Sivil toplumun düşmanları

28.12.2020 medyascope.tv

28 Aralık 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Sefa Taşkın hazırladı.

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Asgari ücret açıklandı :2825 TL, 90 kuruş. Bir öncekine göre 500 TL fazla. Bunun hakkında çok da fazla bir şey söylemeye gerek yok; bu, Türkiye’de işlerin ne kadar kötüye gittiğinin yeni bir kanıtı ve özellikle de gelir adaletsizliğinin ne kadar büyüdüğünün bir kanıtı. İşveren temsilcisi hayli memnun; işçileri temsilen Türk-İş adına yapılan açıklama tanımadıkları yolunda — ki onlar 3000 TL talep etmişlerdi. 175 TL için hükümetle olan muhabbetlerini bozacaklarını da çok fazla sanmıyorum, açıkçası. Geçen haftanın sonundan kalan bir başka olay var: Olay TV’nin yayına son vermesi olayı. Bunun üzerine bir şeyler söylemeyi, hatta başlı başına bir yayın yapmayı düşündüm, ama sonra vazgeçtim. Şunu söylemek istiyorum sadece: Gazetecilik dışında işleri olan patronlarla gazetecilik yapmanın imkânsız olduğunu bize bir kere daha gösterdi bu. İşlerini kaybeden arkadaşlarımız umarım yeni bir mecrada, olduğu gibi devam ederler, böyle bir ihtimal var. Aksi takdirde, yine bir kere daha, olan gazetecilere olmuş olacak — ve tabii ki basın özgürlüğüne. Bunun doğrudan bir devlet müdahalesiyle olduğunu herhalde herkes kabul ediyor.
Evet, bugün esas olarak Meclis’in onayladığı bir kanunu ele almak istiyorum. Kanun’un adı: “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesi”. Birleşmiş Milletler’in kararı sonucunda Türkiye’de de çıkarılan bir yasa bu. Birleşmiş Milletler’in bunu yaparkenki esas maksadı tabii ki bu küresel cihadcı örgütlenmeler, uyuşturucu kaçakçılığı gibi hususlar, ama bir de bunun pekâlâ başka yönde kullanılacağı daha ilk andan itibaren belliydi. Sivil toplum kuruluşlarının çok ciddi bir şekilde karşı çıktığı bu yeni yasayla birlikte, terörle ilişkili olduğu düşünülen kişilerin olduğu derneklere İçişleri Bakanı müdahale edebilecek, kayyum bile atayabilecek, hatta kapattırması dahi söz konusu olabilecek. Mâlûm, örgütlenme özgürlüğü en temel insan haklarından birisi ve bu, yasalarla düzenlenmiş. Zaten, her kurum, örgüt, dernek, vakıf kanunlar içerisinde hareket ediyor. Yasalar var, mahkemeler zaten bir kuruluşun ya da vakıfların terörle ilişkili olduğunu görürse müdahil oluyor. Burada yapılan, yargıyı tamamen by-pass ederek İçişleri Bakanlığı’nın eline böyle bir yetkinin verilmesi. İlginç bir şekilde, Cumhurbaşkanı Erdoğan bu yasayı savunurken, çevre örgütlerine lâf söylemeden duramadı. Çevre örgütlerinin, çevre kuruluşlarının birçok enerji projesini engellemeye kalktıklarını söyledi. Belli ki ülkeyi yönetenlerin içlerinde böyle bir ukde var. Özellikle, çevre konusunda çalışan, varlık gösteren derneklerin faaliyetleri üzerine bir cendere olacak bu. Para toplama, yardım toplama konusunda çok yeni düzenlemeler var ve burada hedef alınan tek kelimeyle sivil toplum; bu şekilde, hoşlanılmayan yerlerin önü kesilmek istenecek. Burada, yargıya da ihtiyaç duymadan, tamamen siyasî olarak bu kararlar verilecek. İçişleri Bakanı da, mâlûm, seçilen birisi değil de atanan birisi olduğu için, bunu, aslında her türlü sivil hayata müdahale etme hakkını Meclis’in Başkan’a ya da Cumhurbaşkanı’na sunması olarak okunması gerekiyor. Sivil toplum nedir, devlet nedir? Bunlar aslında çok temel meseleler, uzun uzun konuşmaya gerek yok; ama bizde öteden beri dayatılan “Öncelik devlettedir, toplum kendini devlete göre şekillendirir” yaklaşımının bir kez daha çok güçlü bir şekilde kendini gösterdiği bir olay oldu bu. Halbuki, tam tersi olması gerekir: “Toplumdur esas olan”. Nitekim, Adalet ve Kalkınma Partisi de ilk kurulduğu andan itibaren halkın, toplumun hizmetkârı olma iddiasıyla geldiler ve sonuçta bambaşka bir yere doğru evrildiler. Bu olay, bugünün meselesi böyle. Bir devlet var, bu devleti yönetenler var ve bu devleti yönetenler hoşlanmadıkları kişilerin derneklerine, vakıflarıne kafalarına göre, ufak bir şikâyetle, şununla bununla, hiçbir şekilde kanıtlamaya da gerek olmadan müdahil olabilecekler; ama bu devir böyle mi devam edecek hep, devir değişirse ne olacak? Nitekim, bu yüzden bazı İslamcı şahsiyetler ya da o cenahtan isimler, “Ya, ne yapıyoruz? Bu yasa bizim başımıza bela olmasın” diye bence haklı bir şekilde rahatsız oldular. Seslerini hafif perdeden yükseltmeye kalktılar; çünkü biliyoruz, değişik dönemlerde İslâmî birtakım kuruluşlar, Cumhuriyet’in değişik dönemlerinde irtica, şu bu diyerek engellendi, onlara müdahil olundu. Bunun en son örneği 28 Şubat’tı; ama 28 Şubat’ı bir gazeteci olarak takip eden birisiyim, o tarihteki müdahaleler bugün yapılanların yanında gerçekten devede kulak kalır. Şimdi, İslâmî câmiadan insanlar, “N’oluyoruz, bir dakika yahu!” dediler, seslerini çıkardılar. Bunlardan, örneğin şu günlerde AKP iktidarının en gözde entelektüellerinden birisi olan Yusuf Kaplan şikâyet etti: “Devir değişirse, ortam değişirse ne olacak?” dedi. Kendisini hemen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu aramış ve Soylu ona demiş ki: “Hiç merak etmeyin, İslâmî kuruluşlara bir şey olmayacak”. Süleyman Soylu, en fazla kendi İçişleri Bakanlığı için bu sözü verebilir; çünkü şu anda bütün yetki onda, kafasına göre hareket edecek, ama yarın İçişleri bakanı değiştiğinde, yarın iktidar değiştiğinde, bu yasayla –ki umarım iktidar değiştiğinde bu yasa da kalkar– ama pekâlâ bu yasa onu çıkartanların toplumsal karşılıklarının kazınmasına da vesile olabilir. Düşünebiliyor musunuz? Böyle bir yasa var ve bir İçişleri Bakanı istediği vakfa, derneğe terörle ilişkili diye müdahil olabiliyor, kayyum atayabiliyor, görevden alabiliyor, vs. vs. Yarın iktidar değişiyor, şu anda Türkiye’de İslâmî cemaatlerin, tarikatların, tarikat-cemaat olmasa dahi o câmianın çok sayıda derneği, vakfı şusu busu var ve iktidar değiştiğinde, bunlardan rahatsız olan birileri, buraları teker teker pekâlâ kaldırabilir, yok edebilir, mallarına el koyabilir, şu olabilir, bu olabilir. Bu, bugün için, zaten başkanlık sistemi de böyle oldu biliyorsunuz, Başkanlık Sistemi’ne en çok karşı çıkan AKPliler, Erdoğan’ı şuna ikna etmeye çalıştılar: “Tamam Başkan; bu siz başkanken olabilir, ama sizden sonra başkası gelirse, bu yetkilerle bize ne yapar?” dediler. Şimdi, benzer bir olayı yaşıyorlar; ama İçişleri Bakanı onları en azından bir süreliğine ikna etmiş gözüküyor. Fakat, burada da görüyoruz ki tam “Kendine Müslüman olma”, “Bana dokunulmadığı zaman her şey mübah” anlayışı bir kez daha gündeme geliyor. Tabii ki toplumsal alandaki faaliyetleri nedeniyle değişik dönemlerde bu kadar şikâyetçi olmuş, mağdur olmuş insanların, iktidarı ele geçirir geçirmez çok daha fazlasını başkalarına reva görüyor olmalarının nasıl trajik bir sonuç olduğunu özellikle vurgulamak lâzım. Bu arada, Cumhurbaşkanı’nın hukuk işlerinde önde gelen danışmanlarından Mehmet Uçum’un Hürriyet gazetesine verdiği bir söyleşiyi okudum, göz attım. Şu cümleleri özellikle size aktarmak istiyorum: İnsan hakları eylem planı hazırlanıyormuş. Bu arada, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olma hedefi bâkiymiş, bunda da Türkiye ısrar ediyormuş — çok güzel! “İnsan haklarında Avrupa’ya yaklaşmak neymiş? Onları geçeceğiz” demiş. İsterseniz bir daha okuyayım: “İnsan haklarında Avrupa’ya yaklaşmak neymiş? Onları geçeceğiz”. Çok da fazla üzerine bir şey söylemeye gerek yok, umarım böyle bir şey olur. Ben de başkaları da gerçekten sivil toplumun, temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesini isteyen bütün vatandaşlar da kendilerini alkışlarlar; ama böyle bir şeyin olmayacağını biliyoruz. En son derneklerle ilgili çıkarılan kanuna tekrar bakalım: “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesi”. Böyle bir başlık altında, diyelim ki HES’lere karşı Karadeniz’de mücadele eden vakıfların, derneklerin önüne engeller çıkartılacak — ne yapmak isteyeceklerse. Yani düşünün, göllerin kurutulmasına karşı mücadele eden, diyelim ki Karadenizliler, bu mücadelenin sonucunda elde ettikleri güçle “kitle imha silahlarının yayılmasına” çalışacaklar... Herhalde bu kanun bunun için çıkartıldığına göre, evet, bunlar Türkiye’de bir dönem güçlenen, özellikle Marmara Depremi sonrası gözle görülür bir şekilde güçlenen sivil toplumun bugün devlet tarafından nasıl dallarının, budaklarının neyi varsa ortadan kaldırılmakta olduğunu, ortadan kaldırılmak istendiğini bize gösteriyor. Fakat, Türkiye’de sivil toplum geleneği artık her şeye rağmen, devlete rağmen var ve bu bâdireleri de atlatacağını düşünüyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
17.06.2021 Saadet’in hazin sonu
16.06.2021 Herkesin terk ettiği Afganistan’da kalmak istemenin anlamı
15.06.2021 Erdoğan Süleyman Soylu’yu ne zaman görevden alacak?
14.06.2021 Sedat Peker’in rehin aldığı Türkiye
13.06.2021 Sedat Peker videolarının devamı gelmezse
09.06.2021 Erdoğan’ın Sedat Peker suskunluğu
07.06.2021 Kemal Kılıçdaroğlu muhalefetin ortak adayı olursa…
07.06.2021 Neden Sedat Peker’in iddialarını çürütemiyorlar?
06.06.2021 Sedat Peker’in dokuzuncu videosu: Artık dönüşü olmayan savaş
05.06.2021 Erdoğan bitmekte olan filmi başa sarabilir mi?
17.06.2021 Saadet’in hazin sonu
15.03.2021 Turkey’s search for an antithetical foreign policy
27.01.2021 Ceux qui prennent leur distance avec le HDP
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı