Milli Görüş hareketi: Dün, bugün, yarın

20.05.2013 rusencakir.com

Zeytinburnu Belediyesi tarafından 17-18-19 Mayıs 2013 tarihlerinde, Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde düzenlenen Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi Sempozyumu’nun ilk gününde, “Aktüel İslamcılık Tartışmaları” başlıklı oturumda yapılan konuşma

Konuşma başlığımız Milli Görüş hareketinin dünü, bugünü ve yarını ancak ağırlığı, dinleyicilerin bugün ve yakın geçmiş hakkında daha fazla bilgiye sahip olduğunu varsayarak Milli Görüş’ün ilk yıllarına vermek ve vakit kaldıkça geleceğe yönelik bazı yorumlar yapmak istiyorum.
Türkiye cumhuriyeti tarihinin hiç tartışmasız en önemli bağımsız İslami hareketi olan Milli Görüş’ün Hareketin fikri temelleri 1967 yılında atıldı, startıysa 1969 genel seçimlerinde Necmettin Erbakan ve bir grup arkadaşının bağımsız aday olmasıyla verildi. Erbakan kısa süre içinde kendilerinin “milli” diğer siyasi partilerin “gayrı milli” görüşü temsil ettiğini ileri sürdü. “Gayrı milli” tanımı hemen ardından yerini “taklitçi” suçlamasına bıraktı.

Milli Görüş hareketi, yasal siyasi bir parti etrafında mücadeleyi temel almıştır. Her ne kadar Avrupa’daki AMGT ya da 1970’li yıllarda “Akıncılar”, 1980 sonrası “Milli Gençlik Vakfı” gibi gençlik örgütlenmeleri ile bazı vakıf ve dernekler hareket bünyesinde faaliyet göstermiş ve zaman zaman öne çıkmış olsalar da, ana odak her zaman parti olmuştur.

“Bağımsızlar Hareketi”nden bu yana Milli Görüşçüler sırasıyla Milli Nizam Partisi (MNP), Milli Selamet Partisi (MSP), Refah Partisi (RP), Fazilet Partisi (FP) ve Saadet Partisi’ni (SP) kurdular. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Milli Görüş’le ilgisiyse tartışmalıdır.

MNP’nin Kuruluş Beyannamesi’ndeki şu cümlede beş partinin de adının yer alıyor olması, Milli Görüş partilerinin geçirdikleri bütün değişim ve dönüşümlere rağmen hep aynı istikamette gittiğinin sembolik bir kanıtı olarak karşımıza çıkıyor: “Milletimizin fıtratındaki yüksek ahlak ve fazilet kuvveden fiile çıkacak, Milli Nizam Partisi’nin muntazam kanallarından dört bir yana dağılarak bütün yurt sathında, her tarafa refah, saadet ve selamet götürmeye başlayacaktır.”

Merkez sağın dışladığı İslamcılığın bağımsızlaşma süreci

1967 yılında, Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi (AP) içinde bir avuç milletvekiliyle bir senatör, İslami motifleri ağır basan yeni bir arayış içine girmişlerdi. İslami parti, 1969 genel seçimlerine yetişmeyince, bazı isimlerin sağ partilerden ya da bağımsız olarak aday olması kararlaştırıldı. Erbakan Konya’dan AP aday adayı olarak başvurdu, Demirel tarafından veto edilince aynı ilden bağımsız aday oldu ve kazandı. Daha sonra “Bağımsızlar Hareketi” adını alacak olan bu girişimin diğer bağımsız adayları seçilemediler. 26 Ocak 1970’de 18 kişi, Erbakan’ın liderliğinde Milli Nizam Partisi’ni kurdu. İki AP milletvekilinin de katılımıyla MNP TBMM’de üç kişiyle temsil edilmeye başlandı.
Sanıldığının aksine farklı toplumsal katmanları bir araya getiren MNP’nin çimentosu soyut bir “İslam kardeşliği” motifiydi. Bu kesimler arasındaki kaynaşmayı dini konulara hakim olan kadrolar ve birtakım İslami cemaat önderleri sağlıyordu.
O güne kadar cemaatlerinin temel stratejisi önce kendi varlıklarını garanti altına almak, ardından merkezi iktidarın sunabileceği olanakları genel olarak cemaatin, özel olarak cemaat üyelerinin hayrına kullanmaktı. Dolayısıyla bundan önce CHP’nin karşısındaki sağ partilere yöneliyorlardı. Fakat 1969 seçimleri öncesi durum değişmişti, AP ile İslami cemaatlerin ilişkisinde ciddi bir kriz yaşanıyordu.
MNP kurucuları AP içinde politika yapma ısrarlarını son ana kadar sürdürdüler. Fakat sorun, parti içinde, güçleri oranında etkili bir iktidara sahip olmak istemelerinden kaynaklanıyordu. Bu gerilimlerin soncunda Süleyman Demirel, Erbakan başta olmak üzere bazı İslamcı kadroları AP’den dışladı. Böylece Türk İslamcıları, ülke siyasi yaşamında kendilerine bağımsız bir alan açma durumunda kaldılar.
Fakat MNP’nin kuruluşu tek başına, dışlanmanın getirdiği zorunlulukla açıklanamaz. İslami cemaatler belli bir süredir, bağımsız bir partinin oy potansiyeli üzerine hesaplamalar yapmış ve bunun sonucunda belli bir özgüven kazanmışlardı. Ayrıca bu cemaatlerin içinde politika tecrübesine sahip, ülke yönetimine talip olabilecek kadroların yetişmiş olduğunun ortaya çıkması da MNP sürecini hızlandırmıştı. Çok parti dönemiyle birlikte hızla gelişmeye başlayan kentlerle, sanayi ve ticaretin iyi kötü gelişme kaydettiği taşrada dindarların da sermaye biriktirmeye başlamaları MNP’nin baştan sağlam bir mali zemine oturmasına yardımcı oldu.
MNP’nin program ve söylemlerine baktığımızda eklektik bir ideoloji karşımıza çıkar. Şöyle ki MNP aynı anda Osmanlıcı, milli bağımsızlıkçı, İslamcı ve modernist yönleri olan bir partiydi.

MSP yılları

Anayasa Mahkemesi 20 Mayıs 1971’de MNP’yi kapatınca 11 Ekim 1972’de Milli Selamet Partisi (MSP) kuruldu. 14 Ekim 1973 seçimlerinden MSP tam bir zaferle çıktı: 1.265.771 oy (yüzde 11.8) ve 48 milletvekili. Ve MSP 26 Ocak 1974’te kurulan CHP ile koalisyona imza attı.
Milli Görüş, siyaset sahnesine ilk ciddi çıkışını iki slogan üzerinde temellendiriyordu: “Önce ahlak ve maneviyat” ile muhafazakâr/İslamcı bir perspektif belirleyen MSP “Ağır sanayi hamlesi” sloganıyla da ulusal kalkınmacı bir hattı benimsemişti. MSP, maneviyatçılığı sayesinde sağ partilerle, ekonomide devletçiliği öne çıkarmasıyla da dönemin yükselen hareketi olan solla rekabete girişti. MSP daha sonra Süleyman Demirel’in başkanlığındaki Milliyetçi Cephe koalisyonlarında yer aldı ve 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte Erbakan başta olmak üzere önde gelen isimleri tutuklandı, faaliyetleri durduruldu.

RP ve yenilikçi hareket

12 Eylül cuntasının siyasi partilere izin vermesinin ardından 19 Temmuz 1983’de Refah Partisi’ni (RP) kuruldu. Milli Görüşçüler disiplini vurgulayan “nizam”dan, manevi vurgusu yüksek “selamet”e geçmişlerdi, Türkiye’nin serbest piyasa ekonomisine geçiş yıllarındaysa “refah” adını seçmeleri sadece bir rastlantı değildi. 20 Ekim 1991 erken genel seçimleri RP için bir dönüm noktası oldu. Bu seçimlerde yüzde 16.2 oy alan RP, yıllar sonra ilk kez TBMM’de, hem de 62 milletvekili ile temsil edilme şansını yakaladı. Ancak bu milletvekillerinin 22’si kısa zaman sonra RP’den istifa edip yuvalarına döndüler. Çünkü RP, seçimlere Alpaslan Türkeş’in Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) ile Aykut Edibali’nin liderliğini yaptığı Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) ile ittifak yaparak girmişti.

1991 seçimleri, Milli Görüş hareketinin ideolojik çizgisine gölge düşürmekle birlikte önünü alabildiğine açtı. Artık TBMM’de temsil edilen RP, diğer partilerin krizlerinden de alabildiğine istifade edip, disiplinli, dinamik ve fedakâr örgütü aracılığıyla hızla kitleselleşmeye başladı. Artık MSP döneminin dışlayıcı, kendi içine kapalı çalışma tarzının yerini bambaşka bir perspektif almıştı. Erbakan, bu yeni dönemin hedefini “İki tip insan vardır: Refahlı olanlar ve Refahlı olmayı bekleyenler” diye özetliyordu. Artık “cami cemaati” ile yetinilmiyor, “Yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü” sözleriyle her yere gidiliyor, her kapı çalınıyordu.
Milli Görüşçüler MSP döneminde “tebliğ” yapıyorlar, insanları doğrudan İslam’a, daha doğrusu onun belli bir yorumuna çağırıyorlardı. RP dönemindeyse tebliğin yerini propaganda aldı. RP’liler, rakiplerinin “kötü Müslüman” olduklarını değil de “kötü yönetici/politikacı” olduklarını söyleyerek, dünyevi vaatlerde bulunarak seçmeni yanlarına çekmeye çalıştılar. Bunu yaparken geçmişin tebliğci yaklaşımını tam olarak terk de etmediler.
1990’lı yıllarla birlikte RP’nin de değiştiği söylenir oldu. Ve bu değişimin öncüsü olarak “yenilikçi” olarak adlandırılan kanat gösterildi. Yenilikçilerin karşısına ise “gelenekçi” kanat çıkartıldı. Kaba bir analizle “gelenekçiler”in İslamcı olarak kalmak istedikleri, “yenilikçiler”inse liberalleşme arayışında oldukları ileri sürüldü.

Halbuki aradaki ayrım, dünya görüşünden değil çalışma tarzından kaynaklanıyordu. İslamcı terminolojiyle söylenecek olursa “davet fıkhı”nda yenilikçiler daha çağdaş usullere meylederken, gelenekçiler bildiklerinden şaşmamaya devam ediyorlardı. Yenilikçiler İslamcı ideolojinin dünya çapında yaşadığı gelişmelerin (büyük ölçüde radikalleşmenin) daha fazla etkisi altında oldukları için, sanıldıklarının aksine “yumuşak” değil daha serttiler. Örneğin “demokrasi, laiklik” gibi kavramlara daha sistemli bir şekilde karşı çıkıyorlardı.

Yenilikçilerle gelenekçiler arasındaki en temel ayrım, gelenekçilerin RP’yi ideolojik bir kadro partisi olarak tutmak istemeleri, yenilikçilerin ise onu “ideolojik omurgalı bir kitle partisi”ne dönüştürmeyi hedeflemeleriydi. Yani yenilikçiler, RP’nin kapılarını herkese açmaktan yanaydılar. Ancak Milli Görüş’ün şaşmaz ideolojik çizgisine tabi olmaları, güçleri oranında parti içi iktidar talep etmemeleri, hizipleşmeye gitmemeleri kaydıyla.

İslam dünyasının liderliği iddiası

RP’nin İslamcılığı, dünyadaki birçok İslami harekette olduğu gibi, iç politikadan çok dünyaya bakışta kendini gösteriyordu. RP, katı ve taviz vermez Batı karşıtı bir parti olarak sivrildi. Önce Türkiye’nin Ortak Pazar, ardından Avrupa Topluluğu üyeliğine, buna bağlı olarak da Gümrük Birliği Antlaşması’na şiddetle karşı çıkan Milli Görüşçülerin esas derdi ABD ve İsrail’leydi. Dünyada olup bitenleri, “ABD’yi ellerinde oynatan siyonist ve masonların bir komplosu” olarak gören Erbakan’a göre bunların asıl hedefi İslam dünyasıydı. Ve bu oyunun bozulması, Milli Görüş’ün iktidara gelip Türkiye’yi "uydu ülke" olmaktan çıkarıp İslam dünyasının lideri yapmasıyla mümkündü.
Erbakan’ın beş rüyası vardı:
1)Müslüman Ülkeleri Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BM)
2)Müslüman Ülkeler Savunma İşbirliği Teşkilatı (NATO)
3)Müslüman Ülkeler Ortak Pazar Teşkilatı ve Birliği (AB)
4)Müslüman Ülkeler Ortak Para Birimi (Euro)
5)Müslüman Ülkeler Kültür İşbirliği Teşkilatı (UNESCO)
Erbakan'a göre bütün Müslüman ülkeler bu adımların atılmasında Türkiye'nin öncülüğünü arzu ediyordu. Tarihi, coğrafi şartlar ve Türkiye'nin Müslüman ülkeler arasında teknolojik bakımdan en gelişmiş ülke durumunda olması da bunu gerektirmekteydi.

Milli Görüşün geleceği

Fazilet Partisi’nin kurulup kapatılması, hareketin iki ayrı parti çıkartması, daha sonra Saadet Partisi’nden Has Parti’nin çıkması, onun da kendisini feshedip çoğu ismin AKP’ye katılması bahislerini zaman sorunu nedeniyle geçiyorum.
Milli Görüş’ün geleceğini tartışmak için geçmişini yeniden toparlamak gerekebilir. Türkiye’de sistem karşıtı İslamcılığın hiçbir zaman etkili olduğunu düşünmedim, Milli Görüş’ü de bu bağlamda sistem karşıtı bir hareket olarak görmedim. Erbakan’ın liderliğindeki hareket, cumhuriyeti kuran kadroların sistemin dışına itmiş olduğu dindarları tekrar sistemin merkezine taşınması hareketiydi. Ancak merkezdeki iktidar sahipleri, güçlerini paylaşmaya yanaşmadıkları için her seferinde Milli Görüş’ün önünü, kendi kurallarını da çiğneyerek kestiler ve dindarları sistem dışına sürüklediler.
AKP ise bu projeyi başarıya ulaştırdı. Dolayısıyla, her ne kadar “Milli Görüş gömleğini çıkarttık” deseler de AKP’yi Milli Görüş’ün devamı olarak görmek doğru olacaktır. SP ise Milli Görüş’ün geçmişine sahip çıkma adına bugüne ve ileriye bakma kapasitesi iyice azalmış, kalan enerjisini de parti içi iktidar kavgalarına harcaması muhtemel bir parti olarak karşımıza çıkıyor.
Sonuç olarak Milli Görüş’ün geleceği AKP’nin geleceğiyle büyük ölçüde içiçe geçmiş durumdadır. O zaman şu soru karşımıza çıkıyor: Dindarların sistemin merkezine taşınmasını başarıyla gerçekleştirerek Türkiye’yi önemli ölçüde normalleştiren AKP, cumhuriyeti kuranların sistemin dışına ittiği ikinci önemli grubu, yani Kürtleri de merkeze taşıyabilecek ve ülkenin tam anlamıyla normalleşmesini sağlayacak mı?
Dolayısıyla Milli Görüş’ün, hatta genel olarak Türkiye İslamcılığının geleceği Kürt sorununun çözümüyle doğru orantılıdır.

Milli Görüş hareketi: Dün, bugün, yarın



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
09.07.2019 “Yepyeni Türkiye”de değişen ve değişecek olan siyasi dengeler
08.07.2019 Ali Babacan’ın partisinin ayrıntıları
08.07.2019 SETA’nın gazeteci andıçının anlamı ve anlamsızlığı
05.07.2019 Bülent Arınç AKP’nin bölünmesini engelleyebilir mi?
05.07.2019 Taha Akyol ile söyleşi: 23 Haziran sonrası Türkiye
04.07.2019 Erken gelen pişmanlık: Başkanlık sistemi
03.07.2019 Erdoğan ve AKP ile özdeşleşen İslami cemaatler 23 Haziran’ın faturasını ödemekten kurtulabilecek mi?
03.07.2019 Transatlantik: Erdoğan-Trump görüşmesi, İran ve nükleer kriz & Libya’da neler oluyor?
02.07.2019 Tek adam yalnızlaşıyor
01.07.2019 Hoca, Reis’e karşı
09.07.2019 “Yepyeni Türkiye”de değişen ve değişecek olan siyasi dengeler
01.07.2019 The Master against the Chief
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı