Fon krizinin üstü örtülebilecek mi?

17.10.2026 medyascope.tv

17 Ekim 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba iyi günler, iyi hafta sonları.
Bugün Ekrem İmamoğlu'nun savunma yayınlarına bir ara veriyorum ve fon krizinden bahsetmek istiyorum. Bugün Ekrem İmamoğlu'nun savunmasının son günü olacak. İstanbul'da hava şartları çok kötü. Onun için gidip gidememe konusunda kararsızım ama muhtemelen gideceğim ve ondan sonra size bütününün değerlendirmesini pazar günkü yayın için yapmayı düşünüyorum. Gidemesem de yapacağım her halükarda, çünkü Ekrem İmamoğlu'nun savunması gerçekten tarihi bir olaydı; Türk siyasi tarihinde çok önemli bir olaydı. Bunu anlatmak istiyorum, daha önce anlattım, bir de toparlayarak anlatmak istiyorum. Ama bir mola... Fon krizi ama ben aslında bugün bambaşka bir şey yapmayı düşünüyordum. Çok kişi kızacak ama benim için önemli olan bir husus, Abdullah Öcalan'ın gazetecilere ne zaman konuşacağını sormak istiyordum ve burada da temel motivasyonum gitmek istiyorum biliyorsunuz. Birçok kez tekrarladım; bir an önce olsun da bir an önce gidelim. Çünkü biz gazeteci milletinin durumu tam bir, bugün varız yarın yokuz halinde yaşıyoruz. Olmadık zamanlarda olmadık nedenlerle gazetecilere operasyonlar çekiliyor; gözaltılar, tutuklamalar, ev hapisleri, şunlar, bunlar bitecek gibi değil. Hani ne olur ne olmaz bir an önce olsun ve tabii ki gideceğimin garantisi yok ama ben de gidebileyim istiyorum; onu tekrar ilgililere buradan duyurmuş olayım.
Peki neden fon krizi? Aslında çok şey var onunla ilgili. Bahadır'ın, Bahadır Özgür'ün... Dün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı biliyorsunuz, gazeteci arkadaşımız. Uzun bir süre Medyascope'a da katkıda bulunmuştu; en son Halk TV'deydi Bahadır ve bu tür meselelerin tam uzman ismi, çok iyi gazetecidir. Hatta Halk TV meselesi ile ilgili yaptığım yayında da ona referans vermiştim. O referanstan sonra kendisi gözaltına alındı, neyse bırakıldı. Ne dedi Bahadır? "Fon krizini konuşmamızı istemiyorlar." Evet, bu kadar açık ve net; bunun istenmediğini çok iyi biliyoruz. Çünkü şu ana kadar bu mesele ile ilgili yazan, çizen, fotoğraf basan kişiler tutuklandı, gözaltına alındı, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı, şu oldu, bu oldu. Ve tabii ki çok sayıda sosyal medya hesabına engel geldi. T24'ün ve Halk TV'nin başına gelenlerde kesinlikle bu fon krizi olayının da bir etkisi, belirleyici olmasa bile etkisi olmuştur.
Çünkü bu kriz siyasi iktidar için, Erdoğan iktidarı için çok önemli, çok sarsıcı. Diğer krizlerin hepsinin bir anlamı vardı ama bunun bambaşka bir anlamı var. Doğrudan 500.000'e yakın, 450.000 deniyor, kişinin parasının, devlet garantisi altında bir anlamda olması gereken parasının bir avuç tarafından çalınması olayı var ve devletin burada her şey bir yana en azından çok ciddi bir ihmali var, denetim yapamaması var, şu var, bu var. Böyle bir şeyde bunun faturası var. Hatta dün Abdulkadir Selvi, AKP'nin bir kamuoyu araştırmasında oylarının 3 puan azaldığını ve bunun da fon krizi nedeniyle olduğunu yazdı. Ama Erdoğan'ın popülaritesinde azalma olmamış, fatura AKP'ye kesiliyormuş. Bunun çok daha ciddi sonuçları da olabilir. Geçen bir yayında bahsettim; mesela Nakşibendiliğin Erenköy Cemaati açık açık bu konuda ‘‘toplumsal çürüme’’ adını koydu ve bununla mücadele çağrısı yaptı, sorumluların hesap vermesi gerektiğini söyledi. Bu tür sesler çoğalıyor.
Ama ne oldu? Dün Erdoğan dedi ki: "Evet, fon krizi sorununu kontrol altına aldık." Bu aslında ‘‘sorunu çözüyoruz, burada mağduriyetleri gideriyoruz’’dan ziyade, ‘‘bu sorunun iktidara sorun olmasının önünü alıcı tedbirleri hayata geçirdik’’ demek. Ve özellikle de bağımsız medyaya yönelik engeller bunun çok önemli bir ayağı. Halbuki dün ilk olarak uluslararası bir kurumun, Morgan Stanley'in açıklaması, kararıyla uyandık diyelim. Neydi? Türkiye ile ilgili olarak endeks değişikliklerini süresiz olarak dondurdu. Bu, Türkiye'deki yatırım işlerinin, borsanın özellikle uluslararası alanda küme düşme ihtimalini gösteriyor ve çok alarm verici bir durum. Yani dünya olup bitenleri yakından takip ediyor ve hiç de öyle kontrol altına alınmış gibi görmüyor. Ve burada şu ana kadar ucu siyasete dokunan çok önemli bir çıkış oldu biliyorsunuz. Fatma Betül Sayan Kaya... Ama başına bir şey gelmedi; ifade verdi, ifade verdiğine dair bir görüntüye tanık olmadık. Bu Türkiye'de olacak iş mi? Yani adliyeye giren... Ben mesela çok alakasız bir şekilde neye gittim; bu Haluk Levent olayında beni — işgüzarlık diyelim  — ifade vermeye çağırdılar, tanıklığımı almaya çağırdılar. Ve gazeteciler fotoğraflar çekti, herkesin gözü önünde girdik çıktık vesaire. Ama bu hanımefendiyi göremedi, kimse göremedi. Nereden girdi, nasıl çıktı bilmiyoruz. Tabii ki ne gözaltı var ne ev hapsi var ne başka bir şey var ve ortada çok ciddi hâlâ bir liste meselesi var ve açıklanmayan bir liste meselesi var. Lekelenmeme hakkı deniyor ama listenin açıklanmıyor olması iktidara yakın kesimlerde bu konudan rahatsız olanları iyice daha da rahatsız ediyor.
En son örnek dün bir iktidar yanlısı kanalda Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal, ki ilk çıkanlardandı, ses çıkaranlardandı, ‘‘sonuna kadar gidilmeli’’ diyenlerdendi, ne demiş: "Umutsuzluğa, yeise kapılmaya başladım, sanki üstü kapatılacak gibi görünüyor." Artık oradaki "sanki"yi atmak lazım; üstü kapatılmak isteniyor ama üstü kapatılabileceğe benzemiyor, bunu özellikle vurgulamak lazım. Çünkü birazcık deşince bir yerlerde muhakkak birtakım bürokratların, siyasetçilerin adı çıkıyor. Ve esas önemli olan husus şu: O 450.000 kişinin parası ödenebilecek mi? Şu anda bir yasa var, onun üzerinde çalışılıyor, bir şeyler yapılmaya çalışılıyor ama bir yandan da deniyor ki, ‘‘kamu kaynakları buna aktarılmayacak.’’ Kamu kaynakları aktarılmadan bu 450.000 kişinin mağduriyetinin giderilebilmesi çok mümkün gözükmeyecek ve bu yeni sorunlar çıkaracak. Şu anda anladığım kadarıyla parasını yatırmış olanlar bekliyorlar, sorun çıksın istemiyorlar ve durumlarının telafi edilmesini bekliyorlar. Ama telafinin mümkün olmaması halinde, bunun ortaya çıkması halinde çarşı karışabilir.
Bu arada bir ilginç not: Biliyorsunuz İsmail Saymaz, Cübbeli Ahmet Hoca'nın damadının da burada para yatırdığını ortaya çıkartmış, kendisiyle konuşmuş. Ne demiş damat? Adını hatırlamıyorum şimdi, çok da önemli değil zaten: "Ya nefsimize kapıldık, para yatırdık," demiş. Yani şimdi nefse kapılan insan küçük bir şey yapabilir. Şu olur, bu olur, ‘‘nefsime uydum, şunu yaptım, bunu yaptım,’’ der vesaire. Ama en azından 1 milyon — herhalde daha fazladır, rakamı bilmiyorum — parayı bir yere yatırmak nefse kapılmak falan değil. Bayağı orada faiz, hızlı bir şekilde para kazanmak için, herkese "Faiz haramdır, bilmem nedir," diyen elemanlar parayı oraya bir güzel yatırıyorlar. Ondan sonra ama diyor ki: "Bereket," diyor, "param yanmış," diyor. "Yoksa içeri girerdim," diyor. Böylece teselli bulmaya çalışıyor. Buna benzer çok insanın burada parasının olma ihtimali var. Çünkü şunu da biliyoruz ki bu tür yerlere yatırım yapabilen insanların bir kısmının böyle devletle, siyasi iktidarla ilişkiler üzerinden elde ettiği birtakım kazançları buraya aktarmış olma ihtimalleri çok büyük. Yani bu bir iç kavgayı da beraberinde getiriyor.
Daha ilk andan itibaren böyle başladı, böyle devam edecek. Üstünün örtülmesi bana mümkün gözükmüyor fakat tekrar söylüyorum; muhalefetin, özellikle de ana muhalefet partisinin, YENİ Parti’nin bu konuda daha dikkatli olması gerekiyor. Birtakım hatalar yaptılar, onları tekrarlarsa o zaman iktidarın işi kolaylaşmış olur. Ama şu haliyle iş çok zor. Erdoğan'ın "Kontrol altına aldık," demesi aslında "Kontrol altına almaya çalışıyoruz," anlamına geliyor bana göre. Bu kolay kolay giderilecek bir husus değil ve başka krizlerin de ortaya çıkmasına, yaşanan başka birtakım usulsüzlüklerin de ortaya çıkmasına yol açabilir, içeride birtakım çözülmelere yol açabilir. Çünkü, tekrar bunu şey yapalım; burada ne demişti Erenköy Cemaati: "Toplumsal çözülme," demişti. Evet, bu toplumsal çözülmenin bir siyasi yansıması mecburen olacak. İktidarın, Erdoğan'ın yapabileceği bunu olabildiğince az bir yerde tutabilmek. Fakat sesler çıkmaya devam ediyor, daha da devam edeceği bekleniyor ve insanlar zaman geçtikçe bunu unutur diye düşünüyor siyasi iktidar. Bunun zaman geçtikçe de unutulmama ihtimalinin bayağı yüksek olduğunu düşünüyorum. Bununla bu konuya nokta koyalım.
Ve bugünün ithafı bir büyük bilim insanına, Albert Einstein'a. 1879'da Almanya'da doğmuş. Sonra İsviçre'ye geçmişler, sonra tekrar bir Almanya'sı var ama öncelikle İsviçre'de eğitim görüyor. Fizikçi ve dünyanın herhalde gelmiş geçmiş en büyük fizikçisidir ve en büyük bilim insanlarındandır. Bir Yahudi; Amerika Birleşik Devletleri'ndeyken 1933'te bir ziyaretteyken Hitler Almanya'da iktidara gelince dönmüyor. Akıllıca bir şey yapıyor çünkü Yahudilerin başına gelenleri, gelebilecekleri görüyor ve Amerika Birleşik Devletleri'nde kalıyor. 1940'ta da vatandaş olmuş ama onun çok öncesinde ilk büyük ödülü tabii ki 1921'de Nobel Fizik Ödülü, İzafiyet Teorisi. Ama sadece o değil, birçok çalışmasıyla bilimde devrim gibi adımlar atmış bir isimden bahsediyoruz. Ve çok sempatik birisi. Fotoğrafların hepsini, yani Einstein fotoğrafı görmek insanın içini rahatlatıyor diyeyim. Hayatta en büyük pişmanlığının Amerikan Başkanı Roosevelt'e "Almanya nükleer silah yapabilir, — atom bombası ya da — aman dikkatli olun, siz daha önce davranın," demiş olması. Bir yakın arkadaşına bunu söylemiş. Çünkü bu konuda bayağı bir lobi yapmış ve sonunda biliyorsunuz Amerika Birleşik Devletleri bu silahı yaptı, kullandı ve tarihin en büyük katliamlarından birisine imza attı. Einstein konusunda söylenecek çok şey var ama pozitif bilimler benim çok fazla kafamın bastığı şeyler değil. Ama şunu biliyorum ki Einstein çok büyük isim; ona çok şey borçluyuz. 1955 yılında hayatını kaybetmiş ama hep yaşıyor, hep bir şekilde kimi zaman o dağınık saçlarıyla popüler kültürün de bir ikonu şeklinde varlığını sürdürüyor. Einstein'a burada, nasıl diyelim, hayranlığımı belirterek noktayı koymak istiyorum.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
18.10.2026 İmamoğlu'nun savunmasının ardından: "Beni teslim alamayacaksınız!”
17.10.2026 Fon krizinin üstü örtülebilecek mi?
13.10.2026 Erdoğan taraftarları fon krizine nasıl tepki veriyor? | Feyza Akınerdem anlatıyor
11.10.2026 Gazetecileri sahipsiz olan bir ülkeyiz
10.10.2026 CHP'den seçilen bir belediye başkanı niçin AKP'ye geçer?
09.10.2026 YENİ Parti'nin fon kriziyle kötü sınavı
08.10.2026 Muş'ta barış, kardeşlik ve süreç muhabbeti: Ya felah ya helak!
08.10.2026 Muş'ta barış, kardeşlik ve süreç muhabbeti: Ya felah ya helak!
07.10.2026 Cemil Tugay milleti mi seçecek devleti mi?
06.10.2026 Cemil Tugay olayına İzmirliler nasıl bakıyor? | Dr. Serkan Turgut ile söyleşi
18.10.2026 İmamoğlu'nun savunmasının ardından: "Beni teslim alamayacaksınız!”
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı