Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’le Selefilik, IŞİD ve Türkiye üzerine söyleşi (tam metin)

08.12.2014 rusencakir.com
Read in English

Daha önce El Kaide ile olmuştu ama IŞİD'le çok daha etkili bir şekilde Selefilik gündeme geldi. Sahiden bu tür akımları Selefi ya da yeni-Selefi gibi kavramlarla açıklamak doğru mudur?
Öncelikle bu gibi hareketleri siyasetten bağımsız değerlendiremeyiz. Yani bu hareketler salt dini hareketler değildir. Çağımızda ve özellikle Filistin ve Afganistan işgalleri bu tarz hareketleri var etmiş, Irak işgali ve Suriye olayları bu hareketlerin toplumsal zemin bulmasını sağlamıştır. Çağımızda bir Selefi tutumun var olduğu bilinmektedir. Ancak bu tutumlar silaha dayalı şiddetten ziyade daha çok dini içerikli bir tavrı içinde barındırmaktadır. Silah ve şiddete dayalı hareketleri sadece bu Selefi yaygınlaşmayla izah edemeyiz. Selefi tabiri tarihsel olarak bilinen bir tabirdir. Çağımızda bu Selefi tutuma benzer hareketlere yeni Selefilik denmektedir. Ancak bu Selefi yaklaşımlar kendi içinde çok çeşitlilik arz eder. Selefi tutum sadece İslam’la ilgili bir husus değildir hemen hemen bütün dini yapılarda bu tarz bir tutum vardır. Öze dönüş olarak ifade edilen bu yaklaşım tarihsel süreç içerisinde İslam toplumlarında hep olagelmiştir, ancak bu tutumun egemen olduğu söylenemez.

Selefilik İslam düşüncesinde nasıl bir yer ve öneme sahip?
Belki de bu söyleşide en çok üzerinde durmamız gereken bir meseledir sizin bu sorunuz. Selefilik konusunu tam anlamadan yaşanan hadiseleri ve bundan nasıl çıkılacağının reçetelerini ortaya çıkaramayız. Biraz müsaade ederseniz bunu genişçe anlatmakta fayda var. İnsanın yaratılış hikmetini ve yaratılan bu varlığın hangi kabiliyetlere sahip olduğunu bilmek önemlidir. İnsan halife olarak yaratılmıştır. Bu hilafet insana hangi özelliğinden verilmiştir? İnsanla vahyin ilişkisi nedir? İlahi metinler nasıl anlaşılacaktır? Bütün bunları anlamadan Selefilik konusunu anlayamayız.
Allah insanın fıtratını ve istidadını esas alıp ona yeryüzünü imar ve inşa görevini vererek bir emanet yüklemiştir. Allah’ın Âdem’e bütün isimleri öğrettiğini bildiren Kur’an ifadesi, başka anlamlarının yanında insanoğlunun düşünen, kavram üreten, sembol kullanan, kültür oluşturan ve nihayet medeniyet kuran bir varlık olduğuna işaret eder ki tarihî tecrübe de bunun apaçık şahididir. İnsanoğlu bütün bunları fıtrî kabiliyetleri ve bilhassa aklî yetileri sayesinde gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmeye devam etmektedir. Yaratılış gayesine ve özüne yabancılaşma söz konusu olduğunda ise ilahi irade vahiyle insana müdahale etmiş ve ikazda bulunmuştur.  Ancak bu müdahale, aklı ve diğer istidatları ortadan kaldırmayı esas alarak temel ilkeleri vazeden nassın zahiri ve literal kavranışına ve sadece belli bir beşerî tecrübedeki dini algı ve yaşantı tarzına mutlak tabi kılmak için gerçekleşmemiştir.

Dini düşüncedeki radikal anlayışları bu literal okumalar mı doğuruyor?
Bu husus önemlidir, vahiy insanın iradesini ve yeteneklerini ortadan kaldırmaz. İşte bütün dinlerde olduğu gibi ilahi hitabı literal bir biçimde okuma Kuran ve hadisleri anlamak için de geçerlidir. Anlama ve okuma biçimleri mezhepleri var etmiştir. Teolojik yaklaşımlar sonucunda gerek dini anlamada ve gerekse dini yaşamada birbirine yakın ve uzak birçok dini mezhepler ortaya çıkmıştır. Bu durum bütün dini yapılarda tarih içinde yaşanmıştır. Hatta çok kanlı boyutlara ulaştığı bilinen bir husustur.  Hıristiyanlıkta bu mezhep farklılıkları ayrı bir din algısına dönüşerek birbirini tekfir eder hale gelmiş ve aforoz müessesesi oluşmuştur. Bu da uzun yıllar kendi aralarında kanlı savaşların yaşanmasına neden olmuştur.. Hıristiyan dünyasındaki bu ayrışma öncelikle teolojiden başlayarak, siyasi politik bir tutuma dönüşmüş, nihayetinde kitlesel ölümlere neden olunmuştur. Bugün Batı’daki sekülerleşme dediğimiz olgu bu ortam üzerine zemin bulmuş, böylelikle din Batı’da günlük hayatın referansı olmaktan çıkarak bireysel alana indirgenmiştir. Böylelikle dinin toplumla ilgili söz söyleme imkânı pratikte kalmamıştır.

Tarihsel olarak İslam’la ilgili farklılaşma ve ayrışmalar nasıl oluştu?
Kur’an-ı Kerim, İbrahimi geleneğin bir devamı olmak üzere tevhid, adalet ve meadı esas almış,  Hz. Peygamber  de uygulamalarıyla Medine’de adalete, ahlaka ve fazilete dayalı bir toplum inşa etmiştir.  Peygamberimizin varlığında vahiy ve akıl yani içtihad konusu nihayet peygamberimize arzedilerek halledilmiştir. Ancak peygamberimizin vefatıyla birlikte Vahiy karşısında insanın aklı ve iradesi zaman zaman tartışılmakla birlikte ileriki dönemlerde bu konu İslam düşüncesinde hayli zengin bir literatür oluşmuştur.  Bizim vahiyle olan ilişkimiz ve vahyi anlama, Peygamberimizin uygulamalarını idrak etme ile ilgili tutum geliştirmemiz temelde dini anlama biçimimizi oluşturmaktadır. Bu farklı duruşlar siyasi politik ayrışmaların dışında dini farklılıkları meydana getirmektedir. Bu bir usul tartışmasının ötesinde pratik uygulamaları da kapsamaktadır. Ancak İslam’da ilk ayrışma kelami olmaktan ziyade başlangıç itibariyle siyasi-politiktir. Peygamberimizin vefatıyla birlikte Medine toplumunda öncelikle o toplumu kimin yöneteceğiyle ilgili siyasi tartışma başlamış ve bu anlamıyla İslam’da ilk ihtilaflar teolojik olmaktan ziyade siyasi ve politik bir tutumdan kaynaklı olarak zuhur etmiştir. Halifelerin öldürülmesi, Sıffın Olayı, Cemel Vakası gibi ilk dönem hadiseleri teolojiden ziyade siyasi nedenlerden kaynaklanmıştır. Bu siyasi farklılıklar üzerine zamanla dini referanslar oluşturularak itikadi ve fıkhi açıdan farklı yol ve yöntemler meydana gelmiştir. Hıristiyanlıkta teolojiden siyasi ayrışmaya ve çatışmaya gidilirken, İslam’da siyasi ayrışmalardan, mezhebi farklılıklara  doğru bir süreç işlemiştir. Bundan bağımsız olarak ayrıca zaman içerisinde usule dayalı kelami ve fıkhi  farklılıklar da meydana gelmiştir.

Selefilik ne zaman doğdu?
İslam düşünce tarihinin ilk asırlarından itibaren hakikatin geçmişte belirlendiği, “Selef” diye adlandırılan ilk nesiller tarafından dinin en mükemmel biçimde anlaşılıp yorumlandığı, dolayısıyla bütün Müslümanların kıyamete kadar ihtiyaç duyacakları her meselenin ilk nesillerce çözümlendiğini söyleyen inhisarcı bir dinî söylemin varlığı her zaman az da olsa var olmuştur. Özellikle siyasi toplumsal dağılmaların, istilaların, işgallerin ve kargaşanın yaşandığı kırılma dönemlerinde bu söylemin farklı tezahürleri kendini bir çıkış yolu olarak göstermiştir. Gerek fitne dönemleri ve siyasal kargaşanın İslam dünyasını kavradığı hemen hemen her dönemde bu tarz öze dönüşü savunan fikirler toplumda makes bulmuştur. Bunun hem sosyolojik hem de psikolojik nedenleri vardır.
​Bu anlayış çerçevesinde Selefin dini anlama ve yaşama şeklini aynen taklit tüm Müslümanlara temel hedef gösterilmiş, dolayısıyla halefin, yani sonraki nesillerin, Kur'an ve Sünnet’in yanında akla (rey, içtihat) da yer veren dini anlama-yorumlama metotları kabul görmemiştir.  Gerek doğrudan nasslara başvurmak yerine fıkhi konularda farklı metot takip edenler ve böylece oluşan mezhepler; gerekse tasavvuf ekolleri kolaylıkla bidat olarak kategorize edilmiştir. Kendisini hakikatin temsilcisi olarak gören bu inhisarcı anlayışa göre Selef mezhebine kayıtsız şartsız bağlanmayan herkes ehl-i bidatten ve ehl-i delalettendir.

Yani kendileri gibi düşünmeyenleri “yanlış” değil de “küfür” içinde mi görüyorlar? O kadar keskin mi?
Dini anlamada zahiri ve literal okumayla oluşan bu kavrayışı bizatihi dinle özdeş kılınması diğer anlayışlara karşı zorunlu bir ötekileştirici dil oluşmasına neden olmaktadır. Bu anlayış tarzı kendisini akıl, içtihat ve rey karşısında muhalif bir karşıtlık üzerine konumlandırmış, dinî anlayış ve kavrayışı eskilerin eserinden/geleneğinden ibaret kabul ederek İslami bilgi kaynağını sadece rivayete indirgemiştir. Dolayısıyla bu tarz okuma biçimleri tarihsel İslami bikrimin var ettiği içtihada dayalı düşüncelere karşı mesafeli oldukları gibi tarihin getirdiği bazı lokal ve yerel şartlarda gelişen İslami tarz ve gelenekleri de hoş karşılamamaktadırlar.
Zaman ilerledikçe ilmi Selefilikten daha şiddet içeren cihat kavramına farklı anlamlar yükleyen bir Selefiliğe dönüşünce dalalet ve küfür de işin içerisine giriyor maalesef. O kendi halinde olan, senin okuduğun, olumlu bulduğun Selefilik kendi içinde zamanla evriliyor. Birazsa kriz dönemlerinden sonra bir savunma ideolojisine dönüşebiliyor. Nitekim üç dönemi vardır bunun. Birincisi Müslümanlar’ın başka kültürlerle büyük karşılaşmasından sonra biz ne hale geldik diye öze dönüş hareketi başlatanlar var. Onlar Ehl-i Hadis olarak biliyoruz. İkincisi Moğol istilasından sonra İbn Teymiye . Üçüncü Osmanlı’nın yıkılışı ile Abdülvahhab başlayan dönem. Fakat işgallerden sonra bilhassa Afganistan, Filistin, Bosna, Çeçenistan, Irak, Suriye… Bu hadislerden, büyük travmalardan sonra tamamen şiddete dönüştü. Şiddetin bunun bir parçası haline dönüştü.

Şiddete meyilli insanlar kendini meşrulaştırmak için mi Selefiliğe başvuruyorlar yoksa Selefiliği o kadar ilerletiyorlar ki sonunda şiddete mi ulaşıyorlar?
İslam tarihindeki serüvenin Hıristiyanlık’ın aksine olduğunu düşünüyorum. Hıristiyanlık’ta kopuş önce teolojik, sonra politik oldu, siyasallaştı. Bizde ise önce siyasi kopuş yaşandı daha sonra ona uygun teoloji bulundu. İlk asırları dikkate alacak olursak Müslümanların ilk büyük kopmaları siyasi nedenlerden oldu. Teolojik değildi. Halifelerin öldürülmesi, Cemel vakası… Bu itilaflar siyasi sonra teolojik bir tartışmaya dönüştü. Bugün de öyle.  Bugün de aslında hakikat inhisarını üç neslin yapıp ettiklerini insanlar gidip hakikati orada aramadılar. Kendi hakikatini oraya izah etmeye başladılar. Aynı zamanda bugün kendi vardıkları neticenin hepsini sanki o dönemde ortaya çıkmış gibi takdim ettiler. 
 
Çağımızda Selefi düşünce nasıl var oldu?
Başımıza gelen felaketleri, sıkıntıları ve dramları Kuran’dan ayrılmaya ve onun özünü yaşamamaya bağlayan bir yaklaşım hep olagelmiştir. Mesela Osmanlı toplumunda bir dönem Kadızadeliler hadisesi yaşanmıştır. Bu hareket Selefi bir düşünceyi içinde barındırmıştır. Yine Osmanlı hâkimiyetinin zayıfladığı dönemde birçok arayışlar zuhur etmiştir. Vehhabilik hareketi bunun bir başlangıcıdır. Vehhabiliğin dini anlayışı Selefiliktir. Ancak modernleşme karşısında tutum alan İslami modernistlerde de Selefi bir tutuma benzer bir hal olmakla birlikte bunlara tam Selefilik diyemeyiz. Çünkü bunlar yeniliğe açıktır. Muhammed Abduh ve Reşit Rıza gibi. Fakat mezheplerin sonradan var ettiği bazı anlayışlarla, hadis kritiği noktasında Selefi düşünceyle paralellik arz etmektedir. Selefilik daha çok bunları dine katma olarak görürken çağımızdaki İslami yenilikçiler müsteşriklerin İslam’a itirazları karşısında bir savunma olarak bunları kabul etmemektedirler. İslam’ın çağa uygun bir din olduğunu göstermek için bu geleneksel anlayışlara itiraz etmektedirler. Bu düşüncelerin tüm varyantlarında öze dönüş ve Selefe tabi oluş vurgusu, muhalif çevrelerden gelmesi muhtemel türedilik, aidiyetsizlik ve köksüzlük gibi ithamlara karşı sağlam bir kökene dayanma ve böylece savunulan fikriyata bir meşruiyet zemini oluşturma amacına hizmet eden bir araç işlevi görmekte, ancak pratik hayatın tanzimi çağdaş akıl, bilinç ve paradigmalar üzerinden yürütülmektedir. Nitekim modern çağdaş Selefî ıslahçılıkta da öze dönüş vurgulanırken temel referans olarak erken dönemlerdeki İslâmî tefekkür ve tedeyyüne atıfla geleneğe yaslanılmakta, ancak bugüne ve geleceğe yönelik hedefler söz konusu olduğunda gayet modern ve modernleştirici paradigmalar istikametinde yol alınmaktadır.

Selefi tutum pratikte ne tür sorunlarla karşılaşıyor?
Selefilik pratikte içinde bir taassubu ve bağnazlığı barındırmaktadır. Kendi hakikatini herkese dayatmaya çalışmaktadır. Ayrıca bu inhisarcı ve dışlayıcı anlayış, metafizik boyutta, dinî inanç ve ibadetlerdeki içtenliği, Allah sevgisinin mahlûkata şefkat olarak yansıtılması, hukuklarının ihlâl edilmemesi, onları rahatsız ve huzursuz etmekten sakınılması gibi ahlakî hassasiyetlerin kaybolup gitmesi, bunun yerine din adına şiddet ve zulüm üretilmesi gibi sonuçları da doğurmaktadır.

Yine IŞİD bağlamında Haricilik de yeniden hatırlanır oldu. Çağdaş akımlara bu tür tarihsel referanslarla bakmak doğru ve anlamlı mı?
Haricilik Cemel vakasında hakem olayına başvurmayı ve yaşanan ihtilafta Kuran’ı hakem yapmayı teklif eden bir durumda ortaya çıkmıştır. “Hüküm Allah’ındır” diyerek Kuran’a arzı savunmaktadırlar. Bu anlamıyla içinde Selefi bir tutum barındırmakla birlikte onlardan daha literal okumaya yönelmektedirler. Selefte bir usuli tartışma varken harici anlayışta usulden ziyade bir tavır daha çok etken olmakta ve gözükmektedir. Selef karşısında olanları ve kendi dışındakileri ehl-i bidatle itham ederken hariciler tekfire yeltenmişlerdir. Bugün var olan tekfirci anlayışlara daha çok benzemektedir. Selefilik usulünü benimsediği halde nihayetinde tekfirci olanlar da söz konusudur.  
Bugün var olanları geçmişte olanlarla kıyaslamak yerine her birini kendi zemininde değerlendirmek gerekir. Bugün kendisini Selefi olarak tanımladığı halde hiçbir şekilde silaha başvurmayan yapılar vardır. Hatta yönetime karşı mutlak itaat edilmesini söyleyen Selefi akımlar vardır. Bunlar toplumsal ve siyasal taleplerden ziyade salt dini çalışmalar yapmaktadırlar. Tarihsel gelişimleri bilmek önemlidir. Ancak çağımızda var olan İslami düşünceleri kendi zemininde değerlendirmek ve o zemindeki sosyo-politik ortamları bilmek gereklidir. Salt tarihsel referanslara bakmak doğru değildir. Mesela Afganistan Müslümanları tarih boyunca orta yolu temsil eden bir İslami anlayışa sahipken bugün Taliban o bölge insanından oluşmuş ve o zihniyet orda varlık bulmuştur. Afganistan işgalini değerlendirmeden bunu anlamamız mümkün değildir. Suriye ve Irak’ta zemin bulanlar da bu ortamların siyasi ve sosyal hadiselerinden bağımsız değillerdir.

IŞİD ve benzeri yapılar sadece din üzerinden anlaşılıp tartışılabilir mi? Örneğin IŞİD'e katılanlar içinde "dindar" tanımını hak edenler olduğu gibi İslamiyet ile daha yeni tanışmış kişiler de bol sayıda var. 
IŞİD vb. hareketleri salt dinle ve dini anlayışlarla izah edemeyiz. Bütün bu coğrafyalarda yaşanan travmaların sonunda böyle bir zemin var olmuştur. Siz Irak işgalinden sonra 1,5 milyon insanın öldürülmesi ve milyonlarca insanın yaralanması, yine bir o kadar kadının tecavüze uğramasından bağımsız bunları düşünemezsiniz. Yaralı bilinçler oluşmuştur tüm İslam dünyasında. Yaşanan bu hadiseler adeta topyekun toplumsal bir kusmadır. Elbette kusma bir hastalığa ve sağlıksızlığa işarettir.
Sonradan dinle tanışan kişilerin bu tarz radikal hareketlere katılması da bunlardan bağımsız değildir. Zaten bir tarafta İslam’ın ne olduğuyla ilgili bir kırılma yaşanmıştır. Bugün bu hareketlere katılan herkes modern eğitim kurumlarından gelmektedir. Bu eğitimin var ettiği zihinlerde özellikle modern düşüncenin temelini teşkil eden pozitivist anlayışlar ister istemez etkin olmuştur. İslami algılar geçmişten farklı olarak bu zihinler aracılığıyla oluşmuştur. Tertipçiliğe dayalı ve hakikatin görünenden ve görünen şekliyle olduğundan ibaret olduğu düşüncesine sahip bir zihin İslam’la tanışınca gerek Kuran’daki ve gerekse hadislerde geçen bazı ibareleri dar ve eksik anlamakta ve kendisine mutlak hakikatin bir sloganı haline getirmektedir. Özellikle klasik İslami eserler ve hadisler hiçbir süzgeç olmaksızın bağlamından çıkarılarak rahat kullanılmaktadır. Bu bilginin edinim biçimi üzerinde durulması gereken bir konudur. Bugünkü şiddet eylemlerinin kaynağı İslam’dan ziyade İslam’ı algılamanın modern düşünce kalıplarıyla birleşmesinden gelmektedir. Çağdaş ideolojilerden ve hak arama yöntemi olarak silahı ve şiddeti esas alan hareketlerden etkilenmişlerdir. Hariciler de İslam’a daha sonra girenlerdir. Benzerlik İslam’ı sonradan kavramak olmakla birlikte aradaki en büyük fark hariciler bedevilerden oluştukları halde bugün şiddeti benimseyenler hem şehirli hem de daha çok okumuş kişilerden müteşekkildir. Bu atlanılmaması gereken bir durumdur. Gerek teknolojiyi kullanmaları ve gerekse stratejik eylem planları tamamen modern örgütlerden farklı değildir.  

Adam Fransız Müslüman oluyor üç gün sonra Suriye’ye gidip savaşıyor. Anlaşıldığı kadarıyla İslam’ı en sıradan Müslüman kadar bile bilmeyen insanlar Irak’a, Suriye’ye cihada gidiyor.
O insanlar da şöyle bir psikoloji hakim oluyor. İslam ile tanışmadan önce geçen hayatı boş bir hayat olarak görüyor. Bir şekilde bütün o yılları birkaç gün içerisinde telafi edeceğini düşünüyor. Öyle yanlış bir inanca sahip oluyor. Aslında dünya bu yöntemi İslam dünyasında ortaya çıkan hareketlerle ilk defa görmüyor. Mesela gözlerde kaçıyor ama İsrail’i kuran Tevrat yorumu ile Şam ve Irak’ta devlet kurmak isteyen din yorumu aslında çok fark yok aslında. Sıfırdan siz bir Tevrat yorumu ile dünyadaki bütün mensuplarını bir toprağa toplayacaksınız. Ama doğrudan dinden ve dini metinlerden hareketle. O yorumlardan hareketle başka insanlara ait toprakları ellerinden alacaksınız. Sonra yine o yorumlara dayanarak size karşı direndikleri taktirde hepsini katletmeyi, yok etmeyi mubah göreceksiniz ve bütün dünyadan o dine mensup insanları getirip oraya koyacaksınız. Aslında mesela bunu dünya meşru kabul etti. Hâlâ ABD ve İngiltere’de Filistinler kimdir diye soruyorsunuz “Filistinler İsrail’in vatanına el koyan işgalciler” diye cevap veriyor insanlar. Bu yanlışı bütün dünya kabul etti. Hiç kimse bunun bir din yorumundan kaynaklandığını, Yahudilikteki Selefilik olduğunu konuşmadı, tartışmadı. Hıristiyanlığın tarihine de baktığımızda Yüzyıl Savaşları ondan önceki büyük kopuşlar birbirlerine karşı düzenledikleri Haçlı Seferleri, birbirlerinin mabetlerini yakıp yok etmeler... Orada neticede ne oldu? İnsanlar “din buysa biz bu işte yokuz” dediler.  Ve bugün hayatı ve varlığı her türlü aşkınlıktan arındıran seküler düşünce aslında ondan sonra ortaya çıktı. Benim endişem o ki eğer Müslümanlar akıllarını başlarına almaz ve gerçekten ilahi hikmetten uzaklaşmaya devam ederlerse Arap Baharı’ndan sonra yaşananlar, şiddetin ve vahşetin İslam ile özdeşleştirilmesi sadece Batı’da İslamofobinin güçlenmesine, İslam’ın o topraklar bir güvenlik sorununa dönüşmesine yol açmayacak. Gelecek kuşaklar da kendi dinlerinden kopuş sürecine girecekler ki bu kopuşun onları nereye götüreceğini bilemiyoruz. Hâlâ Avrupa’nın da tam olarak oturduğunu söylemek mümkün değil. Sekülerizmin orada nelere yol açtığını hepimiz biliyoruz.

Dün dünyanın dört bir tarafına (Afganistan, Bosna, Çeçenistan..) Türkiye'den çok sayıda genç "cihad" için gitmişti. Bu sefer, hem çok yakın, hem de çok popüler olması nedeniyle Irak ve Suriye'ye yoğun bir akış olduğu söyleniyor. Türkiye için endişelenmemiz gerekir mi?
Filistin, Afganistan, Bosna ve Çeçenistan konusunda oluşan toplumsal hassasiyet Türkiye’de hem dini duyarlılığı olanlar hem de genel olarak tüm halkımızın bütününde var olan bir duyarlılıktı. Türkiye’den buralara gidenler arkalarına büyük bir toplumsal meşruiyeti alarak gitmişlerdi. Ancak özellikle Taliban’ın uygulamaları ve El Kaide’nin tutumu ile bugün Irak ve Suriye’de yaşananlar konusunda bu anlamıyla toplumsal bir mutabakattan bahsetmek söz konusu değildir. Irak ve Suriye olaylarına belli bir duyarlılıkla katılanlar olabilir. Fakat toplumsal bir meşruiyet zemini her zaman Türkiye açısından önem arz etmektedir. Toplumun vicdanının tam kabul etmediği ve toplumu ayrıştıracak olan tavırlara milletin geneli teveccüh etmez. Bu tarz tutumlar marjinal olarak kalır. Elbette İslam dünyasında yaşanan çatışmaları ülkemize taşımak isteyenler söz konusu olacaktır, buna karşı duyarlı olmak gerekmektedir. Bizler toplum olarak Ortadoğu’da yaşananları ülkemize taşınmamasını ancak hak hukuk ve adaleti inşa ederek yok edebiliriz. Bu açıdan dini, dili mezhebi, düşüncesi ne olursa olsun herkesin barış içinde bir arada yaşama ahlakını var edip bunun hukukunu oluşturma mecburiyetimiz vardır. Tarihsel yapımız şiddetten arınmış bir İslami düşüncenin bizim kimliğimize ve kişiliğimize uygun olduğunu göstermektedir. Bu fıtratımızın bozulmaması için herkesin gerekli hassasiyet göstereceğine inanmaktayım. Endişe yerine umut taşımak istiyorum. Bu umut yaşananların kısa bir döneme ait olacağıyla ilgilidir. Çünkü tarih boyunca fetret dönemleri hep kısa olmuştur. Aslolan akl-ı selimdir. Akl-ı selimin ve sağduyunun egemen olacağını düşünüyorum.

IŞİD'in hilafet ilanının İslam dünyasında herhangi bir karşılığı var mı, olabilir mi?
İnsanların iradesini hükmetmeyi ilan etmesinin bir karşılığı yoktur. Veyahut hükmedeceğinin bildirmesinin bir karşılığı yoktur. Tabii ki Müslümanlar daima yeniden bir birlik, kardeşlik, ümmet olarak birlikte hareket etmenin yollarını ararlar ama yöntemler farklı olabilir. Vatikan’ın İstanbul’daki Patrik ile buluşması hâlâ başka dinlerde de bu idealin devam ettiğini gösteriyor. Dolayısıyla her Müslüman’ın, Kuran-ı Kerim’de “sizi bir vasat ümmet olarak gönderdim ta ki insanlığa hakkı, adaleti gösteresiniz” diye buyuruyor.  Bu ideal, bu şekilde harcanamaz. Birilerinin İslam’ı vahşetle ve şiddetle birleştirerek savaşta bile her türlü ahlak ve hukuku yok sayarak ötekisini başka inançlara karşı bir kıyıma girerek böyle bir ilanın hem İslam nezdinde hem de az çok İslam’ı bilenler nezdinde karşılığı olmayacaktır.
İslam’da aslolan imani bir derinlikle kişilerin nefislerde yapacağı değişimdir. Kuran’ın toplumsal yasası nefislerin değişmesiyle toplumun değişebileceğidir. Tepeden inmeci bir toplum dizaynı özünde İslami değildir. Sizin hilafeti ilan etmeniz bir anlam ifade etmez. Kitlelerin bu konuda ne düşündüğü önemlidir. Kaldı ki bugün İslam dünyasında öncelik uhuvvetin, muhabbetin ve bunlara dayalı bir ittihadın gerçekleşmesidir. Siyasi anlamda bir hilafet anlayışının ve bu tarz hilafet teorilerinin bir gerçekliği yoktur. İslam coğrafyasının kardeşliğe dayalı yardımlaşmaya dayalı bir dayanışma her şeyden önceliklidir.

İslam düşüncesinde önemli bir yeri olan "İslam devleti/İslami devlet" kavramının bu örgüt tarafından sahiplenilmesine ne diyorsunuz?
İslam ahlaka, adalete, hakka ve hukuka dayalı bir toplum inşa etme hedefini dinin özünde ve içinde görür. Bu anlamıyla İslam toplumsallıktan uzak bir birey dini değildir. “İslam devleti” tabiri modern bir tabirdir. Çerçevesi ve sınırları belirlenmiş bir devletten ziyade İslam’ın öngördüğü toplum yapısı emanet, ehliyet liyakat ve meşveret özlüdür. Yoksa tepeden inmeci bir devlet dini empozesinde bir İslam toplumunun inşası İslam’ın çağrısına uygun değildir.

Türkiye bu tür yapılarla mücadele etmede nasıl bir rol ve misyon üstlenebilir? Bu bağlamda Başbakan Davutoğlu'nun dile getirdiği "İstanbul İslamı" kavramı işlev görebilir mi? Bu anlayışı İslam dünyasında yaygınlaştırabilmek nasıl mümkün olabilir?
İslam evrensel mesaj içeren bir dindir. Gerek mahalli ve gerekse tarihsel uygulamalar esas alınarak İslam’ı buna göre yorumlayarak dini anlama biçiminden bir medeniyet inşa etmek mümkün değildir. Elbette İslam Peygamberinin vefatından kısa bir dönem sonra başta Arap yarımadası olmak üzere bir taraftan Asya’nın en iç noktalarına ve uzak doğuya, diğer taraftan Akdeniz kıyılarından Avrupa’ya, İran’dan Mısır’a ve Anadolu’nun içlerine Diyarbakır’dan Malatya’ya kadar birçok yere ulaşarak birçok kültürle iç içe olarak İslam yaşanılır hale gelmiştir. Sahabenin marifetiyle gerçekleşen bu inanılmaz yaygınlaşma Peygamberimizin terbiyesinden geçen ashab-ı kiramın hangi dili ve tutumu buralara taşıdığını bize göstermektedir. Bu dil İslam’ın evrensel diliydi ve İslam’ın her koşul ve şartlarda yaşanılabileceğinin gösterilmesiydi.
Bütün bu gelişmelerle beraber İslam medeniyeti inşa olmuş ve bütün farklılıklarıyla barış içerisinde insanlar İslam toplumlarında yaşayabilmiştir. Şurası bir gerçektir ki, İslam toplumları hiçbir zaman yeknesak bir şekilde tek tipçi olmamıştır. Gerek başta Hıristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere her yörenin mahalli dinleri ve İslam’ın farklı tezahürleri rahatlıkla İslam toplumlarında yaşayabilmiştir. İslam toplumlarının çatışmaları asla teolojik ve dini açıdan olmamış tamamen politik ve ekonomik boyutları içermektedir. İslam tarihinde Batı’da yaşanan şekilde din savaşlarından bahsetmek mümkün değildir. Zaman zaman siyasi çatışmalara dini referanslar aranarak meşruiyet zemini oluşturulma gayretleri olmuştur. Fakat bunlar kalıcı bir politik tutum halini almamıştır. Yukarıda söz konusu edilen dini anlama biçimi İslam medeniyet haritasında ve kültüründe egemen olmamış, bu anlayış dar mahalli boyutlarda kalmıştır. İslam coğrafyasında farklı İslami tezahürler olmuştur. Bu farklılıklar başkasını yok etmeyi hedeflemedikten sonra kendi içinde saygın görülmelidir.
Arap İslamı, Türk İslamı, Avrupa İslamı vb. tabirler son dönemlerde kullanılan tabirlerdir. Bunlar dini olmaktan ziyade sosyolojik tanımlamalardır. İslam’ın evrenselliği bir uygulamanın her yerde aynen uygulanmasından ziyade İslami hakikatin her zaman ve zeminde uygulanabilmesiyle ilgilidir. Mahalli şartların getirdikleri evrensel bir hakikat gibi herkse dayatılmaz. Elbette her coğrafyanın kendine has tavrı ve tarzı vardır. Ancak küreselleşen bir dünyada birçok husus mahalli olmaktan çıkıp evrensel bir dile bürünmüştür. İstanbul aslında İslam’ın kozmopolit yapısını içinde barındıran bir şehirdir. Tarihte de günümüzde de kendine has özellikler barındırmaktadır. İslam kenti olduktan bugüne İstanbul çok renkli özelliğini hep muhafaza etmiştir.  İstanbul farklı dillerin, farklı dinlerin, farklı mezheplerin, farklı meşreplerin iç içe yaşadığı ve birçok düşünceye beşiklik yapan bir şehirdir. Kentin doğası birçok dinamiği içinde barındırmaktadır. Asla statik değildir. Dünyaya açık bir şehirdir. Bu özelliğiyle İstanbul çağımızda İslam’ın hangi referanslarla ve hangi duyarlılıklarla bütün farklılıkların bir arada barış içerisinde nasıl yaşayacağını gösteren bir özelliğe sahiptir. Sayın Başbakanın kastettiği İstanbul Müslümanlığı bir tip Müslümanlığı değil birçok Müslüman kavrayışının mümkünlüğünü göstermektedir.
İslam’ın yerel ve bölgesel dinamiklerle yoğrulmuş sosyolojik gerçekliğini ihmal etmeksizin bütün bu detaylardan bağımsız bir İslam telakkisiyle sorunların ele alınmasına ihtiyaç had safhadadır. İslam dininin önerdiği toplumsal tasarının makuliyetinden, ahlakiliğinden ve tüm insanları kucaklayıcılığından bahsedebiliriz. İslam’ın temel hedefi insanların iradesini boyunduruk altına almadan selam ve eman yurdunu oluşturmaktır. Hiç kimsenin dini düşüncesine bakmaksızın bir arada yaşamanın formüllerini bugünün hukuk formuna aktarmak zorundayız. Eğer bu birlikte yaşamanın hukuku oluşturulmaz ise İslam dünyası hem dini hem mezhebi, hem de siyasi çatışma alanlarını giderek artıracak ve aşılması zor derin yaralar toplumların arasında kalıcı hale gelmiş olacaktır. Bu da gelecek nesillerin dinden referansını değil, din dışı referanslardan beslenerek dinden uzak tamamen seküler bir dünyanın kurulmasını İslam dünyasında var edecektir. Bu yüzden önyargıları bir yana bırakıp İslam’ın ortak yaşama kültürünü var etmeye yönelik çabalara destek vermeyi ve bu bağlamda tüm önerilere kulak vermeyi geleceğimiz açısından varlık yokluk meselesi olarak görmek gerekmektedir.

IŞİD bayrağında “Peygamber mührü” kullanıyor. Zaten adı İslam Devleti. Ayrıca hilafet ilan ediyor. Bu kavramların, sembollerin böyle kullanılmasının önü alınabilir mi?
Bunun en büyük mağduru İslam’ın kendisi. Bir taraftan kendi mensupları, cahil müntesipleri tarafından büyük bir darbe yiyor. Ayrıca burada yer alan semboller başka ülkelerde yer alan Müslümanlar için güvenlik riski oluşturuyor. IŞİD’in bir cinayeti Oxford İngilizcesi ile işlenen bir cinayet Avrupa’da 30 milyon insanı tehlikeye sokuyor. Hem dışarıdan hem içeriden bu konunun en büyük mağduru İslam’ın kendisidir.

Peki, ne yapılabilir? IŞİD’e İslam Devleti dememekle olacak bir şey mi bu?
Tabii tekrar olayın sebeplerine dönmek gerekiyor. Bunun doğrudan İslam ile özdeşleştirilmesini hiçbir Müslüman kabul etmez. İşgaller, savaşlar, dikta rejimleri var. Hapishaneler yetişen yaralı bilinçler var. Harici sebepler ne olursa olsun Müslümanların bir şekilde insan yetiştirme düzeneklerini, din ile hayat arasındaki ilişkiyi nasıl doğru kurabileceğimizi, insan-vahiy ilişkisini, aklın bu konudaki rolünü tartışmaları gerekir… Sadece okullarda, camide değil İslam’ı öğretirken kullandığımız bütün ortamları dikkate alarak Müslümanların bu konuyu çok daha ciddi bir şekilde ele alması gerekiyor. Benim endişem şu: İslam dünyasında son büyük hadiselerden sonra üretilen ortamlar bu tür hareketleri arızi olarak mı üretti yoksa bundan sonra seri üretimler mi olur? Bu beni ciddi bir şekilde endişeye sevk ediyor.

Yani IŞİD gitse başkası gelebilir, o gitse bir başkası gelebilir...
Bunun içinde hem bu ortamlarda insanın içine düştüğü ruh halini bütün yönleriyle ele almak gerekiyor hem de dinin bu gibi hallerde yanlış bir şekilde kullanılmamasının önlemini almak için müfredatları, eğitim programlarını, din öğreten, İslam öğreten mekanizmaların gözden geçirilmesi gerek.

Türkiye’den katılımlarla ilgili çalışma yapıldı. Onlar orta yaştan ve orta sınıftan tahmin edilenin ötesinde katılım olduğunu saptamışlar. Yaş 30’lara daha yakın. İş sahibi insanlar var. Çok çabuk ayartılabilecek gençler de var ama daha eğitimli ve bilerek giden insanlar çok.
Şu anda pek çok bunalımlar aşağıdan yukarı çıkmıyor, yukarıdan aşağıya iniyor. Yukarıda intihar gibi eylemler daha çok görülüyor. Dolayısıyla hangi saik ile gittikleri önemli. Orada bir dindarlık söz konusu mudur? Bunların araştırılması gerekiyor. Toplumda ötekileştirilmiş ve zaten toplumdan izole edilmiş gençler kin ve öfkeyle mi böyle işlere kalkışıyorlar? Görülüyor ki küreselleşme ve kitle iletişim araçlarının insanları etki altına almasıyla birlikte çok farklı yeni yapılarla karşı karşıyayız.

İntihar eylemi denen olayı İslami açıdan nasıl değerlendirmek gerekir?
Bunun İslam’da hiçbir temeli yoktur. Bir defa İslam’ın belki de insanlığa getirdiği en büyük erdemlerden birisi savaş hukukudur, savaş ahlakıdır. Savaşta da olsa insanlar bir ahlak ve hukuk çerçevesinde hareket etmek zorundadır. Bu eylem türü zannediyorum ilk olarak Filistin’de ortaya çıktı. Bu, kapana sıkışmışlığın, çaresizliğin bir dışavurumuydu. Daha sonra meşruiyet kazandırdıkları bir yönteme dönüştü. Ama durum ne olursa olsun masum insanları olumsuz şekilde etkileyecek bu metoda başvurmanın İslami temeli yoktur. Tamamen modern zamanın ortaya çıkardığı bir eylem modelidir.

Burada bir devlet ilanı var. El Kaide insanlara şehitlik vadediyordu ama IŞİD yaşam da vadediyor. İnsanlar İslam Devleti’ne sadece savaşmaya değil aynı zamanda yaşamaya da  gidiyorlar.
Fikir ve düşünce selefi olduğunu iddia etse de yöntem ve argümanlar modern. Kendi içinde bir çelişki var zaten. Yöntemler, taktikler modern ama düşünce sanki kadim Selefi düşüncesi gibi sunuluyor. Tarihte de bunun örnekleri var. Bunun arkasında zaten sadece dünyada değil ahirette de cennet vaadini içeriyor. Belki de üzerinde durulması gereken en önemli konulardan birisi o. Bir insan başka insanların ahiretteki durumunu garanti altına alabilir mi? Bu Türkiye’de de böyle. Biri geliyor “sen bana iradeni teslim et ben de sana ahiretini garanti edeyim”. Bu İslam’ın reddettiği bir şey. İslam Peygamberi bile kızı Fatima’ya “babam peygamber diye sakın güvenme. Herkes dünyada kendi aklıyla, ahlakıyla, vicdanıyla yaptıklarından sorumlu olacaktır” demiş.

Papa’nın Patrik ile buluşması, Hristiyanlığın kendi içindeki mezhep meselelerini çözme arayışları... Tam bunlar yaşanırken İslam dünyasının mezhep meselesinin hiç olmadığı ve beklenmedik ölçüde bu tür yapıların da kötü katkılarıyla tırmandığını görüyoruz. Bu olayların stratejik bir boyutu var. İran ve diğer ülkeler arasında. Bir de hayata yansımasında sırf  Şii ya da sırf Sünni olduğu için öldürülen bir yığın insan var. Bu konuda sanki geri dönülemez bir noktaya gidiyormuş gibi bir görüntü var. Sünni-Şii ayrımı niye bu kadar hızlı bir şekilde keskinleşiyor?
Ben de bunun kesin bir Sünni-Şii çatışması olduğuna inanmıyorum. Pek çok unsurun, öfkenin, kinin, şiddetin kendisini mezhep kimliği altında göstererek kavgaya girdiğini düşünüyorum. Bir ilahiyatçı olarak şunu söyleyebilirim: Bir Katolik ile Protestan, bir Ortodoks ile Katolik arasındaki inanç farkları Şii ile Sünni arasında yoktur. Aralarındaki fark çok daha büyüktür. İnanç esaslarındaki bir kopuştur. Hıristiyanlıktaki ayrılma temel inanç noktalarında bir kopuştur. Allah’ın varlığı ile ilgilidir. Hatta Hz. İsa’ya yüklediği anlamla ilgili bir kopuştur. Sünni-Şii ihtilafı büyük oranda siyasidir. Peygamber’den sonra kim halife olacaktı. Sıffin vakasında kim haklıydı, kim haksızdı? Evet, bunun bugüne taşınan Pers etnik yapısıyla dinin özdeşleşerek belirlediği bir takım noktalar var. Sünnilik ile özdeşleşen bir takım bölgesel unsurlar var. Temele indiğimizde Sistani ile Ezher Şeyhi’nin bir araya gelip temel inanç konularında itilaf edeceği bir konu yoktur. Genelde tarihi meselelerdir. İbadetlerde de ihtilaf yok. Neden bütün bu kavga Sünni-Şii çatışması olarak görülüyor? Ne kadarı stratejik, ne kadarı politik, ne kadarı ülkelerin kendi güç tutkuları? Ve bunlar nasıl mezhep savaşına dönüşüyor belki bunun üzerinde durmak lazım.

Bu bağlamda Türkiye ne yapabilir?
Batı-İslam ikileminde eğer dünyada İslam ile ilgili uygulamaya konan harici bir plan varsa bu senaryo sanki şunu öngörüyor: İslam’ı Şiilik temsil etsin isteniyor. Sünni-Şii ikileminde ise Sünniliği Selefilik temsil etsin isteniyor. Bütün stratejiler adeta bunun üzerine kuruldu. Bu şu anlama geliyor: Medeniyet üreten İslam’ın ana yolu periferiye itilsin yani diğer uçlarda İslamiyet’i temsil etsin isteniyor. Türkiye kendi tarihinde medeniyet üreten İslam’ın orta yolunu temsil etti. İslam’ın uç düşünceleri bu toprakta hiçbir zaman zemin bulamadı. Zaman zaman tarihte ortaya çıkan hareketler oldu ama bunlar hiçbir zaman merkezde yer alamadı. Dolayısıyla Türkiye bu itilafta hiçbir zaman Sünniliğin temsilcisi konumunda olmamalı. Çünkü Sünnilik mezhep değildir. Ehli sünnet dediğimiz şey mezhep değildir. İslam dünyasının yüzde 80’ini temsil eden bir anlayış mezhep olmaz. O ana yol olur. Dolayısıyla birileri Sünnicilik yaparsa Sünniliği mezhebe indirmiş olur. Bu diğer Müslümanlara da fayda sağlamaz. Türkiye gerçekten de böyle duruyor. Diyaneti ve bütün kurumlarıyla, imam hatip liseleriyle, orada üretilen dini bilgi ile gerçekten öyle duruyor. Mezheplerüstü ve İslam’ın ana yolundan sapmadan ve aynı zamanda güçlü bir İslam temsili ile kendini ifade etmesi son derece önemli. Bu Sünni-Şii itilafın herhangi bir tarafı olmaması sadece Türkiye’nin değil bölgedeki bütün Müslümanların faydasınadır. İkincisi de bu itilafları, kavgayı, şiddeti, terörü ortaya çıkaran sebepleri üzerine akılla giderek doğru ilişkilerle azaltabilir. Üçüncü bir şey de yapabilir. Bütün bunları üreten müfredatlarının, programların daha düzgün bir şekilde yapılmasına katkıda bulunabilir.

Diyelim ki yakınınız olan bir genç IŞİD benzeri yapıların etkisi altına girdi. Ne dersiniz ona? Ne telkin edersiniz?
Ona ölmek veya öldürmenin İslam’ın kaideleri içerisinde olmadığını, İslam’ın insana hayat vermeye geldiğini ve İslam ile birlikte insana hayat vermek için gönderilen bir din olduğunu anlatmak, oradan başlamak gerekiyor. Bir de İslam’ın insanın aklını yok sayan bir din olmadığını, bunları yok sayarak dini metinleri bir kanun metnine dönüştürerek onları anlamanın muradı ilahiye de aykırı olduğunu, Allah’ın insandan böyle bir şey istemediğini, anlatmak... Dindarlık nedir? Allah’ın yeryüzünde insanoğlunda murat ettiği şeyleri yapmaktır. O murat ettiği şeyleri siz dini metinleri kendi bağlamından kopararak insanın aklını ve istidadını yok sayarak kendiniz yorumladığınızda veya birilerinin yorumunu esas alarak bunu tanzim etmeye kalkıştığınız Allah’ın muradına eremezsiniz derim. Türkiye’nin bugün en büyük şansı en çok tartıştığımız konudur. Din eğitimi meselesini Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren tartışılmış olması, 40’lı yıllardan itibaren çok daha fazla tartışılması ve zaman ilerledikçe bunu ciddiyetle bir zemine oturtması. İmam hatip liselerinin varlığının bu ülke için ne anlam ifade ettiğini görebilmek için Pakistan medreselerini gidip görmek gerekir. Sen görmüşsündür. Sabah Kuran-ı Kerim okuyarak derse başlayıp arkasından Kimya laboratuvar girmek; oradan çıkıp bir tefsir dersinden sonra biyoloji dersi görmenin insanlara nasıl bir şey kazandırdığını İslam dünyasına iyi anlatmamız lazım. Veyahut ilahiyat fakültesinde fıkıh dersinden sonra ciddi bir felsefe dersi hüküm ile hükmet arasındaki ilişkiyi insanların kurarak bu işi öğrenmesinin ne kadar bu ülkenin büyük bir kazanımı olduğunu... Türkiye’de yaşadığımız bu tecrübeyi kardeşlerimizle keşke 50 yıl önce paylaşma şansımız olabilseydi.

Toparlayacak olursak, İslam dünyasının El Kaide, IŞİD gibi yapıların ortaya çıkardığı risklere karşı ne yapması gerekiyor?
Din alanı tarih boyunca olduğu gibi modern zamanlarda da özünde aynı anlamları barındırsa da dünyanın değişik bölgelerinde farklı tezahürleri mümkün kılmaktadır. Eğer sadece sosyolojik bir perspektiften hareket edecek olursak din etrafında oluşan bu farklılıkları sıradan bir olay olarak görüp hakkında değerlendirme yapabiliriz. Ya da sadece doğrudan kelamla ya da daha genel bir ifadeyle teolojinin penceresinden bakacak olursak değerlendirme kıstaslarımız kuşkusuz daha da farklı olur. Ancak bugün dini tezahürlerle ilgili ele alınan konuları ne sadece sosyolojinin ne de sadece kelamın konusu olarak göremeyiz.  Bunlar hem dini anlamada dilbilimden hermönetiğe, hem toplumu anlamada sosyolojiden antropolojiye, hem de politik zemini kavramada siyaset biliminden mezhepler tarihine kadar uzanan geniş bir alanı ilgilendirdiğinden kapsamlı bir şekilde ve çeşitlilikle konuyu ele almak ve buna göre durum değerlendirmesi yapmak gerekir.
Din konusunda mevcut iki yaklaşım tarzının sorunlu yapısını tartışmak gerekir. Bu yaklaşımlardan biri, dini tarihin ve geçmiş dünyanın bir envanteri olarak görmektedir. Buna göre din er ya da geç bir şekilde miadını dolduracak ve gündelik hayatta her nasılsa sahip olageldiği itibarını zamanla kaybedecek ve tarihsel bir mitos olarak kendini dönüştürecektir. 19. yüzyılın Batı dünyasında şekillenen bu yaklaşım bugün pozitivist ve seküler bir ideoloji olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Bu yaklaşımda ısrar edenler bugün dünya ölçeğinde varlığını sürdüren dinî tezahürlerin ve dinsel temsillerin açıklamasını yapmakta bir hayli zorlanmakta, bütün bu olup bitenlerin rasyonel bir açıklamasını yapmak adına kendi nesnellik iddialarıyla bile karşı karşıya gelmeyi göze almaktadırlar. Diğer bir yaklaşımda başka açıdan açıkça sorunlu olan adı ve niteliği ne olursa olsun dinin, insanlığın ortak dayanağı olduğu görüşünden hareket etmesine rağmen onun gerçeklik değerini, toplumsal bilgisini ele alırken elden geldiğince dinin insan ve hayatla ilişkisini ve gündelik gerçekliği ihmal etmesidir. Her iki yaklaşımda da fark edilen ortak sorun, birinin dini reddederken baş tacı ettiği gündelik gerçekliğe takılıp kalması, diğerinin de dini baş tacı edeceğim diye gündelik hayatı ve bilgiyi ihmal etmesidir. İlk bakışta çelişik gibi duran bu iki yaklaşımı anlamak belki de dinin günümüzdeki yerini belirlemede önemli bir adımı teşkil edecektir. Bu iki tarz birbirini besleyen bir düşüncedir. Bu bağlamda birbirinin tezi ve antitezi olan yaklaşımların üstüne çıkarak dini ve İslam’ı çağımızı kuşatacak şekilde anlaşılmasına zemin hazırlamamız gerekir. İslami yapılar bu bağlamda kendilerini sorgulamalıdır. Çağın dilini kavrayarak bir anlatım tarzı ancak İslam’ı anlamada gelecek kuşakların idrakinde bir karşılık oluşturabilir. Buna uygun bir dili mutlaka keşfetmemiz gerekir.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

26.05.2017 Darbenin siyasi ayağı bilmecesi
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
29.08.2015 Interview with the Director of Religious Affairs Mehmet Görmez on Salafism, ISIS and Turkey (full text)
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı

Son makaleler (10)
26.05.2017 Darbenin siyasi ayağı bilmecesi
25.05.2017 Tanıdığım İslamcılar ve Akif Emre
23.05.2017 Manchester saldırısı neyin habercisi?
22.05.2017 ABD destekli yeni mezhep savaşları yolda
21.05.2017 AKP’nin yeni MKYK’sı: Erdoğan’ın mutlak kontrolünde son aşama
19.05.2017 AKP’de ikinci Erdoğan dönemi
16.05.2017 Trump-Erdoğan görüşmesi hakkında hızlı ve kısa bir değerlendirme
16.05.2017 Gülen’in Washington Post yazısı üzerine
15.05.2017 Trump ile Erdoğan anlaşabilir mi?
10.05.2017 Trump’ın YPG’ye silah vermesinin anlamı