Türkiye’nin Gidişatı: PISA sonuçları tartışması, Aleviler ve Kürtler, Üsküdar'da neler oldu?

15.09.2026 medyascope.tv

15 Eylül 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Türkiye’nin Gidişatı’nı yayına gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘‘Türkiye'nin Gidişatı’’ Eylül 2026 yayınında Profesör Mehmet Altan'la birlikteyiz. Abi hoş geldin.
Mehmet Altan: Hoş bulduk. Eylül, Palamut ayı.

Ruşen Çakır: İyi, bildiğim iyi oldu. Konuşacak çok şey var ama öncelikle pek yapmadığımız siyaset dışı bir konudan girelim. Sen bir öğretim üyesi olarak, hoca olarak da bilirsin. PISA diye bir şey var. Ve yıllardır Türkiye bundan muzdaripti. Bu sene başarı gösterdi ve küçük çaplı bir tartışma başladı. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan da en son ‘‘PISA’daki başarımızı çekemeyenler var’’ minvalinde şeyler söyledi. Nedir bu olay? Yani ne ölçülüyor? Eğitimde neyi ölçüyorlar? Nasıl ölçüyorlar ve Türkiye hakikaten burada bir başarı mı gösterdi?
Mehmet Altan: Şimdi bu PISA sınavı, soba yanıyorsa elini değdirme diye sana ben öğretsem, okulda bize öğretseler. Normalde ‘‘yanan sobaya dokunulmaz, elin yanar’’ diye bir bilgi veriliyor değil mi? Bir gerçek, bir realite. Sen bunu, ‘‘yanan sobaya dokunsam elim yanar’’ bilgisini ne kadar içselleştirmişsin? Yanan bir soba ‘‘abi, bir şey olmaz, bize öğrettiler’’ deyip ama cız diye elini mi yakıyorsun yoksa yanan sobaya dokunmuyor musun? Bildiğin, öğrendiğin konuları hayata ne kadar uygulayabiliyorsun, ne kadar içselleştirebiliyorsun? Bir anlamda da senin anlama becerin; temelde anlama becerini, kendini ifade etme becerin; işte matematik, fen bilimleri ve ana dil, daha doğrusu algı, bilinç üstüne üç alanda yapılan bir sınav. 3 yılda bir yapıyorlar bunu ve bütün dünyadaki aslında 15 yaş civarındaki öğrencilerin yani ileriye yönelik insanlığın umudu olacak kuşakların donanımlarını ölçüyorlar. Aynı zamanda bir şekilde de bu, her devlete bir pusula, bir yol haritası. Yani nerelerde varsın, nerelerde yoksun, ne yapman lazım? Kendi kuşaklarını o bilgiyi içselleştirir hale nasıl getirmen lazım? Türkiye burada hep ciddi biçimde düşük; çocukların anlaması, öğrendiklerini içselleştirmesi, hayata uygulamaları, matematik, fen bilimleri gibi konularda hep çok alt sıralarda yer alıyorlardı. Ve bu Türkiye'de gerçekten Milli Eğitim’in, bakanları, hocaları, başöğretmenleri bilmem ne filan koca bir devasa sistemin pek de bir işe yaramadığını gösteriyordu. Sonunda bu herhalde çok önemsendi ve bir başarı sağlandı. Bu başarı ama henüz OECD ortalamasına bazı yerlerde geldik. Mesela matematikte gelemedik. Şimdi bu başarı nasıl sağlandı meselesinde tartışma var. Çünkü bu sınavların nerede yapılacağı, hangi okullardan öğrenciler seçilerek yapılacağı, çünkü örnekleme gidiyor. Yani 10 milyon öğrenci varsa onun üstünden 500'ünü alıyorlar. Onun hangi okullardan alınacağını sana, Milli Eğitim’e bildiriyorlar. Öğrencilere bildirmiyorlar ama okulları bildiriyorlar. Anladığım kadarıyla biz oraya 3 yılda bir yapıldığı için büyük bir yığma yaptırmışız. O yığma üstünden de bir başarı sağlanmış. Ama bu PISA'nın amacı yani bir siyasi propaganda, ‘‘harikayız’’ gibi bir mesele değil. Senin Türkiye'nin bütün okullarında, orta eğitimde çocukların ortalama düzeyini görmek. Yani burada bir kurnazlık yaparak aslında aksıyan bir şeyi gizlemek ve saklamak değil; aksayan bir şeyin olmamasını sağlamak. Burada yani kurnazlıkla akıl karşılıklı gelecekse o toplumun bireylerinin, siyasetçilerinin aklı seçmesi lazım. Ama bizde kurnazlık seçildiği vakit akılla uygun adım atmadığı için faturası çıkıyor. Bu vesileyle şimdi biz bir taraftan da LGS, YKS ve diğer sınavlarda alınan puanları görüyoruz. Ben bilmiyorum geçen ay söyledim mi söylemedim mi, üniversiteye giriş imtihanında liseyi bitirmiş, ki söylediğimi hatırlıyorum, 70 bin çocuk lise diploması var. Üniversiteye girişte sıfır aldı. Şimdi bu matematikte mesela bütün bu olumlu gidişat yani belirli okullar üstüne abansalar da sonuç alma iyi bir şey ama ona rağmen matematikte OECD ortalamasını sağlayamadık. Şimdi, aynı hafta olduğu için söyleyeceğim, ortaokullarda öğretmen olmak için öğretmenlik okullarından mezun olmuş öğretmenler var ve bunlar muhakkak ve muhakkak devletle çalışmak istiyorlar. Geçenlerde eğitimini vermek istediği dalda öğretmenlik okulunu bitirmiş. Mesela kimya öğretmek istiyor. Coğrafya öğretmek, fizik. Bunun altını çiziyorum. Yani öğretmenlik okulunu bitirmiş. Diyor, "Ben illaki devlette çalışacağım" diye tutturuyorlar. Çünkü başka imkân yok. Özel okullar, zor mor filan filan. Oralarda da sıkıntılar var. Bakanlık diyor ki, "Gel sana bir sınav açıyorum. O sınava gir. Kazanırsan ben seni kadroya atayım, hayatın kurtulsun, devlet memuru ol." filan. Şimdi bu sınavın sonuçları ÖSYM web sitesinde yayınlandı. Aynı dönem ya, aynı dönem... Okuyorum: Türkçe öğretmenlik mezunları 50 soruda net 25.5. İlköğretim matematik öğretmenliği mezunları 50 soruda net 19.2. Fen bilim... Ya çok komik değil mi? İlköğretim matematik öğretmenliği. İlk öğretimde matematik ne öğreteceksin ya? Soruları soruyor, 50'de 19. Fen bilimleri öğretmenlik mezunları 50 soruda net 16.5. Türk dili ve edebiyatı, ana dil – ki PISA'nın en önemli şeyi, söyleyeyim, bir iki cümle daha söyleyeceğim o konuda – Türk dili ve edebiyatı öğretmenlik mezunları 50 soruda 16.6. Tarih öğretmenlik mezunları 50 soruda 20. Matematik öğretmenliği mezunu 50 soruda 13, öğretmen bu. ‘‘Ben sana öğreteceğim, öğretmenim’’ diye geliyorum. Sen bana diyorsun ki bakanlık olarak, ‘‘Seni kadroya alacağım, sana 50 soru soruyorum’’, ben 13’ünü doğru biliyorum. Bu öğretmen nasıl öğretecek? Eğitmenleri eğitmek lazım. Fizik öğretmenleri 50 soruda 19. Kimya 50 soruda 17. Din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenlik mezunları 50 soruda 22. Şimdi bu hiç konuşulmadı. Herkesin girip resmî olarak göreceği... Şimdi PISA nihayetinde öğretmenlerle ilgili bir şey. E peki öğretmenlerin durumu bu ise biz bunu nasıl halledeceğiz? Onun için bu meseleleri yalan, dolan, kurnazlık filan... Orada bir başarı var, abartmamak lazım. Sen öğrenmişsin okulları, oraya yığmışsın imkânları ama gene de birtakım yerlerde çok geriden geldiğimiz için başlayamamış. Ama bu öğretmen sorusu çok önemli. Bir de bir şey daha söyleyeceğim. Bu Türkiye şeyinde değil, bugün Ekopolitik’te yazdım, bütün dünyada, Avrupa'da çok gerileme var. Bunu işte pandemiye bağlıyorlar, şuna bağlıyorlar filan. Ama esas konu dijital devrim. 21. yüzyılın en önemli vasfı, sahiden bu cep telefonları şunlar bunlar, yani cebinde telefonun varsa bütün dünya avucunda. Ama bu başka bir bilgi edinmeyi sağlıyor. Ama bu PISA'nın gerektirdiği algılama, yani ‘‘soba yanıyorsa elini değme, yanarsın’’ dediğin vakit bunun ciddiyetini ne kadar algılıyorsun? Bu bir okuma, bilinçli okuma kabiliyeti. Akademisyenliğin de en önemli özelliklerinden biridir; okuduğu vakit katmanlı ve derinlemesine algılamadır o. Şimdi bu okumadan koptu, kitaptan koptu, Avrupa da koptu maalesef. Türkiye zaten alakası olmaz bir hale gelmişti, öyle de geldi. Yani yayıncılıktan, şundan bundan okuyoruz. Kitap okumadığın vakit bu algı... Mesela bizde de ana avrat sövmeden ima edersen adam anlamaz. Yani şimdi ima çok önemli bir şeydir. Gelişmiş bir adama daha fazla bir şey söylemeye gerek yoktur, ana avrat sövmeye gerek yoktur. O edebiyatın olmaması, okuma gelenekleri... Yani kaç evde kütüphane var? Anneni babanı kaçını kitap okurken görüyorsun? Babam hep sorardı yani. Mesela Goethe'nin müzesine gitmiştim. Dedesinin evini müze yapmışlar, onun Goethe olacağını anlıyorsun. Dedesinin evinde öyle bir kütüphane var ki... Şimdi bu geleneklerden kopmuş bir toplum, ilk defa... PISA çok önemli. Çünkü sana büyük bir istikamet veriyor gençler açısından, alarm çaldı bütün ülkelerinde. Ve bugün mesela Le Monde Gazetesi Genel Yayın Müdürü’nün okumayı reddeden, okumayı ilk plana koymayan, okumanın önemini algılayamayan bir anlayışın toplumu nasıl yıkıp götüreceğini anlatan bir yazısının bir kısmını yayınladım. Çünkü yeniden kitaba, okumaya, edebiyata, bilince, algıya... PISA aynı zamanda bir büyük açıdan bakarsan 21. yüzyılın en büyük kazanımlarındaki dijital devrimin eksikliğini gördü ve tekrar kitaba dönmek, okumaya dönmek ve buna uygun, mesela Fransa'yı daha derinlemesine inceledim, eğitim şeklini değiştiriyor. Senin sabah akşam bu bilgisayarlar cep telefonlarıyla ilgini kesiyor. Daha okuma kabiliyetini, algılama kabiliyetini, kelime kullanma sayısını filan arttıran daha farklı bir yere doğru eğitim politikaları gidiyor. Yani aslında PISA'ya, sadece Türkiye'de çok başarılı olduk falan değil, dünyadaki genel gidişatın eğitim politikaları üstündeki yeni ufukları ve kitabın keşfine göre bakmak lazım.

Ruşen Çakır: Şimdi çok birebir alakalı değil ama geçenlerde bir müddet tutuklu kalmış bir tanıdığımla konuştum. Bana şey dedi: "Ya, kitap okumak ne güzel bir şeymiş. Tekrardan kitap okudum, çok mutlu oldum." dedi. Tabii ki özgürlüğünden uzak ama işte dijital anlamda tamamen kopmuş bir durumda.
Mehmet Altan: Bu PISA'nın... Türkiye mezra gibi, köy gibi dünyadan o kadar kopuk bir yer ki. Mesela gene bugün de bir basın tarihi yazısı yazıyordum. Sanattan da koptuk yani. Ama PISA en azından bütün dünyanın yüzüne tokat attı, ‘‘kitap okumazsan bir şekilde ilerin yok’’ mesajını verdi. Bu Avrupa'daki PISA eğitimleri sonucu. Bunu çok önemsiyorum. Türkiye'de de başarılı yanı, demek ki bu işi ciddiye alırsan yapabiliyorsun ama Türkiye genelinde yap. Bir de bu öğretmenlerle nasıl yapacağız?

Ruşen Çakır: Biraz siyaset konuşalım. Malum bir Üsküdar olayımız yaşandı. Yani çok aşamalı bir olay. Önce belediye başkanı tutuklandı. Ardından yapılan seçimi iptal ettiler. Ardından CHP'li iki belediye meclis üyesi tutuklandı. Ardından 4 CHP'li belediye meclis üyesi AK Parti'ye geçti. Ayrıca yetmedi, kim olduğunu bilmediğimiz iki CHP'li belediye meclis üyesi de AK Parti adayına verdi ve AK Parti'den ‘‘millî irade tecelli etti’’ açıklamalarını gördük ve seçilen belediye başkanvekili hemen ertesi gün, daha önce Bayrampaşa'da da yapmışlardı, sokağa çıkıp halkla kucaklaştı ve böyle şeyler paylaştılar. Ve insanlar... Ben geçen cumartesi akşamı Üsküdar'da YENİ Parti mitingine gittim. Çok ilginç bir şey vardı. İskele alanında miting var. İskele alanının hemen dibinde bir tane büyük billboard var belediyenin ve miting boyunca o billboarddan Üsküdar Belediyesi Erdoğan şeyleri gösterdi; işte 15 Temmuz'a karşı bilmem ne, işte şu kadar kilometre yol yaptık vesaire. Yani bir taraftan insanlar miting yapıp şey yaparken Üsküdar'ın yeni belediyesi orada bilmem ne yaptı falan. Ve o zaman insanlar şey diye soruyorlar — aslında bu ilk değil de bu en gösterilen — ‘‘Biz bu oyları niye veriyoruz?’’
Mehmet Altan: Şimdi bu gene PISA ile bağlantılı... Bu Üsküdar meselesi önemli. Yani Üsküdar vesaire olduğu için değil, artık Türkiye'de demokratik bir seçim meselesinin manası üstüne önemli. Şimdi PISA'da ne yapıyor siyaset? ‘‘Çok büyük başarı sağladık, bilmem ne yaptık’’ filan. E peki öğretmenlerin girdiği, bu hafta girdiği, üstelik öğretmenlik fakültesini bitiren öğretmenin sorulan soruların, kadro almak için sorulan soruların yarısını bile cevaplamaması. Bu kurnazlık aklın düşmanı olduğu için hangi alanda kurnazlık yapıyorsan o alanda da bütün kötülüklerin anası. Şimdi burada siyaset kurumu için mesele var. Şimdi bu anlattığın şey korkunç. Yani bir şekilde üstünde konuşmaya başladığın vakit normalmiş gibi bir hava da oluşuyor. Yani gerçekten bütün bunlar yapılabilirmiş. Uygulanmayan anayasasında o devlet demokratik hukuk, sosyal, laik filan diye yazsa da sanki bunlar varmış, yürüyormuş gibi... Anayasasını uygulamayan bir ülkede siyaset yapılabilir mi? Şimdi siyaset bunu meşrulaştırdı, çünkü korkuyor. Neden korkuyor? Pozisyon kaybedecek. Maaşı gelmeyecek. Bir daha seçilir mi? Milletvekilliği düşecek bilmem ne. Yani bu günlük kazançları, ileriye yönelik hesapları nedeniyle rejimin demokrasiyi dışlamasına göz yumuyor. Mesela Üsküdar'da belediye meclis üyeliği için haya siyaseti yapsan yahut parlamento için... Üsküdar'da olanları gördükten sonra bunun böyle gidemeyeceğine dair de bir işaret görüyoruz. Aynı zamanda, senin sevdiğin habercilik yapayım, muhtemelen kulis bilgileri, ‘‘az sonra’’... Muhtemelen aynı şeyi şimdi İstanbul Belediyesi için de Kasım'da yapacaklar. Ahmak davası bilmem ne filan. Yani orada 158, 138 mi ne, kim bilir işte şu bu filan, dengeleri... Yani demek ki halkın oylarıyla ortaya çıkan tablonun gösterdiği resmi kabul etmeyen bir siyasal anlayış var. Şimdi o zaman bir oturup düşünmek lazım. Yani acaba bu meşruymuş, olan biten normalmiş... Anayasanın uygulanmadığı bir ülkede hiçbir şey normal değildir. Ama siyasiler hangi partiden olursa, ‘‘bunu eleştiriyorum’’ filan, ‘‘kınıyorum’’ diye bağırdığın vakit olabilirmiş gibi, siyaseten bir tepki gösteriyormuş gibi... Bu değil. Makine bozuldu. Bindiğin araba gitmiyor. Bisikletin zincirini kopartmışlar. Şimdi bu tehlikeli bir şey. Bu meseleyle ilgili aklıma takıldı. 1965'te millî bakiye seçim sistemi vardı. Millî bakiye ne? O partinin bütün Türkiye sathında aldığı oylar ziyan olmasın diye toplamında kaç milletvekili çıkardığına bakılıyor ve o kadar milletvekili çıkartıyorsun. Baraj, maraj bilmem nesi filan da ama oy ziyan olmuyor, sana verilen oy ve Türkiye İşçi Partisi 15 tane milletvekili çıkardı. Bu aynı zamanda toplumdaki 1965'lerdeki yani 68 olaylarından önce bütün dünyanın kaynadığı, bir bilgi çağına geçme sancıları çektiği dönemde solun yükseldiği bir ortamda bütün görüşleri demokratik bir şekilde parlamentoya taşıma imkânı veriyordu. Ne oldu? Adalet Partisi büyük bir kurnazlık yaptı, akıl düşmanlığı ederek, millî bakiyeyi kaldırdı. Millî bakiye kalktığı vakit o büyük sol ahenk, toplumsal enerji parlamentoda kendini ifade ederek demokratik kanallarda yürüyeceğine dışlandı ve o zaman bunun sonucunda "ya bunlar bizim parlamentoda temsilimizi istemiyorlar" diye parlamento dışı muhalefet kavramı ortaya çıktı ve ‘‘Türkiye'de biz muhalefeti parlamentonun dışında yapalım’’ diyenler... Fakat bunun sınırlarındaki demokratik ölçü kaydı gençlerle filan. Türkiye sonra büyük acılar yaşadı. 71 darbesine gitti. Çocuklar öldü. Sokaklar birbirine girdi filan. Bu millî bakiyeyi kaldırmak Adalet Partisi'nin işine geliyor gibi geldi ama gerçekten o ülkeyi ve devleti ve toplumu yönetecek iddiasında olan ciddi bir adam için büyük bir felakete neden oldu. Bunu parlamento dışına aktarmaya neden olacak işler. Bir ikinci bir şey daha söyleyeceğim. Şimdi aynı zamanda senin birinci derecede işlediğin işlerden biri bu Kürt sorunu değil mi? Senin kendi ifadenle ‘‘çözüm süreci’’ diyorsun. 27 Şubat'ta ne dedi Öcalan? Şimdi işte evi mi oldu bilmem ne mi gitti mi geldi mi falan filan. Üstelik devlet onayında yayınladı. ‘‘Bu PKK demokratik siyaset kanalları tıkandığı için ortaya çıktı ve zemin buldu’’ dedi. Şimdi bir taraftan ‘‘ben terörsüz Türkiye yapacağım’’, Öcalan'ın statüsü mü, evi mi bilmem ne mi, Türkiye bir taraftan itişip kakışıyor. Bir taraftan da normal demokratik seçimler, çünkü o bir barometredir ya. Yani şimdi sen bilmem buharlı bilmem neyinin şeyini kopart, patlayacak, çatlayacak kapağı yokmuş gibi alarmını boz ve aslında çok normalmiş gibi demek... O sırada sana çok kurnazca gelir, çıkarına uygun gelir. Ama bir de tabii muhalefet açısından söyleyeceğim, bu oyunun kuralları ortadan kalktı. Demokrasinin içinde ne bileyim bir şekilde yerini yurdunu kaybetmek istemeyen, pozisyon almak isteyen, kendi ikbali peşinde koşan adam işi değildir siyaset ya. Doyumlu bir adam işidir. Çünkü çok iddialı bir iştir. Bütün dünyayla yarıştığın gibi o toplumun çok iyi yönetilmesinin iddialı bir adayısındır. Şimdi, ‘‘Ben bir daha seçilemezsem para ne olacak, bilmem ne olacak. Ya boş ver VIP'den geçemeyeceğiz, akşam gezemeyeceğiz’’ filan. Abi şimdi bu Üsküdar bir örnek. ‘‘Sen kazansan da kazanmayacaksın’’ mesajı veriliyorsa sana, ne yapacaksın? Ya seçime mi girmezsin? Bütün Türkiye'deki seçilmiş adamlarını geri mi çekersin? Demokratik olarak sana verilen bu mesaj, "Seçimleri kazansan da manası yok" mesajına karşı demokrasinin kendi kuralları içinde ne yapılabilir? ‘‘Ya boş ver, bu pilav daha su kaldırır, devam edelim. Ben gelecek sefer nereden aday olayım?’’ falan hesaplarıyla yürüyecek bir iş değil benim anladığım kadarıyla. Onun için bu parlamento dışı muhalefet meselesine baktığımda... O sırada da çok ilginç bir şey oldu. Çünkü babamın öncülük yaptığı işlerden biri bu. Diyor ki: "Sosyalist aydın kavramsallaştırmasına ve popülerleştirmesine sosyalist aydın ve yazar Çetin Altan'ın 69 yılında Akşam Gazetesi'ne yazdığı." Sonra bunu ararken ya o sırada ‘‘parlamento dışı’’nın geçtiği üç tane kaynak gördüm. Bir tanesi de üniversitenin kütüphanesi. Oraya girdim baktım, bilmediğim bir şey. Bak, ne buldum. Bunu gösterelim: ‘‘Yüksek lisans tezi: 1960'lı yıllarda sol entelektüeller ve siyaset, Yaşar Kemal ve Çetin Altan.’’ Caner Selçuk Sevindik yazmış. Tez danışmanı Doçent Doktor Güven Gürkan Öztan. İstanbul 2021. Yani bu üstünde durulmuş da bir konu. Şimdi o zaman bu siyasetin, yani biz oturup "Ya Ruşen, bu Üsküdar'da ne oldu?" falan gibi... Çünkü bunu konuşup ve işte bağırıp çağırıp klasik şamata yaptığın vakit bu normalleştirmeye yarıyor. Bence tehlikeli bir iş. Yani seçim sonuçlarını bu Üsküdar'daki biçimde ortadan kaldırma, toplumun reaksiyonu. Yani 40 ateşim var, doktora çaktırmadan ‘‘36 buçuk, şimdi ateşini aldım’’ demem gibi bir şey. Yani bu sağlıklı bir şey değil. İktidar için de sağlıklı değil, toplum için de, muhalefet için de. Ama muhalefet sanki oyun böyle oynanıyor gibi oyunun parçası olmak, bunu meşrulaştırmak, olup bitenin vahametini o ölçüde bir yöntem bularak ifade etmemek bana sıkıntılı geliyor. Çünkü ben tecrübeli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bu millî bakiyenin kalkmasından sonraki Türkiye'yi yaşadım. Ayniyeten de bu parlamento dışı muhalefet diyorum, demokratik olarak seçim sisteminin bu kadar yok sayılabildiği bir ortamda çareler ne olabilir diye düşünmeleri gerektiğinin altını çizmek istedim.

Ruşen Çakır: Evet. Son olarak biraz Alevilik meselesinden devam edelim.
Mehmet Altan: Alevilik senin özel konun oldu bu son dönemde.

Ruşen Çakır: Evet. Çok önemsiyorum.
Mehmet Altan: İlk bu konu, bu tartışma gündeme geldiğinde yaptığın bir sabah değerlendirmen var senin. Ben o değerlendirmeye tamamen katılıyorum, çerçevesine. Ama konuşalım şimdi.

Ruşen Çakır: Evet. Yani şöyle bir şey, şimdi Öcalan'a atfedilen bir cümle var; ‘‘Nasıl İdris-i Bitlisi ile Yavuz Selim ittifak ettiyse bugün de biz Kürtler...’’ vesaire diye. Tabii İdris-i Bitlisi, Yavuz Selim lafını birlikte duyunca Aleviler...
Mehmet Altan: Gözüne iğne batırılmış gibi oluyor.

Ruşen Çakır: Evet. Bu çünkü bir katliam falan oluyor ve işin ilginç yanı, tabii önemli yanı Kürt hareketi içerisinde hatırı sayılır ölçüde Alevi var. Bir, doğuştan Alevi olanlar var, bir de Alevi kimliğini çok açık bir şekilde savunanlar var. Ve tartışma çıktı. Sonra dediler ki, "Ya Öcalan böyle bir şey demedi" falan demeye getirdiler. Hatta Öcalan'la pazar günü İmralı Heyeti’nin yaptığı görüşmede bu konu konuşulmuş. Oradan Öcalan'ın birtakım düzeltmeleri gelecek deniyor. Ama şöyle bir şey var. İlk tepkiler çok şeydi. Biliyorsun, Tuncer Bakırhan falan, ‘‘size ne oluyorsa...’’
Mehmet Altan: Sertti. Üslubun dışına çıkmış.

Ruşen Çakır: Bir de tabii şöyle bir şey oldu. Süreci zaten istemeyen bazı kesimler de bunu bir malzeme olarak görüp böyle bir şey işlediler. Şimdi Kürtler ve Aleviler iki farklı şey gibi ama aslında çok yer yer iç içe, yer yer yan yana. Ama şimdiki olayda sanki böyle karşı karşıyaymış gibi bir hava çıkıyor ki bu iki tarafı da bir şekilde rahatsız ediyor. Ama Kürt sorununu yani daha doğrusu PKK sorununu çözmeyi konuşurken ucundan ‘‘Kürt sorununu da çözebilir miyiz?’’ acaba diye düşünülürken birden Türkiye'nin bir Alevi sorunu olduğu gerçeğiyle de karşı karşıya kaldık.
Mehmet Altan: Şimdi ne kadar hazin değil mi? 2026 yılında Kürt, Alevi, Sünni, Türk... Konular nedir?

Ruşen Çakır: Laz da de bari, bizi unutma, Laz da de.
Mehmet Altan: Laz.

Ruşen Çakır: Tabii tabii.
Mehmet Altan: Şimdi yani Türkiye hâlâ 21. yüzyılda insanı keşfedemedi. Birinci söyleyeceğim bu mesele. Ve bu neden? Biz ırk, din, mezhep üstünden siyaset yapıyoruz? Meslek olmadığı için de kendimizi din, ırk, mezhep üstünden kimliğimizi ifade ediyoruz. Yani buraya astrofizikçi bir adam gelse "Siz hangi mezheptensiniz? Laz mısınız, Çerkes misiniz, bilmem ne misiniz?" diye sorar mısın adama? İlk önce bu konuyla ilgili açılımlarını sorarsın, değil mi? Bu Türkiye Cumhuriyeti'nin, eğitimdeki o öğretmen adaylarının durumu gibi, aslında ne kadar insandan uzak bir siyasetin egemen olduğu bir ülke olduğunu gösteriyor. Hepsi partileşiyor. Çünkü "insanım" deyince tam yerine oturuyor. İnsan Partisi kursan oy alamazsın Türkiye'de. Irk, mezhep üstünden oy devşirdiğin ve bunun kavgasını yaptığın bir şey. Temel hak ve özgürlükleri, siyasete ben bakıyorum. Yani nasıl şimdi, ‘‘Senin ağzını burnunu kırarım, burada istemiyorum, seçimi kazansan da istemiyorum’’ diyen adam bir şey olmamış gibi tavana bakıyor, devam ediyor. Yani bu diğer konularda da temel hak ve özgürlükler, insan olmak yani en kutsal canlı, onun temel hakları, özgürlükleri... Bu konuya katiyen siyaset girmez. Çünkü buna girdiği vakit insan üstünden çok daha aşamalı bir şeyler söylemesi lazım. Buradaki mesele tekrardan geldi, bir lastik gibi geri geldi. Buranın aslında insanı keşfetme ve siyaseti insanoğlunun temel hak ve özgürlüklerini esas alıp yapma noktasının çok uzağında olduğunu gösterdi. Bir de tabii hassasiyetin çok fazla olduğunu gösterdi. Yani bu konulardaki hassasiyet çok yüksek. Aslında o devletle iş birliği yaptığı vakit ‘‘bu hem Kürtlere yarar hem devlete yarar’’ falan kabilinde bir şey söylüyor. Yani işte o ‘‘Yavuz Sultan Selim bu iş birliğini yaptı, Osmanlı çok güçlendi, bilmem ne oldu’’ falan filan. İşte ‘‘biz de yaparsak şu bu’’ filan. Ama o sırada başka bir hassasiyetin yarasına dokunduğunu bilinçli olarak söylediğini düşünmüyorum, yarasına dokunuyor ve bu infial yaratıyor, öfke yaratıyor, şu oluyor filan. Fakat ben bunun akademik olarak, bütün akademik, Türkiye ekonomist dersleri de verdim, en temel meselesinin bu meselede İdris-i Bitlisi hikayesinde Türkiye'nin bir daha toprak düzenini toparlayamadığı bir meseledir bu. Ya iktisatçı olarak buna baktığım vakit... Din bilmem ne filan... Ne diyor burada? Yahu uydurup şuraya yazsak, yazsak ki ‘‘İdris-i Bitlisi kim?’’ filan. Ne diyor? Diyor ki, ‘‘Çaldıran Savaşı 1514 öncesinde ve sonrasında Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da aşiret ve beylik...’’ Şimdi aşiret ve beylik dediğin vakit Osmanlı toprak düzeninde aşiret ve beylik yok. Sermaye birikimine karşı bir yapı var. Osmanlı toprak düzeninde toprağın hepsi padişahın malı, sana kullanım hakkını veriyor. Ne kadar veriyor? Bir çift öküzün sürebileceği yer, işte kademelendiriyor ama ortalama 4-5 hektarlık bir yer veriyor. Bu boğaz tokluğuna yönelik, bir de asker besliyorsun. Bunun dışındaki çok farklı, sana hiç uygun olmayan, siyaseten senin toprak düzenini, üretim biçimini, zenginlik yahut yaşar kalma yahut hayatı idame ettirme yapının varlığının siyasetinin tam aleyhine bir iş yapıyor. Ve Türkiye'de bak terör, merör, şiddet nasıl hangi cümleyle söylersen, "terörsüz Türkiye", hep bu bölgede çıkmıştır. Biz bunu 1514'ten sonra Osmanlı toprak düzenine entegre bir şey haline getiremiyoruz. Osmanlı toprak düzenini feodal bir yapıya götürüyoruz. Antifeodal bir şeydir Osmanlı toprak düzeni. Onu feodal bir yapıya entegre ediyoruz. Ama bir daha burası kendini toparlayamıyor. Yani üretimi, toprak üretimi piyasa düzeyine gelebilecek bir hale gelemiyor. Güneydoğu işini çözemiyor, Kürt meselesini çözemiyor. Yani sorun çözemeyen bir yer burası. Bu Kürtlerle Osmanlılar arasında güçlendik vesaire siyaseten söylemi başka ama iktisadi açıdan Osmanlı toprak düzeni kendisini feodal bir yapıya getiremedi. Feodal Kürt beyleriyle entegrasyonu da büyük bir toplumsal soruna dönüştü. O günden bugüne çözemedi. Onun için bu meselenin Osmanlı toprak düzeni nedeniyle feodal bir birikim, sanayi şu bu, yani çağın dinamiklerine uygun dinamiklerin öldürüldüğü bir yapıya entegre ettiğim bir şeyden sonra bir akıl gözüyle bunu kendi lehine, toplumun bireylerinin lehine bir hale getiremeyip daha da büyük sorunların ürettiği bir meseledir o. Yani iki ayrı yapı oluşmuştur ve bir tanesinde o toprak, aşiret, bilmem ne, oradan aşiretler üstünden o nüfusu kontrol edelim denmiştir. Zenginlik ve özgürlük yaratacak bir anlayışı olmadığı için bu devlet zihniyetinin, sorun üretmiştir, sorunu çözememiştir. Halbuki oradaki feodal yapıya uygun bir şey götürülebilirdi. Osmanlı toprak düzeninin üstünde ciddi düşünülebilirdi. Toplulaştırma işi ciddiye alınabilirdi. Bu kadar küçük verimsiz toprak parçalarıyla tarımın yürüyemeyeceği, zenginlik üretilemeyeceği ve aynı zamanda sanayinin altyapısının oluştuğu... Hepsi burada yazar, bir cümle ha. Benim ömrüm o teşhis... Şimdi bunu siyaseten konuşuyorlar ama vesile olsa da keşke bunun getirdiği Osmanlı toprak düzenine hiç alakası olmayan bir yapının entegrasyonu sonrasından niye bu toplum bunu temelde zenginlik üretecek, entegre edecek bir hale getiremedi, hâlâ din, ırk, mezhep konuşuyoruz?

Ruşen Çakır: Konuşuyoruz, ne yapalım abi?
Mehmet Altan: O zaman biz Lazız abi, Lazız.

Ruşen Çakır: Evet, Mehmet Altan, noktayı koyalım.
Mehmet Altan: Evet.

Ruşen Çakır: Evet, ‘‘Türkiye'nin Gidişatı’’nı konuştuk. Gidişat mükemmel.
Mehmet Altan: Her zaman. PISA'da büyük başarı sağladık.

Ruşen Çakır: Allah daha güzel günlere...
Mehmet Altan: İnşallah, yani bu başarıyla övünecek hale gelebilmemiz için PISA sınavına giren öğrencilerinin bütün Türkiye okullarından rastgele seçildiği vakit aynı başarıyı sağlayacaksak o zaman sahiden başarı olacak. Onun için bir umuttur. Ama bunu akıl yoluyla yapalım.

Ruşen Çakır: Evet, ‘‘Türkiye'nin Gidişatı’’nı burada noktalıyoruz. Profesör Mehmet Altan'a çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
26.09.2026 Fon krizi iktidarı sarsar mı?
25.09.2026 YENİ Parti'nin krizi
24.09.2026 Kazım (Koyuncu): Yarım Kalan
23.09.2026 Hesapta, yasaklamak yasak olacaktı!
21.09.2026 Güran ailesi yeniden yargılama istiyor: Baran Güran ile söyleşi
21.09.2026 Camiye siyaseti sokmak: Neden olmasın!
21.09.2026 Olup bitenleri anlayamayanlar için fon krizi: Kerim Rota ile söyleşi
20.09.2026 2028'de Erdoğan'ı yeniden seçtirmek için seçim düzenlenecekmiş...
18.09.2026 Öcalan’a statü sorunu nasıl çözülebilir? | Vahap Coşkun ile söyleşi
16.09.2026 Öcalan şubat ayında uyarmıştı: “Bu mekânı bilseler kıyamet koparırlar, yetkilileri hainlikle suçlarlar”
26.09.2026 Fon krizi iktidarı sarsar mı?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı