Edgar Şar ile söyleşi: “Bahçeli ve Erdoğan’ın süreçte risk algıları farklı”

19.05.2026 medyascope.tv

19 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Öncelikle 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'nı kutlarım. Dün başladığımız bir diziyi bugün sürdürüyoruz. Çünkü MHP Lideri Devlet Bahçeli Türkgün gazetesinde uzun bir yazı kaleme aldı. Daha doğrusu onun imzasıyla uzun bir yazı çıktı ve çözüm sürecindeki birtakım mekanizma önerileri var. Tabii ki en önemlisi Abdullah Öcalan'a devlet içerisinde bir statünün tanınması. Dün bunu tartışmaya başladık, bugün sürdürüyoruz, yarın da devam edeceğiz. Bugünkü ilk konuğumuz Doktor Edgar Şar. Edgar, merhaba.
Edgar Şar: Merhaba Ruşen abi.

Ruşen Çakır: Şimdi 16 sayfa, ben print ettim, 16 A4 sayfası, çok yoğun bir yazı ve benim anladığım kadarıyla birtakım uzmanlar, çatışma çözümü uzmanları bir şeyi kaleme almışlar. Sonra Bahçeli ve belki diğer siyasi kurmayları üzerinden geçmiş, bir tür manifesto gibi, çözüm sürecinin MHP açısından manifestosu gibi. Sen bunun bütününe baktığın zaman özel olarak nelerin altını çizmek istersin?
Edgar Şar: Şimdi tabii genelde tartışmalara şöyle bir baktığımda AK Parti'ye ya da Erdoğan'a mesaj yönü daha çok dikkat çekmiş gibi gözüküyor. Böyle bir yönü var bence de. Ama genelde bu yorumu yapanlar çok ciddi fikir ayrılığı vesaire varmış gibi konuşuyorlar. Devlet Bahçeli'yi sürecin tam olarak sahibi; AK Parti'yi, iktidarı ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı da böyle genelde ayak sürüyerek ilerleyen bir aktör olarak görüyorlar ve burada çok daha temelde bir fikir ayrılığı varmış gibi görüyorlar. Ben en başından beri zaten buna katılmıyorum. Bu yazı da bu fikrimi açıkçası değiştirmiyor. Dolayısıyla biraz şöyle okuyorum. Öncelikle yazıda Devlet Bahçeli ne yapmaya çalışıyor diye baktığımız zaman, ismine sen ‘‘manifesto’’ diyorsun, şu açıdan belki katılabilirim: En başından beri aslında yaklaşımının altını dolduran, belki daha önce hiç yapmadığı kadar altını doldurmaya çalışan, biraz meşrulaştırmaya çalışan, haklı çıkarmaya çalışan, neden öyle düşündüğünü göstermeye çalışan... Mesela hiç bu kadar ayrıntılı bir şekilde "kurucu önder" ifadesini neden kullandığını başka bir yerde anlatmamıştı açıkçası. Biraz daha şey vardı daha öncesinde, yani "Ben bunu söylüyorum, bizim burada biraz daha cesur davranmamız lazım, süreci götürürüz" şeklinde bir yaklaşım vardı. Şimdi böyle altını dolduran, biraz açıklamaya çalışan bir yaklaşım var. Belki senin dediğin gibi çatışma çözümü ile ilgili önemli karşılaştırmalı örnekler kısmı kesinlikle başkaları tarafından, bunun uzmanları tarafından yazılmış. Belki bu şekilde tamamı, yazının iskeleti dolduruldu ve Bahçeli de son halini verdi belki diye düşünebiliriz. Burada altı çizilmesi gereken ilk nokta bence şu; şimdi en başından beri hep tartıştığımız bir konu vardı, belki son bir yıldır: Neden Öcalan merkezli götürülüyor bu süreç meselesi? Ve bu AK Parti ya da Erdoğan ve Bahçeli arasında bir fay hattıymış gibi genel olarak sunuldu. Ben böyle olduğunu pek düşünmüyorum. Buna yaklaşımlarda biraz fark olabilir. Yani Bahçeli bu yazısında şunu çok net bir şekilde söylüyor, artık tartışmaya gerek yok bu konuyu, diyor ki: "Bizim bu süreci tek bir kişiyle götürmememiz lazım" ve bunun altını dolduruyor kendince. Yani diyor ki: "Bunu tek kişiyle götürmezsen parçalanır, silah bırakmak istemeyenler ortaya çıkar ve sonunda süreç aslında akamete uğrar ve süreç hatta sabote edilebilir. Biz tek bir kişiyle götürmeliyiz. Ona ihtiyacı olan her şeyi vermeliyiz. Bu bir statü de olsa, bu yasal bir statü de olsa bunu yapmalıyız ki bu süreç günün sonunda başarıya varsın." Şimdi aslında AK Parti'nin ben çok farklı düşündüğünü zannetmiyorum burada. Sadece şu fark var: Bahçeli ile Erdoğan'ın risk anlayışlarının farklı olduğunu düşünüyorum. Şimdi Erdoğan şöyle düşünüyor; çok uzun bir çözüm süreci deneyimi var Erdoğan'ın ve Meclis'te ilk kez çoğunluğu kaybettiği an aslında bu çözüm sürecinin sonrasında oluşan bir kırılma noktasıydı. Dolayısıyla onunla ilgili bir travması var. O travma da şuna işaret ediyor: Yani bu çözüm süreci bize günün sonunda kaybettirirse, oy kaybettirirse vesaire bunu Cumhur İttifakı'nın içinde tutmak mümkün olmayabilir. Çünkü hatırlarsan 2015'te MHP %16 küsura kadar, 17'ye neredeyse oyunu yükseltmişti 7 Haziran'da. O günkü MHP işte bugün milliyetçi sahada çözüm sürecine karşı çıkanların olduğu noktada duruyordu bir bakıma. Öyle söyleyelim. Dolayısıyla oraya karşı bir şey kaybetme korkusu olabilir burada ve bunun karşılığında Kürtleri de tam anlamıyla kazanamama korkusu var Erdoğan'ın bence, tıpkı yine 7 Haziran 2015'te olduğu gibi. Çünkü sürece sahip çıkan bir CHP var ve CHP de sürece sahip çıktığı oranda Kürtlerle köprü atmamış oluyor. Köprü atmadığı sürece bir alternatif olarak orada duruyor ve bu bir teori değil, bahsettiğimiz şey araştırmalarla ve özellikle sadece Kürtler arasında yapılan araştırmalarla sürekli kendini gösteren bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Şimdi Bahçeli'nin risk anlayışı ise şöyle: Neden Bahçeli acele ediyor diye düşündüğümde şöyle bir cevap buluyorum; eğer bu süreç akamete uğrarsa, eğer bu süreç başarıya ulaşmazsa, Devlet Bahçeli Abdullah Öcalan'ı ve tabii ki PKK'yı tarihinde hiç olmadığı kadar meşrulaştırıp bir de bununla başarıya ulaşamamış, bununla hiçbir şey başaramamış bir lider olma riskiyle karşı karşıya. Bunu istemiyor. Dolayısıyla direksiyonda kendisi olsa yapacaklarını anlatıyor anlatıyor anlatıyor sürekli her grup konuşmasında ve böyle ayrıntılı şeylerle ki Erdoğan'ın ya da Cumhur İttifakı'nın temel mantığı Bahçeli'nin direksiyonda olmaması aslında. Yani hep o şey örneği vardır ya işte "davul kimin boynunda ama tokmak kimin elinde". Öyle bir mekanizmaları var. Ama o mekanizma işte burada biraz sıkıntı yaratıyor, çünkü süreci istediği oranda, aynı ivmede götürmek istemiyorlar. Bence anlaşamadıkları nokta o ivme meselesi.

Ruşen Çakır: Burada şunu ayrıca sormak istiyorum. Son günlerde yine çok konuşulmaya başlanan kırmızı çizgi meselesi, devletin kırmızı çizgileri meselesi. Şunu gördük ki son günlerde iktidar yanlısı medyada çıkartılan haberlerde Öcalan'ın birtakım şeylerinin artmasında falan bir sorun yok ama bunun adının konulmasını istemiyorlar. Yani fiiliyatta Öcalan'a imkanlar sağlanabilir, şu olur, bu olur ama bunun bir adlandırmayla olması istenmiyor. Çünkü böyle olunca devlet Öcalan'ı payelendirmiş oluyor. Yani şu ana kadar Bahçeli'nin ona atfettiği statü, doğrudan devlet tarafından ona verilmiş, hatta bahşedilmiş bir statüye dönüşecek ve bu çok kritik ve sembolik bir kırılma.
Edgar Şar: Evet. Şimdi zaten bu yazı belki de bu tarz iddialara karşı verilmiş bir cevap: Neden bunu istiyor Bahçeli? Bunu anlatıyor bu yazıda. Hani, ‘‘Bu süreci bir şekilde götüreceksek ve başarıya ulaşacaksa bu süreç, bu statüyü vermek zorundayız. Biz de keyfimizden verilmesini istemiyoruz’’ gibi biraz altını doldurmaya çalışıyor. Ama burada benim katılmadığım şu var: Bir defa ‘‘devlet’’ lafını kullanırken artık analitik bir yaklaşımı iyice kaybettik gibi düşünüyorum. Çünkü hatırlarsan bir zamanlar Devlet Bahçeli asıl o devletin temsilcisi ve Devlet Bahçeli'nin bu süreci başlatmış olması, bu kadar savunmuş olması, çok radikal bir şekilde üstten bu şeyleri dillendirmiş olması aslında devletin farklı bir yorum yaptığı şeklinde algılanıyordu. Ama şimdi mesela son söylediğimde de sanki devletle Devlet Bahçeli bu sefer karşı karşıya gelmiş gibi, iktidarın beklentileriyle Devlet Bahçeli'nin arasındaki fark aslında devletin kırmızı çizgileri olarak adlandırılmaya çalışılıyor. Bence bütün bu tartışmanın götürülüş biçimi, zaten ortada böyle bir devlet diyebileceğimiz bir yapının gerçek anlamda sanıldığı gibi olmadığını gösteriyor. Yani onu bir defa söyleyeyim, ben böyle düşünüyorum. Burada taraflar argümanlarını güçlendirmek için "devletin kırmızı çizgileri"ni tırnak içinde bir kavram olarak bence kullanıyorlar. Bunu bazen muhalefet atfediyor ya da zamanında Kürt hareketi de bunu çok yaptı bence. Yani Devlet Bahçeli böyle konuşmaya başlayınca ona atfettiler bunu. Bazen de kendileri bunu bence kullanıyorlar. Ben bu biraz önceki farkı yine ilk sorudaki şekilde açıkçası açıklıyorum kendimce. Şu var: Şimdi Erdoğan'ın almak istemediği risk, olabildiğince az şey vererek, olabildiğince yeni eşikleri aşmayarak bu süreci götürelim. Bahçeli ise kendince bu süreci okurken bu sürecin başarıya ulaşması önemli onun için. Yani zaten Bahçeli'nin kemik tabanı bu tarz şeylerden etkilenerek oy vermiyor, yani oy kaygısıyla hareket etmiyor. Ama Erdoğan'ın ise bir seçilme kaygısı var. Şimdi Bahçeli'de bu yok mu? Var, sonuç itibarıyla Cumhur İttifakı'nın beraber kazanmasına dayanıyor bütün bu süreç. Ama işte ayrıldıkları nokta tam olarak da bence o; riskleri algılama noktası. Yani işte Öcalan'a statü verilmesi, yasal adımların atılması... Bu konuda Erdoğan'ın, iktidarın ayak sürmesinin sebebi o 7 Haziran travması diye düşünüyorum. Ama Bahçeli için ise öyle bir travma yok zaten. O sadece bu sürecin başarıya ulaşmasını, PKK'nın bitirilmiş olmasının nihayete ermiş olmasını istiyor. Aksi takdirde o tamamen sadece Öcalan'ı, yani bütün o geçtiği eşikleri, çünkü Bahçeli birçok eşiği zaten geçti; Erdoğan'ın ve iktidarın geçmeye şu an korktuğu eşiği Bahçeli geçti. O artık ondan korkmuyor. Onun için artık nihayete ermesi daha önemli bir şey. Nihayete ermediği sürece Bahçeli kaybetmiş olacak. Ama nihayete erip ermemesinden bağımsız iktidarın ise kazanma derdi var bir dahaki seçimleri.

Ruşen Çakır: Burada bir zamanlama meselesi var. En kritik hususlardan birisi zamanlama ve AKP kanadının en çok dile getirdiği husus: "Tamam, karar almış olabilirler ama silahları bırakmıyorlar ki" gibi bir argüman. Öteki tarafta da Bahçeli burada çok net bir şekilde şunu söylüyor: "Bu tamamen gösterilmiştir. PKK'nın taahhütlerini yerine getirmesi yanında devlet olarak atılması gereken adımların ikmal edilmesiyle süreç tamamlanacaktır." Başında da şey diyor: "Barış iki taraflıdır." Yani bu aslında Kürt hareketinin söylediğinin daha örtülü bir şekilde doğrulanması. "Biz kararı aldık, devlet adım atmıyor"un bir başka versiyonu sanki.
Edgar Şar: Yani "Top bizde" diyor Bahçeli. Aslında burada bunun altını dolduruyor. Bence burada iktidar tabii bütün bu süreçle ilgili "İşte onlar bırakmadılar ki" falan filan derken aslında Erdoğan bir yandan da en son Kazakistan'dan dönerken de, daha önceki birkaç açıklamasında da süreci sürekli sahiplendi. "Ya merak etmeyin biz bunu yapacağız, biz bunu yapıyoruz" falan. Hani mesela şey demedi oralarda çıkıp da "İşte karşı taraf ikili oynuyor aslında niyetleri kötü" filan. Hep geçmişte mesela öyle açıklamaları vardı, önceki çözüm sürecinde de vardı. Şu an onu yapmıyor. Topun kendisinde olduğunun bence Erdoğan da farkında bu sefer diye düşünüyorum. Ama işte fark şu: İktidarın günlük siyasi ihtiyaçları var. Nedir? Mesela Erdoğan'ın aday olması, belki anayasa değişikliği olması, belki Meclis'te birtakım başka kararların alınması filan gibi. Bence bunun takvimini oturtmaya çalışıyorlar. Şu an iktidarın önünde aşağı yukarı 1-1,5-2 yıla uzanan bir takvim var. O takvim en sonda seçimle bitiyor. Ama seçim ne zaman olacak? Ne zaman olacağına göre bir anayasa değişikliği mi olması gerekecek, erken seçim kararı ne zaman alınması gerekecek? Bütün bunlar için DEM Parti'nin desteğine ihtiyaçları var. Bence bu süreçle paralel bir şekilde iktidar adım atacaksa atmak istiyor. Birinci nokta bu. İkinci nokta; bunu da minimum kendi kırmızı çizgilerini, iktidarın, devletin falan değil, kendi kırmızı çizgilerini minimum aşarak bunu götürmek istiyor. Bahçeli zaten bir sürü kırmızı çizgiyi aştı, onun için olayın bitmesi önemli diye düşünüyorum. Dolayısıyla aradaki bence fark bu. Şimdi Bahçeli de diyor ki: "Bakın, şu anki asıl problem içeriden birileri çıkıp da 'Biz silah bırakmıyoruz' filan diyebilir ayak sürüdüğümüz için, örgütün içinden birileri. Bunu engellemenin yolu da burada çok tek merkezli bir yapı olmasına yardım etmemiz lazım. Bunun için de Öcalan'ı merkeze oturtmamız lazım, onu güçlendirmemiz lazım, yasal statüyle gerekirse bunu yapalım" diyor. Ama işte bu iktidar için bir kırmızı çizgi. Ama burada birkaç başka problem de var diye düşünüyorum. O da şu: Şimdi bu 16 sayfalık dediğin yazıda bilmem kaç defa ‘‘demokrasi’’ lafı geçiyor, bilmem kaç defa ‘‘insan hakları’’ lafı geçiyor, bilmem kaç defa ‘‘iç cepheyi güçlendirme’’ lafı geçiyor, ‘‘hukuk’’ lafı geçiyor. Şimdi bunların tabii inandırıcılığı yok. Neden yok? Çünkü CHP'ye yapılanlar var. Dolayısıyla hani burada şunu da ortaya koymamız lazım. Bu CHP'ye operasyonlar, işte İBB operasyonu; ta 19 Mart'tan itibaren Bahçeli zaman zaman bunlara böyle sembolik birtakım çıkışlar yaptı, sanki muhalefetten de yana birtakım argümanlar ortaya atarak. Ama bunlar hiçbir zaman bir yere varmadı, zaten varması gibi bir amacı da yoktu bence. Oradaki tek amacı iç politikada 19 Mart süreci ya da CHP'ye karşı yürütülen operasyonlar çözüm sürecinin önüne geçtiği zaman, çözüm süreci bunların gölgesinde kaldığı zaman bu Bahçeli'nin hoşuna gitmiyordu, biraz önceki risk algılaması sebebiyle bence ve bunların bir an önce bitmesi, artık bunların geriye çekilmesi, yani bir an önce asıl meseleye dönülmesi gibi bir yaklaşım vardı. Dolayısıyla orada hani asıl bir yaklaşım farkları varmış gibi de düşünmemek lazım bence iktidar ve Bahçeli arasında. Burada Bahçeli'nin söylediklerinde bence şu da var: ortak amaç ama farklı yöntemler. Hani bence burada bu yazının içinde Kürt sorununa değen, "Beraber ortak bir gelecek kurmalıyız, insan haklarına dayanmalı, bu dil birliğine dayanmalı, dışlayıcı dil değil, kapsayıcı olmalı" gibi şeyler söylerken bence Bahçeli, Kürtlerin, ama özellikle DEM Parti seçmeni olarak söylüyorum, Cumhur İttifakı'na katıldıkları, katılabilecekleri bir yaklaşımı öngörüyor. Yani aslında Bahçeli de demokrasiyi, hukuku filan çok kullanarak bu yazıda, ama CHP'ye yapılanlarla ilgili de hiçbir şey söylemeyerek — ve daha önce söylediklerini de biliyoruz zaten, CHP'yi sürekli suçladı bu konuda vesaire — aslında kendince bir realist çerçeve çiziyor. Diyor ki, iktidara diyor bunu, "Eğer sen burada CHP'yi dışlamak ve Cumhur İttifakı'nın, iktidarının devamını istiyorsan tamam, ama biz burada bunu DEM Parti'yi ve Kürtleri katarak, Öcalan'ın liderliğinde onları katarak bunu yapabiliriz, öyle yapmalıyız" diyor. Böyle bir çerçeve çiziyor. Burada yine ben Erdoğan'ın o eski çözüm süreci travmasının devreye girdiğini düşünüyorum. Nedir o? Bence Erdoğan seçim sürecinde Kürtlerin desteğine de o kadar güvenmiyor. Yani o "CHP'yi dizayn ederek bu işin götürülmesi bizim kazanmak için tek yolumuz" diye düşünüyor diye tahmin ediyorum. Bahçeli’nin ise buna katılmadığını zannetmiyorum ama o Kürtlerin Cumhur İttifakı'na eklemlenebileceği, CHP'nin ana düşman olduğu asıl iç denklemin bu şekilde oluşturulacağını bence düşünüyor.

Ruşen Çakır: Tam burada şunu sorabilir miyim? Kusura bakma sözünü kestim ama.
Edgar Şar: Estağfurullah.

Ruşen Çakır: Varsayalım ki CHP bu sürecin içerisinde yer almasaydı, hatta açık bir şekilde geçen sefer MHP'nin yaptığı gibi süreç karşıtı bir pozisyonda olsaydı, bütün bu tartışmalar başka bir şekilde akardı değil mi?
Edgar Şar: Evet, doğru, başka şekilde akardı. İktidarı yine zorlayacak yanları olabilirdi bunun. Hani şimdi hep tartışılıyor ya, CHP'nin desteği iktidarı biraz rahatlatıyor bazı konularda falan diye; olabilir. Kritik bir noktada çünkü diğer o karşı çıkan partiler daha marjinal kalıyorlar şu anki bakış açısında. Zaten Zafer Partisi filan çok üst perdeden de konuşmuyor dikkat edersen. Yani süreç karşıtlığı ciddi bir platforma dönüşmüş durumda değil mesela bir önceki çözüm sürecine göre bakarsak. Burada CHP'nin destek vermesinin önemli bir rolü var ya da Bahçeli'nin bu yazıda komisyonun raporuna dikkat çekerken "partilerin çok önemli bir bölümünün desteğini alan, çok büyük bir çoğunluğunun desteğini alan" vesaire demesinin önemli bir rolü var, evet. Ama bir yandan da şöyle bir risk oluşturmaya devam ediyor Cumhur İttifakı için CHP'nin sürece desteği: Kürtlerle köprüyü atmıyor CHP. Ve şimdi son zamanda yapılan araştırmalar neyi gösteriyor? İki temel şeyi gösteriyor: Birincisi, Kürtler arasında CHP'ye verilen desteğin düşmediği gibi arttığı; yani DEM Parti'nin belli bir yeri var zaten Kürtler arasında, onu kolay kolay ne AK Parti ne CHP sarsabilir; ama eskiden çok net bir ikinciliği vardı AK Parti'nin, başka da bir parti yoktu. Şimdi bir defa o net ikincilik yok, çoğu araştırmaya göre ikinci CHP olmuş durumda. Çünkü DEM Parti'nin bazı oylarını da almış durumda CHP. 2023 seçiminden itibaren aslında bu bir süreçti, devam eden bir süreçti. Dolayısıyla bunu ortadan kaldırmış değil. Yani bir bakıma, eğer CHP bugün birinci parti ise bir sürü araştırmada ya da AK Parti kadar en az oyu varsa; öyle diyelim, bu o Kürtlerin desteği olmadan da olmayacaktı. Bir de bir cumhurbaşkanı adayı çıkardığı zaman CHP, Kürtlerin o adaya vereceği destek de yine çok önemli. Dolayısıyla bence Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu bu sürece destek verirken birilerinin dediği gibi iktidarla bir şekilde pazarlık yapıp mecburen bunu vermediler. Zaten kendileri için de rasyonel olan oydu, kendi hikayelerinin de gerektirdiği oydu. Yani sürece destek vermek değil sadece; çünkü sürecin bazı yanlarında kritik davranabilirsin, yani eleştirel davranırsın, her şeyine tamam diyerek açık çek vermezsin ama Kürtleri dışlamayan bir dille götürülmesi, süreci bir yere çekmeye çalışmak, kendi demokrasi davalarıyla beraber yürümesinin daha doğru olacağını, "terörsüz Türkiye"ye bu şekilde gidileceğinin sürekli altını çizmeleri kendi rasyonellerine çok uygundu zaten ve böyle götürdüler. Bu da şimdi iktidarı zorlayan bir şey haline geldi. Yani CHP çok daha kısa vadeli, çok daha kısa görüşlü davransaydı açıkçası onların daha çok işine gelecekti ve bugün Kürtlerin desteği CHP için bir soru işareti haline dönüşecekti, tıpkı Kılıçdaroğlu'nun ikinci turda Ümit Özdağ'la imzaladığı o protokoldeki durumdaki gibi; hani Kürtleri hayal kırıklığına uğratan bir CHP durumu. Ama bu olmadı. Buna karşılık ne oldu? Sürece dair Kürtlerin fikrini sorduğun zaman, evet tabii ki dört kolla sarılıyorlar. Bundan daha anlaşılır bir şey yok çünkü alternatif yok. Yani bunun alternatifi ne? Tabii ki sarılacaklar. Ben buna hiç karşı değilim açıkçası; yani karşı olup olmamam önemli değil zaten de, gayet normal ve anlaşılır da buluyorum ama umutları, süreçten umutları çok daha az. Burada da işte Bahçeli ile Erdoğan'ın yaklaşım ayrılıklarından bir tanesi de o. Yani ‘‘Top bizde, bir şeyler yapmazsak bak Kürtlerin de umutları az, onları da katamayacağız kendimize.’’ Dolayısıyla katamayacağın için seçim şansın da düşecek, 2024 31 Mart'ın bir tekrarı gibi olacak bir dahaki genel seçimler; sanki Bahçeli'nin öyle bir şeyi var, öyle okuyorum yani. Çünkü bu süreç bir iç politik denklemi değiştirmek için başlatıldı bence, dıştan da önce. Hani dış yönleri de var ama asıl o. ‘‘Bunu yapamadıktan sonra niye yapıyoruz biz bu süreci kardeşim? Hadi, hadi hızlı ol’’ diye Bahçeli'nin bir itiştirmesi var ama işte denkleme bakış açıları farklı. Erdoğan aynı hedefe daha çok CHP'yi sıkıştırarak bence girmeyi tercih ediyor çünkü o da öyle kazanabileceğini düşünüyor. "Bak bir önceki çözüm süreci de bizi iktidarda tutmamıştı" diyor. Onun o travması onu bunu yapmaya itiyor diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Şimdi burada toparlarken şunu sormak istiyorum: Burada Abdullah Öcalan'ın dahil olacağı ‘‘Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü’’, buna ek olarak Meclis'te bir komisyon, ayrıca birtakım Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın başkanlığında kurulacak ‘‘Tasfiye ve Düzenleme Sürecini Yönlendirme ve Milli Birlik Komisyonu’’, bir diğerinde de daha üst bir şekilde ‘‘Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi’’ gibi aslında toplam dört mekanizmadan bahsediyor. Ve şunu da özellikle söylüyor: Bu olay silah bırakmanın düzenlemesi, yani Kürt sorununun çözümü falan değil. Silah bırakmanın, yani PKK'nın silahsızlandırılmasının mekanizmaları ve dünyadan örnekler veriyor. Genellikle de olumsuzlukların nerelerden çıkabileceğini; mesela ‘‘Gerçek IRA’’ örneğini Türkiye'ye yönelik elini güçlendirmek için veriyor. Sen de biraz önce bahsettin. Bütün bu mekanizmalarla birlikte baktığın zaman, bunların gerçekleşmesi durumunda bu işin altyapısı sence de tamamlanmış olur mu?
Edgar Şar: Şöyle söyleyeyim; şimdi çatışma çözümleri konusundaki literatüre hem teoriye hem pratiğe bakarak iktidar tarafından bir yaklaşım geliştirilmesi ne olursa olsun hayırlıdır zaten, yani onu görmemiz lazım. PKK'nın silah bırakması, eylemlerini askıya almış olması bu çözüm süreciyle... Yani tamam, silah bırakması bu çözüm süreciyle başlayan bir şey; kullanılan cümle olarak da ama bir ateşkes ya da uzun süre çok büyük eylem yapmaması Türkiye'ye karşı vesaire sadece bu süreçle başlayan bir şey değil. Yani bu süreç başladığından önceki günü de kan gövdeyi götürmüyordu, yani iyi ki de öyleydi. Onu yaratan sebepler vardır, hem jeopolitik hem de zaten Abdullah Öcalan da bu konuşmasında ilk başta bunu kabul etmişti; yani hani ‘‘PKK eski dünyanın gerektirdiği ya da mümkün kıldığı bir şeydi, artık bu kalmadı, yeni şeylere yelken açmamız lazım’’ gibi bir yaklaşım vardı Öcalan'ın mektubunda. Dolayısıyla bu durumu ilk önce bir ortaya koyalım; yani zaten bu sebeple bu çözüm sürecinin başlamasının büyük oranda da iç politik denklemle ilgili olduğunu düşünüyorum. Şimdi ‘‘Bahçeli'nin önerdiği mekanizmalar yapılırsa bu iş biter mi?’’ sorusundan ziyade, bence şu önemli: Çünkü bu işin bitmesi için birtakım adımlar atılması lazım, yani top iktidarın sahasında şu anda. İktidarın o adımları ilk önce atması lazım. Devlet Bahçeli, bu biraz önce söylediğim bütün mekanizmaları söyleyerek aslında iktidarı biraz daha da sıkıştırmış oluyor. Diyor ki: ‘‘Bak işte şunun, şunun, şunun yapılması lazım.’’ ‘‘Bunu sen nasıl istiyorsan, nasıl doğru biliyorsan yap’’ da demiyor; ‘‘Şunları, şunları, şunları yap’’ diyor. Onları yapmadığı sürece bu hem iktidar içinde bir çatlak olarak görülmeye devam edecek — gerçek bir çatlak olmamasına rağmen bence — hem de sıkıştırmış oluyor yani iktidarı bu bakımdan. Şimdi o literatüre dayanarak bunların kurulması, bu mekanizmaların kurulması faydalıdır ama şunu unutmayalım; bence bu sürecin hedefine ulaşması aslında iç politik birtakım hedeflerle de ilişkili. Asıl iktidar içindeki yaklaşım farklılığının da sebebi o. Dolayısıyla şunu diyemiyorum: "Evet, bunlar yapıldığı anda bu olay biter" diyemiyorum. Bu olay bir fay hattı yaratmaya, bir zorluk yaratmaya ve kaygan bir zeminde yürümeye devam edecek. Ne zamana kadar? Ta ki o işte önümüzdeki 1,5-2 yıllık sürece kadar. Eğer bu gerçek anlamda — hani hep birilerinin söylediği gibi — böyle devletin tamamen iç politik dengelerden bağımsız yürüttüğü, içerideki muhalefetle iktidarın beraber destek verdiği bir silah bırakma olsaydı münhasıran, o zaman evet, bunlarla birlikte bu süreç giderdi; iktidar da muhalefet de bu süreçlere kısmen katılırdı ve öyle giderdi. Ama öyle bir kontekst yok ki Türkiye'de. Türkiye'de bir iktidar bloku var; en büyük amacı iktidarda kalmak, muhalefeti çevrelemiş durumda, senin söylediğin gibi topyekûn savaşla ona saldırmış durumda. Şimdi bu kontekstte bu süreci okuduğumuz zaman ikisini ayıramıyoruz açıkçası, ayıramayız da. Çünkü hedefler tamamen ayrı değil. O bakımdan ‘‘bunlar kurulsa da olay biter’’ filan diyemiyorum. Zaten bunların kurulması zamana yayılacak iktidar tarafından belli ki, ki o kendine göre hedefler gerçekleşsin ve burada da biraz hafif hafif vuruşmaya, hafif hafif çatışmaya iktidar bloku içinde devam edecekler. Ama bu önümüzdeki 1,5-2 yıllık o sürece bence yayılacak gibi gözüküyor her halükarda.

Ruşen Çakır: Son dedim ama bir son bir şey daha sormak istiyorum. Bu metnin içinde değişik yerlerde sürecin halkla ilişkileri üzerine göndermeler var. Mesela Öcalan'ın medyayla doğrudan görüşebilmesi falan gibi hususlar da var. Ama onun dışında da şu ana kadarki sürecin bence en ciddi sorunu halkla ilişkiler konusunda hiçbir stratejinin olmaması. Yani çünkü özellikle mesela bakarsak iktidar medyası... MHP'nin çok zayıf bir medyası var, onlar Bahçeli'nin sözlerini çıkartıyorlar öne. Onun dışında iktidar medyası bu topa hiç girmiyor farkındaysan.
Edgar Şar: Evet.

Ruşen Çakır: Yani hiçbir olumluluk... Daha doğrusu çok böyle mecbur kalınca bir şeyler yapıyorlar falan. Ama burada, bu tür süreçlerde en önemli olan husus toplumsal rıza değil midir?
Edgar Şar: Evet, kesinlikle öyle. Bence şöyle bir fark var; işte o iktidar medyasının ayak sürümesi, MHP'nin kısıtlı medyasının işte Bahçeli'nin söylediklerini öne çıkarması tam da iktidar bloku içindeki bu iki partinin ya da Bahçeli ile Erdoğan'ın yaklaşım farklılıklarını yansıtan bir şey. Yani o ikisi arasındaki dinamik burada da var, kendini gösteriyor. Burada da şunu düşünüyorum: Ben açıkçası iktidarın en başından beri bir halkla ilişkiler süreciyle ilgilendiğini zannetmiyorum, yani istemiyordu zaten olmasını. Neden? Çünkü o kontrol edemeyeceği bir süreç yaratır diye düşünüyorum. Eğer biz toplum olarak, hani bir önceki çözüm sürecine de benzer olarak, o biraz daha böyle CHP'nin konuyu çekmeye çalıştığı yere benziyordu; eğer demokrasi, kapsayıcılık, kapsayıcı vatandaşlık, Kürt meselesinin çözümü vesaire, bunların konuşulmaya başlanması lazım toplum içinde ilk önce. Hani bunlar bir konuşulmaya başlandı mı, o hassas iç politik denge konusunda iktidarın kontrolü elden kaçırma ihtimali çok daha fazla olurdu. Eğer böyle bir şeyle ilgilenseydi, bence DEM Parti'nin sürece karşı olan toplumsal kesimlerine konuşabilecek aktörlerini öne çıkarabilirdi ama onu yapmadı, Öcalan'ı öne çıkardı. Mesela Demirtaş belki çoktan serbest olurdu eğer iktidarın böyle bir ilgisi olsaydı, böyle bir isteği olsaydı sürecin toplumsallaşması vesaire gibi. Çünkü sürecin toplumsallaşmasından kendi kazanacağını düşünmüyor bence Erdoğan ve iktidar medyası ve AK Parti ve iktidar. Bahçeli'nin başka bir yaklaşımı var burada; o zaten kendi toplumsal kesimini bile şok edecek kırmızı çizgileri çoktan aştı. Onun için o mesela, ‘‘Öcalan kontrolünde eğer bu süreci götürürsek, işte Demirtaş da zaten onun kontrolünde kalmaya razı, başkaları da razı, DEM Parti zaten dünden razı; dolayısıyla o şekilde bu süreci götürürüz, daha iyi yaklaşırız bu sürece ve Kürtleri yanımıza alırız’’ diye bence düşünüyor. ‘‘Cumhur İttifakı'na dahil ederiz, CHP'nin dışarıda kaldığı denklemi bu şekilde kurabiliriz’’ diye düşünüyor. İktidar ise; ‘‘Hayır, bence biz CHP'ye karşı yargı yoluyla bu denklemi daha iyi kurarız. Diğer tarafta da bize çok ciddi bir taban kaybettirebilecek ya da bizi çok kaygan bir zemine, daha da kaygan bir zemine götürecek kırmızı çizgileri aşmayalım. Öcalan'ı da öyle çok yüceltmeyelim.’’ Çünkü Öcalan, kullanışlı olduğu oranda iktidar için anlamlı. O da istediği anda şalterini indirebildiği oranda. Yani mesela dikkat et, DEM Parti'den birileri gidiyor Öcalan'la görüşüyor ama iktidar istediği anda onu kapatabiliyor değil mi? Yani o kontrol edemediği noktaya gittiği anda bakıyorsun son 2 aydır, 3 aydır DEM Parti heyeti gitmemiş. Şimdi sen bir de orayı gazetecilere, yok birtakım sivil topluma, bilmem neye açarsan iktidar için iyice kontrol edilemez hale gelir. Dolayısıyla bu yaklaşım farkı nasıl çözülecek iktidar içinde bilmiyorum, bir ufak gerilimler yaratabilir belki ama amaç aynı olduğu için bir noktada ortak noktada buluşacaklardır diye düşünüyorum. Çünkü amaç aynı; yani amaç, bir tarafta Türkiye'yi demokratikleştirmek vesaire bilmem ne, öbür tarafta iktidarda kalmak olsa zaten Cumhur İttifakı'ndan bahsedemezdik bugün ama öyle bir fark yok gibi gözüküyor. Onun için biraz CHP'nin de burada ne yapacağı bir parametre oluyor. Orada da CHP'nin sadece sürece destek değil, hani proaktif olarak da kendi ne yapacağını hep anlatabiliyor olması; Kürtlerle kurduğu ilişkide diğer hiçbir aktöre bağımlı olmadan, DEM Parti ile ortak olmasa da Kürtlerle doğrudan konuşabilmesi bu açıdan iktidarı daha da zorlayacaktır. Onun için de CHP onu yapmalıdır diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Edgar, çok sağ ol.
Edgar Şar: Ben teşekkür ederim. Sağ olun.

Ruşen Çakır: Evet, Edgar Şar'la Bahçeli'nin en son Öcalan'ın statüsü başta olmak üzere çözüm süreci için önerdiği mekanizmaları konuştuk, tartıştık. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
26.05.2026 Hani Kürt hareketi CHP'ye karşı Erdoğan'ın yanında saf tutacaktı!
25.05.2026 Özgür Özel kendisini aşıyor
24.05.2026 “Bay Kemal”in “ahlâk kavgası” ne kadar inandırıcı?
24.05.2026 Alişer Delek: “Yeni parti kurulmasından başka bir yol görmüyorum”
23.05.2026 Sahadaki Kimlik: Amedspor | Vahap Coşkun ile söyleşi
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
22.05.2026 Ümit Akçay ile söyleşi: Mehmet Şimşek mutlak butlan kararından habersiz miydi?
22.05.2026 Edgar Şar: "İktidar uzun bir süre olaya dahil olmayıp CHP içindeki tartışmayı kızıştırmak isteyecek"
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
26.05.2026 Hani Kürt hareketi CHP'ye karşı Erdoğan'ın yanında saf tutacaktı!
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı