolayısıyla El Kaide onların eski göz ağrısı, en azından içlerinden biri Yemen’e gitmiş, fakat bugün, 2014-2015’te, artık El Kaide devrinde değiliz. El Kaide piramit şekilli bir sistemdi, Bin Ladin emirleri veriyor, uçak biletlerinin parasını ödüyor, infazcılar yolluyordu; herşey bir biçimde Afganistan’dan planlanıyordu. Burada ise daha ziyade Ebu Musab Es-Suri’nin düşüncesi var: Bireylere sorumluluk veriliyor, doktrin zerkediliyor, sonra da saha üzerinde askerî eğitimleri yaptırılıyor ve geldikleri topluma tekrar yerleştiriliyorlar. Bunu 2004’te yazdığında, tercüme etmiş ve 2008’de yayımlanan kitabım Terreur et martyrs’e (“Terör ve Şehitler”) koymuştum; hiç kimsenin dikkatini çekmedi bu kitap, çünkü herkes bunun aptalca olduğunu ve asla böyle şeyler olmayacağını zannediyordu. O zamandan beri, Youtube, Facebook, Twitter gibi mecralar çıktı; özellikle de 90 Euro’ya düşük fiyatlı charter uçaklarıyla İstanbul’a, oradan da Antakya ya da Şanlıurfa’ya erişim olanağı var, vesaire. Dolayısıyla nesnel koşullar ideolojiden önce oluştu, fakat tabii ki bahis konusu olan temel bir şey, cihatçılığın iş yapma modeli değişti. O zaman Yemen El Kaidesi üstlendi, Nasır Bin Ali El Ansi üstlendi; videoyu gördüm, yine de arkasında beliren ilk imgenin İslam Devleti’nin bayrağı olduğunu farkettim; adeta onu da kendilerine mal etmek istiyorlardı. Haber kanallarının kendi aralarında, “En çok benim izleyicim var” diye çekişmelerini andırıyor bu. Böylece daha çok adam devşirecekler ve cihatçılığa destek veren Arap Yarımadası’ndaki çevrelerden daha çok para bağışı çekecekler. Bu insanlar Yemen’den geçmiş bile olsalar... Olayı planlayanın, mali kaynak sağlayanın ve emri verenin El Zevahiri olduğunu söyleyenler de var. Bu mümkün, ama henüz aklıma yatmış değil; ben özellikle rekabette üstün konuma geçmek için söylediğini sanıyorum bunu. 
 
DAEŞ ile El Kaide arasında nasıl bir kopma yaşandı?
Kepel: Piramit şekilli Leninist bir modelden, tabanda ağımsı bir şebeke modeline geçildi. Ve bu çok önemlidir; kaynağı, Aralık 2004’te Ebu Musab’ın 11 Eylül saldırılarını çok sert eleştirirken söyledikleridir. Şöyle demişti: “11 Eylül bir hatadır, çünkü merkezden yönetilen bu operasyonu yaparak, Bin Ladin Bush’a Afganistan’daki El Kaide kurtarılmış bölgesini yok etmek için kaynak sağlama olanağı vermiştir. Dolayısıyla kaybedeceğiz. Bu stratejik bir hatadır. Bu piramit mantığının yerine ağımsı bir mantık getirmeliyiz; Avrupa’dan bulunacak kişilerle bir şebeke mantığı getirmeliyiz.” Ve Ebu Musab’ın 1980 yıllarından Fransa tecrübesi vardı. “Bu kişilere doktrinimizi verip teşvik ederek saldırıları onlara yaptıracağız...”
 
11 Ocak’ta yürüyüşle verilen cevap başka bir bahis, fakat 7 Ocak bu perspektifin bir tür ürünü...
Kepel: Tamamen…
 
Peki Belçika ya da İngiltere’de de olabilir mi?
Kepel: Evet, bu fikir Avrupa ülkelerinin tamamı için, ama Fransa Mali’de cihatçılığa şimdiye kadar tanık olunan en büyük yenilgiyi yaşattığı için özel olarak hedef alındı; çünkü Mali’deki ilerlemeleri durduruldu, Mali’de Fransız ordusuna yenildiler, bir de Fransa Irak’ta da mevcut, ABD ve diğer ülkelerden daha az, fakat Avrupalı cihatçıların arasında en çok Fransa’dan gidenler var. Mutlak bir çoğunluk bu, ama normal de, çünkü Fransa’da Avrupa’nın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahibiz. Dolayısıyla buradan gidenler, DAEŞ ve şürekâsını kendi ülkelerine karşı harekete geçirmeye çok arzulular. Fransa hedef tahtasında, ama çok kırılgan olduğunu düşünmüyorum; yürüyüşün de gösterdiği gibi. Şimdi kavramı değerlendirmek gerekecek, ama aynı zamanda, Avrupa’nın diğer tüm ülkelerinde bu büyüklükte yürüyüşler düzenlenebileceğini de sanmıyorum. Üstelik güvenlik güçleri yirmi dört saatte faillerin kimliğini teşhis edip peşlerine düşerek öldürebildiler. Şu veya bu başka ülkede aynı şeyin olabileceğinden emin değilim. Devlet kusursuz işledi, olay önceden engellenemese bile; ama önceden engellenmiş çok sayıda saldırı da var. Tabii ki hapishanelerde muazzam bir sorunumuz var, çünkü günümüzde radikalleşme büyük ölçüde hapishanede gerçekleşiyor; ama o açıdan yine de uygun ve etkili cevabımızın bulunduğu bir durumda olduğumuzu düşünüyorum...
 
Başka Avrupa ülkelerinde saldırılar düzenlenmesini bekliyor musunuz?
Kepel: Muhakkak deneyeceklerdir, ama Charlie Hebdo saldırısında hedef çok ustalıkla seçilmişti; çünkü çok sayıda Müslüman o karikatürlerin Peygamber’e hakaret ettiğini düşünüyor. Bu da bir sürü sorun çıkarıyor, çünkü bugün çok sayıda Müslüman, Peygamber tasvirinin yasak olduğunu düşünüyor. Oysa durum böyle değil, bütün İslam tarihi boyunca Peygamber’i tasvir eden minyatürler, çizimler olmuş. Bugün de, mesela İran’da, Ayetullah Humeyni’nin müzeye dönüştürülmüş olan evinde, Peygamber’in bir “portre”si var; ki aslında genç bir Tunuslu’nun fotoğrafı örnek alınarak yapılmış bir resimdir; Peygamber’in on sekiz yaşındaki hali olduğu söylenir ve İran’da bunu sorunsuz satın alabilirsiniz. Demek ki yasak olan, zannedildiğinin aksine Peygamber’in tasviri değil; Peygamber’in karikatürünün yapılmasının, çok sayıda Müslüman’a, kendilerini özdeşleştirdikleri modelin yaralandığı duygusunu vermesi. Güçlük buradan çıkıyor ve bunun içindir ki, Charlie’nin karikatüristlerini öldürtmek İslam Devleti için ustacaydı, çünkü bir fay hattı oluşturacaklarını düşünüyorlardı; bir tarafta, Fransız toplumunun çoğunluğu “yeter artık” derdi, diğer tarafta da muayyen sayıda Müslüman, “iyi de, Peygamber’e saldırdıklarına göre ölümü hak etmişler” derdi. Şu anda gördüklerimiz de bir ölçüde budur; basın tabii ki şişirmektedir, fakat bu olan biten, toplumsal sözleşmeyi nasıl tekrar düşünebileceğimizi de işaret etmektedir.
 
Selefi-cihatçılık kavramını siz icat etmiştiniz, değil mi? İyi hatırlıyorsam, bunu ilk söyleyen sizdiniz.
Kepel: Evet, bu terimi ben icat etmiştim gerçekten...Ebu Hamza’yla Londra’daki Finsbury Park Camii’nde Mısır arapçasıyla bir söyleşi yapmıştık ve Selefi olup mesela Suudi rejiminden para alan Selefi-şeyhçilerden ayırmak için kendini Selefi-cihatçı diye tanımlamıştı. İlk başta hepsi Suudi rejiminden para alıyorlardı, sonra bazıları karşı tavır aldılar, bazıları almadılar.
 
Şimdi önüne gelen kullanıyor bu terimi., özellikle medya...
Kepel: Tamamen, ama İslamcı terimini, İslamcı hareket terimini de ben icat etmiştim. Bunun telifini alsaydım bugün milyarder olurdum; yoksul bir akademisyen olacağıma.
 
Acaba İslamcılar bu Selefi cihatçı tanımını kabul ediyorlar mı?
Kepel: Hangi İslamcılar olduğuna bağlı; cihatçılar kabul ediyor, evet, cihatçılar kendilerini Selefi-cihatçı telakki ediyorlar; Selefiliğin cihatçılığın vardığı normal yer olduğunu düşünüyorlar. Cihatçı olmayan Selefiler buna karşı köpürüyorlar; çünkü “bizim bunlarla hiçbir alakamız yok” diyorlar. Ama herşey imamlarına bağlı. İmamlarının onlara cihat yapmak gerekir dediği gün cihat yaparlar.
 
Küresel İslamcı hareketlilik içinde Selefi-cihatçıların ağırlığı, gerçek gücü nedir? Abartılıyorlar mı? Yoksa olduklarından güçsüz mü görülüyorlar?
Kepel: Çok fazla insan yok, ama yine de sayıları on binlerle ifade ediliyor. Çünkü muhtemelen DAEŞ’te elli bin yabancı savaşçı var; bunun on bini, silahlı, doktrine tabi tutulmuş Avrupalılar; dolayısıyla çok etkili bir öncü güç oluşturuyor. Hem sonra, Suudi Arabistan’ın mali ve kültürel zaferinden beri, bugünün akaidi Vahhabi ve Selefi bir akaid. Türkiye’nin ve Osmanlı İmparatorluğu’nun İslamı olan Hanefi İslamı ile Kuzey Afrika’nınki olan Maliki İslamı artık seslerini duyuramıyorlar, çünkü petro-dolarlar herşeyi selefileştirdi. Gerçekliği düşünmemenin; Hanefiliğin, Malikiliğin, hatta Şafiliğin yaptıklarının aksine kendini gerçekliğe uyarlamayı reddetmenin bir tarzı olan selefileşme, sonunda kendini internete çok iyi uyarlamıştır. Mesela 140 harfte bağlamı belirtme ihtiyacı duymadan kaideyi söylediğiniz Twitter, Selefiliğe kusursuz uymaktadır. Mesela DAEŞ’in Ezidiler’i esir alış şekli çok çarpıcıdır. Örneğin hiç kimseye bir kötülük yapmamış olan erkekler esir alınmış ve öldürülmüşlerdir; kadınlar da esir durumundaki cinsel köleler haline getirilmiştir. Bu biraz skandal yaratınca da DAEŞ’liler sekizinci yüzyılın İslam metinlerinden alınma Selefi külliyatını, esir alınanlara şeriata göre neler yapılacağını yayımlamışlardır: Mesela, bir anne ve kızı esir alınırsa, ikisiyle de yatmak caiz değildir. Bir anne ve çocukları esir alınırsa, bir çocuğu filan yaşta satmak caizdir. Bir sistemdir bu; bağlamından tamamen koparılmış bir din okumasıdır; Selefiler teşvik etmiştir bunu ve günümüzde de teşviki sürdürmektedirler; bunun sonu da doğal olarak cihatçılığa varmaktadır.
 
Buradaki saldırı, Fransız uyruğundan Müslümanlar tarafından düzenlenen bir saldırı; Fransa’nın ve İslam’ın bir sorunu. Buna nasıl etkili bir cevap verilebilir? Avrupalılarla Müslümanların bir koalisyonu nasıl yaratılabilir? Avrupa’da bu olayla kim baş edecek? Avrupalılar mı? Müslümanlar mı? Hep beraber mi?
Kepel: Hedef buna karşı koalisyonu azami ölçüde genişletmek, bir ortak nokta bulmak olmalıdır. Çünkü şunu da hatırlamamız gerekir ki, Fransa’da kaşer bir markette dört Yahudi müşteri Yahudi oldukları için katledildilerse, Charlie Hebdo’daki kurbanların da Mayıs 68 kuşağından olmaları ve cihatçı banliyö gençliği tarafından öldürülmeleri çarpıcı; bir dergi yayınlayan insanlar, artık sadece sosyal medyayı okuyan kimseler tarafından öldürülüyor; en korkunç şekilde öldürülenlerden biri de, bulvardan kaçarken bir Arap olduğunu görünce dönüp öldürücü darbeyi vurdukları Ahmed Merabet. Cihatçıların sosyal medya âleminde Ahmed Merabet’in mürted olduğu ilan edildi ve buna çok sevinildi. DAEŞ’in hattını izlemeyen Müslümanlar’ın mürted ve katli vacip telakki edildiklerini de iyi görmek gerek. Kaldı ki Suriye ve Irak’ta görüyoruz bunu; kurbanların büyük bölümü Müslümanlar, onların mürted olduğunu düşündükleri Müslümanlar.
 
Müslümanlara terörizmi kınama yönünde bir dayatma tavrı var; sanki bu sadece Müslümanların üzerine düşen bir işmiş gibi.
Kepel: Hayır, bu herkese düşen bir iş, ama hiç kimse onlara bir şey dayatmıyor; fakat Fransa’da cinayet işleyen insanlar İslam adına davrandıklarını söyleyip öldürürken “Allahüekber!” diye bağırdığı ve Peygamber ümmeti ittifakının süvarileri kılığına girdikleri andan itibaren, Müslüman dünyadan hiç kimse çıkıp “bunların benimle alakası yok” deyip kınamazsa, o zaman da herkes İslam’ın bu olduğunu zannedecektir. Oysa bugün fazla başka ses işitilmediği de doğru, çok işitilmiyorlar, çünkü DAEŞ Peygamber’i karikatürleştiren kimseleri seçti; böylelikle, insanların çoğu DAEŞ’i sevmese de, onunla özdeşleşmese de, “eninde sonunda bunlar Peygamber’in karikatürünü çizen kimseler, öyleyse savunulacak tarafları yok. Charlie’nin gösterildiği yürüyüşlere katılmak istemiyoruz” duygusu var.
 
Başka bir hedef seçilmiş olsaydı daha fazla mı tepki olurdu?
Kepel: Zaten olaylar sırasında da görüldü bu. Çünkü Charlie Hebdo saldırısının olduğu Perşembe günü halk kesiminin yaşadığı banliyölerde fazla bir tepki görülmüyordu; kaşer market olayı laik Cumhuriyet için önemli bir an oldu; çünkü Cuma öğleden sonra, camilerdeki imamların vaazlarından sonra ve Yahudi Şabbatı’ndan hemen önce gerçekleşti. Laik Fransa ne hallere düşmüştü. Oysa imamlar terörizme karşı çağrıda bulunmuşlardı, kurumsal imamlar tabii; Devlet’le yapacak işleri olanlar, inşaat izni veya ödenek vs. bekleyenler. Bana biraz, 90’lı yıllarda Fransa’ya taşan Cezayir Savaşı’nı hatırlattı. Fransa’daki genç Cezayirliler’in çoğu FİS’i destekliyorlardı, ama saldırılar ve Halid Kelkal olayı olunca, imamlar ve aile babaları sokağa döküldüler ve “Yok artık, şu salaklıklara son verin, çünkü bizim yaptığımız herşeyi mahvediyorsunuz” dediler. Kaşer marketteki Yahudiler’in öldürülmesi de banliyödeki İslamcı gruplarda, Charlie Hebdo gazetecilerinin öldürülmelerinden çok daha az müsamaha gördü. Çünkü Charlie Hebdo bir inanç ve ideoloji işiydi; Yahudi esnaf ise gündelik yaşamla ilgili bir işti. Bugün cemaatten olduklarını söyleyip helal mal satan girişimciler, işlerini güçlerini yitirmek istemedikleri için böyle şeyleri de istemiyorlar.
 
Hayat ismindeki kadının Coulibaly ile beraber olduğu zannediliyordu; sonra da Türkiye üzerinden Suriye’ye geçmiş olduğu öğrenildi. Türkiye bu anti-terörist mücadelede merkezî bir rol oynayabilir mi hâlâ?
Kepel: Bugün durum epey karmaşıklaştı, çünkü Beşar Esad’a karşı aynen François Hollande’ın Fransa’sı gibi çok sivri davranan Türkiye, kaçınılmaz olarak bugün DAEŞ’e destek sorunu, DAEŞ’in işlerine karışıp karışmama diyelim, üzerine kendini sorgulamaktadır; çünkü DAEŞ’in bu şebekeleri oluşturabilmiş olması ve bunları güçlendirmeye devam ediyor olması, Türk sınırından insan geçişi sayesindedir. Türkiye’de bu soruların bu kadar net sorulup sorulmadığını bilmiyorum. Her halükârda Fransa’da tartışılıyor. Sayın Davutoğlu yürüyüşe geldi. DAEŞ’in Türk gizli servisleri tarafından iyi bilindiğini düşünüyorum, ama İslam Devleti hikâyesinde, yani DAEŞ işinde çok daha netliğe ihtiyaç olduğuna inanıyorum. İslam Devleti biraz da, Suriye’deki İran yanlısı rejimi devirmek için en etkili yolu burada görmüş olan muayyen sayıda Sünni rejimin gayrimeşru ilişkisinin evladıdır; hem de diğer yanda, Esad’ın getirtmiş olduğu bir şeydir, çünkü kendisine karşı oluşan başkaldırıyı içten parçalayarak dağıtmak için muhaliflerin içine cihat virüsünü aşılamaktan çok memnundu. DAEŞ’in Iraklı savaşçıları 2003-2005 yıllarından itibaren Suriye’ye güçlük çekmeden girebilmiş, Esad’ın silahlarına erişebilmiştir; Zarkavi’ye ve Irak El Kaidesi’ne ulaşmak isteyen cihatçılar Suriye’den geçmekteydiler. Suriye gizli servislerinin onlarla uzun zamandır ilişkileri vardı.
 
Irak’ta ve Suriye’de özellikle Kürtler’in iyi direndiklerini gördük; mesela herkesin hemen kolaylıkla düşeceğini zannettiği Kobani düşmedi. Öte yandan, Irak Kürtleri de iyi dövüştüler...
Kepel: Aralık ayında durumu kendi gözlerimle görmeyi denemek için Kürdistan’daydım. Nitekim DAEŞ’in sadece Sünni Arap bölgelerini gerçekten fethedebildiğini zannediyorum. Diğer tarafa geçmeyi beceremiyor. Şengal Kürtleri olan Ezidiler’i kovmayı başardılar, ama benim gidişimden kısa bir süre sonra bir Ezidi-Kürt saldırısı oldu ve Şengal geri alınıp DAEŞ kovuldu. Aslında DAEŞ bir türlü Arap Sünnistanı’nın dışına yayılamıyor. Kürtler ise ilk başta iyi direnmiyorlardı; çünkü Peşmergeler ticaretle uğraşmaktan askeri talimlerini ihmal etmişlerdi. Ama bugün görülüyor ki, durum onlar için hayatî bir önem arz ediyor. Ayrıca çok önemli bir uluslararası önemi de var. Aynı zamanda Kürtler bölünmüş durumda; çünkü Irak Kürdistanı’nın kuzey bölümü, Erbil kısmı, Türkiye ve AKP ile iyi ilişki içinde; Ceyhan boru hattı var; hem KDP Sayın Erdoğan’ın HDP karşısında zafer kazanmasına da uğraştı, ki bu da Türk kuvvetlerinin ilk başta Kobani’de neden tarafsız davrandıklarını anlamayan Türkiye Kürtleri’nin şiddetli gösteriler düzenlemelerine yol açtı. Diğer tarafta da, Süleymaniye’nin güneyinde, Talabani ailesinin KYB’sinin Türkler’le arası daha limonî, çok daha fazla İran’a bağlılar. İran demek Irak Şiileri de demek olduğuna göre, günümüzde Kürdistan’ın bölgede çok önemli hale geldiği görülüyor; çarpışan üç kuvvetin de kavşağında biraz: Türk dünyası, Arap dünyası ve Fars dünyası. Kuşkusuz Ortadoğu’nun geleceği, tabir caizse stratejik derinliği, bu üç güç arasındaki dengelerin tekrar kurulmasıyla şekillenecek.






Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.12.2017 BOP devri bitti, ABD’nin İslamcılığa karşı yeni savaşında hedefte Türkiye ve Katar var
12.12.2017 Putin bizi kandırıyor olabilir mi?
08.12.2017 Cuma’dan Cuma’ya İslamcılık
07.12.2017 Halbuki Trump’ı çok sevmişlerdi: Kudüs kararının Ankara’da yarattığı yeni hayal kırıklığı
06.12.2017 Unuttuğumuz Kürt sorunu
06.12.2017 Transatlantik: Trump’ın Kudüs kararı, Zarrab-Atilla Davası, Flynn’in itirafçı olması, Suriye’de SDG-Rusya işbirliği
04.12.2017 Levent Gültekin ile söyleşi: Zarrab olayı ve ‘aynı gemide miyiz?’ tartışması
02.12.2017 Gazeteci Ruşen Çakır: Limon Satmadan da Onurlu Gazetecilik Yapılabilir
01.12.2017 Ayrılar ayrı yerde aynılar aynı yerde: Hepimiz aynı gemide miyiz?
30.11.2017 Zarrab olayı: Bedeli kim ödeyecek?
13.12.2017 BOP devri bitti, ABD’nin İslamcılığa karşı yeni savaşında hedefte Türkiye ve Katar var
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı