İdris Baluken ile söyleşi: Somut adımlar atılacak mı? Süreç menzile varacak mı?

07.05.2026 medyascope.tv

7 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Devletin tabiriyle "Terörsüz Türkiye", benim tercih ettiğim "çözüm süreci"; bunu konuşmaya ısrarla devam ediyoruz ve yine ısrarla İdris Baluken ile konuşmaya devam ediyoruz. Eski HDP Milletvekili İdris Bey, merhaba. Sizinle 18 Ekim 2024'te ilk yayını yapmışız. Bu olayın ilk başladığı anlar biliyorsunuz. Ondan sonra Aralık 2024, Mart 2025, sonra Ağustos 2025 ve Aralık 2025... Sizinle beraber bu süreci... Benim böyle bir iki tane konuğum var; mesela Profesör Mehmet Gürses var, biliyorsunuz Amerika Birleşik Devletleri'nde, onunla da daha fazla yaptık. Böyle bazı isimlerle bunu takip ediyoruz. Hep baştan itibaren şu vardı, biliyorsunuz: Umut vardı ama temkinli olmak vardı ve gidişata göre bu grafik inip çıkıyordu. An itibarıyla İdris Baluken olarak şahsen siz, bir de içinde yer aldığınız Kürt siyasi hareketinin sürece bakışını, ruh hâlini nasıl tanımlarsınız?
İdris Baluken: Ben öncelikle size teşekkür etmek istiyorum. Bu sürece dair ekip olarak göstermiş olduğunuz çabalar gerçekten çok kıymetliydi. Gerek Mehmet Hoca ile gerek diğer konuklarla yapmış olduğunuz birçok programdan çok faydalandık. Ve bence siyaset kurumunun toplumsallaşma, barışın toplumsallaşması adına eksik bıraktığı birçok noktayı bu tarz sorumlu yayıncılık anlayışı önemli oranda kapattı. O nedenle bugün yeniden sizinle bu konuyu konuşuyor olmak, sizin konuğunuz olmak benim açımdan mutluluk ve onur verici; onu ifade etmek istiyorum. Genelde kritik kavşaklarda program yaptık Ruşen Bey, yine de kritik bir kavşaktayız. Önemli bir kavşak. Yani doğru, hep temkinli iyimserlik üzerinden ruh hâlini ortaya koyup yapılması gerekenleri bir şekilde işaret etmeye çalıştık. Bugün tabii yani neredeyse 27 Şubat demokratik toplum ve barış çağrısından bugüne işte bir buçuk yıl geçti. PKK'nin fesih kararı almasının üzerinden bir yıl geçti. Hani somut adımlar noktasında istenen yerde olmasak da umudu son derece büyüten ve iradenin dimdik ayakta olduğunu gösteren emareler var. Bunları çok önemsemek lâzım Ruşen Bey. Bu tarz süreçler böyle birdenbire masa kurularak hemen menzile varacak süreçler değildir. Yani sürekli iyiye doğru, gelişmeye doğru gidecek gelişmeler beklemek gerçekçi de değildir. İnişler çıkışlar, tıkanmalar, donmalar olabilir; bu tarz süreçlerde sürecin doğası gereği bu iş böyledir. Fakat önemli olan şudur: Bunu bilerek en küçük tıkanma noktalarında, donma noktalarında umutsuzluğa, karamsarlığa, kötümserliğe kapılmak yerine, bunun yaratıcı çözümlerle nasıl aşılabileceğinin gayreti gösterilmelidir. Yani bugüne kadar somut adımlar noktasında eksiklik olsa da bu yönlü, hani taraflar arasında bir çabanın, bir gayretin, bir emeğin olduğunu görüyoruz. Ben bunu son derece kıymetli buluyorum. Yani umut büyüdü. Bu umudu somut adımlarla buluşturduğumuz anda bu iş artık menzile gider umarım.

Ruşen Çakır: Şimdi İdris Bey biliyorsunuz, bu olayın en büyük taşıyıcısı Devlet Bahçeli. Sürecin ilk işaretini veren de o oldu ve birçok önemli şey söyledi. Öcalan’dan sürekli "kurucu önder" diye bahsediyor. Ve Bahçeli, sizin de yakından takip ettiğinizi tahmin ediyorum, bir süredir bu konudaki çıtayı biraz düşürmüştü. Az konuşur oldu; fazla değinmedi ta ki salı gününe kadar. Salı günü yaptığı konuşma... Ben tam metnini didik didik ettim. Ağırlıkla savaştan falan da bahsediyor ama ağırlıkla, neredeyse ezici bir çoğunluğu süreçle ilgiliydi ve en kritik nokta olan Öcalan'ın statüsü meselesinde çok somut isim de vererek Öcalan'a bir görev, kendi tabiriyle görev tarif etti. Bu görev tarifi tabii ki bir anlamda devletin içerisinde bir görev. Bunu siz nasıl okuyorsunuz? DEM Parti’den yapılan açıklamaların çok olumlu olduğunu biliyorum ama biraz deşelim. Yani hakikaten sizin demin bahsettiğiniz bir şeyler yapılmanın eşiği mi aşılıyor, yoksa bir tıkanıklığı mı gösteriyor?
İdris Baluken: Şimdi öncelikle tabii Sayın Bahçeli'nin bu süreç içerisinde hep tabuları yıkan ve dogmatik putları kıran bir görevi yerine getirdiğini vurgulamamız lâzım ve bunu kıymetlendirmek lâzım. Yani 100 yıllık tabuları bu şekilde, milliyetçilikle bir şekilde kutuplaştırılmış bir toplumda gerçekleştirmek kolay bir şey değil. Dolayısıyla Sayın Bahçeli o anlamda önemli bir görev yerine getiriyor. Öte yandan sürecin ismini bence koydu; yani bahsetmiş olduğunuz o kurumsal mekanizma üzerinden. İlk defa devlet cenahında artık bu sürece "barış süreci" denmiş oldu ve bence bundan sonra da artık o şekilde ifade etmek gerekiyor. Biz genelde "demokratik toplum ve barış süreci" kavramını kullanıyorduk ve karşı tarafta sürekli terör göndermesi yapan isimlendirmenin sorunlu olduğunu belirtiyorduk. Bir yerde uzlaşmak gerekiyordu; barış süreci o anlamda bir ortak uzlaşı noktası olabilir. Öte yandan bahsetmiş olduğumuz o tanımlama zaten olması gereken bir somut adımın dile getirilmesi, bir mekanizmanın kurulma ihtiyacının artık devlet tarafından kabul edilmesi anlamına geliyor. Bu tarz süreçler böyle kişilere veya söylemlere bağlı olarak gitmemeli Ruşen Bey; yani burada asıl olan kurumsallaşma ve ilkeler olmalıdır. Dolayısıyla Bahçeli aslında bir anlamda bu kurumsallaşmanın bence ilk basamağını, ilk adımını ortaya koymuş oluyor. Bunun Sayın Öcalan'ın statüsü üzerinden dile getirilmesi ile ilgili de bir yanlışlık var, yanlış yerden bir tartışma var. Ben onunla ilgili de şunu vurgulamak isterim: Burada Öcalan'ın kişisel alanıyla ilgili bir statü konusu söz konusu değildir. Yani seversiniz sevmezsiniz, katılırsınız katılmazsınız; Öcalan orada bir temsiliyet boyutundadır ve Kürt siyasi hareketi bütün bileşenleriyle Sayın Öcalan'ın Kürt meselesinde Kürt tarafının başmüzakerecisi olarak orada bulunduğunu belirtiyor. Dolayısıyla Sayın Öcalan'ın şahsında Kürt siyasi hareketinin ve Kürt halkının yasal olarak tanınması ile ilgili 100 yıldır geciktirilmiş olan bir yanlışın düzeltilmesi ile ilgili bir irade beyanı var. Kürt meselesi dediğimiz şey nedir Ruşen Bey? 100 yıl önce Cumhuriyet kurulurken Cumhuriyet Türkler ve Kürtler tarafından birlikte kuruldu ve o dönemin yöneticileri, Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, idari muhtariyet üzerinden Kürtlerin yönetsel süreçlerde de söz sahibi olduklarını yazılı olarak da ifade ettiler. Meclis tutanaklarında da bunlar var; fakat 24 Anayasası ile birlikte Kürtlerin mevcut dil, kimlik, kültür veya halk olmaktan kaynaklı hakları devlet tarafından yasal bir çerçevede tanınmadı ve Kürtler buna itiraz etti. Kürtlerin her itirazı devlet tarafından yasa dışı kabul edildi ve üstüne şiddet yöntemleriyle gidildi. Dolayısıyla şu anda bu sürecin yaptığı şey, yasa dışına itilmiş olan Kürt halkının kolektif haklarının yasal çerçeveye alınmasıdır. Dolayısıyla Sayın Öcalan'ın statü meselesini de bireysel bir mevki pozisyonundan çok, bir halkın temel haklarının yasa dışılıktan alınıp yasal çerçevede tanınması ile ilgili devlet iradesi üzerinden ele alınması sanırım hepimiz açısından daha ön açıcı olur; Türkiye toplumunun da kabullenmesi açısından daha kolay olur. Türkiye toplumunda hiç kimse Kürt halkının kendi dilini, kimliğini, kültürünü kullanmasının yasa dışı bir noktada tutularak sürekli bir çatışma alanı hâlinde sürmesini istemez. Tam tersine, yasal boyutta her iki tarafın da hassasiyetlerini gözeterek bunu legal bir platforma taşıma imkânı varsa, çatışmayı bitirecek şekilde bunun yasal alana alalımı savunur. O anlamda yani Sayın Öcalan'ın statüsü, bir yerde Kürt halkının yasal statüsünün devlet tarafından bir projeksiyon şeklinde kabulü ile ilgili bir irade beyanı olarak algılanabilir.

Ruşen Çakır: Bugün sizden önce bir konuğum oldu, onunla başlı başına bir yayın yaptık. Reha Ruhavioğlu, biliyorsunuz; Reha’yı tanırsınız, Kürt Çalışmaları Merkezi Direktörü. Onlar sürekli olarak kamuoyu araştırmaları yapıyorlar. Kürtlerin duygularını, kaygılarını vesaire sorguluyorlar. Çok önemli bir şey söylüyor; daha önce de söylemişti, bugün yine söyledi. Kürtlerde, özellikle genç kuşak Kürtlerde Kürt kimliği bilinci yükseliyor ama aynı zamanda Türkiyelilik sahiplenmesi de yükseliyor; yani Türkiye’ye sahip çıkma. Hatta bir örnekleri var: "Türkiye’nin milli maçında hangi takımı tutarsınız?" sorusunda %60’ın üzerinde Türk Milli Takımı’nı —Türkiye Milli Takımı diyelim ya da— desteklediğini söylüyor. Aslında birbiriyle çelişkili gibi okuyor kimileri ama onlar araştırmalarında bu iki olayın birbirini beslediğini düşünüyor. Ne dersiniz?
İdris Baluken: Ben bunu tabii çok ideolojik kalıplara boğmak istemem ama yani katı merkeziyetçi, dar ulus devlet yapısının aşılması ve özellikle Kürt siyasi hareketinde demokratik ulus temelinde halkların ortak geleceğini esas alan bir perspektifin merkeze konmasının son derece katkı sunucu olduğunu düşünüyorum. Bunun da doğrudan Öcalan'ın İmralı'da geliştirdiği tezlerle şekillendiğini ve bu anlamda Kürt gençliğinin, Kürt kadınının, Kürt halkının bir bütün olarak bu değişim, dönüşüm ve yenilenme, ideolojik restorasyon sürecini doğru algıladığını ve geçmişteki dogmatik birtakım kalıplardan çok artık çağın gerektirdiği uzlaşmacı, barışçıl ve demokratik noktalardan bir düşünce biçimini esas aldığını düşünüyorum. Bunu olumlamak gerekiyor. Hatırlarsanız bundan daha önceki süreçlerde bizim önemli siyasi figürlerimiz dipten bir fırtına gençliğinin geldiğini söylüyorlardı. Ve eğer bir çözüm bulunamazsa bu çözümün olanaklarının gelecekte yakalanamayacağını söylüyorlardı. Şimdi sizin bahsetmiş olduğunuz ve Reha Hoca'nın bahsettiği donelerden görüyoruz ki o fırtına gençliği daha makul bir noktada; işte ortak gelecek anlayışını önemseyen, kendi demokratik alanını birbirleriyle düşmanlaşma ve kutuplaşma gereği duymadan ortaya koyabilen yerden meseleye yaklaşıyor. Ben bunu olumlu bir değerlendirme olarak görüyorum.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda şunu da sormama izin verin: Sürecin bunca zamanda çok ciddi bir mesafe katetmemesinden hareketle sürece baştan beri karşı çıkan Kürt milliyetçileri, çok ciddi bir şekilde, özellikle sosyal medyada çok öne çıkıyorlar ve haklı çıktıklarını iddia ediyorlar. Çünkü onlara göre esas olarak biliyorsunuz, Öcalan bir ihanet içerisinde diye tabir ediyorlar. Siz bunları takip ediyor musunuz? Daha önce de konuşmuştuk ama şimdi tekrar buna gelmekte bence yarar var. Hatta yaptığım yayınlar nedeniyle bana da laf ettiklerini biliyorum; o benim kişisel bir meselem. Ama siz bu hareketlerin, bu tür şeylerin genel olarak Kürtlerde belli bir ağırlığı olduğunu düşünüyor musunuz ve bu Türkiye'de süren — aslında sadece Türkiye'de değil ama esas olarak Türkiye'de süren — süreci etkiler mi?
İdris Baluken: Ben bu Kürt milliyetçiliği olarak kendini ifade eden kesimleri ikiye ayırarak konuşmak isterim. Şimdi bir kesim hani Kürt halkının işte kolektif haklarının ve halk olmaktan kaynaklı kendi kendini idare etme, kendi kaderini tayin etme hakkını savunabilen bir noktada bir söylem geliştiriyor ve reelpolitik rasyonel gerçekliklerden çok, ideal olan, kendi gönlünde ideal olarak tasavvur ettiği bir söylem üzerinden kendini ifade ediyor. Bunu yani anlayışla karşılamak lâzım. Bunu, ezilen ulusun hak mücadelesini ezilen ulus milliyetçiliği ile karıştırmayan bir noktadan ele almak lâzım ve bence saygı duymak gerekiyor. Fakat ikinci bir bu şekilde kendini ifade eden grup var ki bunlar daha çok sosyal medya üzerinden kendilerini örgütleyen ve hani deyim yerindeyse Türkiye'deki o troll grubu gibi doğrudan böyle cepheden işte Kürt siyasi hareketine veya farklı noktada kendini tarif eden herkese saldıran, bugüne kadar Kürt siyasi hareketinin hiçbir bileşenine yakışmayan bir düzeyle konuyu sosyal medyada polemik hâline getiren bir noktadan ele alan çevreler var. Bunların toplumsal bir karşılığı yok. Yani biz Avrupa sahasındayız; Avrupa'da da öyle çok fazla şey değiller. Fakat sosyal medya üzerinden gerektiğinden fazla bir ses çıkarma durumları var ve dolayısıyla hani böyle kendilerini Kürt siyasi hareketi ile eşitleyen veya onun üstüne çıkaran veya işte bir şekilde ona doğrusunu gösteren bir noktada gösteriyorlar. Öyle bir gerçeklik yok. Şimdi bu cenahı da doğrudan böyle mahkûm etmek yerine, hani gönül ister ki belli bir düzeyde, seviyeyi düşürmeden düşünce ve fikir tartışmasını öne çıkaracak şekilde kendilerini ifade etme durumu olsun. Fakat bu bir cenah, yani dediğim gibi genelleştirmiyorum, meseleyi gerçekten böyle hakaret, küfür, hani son derece düzeysiz polemikler noktasına itince o durumda tabii tartışma zemini ortadan kalkıyor. Dolayısıyla söylediğiniz noktada bu ayrımı yapmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Sizin de muhatap olduğunuz çevrenin genel olarak Kürt halkının ne siyasal kültüründe ne feodal kültüründe asla yeri olmayan o düzeysizliklere başvuran birtakım çevreler tarafından ele alındığını düşünüyorum. Yani bir Kürt olarak ben kendim, kendi halkımı veya kendi siyasi pozisyonumu temsil eden insanların kim olursa olsun böyle bir düzeysizlikle onlara yaklaşmasını gerçekten kabullenemiyorum. Yani o çevrelere de buradan ben bir çağrı yapmak istiyorum: Bu tarz şeylere gerek yok, yani herkes aynı düşünmek zorunda değil, farklı düşünebilir. Herkes birbirinden farklı teorilerin doğruluğuna inanabilir, bunlar tartışılabilir; normaldir. Fakat bunları yaparken düzey, seviye ve Kürtlüğe, Kürt siyasi hareketinin tarihine, entelektüel-kültürel düzeyine yaraşır bir söylem ve üslup içerisinde olması gerekir. Onun ötesinde bahsettiğiniz bunun reel karşılığı sahada çok fazla yok. Tam tersine, bence bunlar süreç içerisinde son derece haksız çıktılar ve öz eleştirel bir pozisyondalar. Yani "Bu süreç nereden çıktı? Neden bu adımlar atıldı?" diyenler; Suriye'de, İran'da gelişen bu yangısal süreçte bu sürecin önemini, bu masanın hayatiyetini, Öcalan'ın ortaya koymuş olduğu perspektif noktasında gerek Kürt halkının büyük katliamlardan ve soykırımlardan muhafaza edildiğini, korunduğunu; gerekse de Türkiye açısından Türkiye'yi de içine alabilecek bir yangından nasıl korunduğunu anlamaya çalışmak yerine hâlâ böyle işte eski ezberlerle meseleye yaklaşmalarını ben biraz özeleştiri kültürü eksikliğine bağlıyorum doğrusu.

Ruşen Çakır: Şimdi tekrar sürece gelecek olursak... Ben Kandil'den yapılan açıklamaları olabildiğince yakından takip etmeye çalışıyorum; tahminimce siz de öyle yapıyorsunuzdur. Değişik röportajlarda konuşuyorlar; en son bir basın toplantısı yapıldı, "Apocu Hareket Yönetimi" adıyla yapıldı biliyorsunuz. Oralardan gelen mesajlar... Mesela Murat Karayılan'ın verdiği bir röportaj çok konuşuldu biliyorsunuz, geçen hafta olan bir röportaj. Onun sözlerini ben öyle algılamadım ama çok kişi Türkiye'de bir tür şantaj ya da işte örgütün silah bırakmayacağını açıkladığı şeklinde vermeye çalıştı. Sizin gördüğünüz kadarıyla, takip ettiğiniz kadarıyla Kandil — çünkü isimler karıştığı için Kandil diyorum, eski yeni isimler karıştı — Kandil bu sürece nasıl bakıyor? Temel beklentileri nedir? Öcalan'ın statüsü konusunun netleşmesini istediklerini biliyoruz, yasal adımlar atılmasını istediklerini biliyoruz ama devlet de onlardan birtakım şeyler bekliyor biliyorsunuz doğrudan ya da dolaylı; "silah bırakma", "tespit ve tescil" mi, onu hep karıştırıyorum, biliyorsunuz bir kavram var.
İdris Baluken: Evet, bir zamanlar "irtibat ve iltisak" vardı; şimdi de böyle bir kavram geldi.

Ruşen Çakır: Evet ne diyorsunuz? Bu konuda, Kandil konusunda.
İdris Baluken: Ben de size katılıyorum; ben de öyle anlamadım. Şimdi Kandil’deki yöneticilerin röportajları genellikle — siz de takip ediyorsunuz — çok uzun oluyor. Çok detaylı röportajlar oluyor ve gerçekten o röportajları bütünlüklü olarak değerlendirdiğinizde tutarlı bir çizgi oluyor. Bu süreci doğrudan destekleyen, bu süreçlerin gereklerini yerine getirmek için hazır olduklarını ifade eden; PKK’nin fesih kararının göstermelik olmadığını, stratejik bir mücadele değiştirme yöntemi ile ilgili ciddi bir kararlaşma olduğunu ifade eden cümleler var. Tabii bu uzun röportajın içerisinde zaman zaman karşı taraftan beklentileri dile getiren ve bu anlamda var olan eksikliklerle ilgili durum tespiti yapan cümleler oluyor. Şimdi siz o uzun röportajın bütün omurgasını, ruhunu yok sayarak cımbızla bir tek cümleyi, bir iki cümleyi alıp kendi isteğiniz doğrultusunda yorumladığınızda, bu doğrusu sizin niyetinizi ele verir. Şimdi hem Karayılan’ın yaptığı açıklama hem iki gün önce Karasu ve Sozdar Avesta’nın yaptığı açıklamada en küçük bir muğlaklık yok Ruşen Bey; yani sürece dair istek, gereklilik, bunun halkların yararına olduğu, Kürtlerin yararına olduğu, Türkiye’nin yararına olduğu ile ilgili en küçük bir ideolojik doğrultu kaybı yok. Fakat karşı tarafın yapması gerekenlerle ilgili bir durum tespiti var ki bunu biz de söylüyoruz. Yani somut adımlar bir tarafta hızla atıldı ve ezber bozan, dünyada da benzeri olmayan adımlar atıldı. Fakat bir tarafta da ona denk düşen adımlar atılmadı. Bu çok nettir; yani hiçbirimiz üç yıl önce "Öcalan bir çağrı yapacak; PKK, devlet hiçbir adım atmadan fesih kongresini toplayacak, fesih kararı alacak, silahları yakacak, gerillaları işte çatışma riskli alanlarından geri çekecek" deseler inanmazdık. Fakat çok kısa sürede hepsini yaptılar. Dolayısıyla bu, bir irade beyanıyla birlikte somut adımın netleşmesi demek. Fakat devlet cenahında da daha çok Devlet Bahçeli’nin söylemleri üzerinden ezber bozan, tabuları yıkan bir irade beyanı oldu. Bunlar son derece kıymetlidir. Fakat somut adımlar noktasında beklenen hukuki ve siyasi zeminin hazırlanması ile ilgili adımlar atılmadı. Ki rahmet ve saygıyla bir kez daha anayım, sevgili Sırrı Süreyya Önder arkadaşımız 28 Şubat ‘‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’’ yapıldığında orada irticâlen söyledi çerçeveyi. Yani "Şüphesiz bütün bu adımların atılması veya bu sürecin gelişmesi, siyasi ve hukuki zeminde atılacak olan adımlarla doğrudan ilişkilidir," dedi. Şimdi bakıyoruz; Türkiye siyasetinde bir normalleşme yok, bir demokratikleşme yok, demokratik alanı genişletecek hamleler yok. Hâlâ Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ başta olmak üzere cezaevinde binlerce siyasetçi var. Hukuki zemin yok, yasa hazırlanmadı. Yani bir Meclis komisyonunun kurulması ve onun eksik, yetersiz çalışması dışında gerçekten hani dile getirebileceğimiz somut adım pek yok. Dolayısıyla Kandil’deki yöneticiler de bunu ifade ediyorlar. Buradan böyle hemen süreç karşıtlarının mal bulmuş mağribi gibi harekete geçmeleri, onların barış karşıtlığı ve bence Kürt düşmanlığıyla ilgili zihniyetlerini ortaya koyması açısından ele alınmalıdır. Ruşen Bey, durum şudur; bakın bunu biz de söylüyoruz: Evet, ortada bir masa vardır. Bu masada belli noktada bir tartışma zemini veya bir irade de ortaya konmuştur. Fakat Ruşen Bey, masanın etrafı ve üzeri hâlâ boştur. Masanın etrafında gazetecilerin olması gerekiyordu; aydınların, akademisyenlerin, hukukçuların, uluslararası gözlemcilerin veya barışta tecrübesi olanların masa etrafında gezinip tartışmalar yürütmesi gerekiyordu. Masa üzerinde de müzakere konularının olduğu dosyaların olması gerekiyordu. Şimdi bu boş; yani masanın etrafında sandalyeler var, sandalyeler boş. Masanın üzeri dosyalarla dolu değil. Dolayısıyla Sayın Bahçeli’nin dün yaptığı açıklama, hani bir yönüyle bu masanın etrafındaki bu sandalyeleri veya masanın üzerini doldurmayla ilgili bir iradenin devam ettiğini göstermesi açısından önemli oldu. Fakat şunu da karıştırmamak lâzım: Sayın Bahçeli’nin bahsettiği mekanizma bir amaç falan değil, bir araçtır yani, sadece bir araç. Küçük bir adımdır. Amaç barıştır, kalıcı barıştır. Dolayısıyla barış süreci ve siyasi koordinatörlük üzerinden getirilen şeyi de böyle çok çok büyük şeyler üzerinden tartışmak değil; makul bir çerçevede, sürecin gerektirdiği bir basamağın gerçekleşmesi fakat kalıcı barış ile ilgili henüz ilerlenmesi gereken çok fazla yolun bilinçte tutulması üzerinden hareket etmenin doğru olduğu kanaatindeyim.

Ruşen Çakır: Siz Meclis’te görev yaptınız uzun süre, oradaki işleyişi biliyorsunuz. Takvimi de biliyorsunuz. Şu anda yasal düzenlemeler bekleniyor ama arada bayram var, Meclis’in tatile girmesi söz konusu vesaire... Gerçekçi olarak bakıldığında siz bu kritik yasal düzenlemelerin ne zaman gerçekleşebileceğini düşünüyorsunuz?
İdris Baluken: Şimdi biz tabii Türkiye'deki arkadaşlarla da sürekli konuşuyoruz, iletişim hâlindeyiz. Farklı çevreden insanlarla da temasımız var. Yani bugüne kadar söylenen takvimler yerine getirilmedi doğrusu; hani şubat ayı, işte geçen bayram, bayram sonrası, nisan ayı vesaire derken şimdi mayıs ayına işaret edildi. Fakat mayıs ayında takvim ona uygun gibi görünmüyor. Şimdi bazı arkadaşlar haziran sonunu falan gösteriyorlar. Yani doğrusu o yönlü bir kıpırdanma var mı, emin değilim; yani bunun için irade beyanı dışında farklı noktada bir hareketliliğe ihtiyaç var. Mesela Meclis Komisyonu bir rapor hazırladı ve köşeye çekildi. Meclis Başkanı inisiyatif alması gereken noktada, "Hele bir şunlar olsun, önce şu şartlar yerine getirilsin" gibi gerçekten son derece anlamsız söylemlerde bulundu. Şimdi Sayın Bahçeli’nin açıklamasından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın henüz doğrudan kendi grubuyla veyahut işte kamuoyuyla paylaştığı bir şey yok; yani bütün bunlarda o belirleyici olacak. Ben bu konularda geçmişteki acı deneyimlerden de yola çıkarak karşı tarafa kefil olabilecek bir pozisyonda değilim; hatta güvensizliğimi de belirtebilirim ama olması gereken, temmuzdan önce bu işin yasal boyutunun hazırlanmasıdır. Bunun için birtakım hareketliliklere ihtiyaç var. Ben hâlâ şöyle bir algı yönetimiyle sanki sürecin gittiğini düşünüyorum. Yani bu iki gündür işte Erdoğan’dan bir açıklama gelmemesi... Sanki Devlet Bahçeli işin toplumsal boyutunu biraz idare ediyor, Erdoğan da biraz işin siyasal boyutunu; yani işte seçim hesapları, oy hesapları vesaire gibi şeyler... Bahçeli biraz daha işte devlete dayanmış olmanın verdiği özgüvenle o toplumsal biriken gerilimi bir şekilde açığa çıkarıyor veya onun erimesini sağlıyor. Erdoğan ise daha çok Türkiye toplumundaki kitlelerin siyasal davranışlarını okuyarak bu sürece yaklaşıyor. Ama dediğim gibi, yani ben ikisinin birbirinden ayrı ve bağımsız olduğunu düşünmüyorum; ilk günden itibaren bunu söylüyorum. Şimdi bunun bir siyasi taktik değil de gerçek bir barış iradesi ve hızla hayata geçecek bir hareketlilik yaratacağına kanaat getirmek için Erdoğan’ın bu birkaç gün içerisinde söyleyeceği şeyler ve Meclis temelinde oluşacak hareketliliğe bakmak gerekiyor. Şu ana kadar bir şey görmedik yani.

Ruşen Çakır: Evet, yani sonuçta belirleyici olacak olan Erdoğan... Bu konudaki geçen hafta yaptığı grup konuşmasında ilk kez sürece bayağı bir sahip çıkar bir pozisyondaydı. Son olarak şunu sormak istiyorum: Bu en kritik hususlardan birisi; Devlet Bahçeli defalarca bunu söyledi, Kandil’den yapılan açıklamalarda sık sık karşımıza çıktı: "Geri dönüş yok," deniyor. Yani "Gemileri yaktık," deniyor hatta, öyle dediler, Bahçeli böyle dedi. Gerçekten böyle mi? Yani şunu sormak istiyorum: Geri dönüş yok ama ileriye gidiş de yok; böyle bir durum var. Nasıl olacak?
İdris Baluken: Olması gerekir. Ruşen Bey, böyle bu tarz statükocu anlayışların kalıplaştığı ülkelerde değişimler kolay olmuyor; yani bunlar da zahmetli süreçlerdir. Yani 100 yıldır çok fazla kan akıtıldı, çok acı çekildi. Son 50 yıldır acı bir savaş gerçekliği var. Dolayısıyla bu travmatik süreçleri yok sayarak "Taraflar yola koyuldular, bir yıl içerisinde, iki yıl içerisinde hemen çözüm olur," demek çok gerçekçi görünmüyor. Daha makul, daha rasyonel; bu işin zorluklarını, zahmetlerini bilerek, biraz bölge konjonktürü, Orta Doğu’daki gelişmeler ve içerideki siyasi dengelerle de bağını kurarak mantıklı bir şekilde, soğukkanlı bir şekilde değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Mesela şunu önemsemek lazım, işte Bahçeli’nin açıkladığı bu kurumsallaşma üzerinden; ‘‘barış süreci" dedi, ‘‘siyasi koordinatörlük’’ dedi. Orada bir tek artık ‘‘demokratikleşme’’ veya ‘‘demokratik katılım’’ hususu eksik kaldı. Şimdi o demokratik katılım hususunu da bir şekilde bir devlet cenahı kabul eder ve bunun gerektirdiği adımları atarsa, o zaman gerçekten menziline varacak gelişmeler bekleyebiliriz. Fakat bu aşamada hâlâ biraz temkinli yaklaşmak lâzım. Ben sizin programınızda veya farklı katıldığım programlarda daha önce şunu söylemiştim: ‘‘Toplumsal tepkilerin çoğaldığı ve beklentilerin arttığı dönemlerde devlet cenahı, iktidar kanadı genelde adım atmak yerine Bahçeli’nin konuşmasını yeğliyor; ama buradan sonuç çıkmaz’’ demiştim. Umarım bu yeni çıkış da böyle bir şey değildir ki olmadığını sanıyorum. Yani evet, Devlet Bahçeli’nin konuşması önemlidir; fakat somut adıma dönmesi noktasında somut bir şeye denk gelirse önemlidir. Yani geçmişte, çok bugünlerde belki bu tarz konulara girmeye gerek yok fakat biliyorsunuz, "Öcalan gelsin, DEM Parti grubunda konuşsun" dedi, "umut hakkını yasalaştıracağız" dedi, "Demirtaş yuvasına, Ahmetler görevine gitsin" dedi. Fakat bunların gerekleri yerine getirilmedi. Şimdi bu seferki çıkış gerçekten beklentilerin kendini dayattığı bir noktada; yeniden toplumun veya karşı tarafın gazını almaya dönük değil de doğrudan sonuç odaklı olmaya dönük bir irade beyanıysa, bunun somut adımları yakın dönemde şekillenecektir. Değilse, bu bir siyasi taktik olarak algılanır; bu da süreç açısından çok fazla katkı sunucu olmayabilir. Ama her durumda bu tabuların aşılması, bunların konuşuluyor olmasını bence önemsemek lâzım.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler İdris Bey. Sizinle süreci takip etmeye devam edeceğiz. Çok sağ olun görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için. Evet, HDP eski milletvekili İdris Baluken ile süreçte somut adımlar atılıp atılamayacağını, sürecin menzile varıp varamayacağını tartıştık. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
10.05.2026 Öcalan’a statü meselesi niçin son derece kritik?
09.05.2026 Burcu Köksal'ın AKP'ye katılacak olmasının düşündürdükleri
09.05.2026 Necati Özkan ile söyleşi: “Türkiye’ye en az 20 yıllık yeni bir iktidar geliyor“
07.05.2026 İdris Baluken ile söyleşi: Somut adımlar atılacak mı? Süreç menzile varacak mı?
07.05.2026 Hayvan düşmanlığının siyasi boyutları
06.05.2026 Vahap Coşkun: “Öcalan’ın statüsü konusunda Erdoğan ile Bahçeli arasında asgari mutabakat olmalı”
06.05.2026 Burak Bilgehan Özpek: “Bahçeli kurucu devlet aklının sözcüsü olma iddiasında”
06.05.2026 “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü” olarak Abdullah Öcalan
05.05.2026 Hatem Ete ile söyleşi: AKP ve CHP oylarını nasıl artırabilirler?
05.05.2026 Her ağacın kurdu özünden olur: CHP’nin temel sorunu
10.05.2026 Öcalan’a statü meselesi niçin son derece kritik?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı