Batılı gözüyle radikal İslam geleneksel İslam 1

18.06.1991 Cumhuriyet

Fransız araştırmacı Gilles Kepel, toplumu yeniden inşa etme ütopyasının dinsel hareketlere kaydığını söylüyor
İslamcılar ‘68 ruhu’na can verdi


Sunuş

5 Temmuz 1990’da Paris’te ölen Fransız Le Monde gazetesi Türkiye muhabiri Jean-Pierre Thieck anısına 24-26 Nisan 1991 tarihlerinde Boğaziçi Üniversitesi’nde uluslararası bir yuvarlak masa toplantısı gerçekleştirildi. BÜ’den Doç. Nilüfer Göle ve Fransız Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nden Gilles Kepel’in düzenlediği toplantının başlığı “Geleneksel İslam/Radikal İslam”dı. Gazetecilikten önce ve öte Müslüman dünyasını çok iyi tanıyan bir İslam araştırmacısı olan Jean-Pierre Thieck’in yakın arkadaşlarının çoğunluğunu oluşturduğu 6’sı Türkiye’den, 6’sı Fransa’dan, biri SSCB’den, biri Cezayir’den, biri Mısır’dan değişik alanlar ve ülkeler konusunda uzman 15 kişinin sunduğu tebliğler iki buçuk gün boyunca tartışıldı. Biz bu dizide toplantıya katılan bir grup araştırmacıyla yaptığımız görüşmeleri sunacağız.


Jean-Pierre Thieck’in anısına
1985-90 yılları arasında Le Monde gazetesinin Türkiye temsilcisi olan Jean-Pierre Thieck, 1949 yılında İskoçyalı sendikacı bir babayla Fransız bir kadının oğlu olarak dünyaya geldi. Paris’te Ecole Normale Supérieure (Yüksek öğretmen Okulu) Tarih Bölümü’nü bitirdikten sonra “Mısır Ulusal Hareketi” konusunda doktorasını sundu. Oxford Üniversitesi’nde “Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik Tarihi” konusunda çalışmalar yaptıktan sonra Paris’teki Ecole Nationale des Langues Orientales’den (Doğu Dilleri Ulusal Okulu) Türkçe ve Farsça diploması aldı. Daha sonra sırasıyla Chicago, Şam ve Beyrut’ta üniversitelerde ve bilim merkezlerinde araştırmacı olarak çalıştı. Son olarak 1985 yılında İstanbul’daki Fransız Anadolu Araştırmaları Merkezi’nde 18. yüzyıl Halep kenti üzerinde çalışıyordu. Türkiye’yi en iyi bilen yabancı gazetecilerden biri olan ve Le Monde’daki yazılarını “Michel Farrére” imzasıyla yayımlayan Thieck, 5 Temmuz 1990 günü tedavi edilmekte olduğu Paris’te öldü.

Gilles Kepel ve “Tanrı’nın Rövanşı”
Fransız Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nde (CNRS) araştırmacı olarak çalışıp, Paris’teki Politik İncelemeler Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yapan Gilles Kepel ilk kitabını 1984’te yayımladı. Müslüman Kardeşler’in doğuşundan Enver Sedat’ın öldürülüşüne kadarki süreçte Mısır’daki İslami hareketleri incelediği “Le Prophete et le Pharaon” (Peygamber ve Firavun) adlı bu kitaptan sonra Fransa’daki Müslüman göçmenler üzerine geniş çaplı bir saha araştırması yürüttü ve bunu 1987’de piyasaya çıkan “Les Banlieues de l’Islam’ (İslam’ın Banliyöleri) kitabında yayımladı. Yann Richard ile birlikte “Intellectuels et Militants de l’Islam Contemporaia” (Çağdaş İslam’ın Aydın ve Militanları) kitabının editörlüğünü yapan Kepel’in son kitabı “La Revanche de Dieu” (Tanrı’nın Rövanşı) 1990’ın son aylarında yayımlandı. Bir ölçüde Körfez krizi ve savaş ile çakışmasının da etkisiyle Fransa’da yoğun ilgi gören bu kitap birçok dile çevriliyor. Türkçe baskısı da İletişim Yayınları tarafından hazırlanıyor. Esas olarak İslami hareketler konusunda uzman olan Kepel ile son on beş yılda yaşanan tek tanrılı dinlerin kültürel-toplumsal-siyasal yaşamda yeniden ağırlıklarını hissettirmeleri, kısacası “Tanrı’nın Rövanşı” üzerine konuştuk.


— Tanrı’nın Rövanşı’nda neyi hedeflediniz?
KEPEL — Başlangıçta çağdaş İslami hareketler üzerine incelemeler yaptım. Ardından Fransa’daki göçmen Müslüman işçiler üzerine çalıştım. Bu çalışmalarım sırasında bazı meslektaşlarımla birlikte, son 15 yıl içinde ortaya çıkan İslami hareketleri yorumlamak için bir model oluşturmaya çalıştım. “Yukarıdan aşağıya hareket” ile “aşağıdan yukarıya hareket” adını verdiğim eğilimleri ayrıştırmak istedim.
“Yukarıdan aşağıya hareket” toplumu bütünüyle değiştirmek, şeriatı uygulamak, örgütleyici ilke olarak yalnızca İslama başvurmak ve bütün bunlara ulaşmak için de politik iktidarı doğrudan elde etmek arzusudur. Bu konuda en temel model İran devrimidir. Bu, esas olarak bir Şii modelidir, ama Sünni ülkelerde de uygulanabileceği düşünüldü. Küçük, darbeci, radikal gruplar ortaya çıktı, özellikle üniversite öğrencileri çevresinde. Enver Sedat’ın öldürülmesi, 1982’de Suriye’de Hama ayaklanmasında olduğu gibi bazı başarılar kaydettikleri görüldü bunların. Aynı şekilde 1986-87’de Cezayir’de de. Ama bu hareketlerle birlikte toplumu devlete karşı genel bir ayaklanmaya sevk edemediler.

Aşağıdan yukarıya hareket
İşte 80’lerden itibaren “yukarıdan aşağıya hareketin” dışında başka bir yeniden İslamileştirme biçimi ortaya çıktı: Aşağıdan yukarıya hareketlilik. Bu çizgi en azından kısa bir süre içinde devlet iktidarım ele geçirmeyi öncelemiyordu. Politikayla ilgilerini ya ikinci derecede tutuyor ya da hiç ilgilenmiyorlardı, esas amaçlan bir cemaat alanını yapılandırmaktı. Tek tek bireyler planında çalışmayı önceiiyorlardı. Dinden ıraklaşmış modern toplumdan, bireyin gündelik yaşam planında kesin bir kopuş yaşamasını amaçlıyorlardı, İslamın gereklerine bire bir uyan hakiki müminlerden oluşmuş karşı cemaatler oluşturuyorlardı.
Amaçlan bu yeniden oluşturulmuş cemaatleri toplumun bütününde giderek yaygınlaştırmak ve bunların sağlayacağı güçle önemli bir pazarlık gücüne sahip olmaktı. Bugünkü aşamada temel önemi haiz olan, politik hareketlilik değil. Cemaat bazında kadrolaşma yoluyla toplumu dönüştürmek isteyen aşağıdan yukarıya harekettir. Bütün zorluk bu kadrolaşmanın hangi ölçülerde politik hareketliliğe kapı aralayacağım kestirebilmektir.
“Tanrı’nın Rövanşı”nda yapmak istediğim bu yorumlama yönteminin Hıristiyan ve Yahudi dünyasında da ne ölçüde geçerli olduğunu anlamak ve incelemekti. Şimdiye kadar Batı’daki eğilim başka medeniyetlerdeki gelişmeleri kendi kültürlerine özgü modellerle açıklamaya çalışmaktı, örneğin İslami hareketleri tahlil etmek için tamamıyla Hıristiyan geleneğine uyan “fondamantalizm” ya da “entegrizm” gibi kavramlara sık sık başvuruldu. Halbuki toplumsal gerçeklik bambaşkaydı. Ben ise bunun tam tersini yapmaya çalıştım.
1970 sonlarından itibaren tüm dünyada tek Tanrılı dinlerin politik alanda kendilerini yeniden ifade ettikleri görülmeye başlandı. Üç örnek yıl var: 1977, 1978, 1979. 1977’de, 29 yıl sonra İsrail’de İşçi Partisi iktidarı kaybetti. Menahem Begin, dinci partilerin oluşturduğu koalisyonun başı olarak ülkeyi yönetmeye başladı. O güne kadar dinsel kimliğin sadece aidiyet simgesi olduğunu, temsiliyet aracı olamayacağını söyleyen sosyalist eğilimli siyonist ve laikler tarafından bu partiler iktidarın dışında tutulmuştu. 1977’den itibaren ise İsrail siyasi sahnesinde, temsiliyeti aidiyete göre belirleyenlerin hâkimiyeti ortaya çıktı. Amaçları laik İsrail devletini, Halaha (Yahudi şeriatı) tarafından yönetilen bir siyonist krallığa dönüştürmekti.
1978’de ise Vatikan’da Polonya asıllı II. John Paul’ün papalık tacını giydiği görüldü. Parolası Avrupa’nın ikinci kez Hıristiyanlaştırılmasıydı. Yani 2. Vatikan Konsili’nin ideali. Ama Konsil’in aksine, o, kötümser bir dünya tahlili yapıyordu. Modem toplumun sorunlarından kurtulmak için Hıristiyan örgütlenme tarzlarının yeniden hayata geçirilmesini savunuyordu. 1979’da ise bildiğiniz gibi İran Devrimi oldu.
Bütün bu hareketlerin ortak noktası 70’lerde ortaya çıkmalarıdır. Yani endüstri toplumlarının değerleri devindirici olmaktan çıkmışlardı. Önemli bir kültürel toplumsal kriz yaşanıyordu. İkinci olarak toplumsal düzenin, dünya düzeninin kötümser bir değerlendirmesi. Onlara göre 20. yüzyılın dünyasının örgütlenişi kötüydü. 20. yüzyıl ilerlemenin, modernliğin değil toplama kamplarının, gaz odalarının yüzyılıdır. Bunun çözümü vicdan ve imanın kurtarılmasıdır.
Dünyaya kötümser bakıştan sonraki üçüncü olgu bütün bu grupların iyi eğitim görmüş gençlerden oluşan bir tabakaya sahip olmaları. Mühendisler, teknik elemanlar, bilgisayarcıların aşırı ölçüde mevcudiyeti. Bütün bu kişiler modernliğin sevgili çocukları. Başlangıçta sekülarizmin taşıyıcıları oldukları düşünülen bu kişiler, tam tersine modern değerlerin en büyük eleştiricileri oldular.

Siyonist krallık
— İslami hareketi değerlendirmedeki modelleriniz Hıristiyan ve Yahudi dünyasında ne ölçüde geçerli olabildi?
KEPEL — İsrail’de 1974’te Ekim Savaşı’nın ertesinde bir yukarıdan aşağıya yeniden Yahudileştirme hareketi oldu. Askeri açıdan kazanılan savaş, psikolojik olarak kaybedilmişti ve İsrail devleti büyük bir karışıklık yaşıyordu. Yapılmak istenen devleti ele geçirip iyice siyonistleştirip daha sonra onu bir siyonist krallığına dönüştürmekti. İlk olarak, vaat edilen toprakların bir kısmı olarak kabul edilen işgal altındaki topraklar sömürgeleştirilmek isteniyordu.
İkinci olarak başta Harem-i Şerif olmak üzere Müslümanların kutsal yerlerini havaya uçurmayı düşünüyorlardı. Bu komplodan hedeflenen tüm dünya Müslümanlarının İsrail devletine karşı cihat açması ve İsrail’in onları yenmesiyle siyonizmin mutlak zaferine ulaşmaktı. Komplo en son evresinde ortaya çıkartıldı, çok sayıda kişi tutuklandı.
1980’den itibaren Yahudi şeriatını tam olarak uygulamayı devleti yukarıdan ele geçirme yoluyla savunanlar etkilerini iyice yitirdiler. Bunun yerine bireye daha fazla önem veren, gündelik yaşamda Yahudi değerlerine aykırı yaşantılardan mutlak kopuşu savunan aşağıdan yukarıya hareketler güçlendi. On Emir’e göre yaşamak esas oldu. 17. yüzyıl Polonya Yahudileri gibi siyahlara bürünüldü, tüm dinsel yasaklara uyuldu. İsrail’de tüm yaşantının Yahudi temellere uygun olarak örgütlendiği gettolar ortaya çıktı.
Bu hareketler başlangıçta politikayla hiç ilgilenmiyorlardı, ama zamanla toplum içindeki güç ve etkilerinin artması, önemli bir oy potansiyeli haline gelmeleri onları politikaya çekti. Ayrıca İsrail’de İşçi Partisi ve Likud yüzde 40-45’te kilitlendiği için hep koalisyonlar söz konusuydu ve bu hareket böylece anahtar hale geldi. Bu güçlerini politik pazarlıklara aktardılar, kanunların toplumdaki yeniden Yahudileşmeye uygun olarak değiştirilmesi yolunda birçok taviz koparttılar.

“Ahlaki çoğunluk hareketi”
Hıristiyan dünyada ise daha çok aşağıdan yukarıya hareketler öne çıktı. Bunlara en çarpıcı örnek 1970’lerin ortasında ABD’de kurulan “Ahlaki Çoğunluk” hareketi. Bu hareketin amacı, dünyanın gün geçtikçe daha da kötüye gittiğine, onu iyileştirmek için hiçbir şey yapılamayacağına inanan geniş bir gelenekçi seçmen kitlesini devlet aygıtı üzerine baskı kurarak, birtakım yasal ve idari düzenlemeler yaparak ahlaki, kültürel, toplumsal planda Hıristiyanlığa uygun adımlar atılabileceğine inandırmaktı. Zaten bu hareket I9?3’te kürtajın serbest bırakılmasından sonra ortaya çıkmıştır. Hedefleri kürtajın yeniden yasaklanması, eşcinselliğe karşı mücadele, okullarda yeniden dini ayin yapılmasıydı. “Ahlaki Çoğunluk” Reagan’a çok önemli bir seçmen desteği sundu.
1980’lerde ABD’de baskın eğilim, politik hareketlilikten çok cemaat bazında kadrolaşmaydı. Bunun taşıyıcıları daha çok güneyli genç okumuşlardı.

— Bütün bu dine dönüş hareketlerinin dünyayı kasıp kavuran 68 dalgasından sonra ortaya çıkmaları bir rastlantı mı?
KEPEL — Hayır, değil. Bu hareketler onların boşalttığı yerleri dolduruyorlar. 68’de Batı’da yeni bir toplum kurmak isteyen solculardan geriye fazla bir şey kalmadı. Bazıları terörizme kaydı, çoğu show business, gazetecilik, reklamcılık gibi sektörlerde çalışıyor. Toplumu yeniden inşa etme ütopyasını koruyanlardan önemli bir kısmının ise dinsel hareketlere kaydığı görülüyor. Fransa’da bunların en çarpıcı olanı, Proleter Sol grubunun eski lideri, Jean-Paul Sartre’ın eski sekreteri David Levy. Sartre’ı Maocularla birlikte birçok konuda tavır almaya sevk eden bu kişi 80 başlarında Maoizmi terk edip Strasbourg’da bir Yahudi grubu kurdu. İtalya’da 68’in en önemli gruplarından “Halka Hizmet”in lideri Komünyon ve Kurtuluş Hareketi’ne üye oldu ve hareket içinde “Aziz Martin Cemaati” adlı bir grup kurdu. Ona Aziz Martin’in en önemli özelliğinin halka hizmet etmek olduğunu hatırlattığımda bana “Evet, biz sadece Marksizm-Leninizmi bıraktık, yoksa amacımız hep halka hizmet” cevabını verdi.

Yazının orjinal hali



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

YAZI DİZİSİ
1 Batılı gözüyle radikal İslam geleneksel İslam 1 18.06.1991
2 Batılı gözüyle radikal İslam geleneksel İslam 2 19.06.1991
3 Batılı gözüyle radikal İslam geleneksel İslam 3 20.06.1991
4 Batılı gözüyle radikal İslam geleneksel İslam 4 21.06.1991
5 Batılı gözüyle radikal İslam geleneksel İslam 5 22.06.1991

Son makaleler (10)
20.03.2020 Haftaya Bakış (6): Türkiye’nin koronavirüs sınavı
19.03.2020 Erdoğan’ın konuşmasının düşündürdükleri
16.03.2020 Devlet Medyayı Suni Teneffüsle Yaşatıyor
16.03.2020 Korona günlerinde gazetecilik
13.03.2020 Haftaya Bakış (5): DEVA Partisi & koronavirüs
12.03.2020 DEVA Partisi tutar mı?
11.03.2020 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile söyleşi
10.03.2020 Osman Kavala’dan ne istiyorlar?
09.03.2020 Babacan’ın partisi DEVA hakkında ilk izlenimler
07.03.2020 Sırada Şam ile görüşme mi var?
20.03.2020 Haftaya Bakış (6): Türkiye’nin koronavirüs sınavı
10.03.2020 Que veut le Gouvernement turc à Osman Kavala ?
25.02.2020 As the era of Tayyip Erdoğan comes to an end
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı