Cengiz Çandar ile söyleşi: Öcalan-Demirtaş ilişkisi ve çözüm sürecinin geleceği

01.05.2026 medyascope.tv

1 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Öncelikle 1 Mayıs'ı kutlayalım. Stüdyomuzda, DEM Parti Diyarbakır Milletvekili, gazeteci Cengiz Çandar var. Cengiz Çandar'la süreci, aynı zamanda da bölgeyi konuşacağız. Hoş geldin.
Cengiz Çandar: Merhabalar. Ben de öncelikle 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü kutlamış olayım. İstanbul'da her yıl olduğu gibi yine pek emek ve dayanışmaya uygun görüntüler olmadı, ama yine de kutlayalım.

Ruşen Çakır: Şimdi konuşacak çok şey var, ama öncelikle şunu sormak istiyorum: Ortada fiilen savaş yok. İran Savaşı dediğimiz savaş, ateşkeste, ama müzakere de yok. Müzakere olacaktı, Trump sonra vazgeçti temsilcilerini yollamaktan. Tekrar olacak mı? Tekrar savaş olacak mı? Arada, Trump nükleer kullanmak istediği ama engellendiğine dair birtakım spekülasyonlar da çıktı. Ne bekliyorsun? Tabii Trump'la beraber, öngörü yapma şansımız çok azaldı, ama bu savaşın sürme ihtimalini yüksek görüyor musun?
Çandar: Bu, kara savaşı olarak biraz Rusya-Ukrayna savaşına benzer bir hâl aldı. Kazananı olmayan, kaybedenin herkes olduğu hem iki tarafın, hem iki tarafın dışındaki ‘‘herkesin’’ kaybedeni olduğu ve bitmeyen bir savaş hâline döndü. Bir kara savaşı değil bu; başka tür bir savaş. Pek görülmedi; hibrit bir savaş ve yine bunda da kazanan yok. Kaybeden, öncelikle Amerika Birleşik Devletleri, daha doğrusu Trump.  Ama kazananı olmadan kaybedeni olan ve bence kaybedenlerin başında Trump'ın geldiği, Trump Amerika'sının geldiği, fakat ateşkeslerle ve müzakere girişimleriyle, palyatif birtakım uzlaşmalarla, bir miktar dondurulacak, sonra da devamı gelecek olan türden, pek rastlamadığımız cinsten ve çok uzun bir zamana yayılma ihtimali olan da bir savaş. En azından şunu söyleyebiliriz: Mayıs ayının ortasına kadar, ki bugün girdik Mayıs ayına, Trump, ertelenmiş Çin gezisini bu kez gerçekleştirmek ve savaş nedenini erteletmek istemediği için, iki hafta daha, hatta Çin gezisinin sonrasına kadar bu ateşkes manzarasının devam edebileceğini öngörebiliriz.
Fakat bu savaşın yaz aylarına kadar bu hâliyle dahi devamı durumunda, dünyada 45 milyon insan açlığa mahkûm olacak. Şu an itibariyle petrol 120 doların üzerinde ve son 4 yılın en yüksek noktasına gelmiş durumda. En önemlisi, Amerika'da, sonbaharla birlikte, büyük ölçüde Trump iktidarının kaderini de belirleyecek olan ara seçimler var. Şu sırada ilginç olan şey, Trump, savaşı bir şekilde bitirmekte İran'dan daha istekli olması. İran eline bir koz geçirdiğini hissediyor. Çok ağır darbeler yemesine rağmen, rejim, dayanıklılığını ispat etti. Bir de, 8 yıllık Irak Savaşı'ndan da hatırlayacak olursak, İran’ın, darbeleri absorbe etmeye, emmeye müsait bir yapısı var. Amerikan borsası, Amerikan sistemindeki belli oynamalar, petrol fiyatları, her şeyi çok belirleyecek bir dinamik oluşturuyorsa, İran'ın çok ağır askerî darbeler yemesi o kadar hızlı ve sonuç verici. Hem rejimin yapısı itibariyle, hem toplumun dayanıklılığı itibariyle, hem tarihi arka planı itibariyle, hem coğrafyasının büyüklüğü itibariyle bir sürü faktör bir arada. Dolayısıyla, İran ağır darbeler yemiş olmasına rağmen, yediği darbeleri absorbe edebiliyor ve bu nedenle de savaşı 3 ay, 5 ay, 6 ay, 7 ay daha uzatma iradesini ortaya koyabiliyor. Şu an itibariyle daha çok acelesi olan, Amerika Birleşik Devletleri.

Ruşen Çakır: Peki, burada Türkiye konuşulurken esas konumuz olan çözüm sürecine gelelim. Sen ‘’süreç’’ diyorsun.
Çandar: Evet ve ısrarla öyle söylüyorum.

Ruşen Çakır: Süreç konuşulurken, özellikle Devlet Bahçeli, ama sadece Devlet Bahçeli değil, Abdullah Öcalan da ya da Kandil'den açıklama yapanlar da sıklıkla, bölgesel konjonktürü kendilerine temel referans alıyorlar. Tabii muhalefetin önemli bir kısmı buna inanmıyor. Bunu, Erdoğan'ın kendisini yeniden seçtirme süreci olarak görüyor. Ve şöyle bir şey var, ki Bahçeli de bunu söyledi. Öcalan da bir şekilde söyledi. En azından İran’la gerilimin tırmanacağını, şubat ayı başında dile getirdiğini biliyoruz. Böyle bir bağlamda, diyelim ki savaşın bitmesi, Türkiye'de sürecin de rafa kalkması anlamına mı gelir? Yoksa savaş bitse de bitmese de, süreç artık birçok kişinin söylediği gibi geri dönülmez bir yerde mi?
Çandar: Bana sorarsan, ben ibreyi ikinci söylediğine daha yakın tutarım. O yüzden zaten ‘’süreç’’ diyorum; ‘’çözüm’’ lafını çok ağzıma almamaya dikkat ediyorum. Süreç derken de her zaman altını çizerek, özellikle Cumhurbaşkanı’nın önceki gün yaptığı konuşmaya kadar geçen süre içinde, “İyimser misin, değil misin? Umutlu musun, değil misin?” denildiği zaman, aşırı ihtiyatlı bir iyimserlik içindeyim. Daha önce ‘’ihtiyatlı bir iyimserlik’’ diyordum. Giderek ‘’aşırı ihtiyatlı bir iyimserlik’’ demeye özen gösterdim. Çünkü herkesin de gördüğü ve söylediği gibi, senin de yorumlarında defalarca bence isabetle altını çizdiğin gibi, bu süreç tıkandı, durgunlaştı. Fakat ortadan kalkmadı da bir yandan.
Ben düne kadar Ankara'daydım. Orada da bazı bakanlar dâhil birkaç kişiye rastlayıp konuştuk. Ankara'ya giderken, uçakta yanıma tesadüf eseri eski Başbakan, eski AKP Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu oturdu. Onunla da süreç üzerine, ‘’Ne olup bitecek, nasıl görüyor?’’ diye biraz sohbet etme imkânı oldu. Değişik unsurlara, değişik figürlere benim söylediğim, -gerçi Davutoğlu ile daha önce de görüşmüştüm- Cumhurbaşkanı’nı, önceki gün AKP grup toplantısında çok dikkatle dinlediğim zaman, tam da bu dönemde bu konuya değinmesi oldu. Bahçeli bir gün önce, salı günkü grup konuşmasında bu konuya çok dikkat çekici bir şekilde girmedi. Cumhurbaşkanı ise bugüne kadar olmadığı genişlikte girdi. Erdoğan, konuşmasının başında Kût’ül-Amâre'nin 110. yıldönümünden yola çıkıp, yine tam 27 Şubat sonrası yaptığı açıklamada, daha doğrusu 12 Temmuz'daki silah yakma eyleminden sonra, o çok önemsenen ve gerçekten de önemli olan o konuşmasında, Türk, Kürt, Arap vurgusu yapmıştı. Kût’ül-Amâre'ye de oradan girdi. Türk, Kürt, Arap birlikteliğini ifade ettiğinin altını çizdi, ki ben daha önce hiç Kût’ül-Amâre'nin bu tür bir tarih yorumuyla süslenerek anlatıldığını duymadım. Kût’ül-Amâre’nin 109. yıl dönümünü idrak etmedik, 108'i idrak etmedik, 107’yi idrak etmedik. Kût’ül-Amâre birdenbire bu kadar yer tuttu ve aynı gün de Mecliste yapılan bir dakikalık konuşmalarda her söz alan, gerek AK Partili olsun, gerek MHP'li olsun, gerek İYİ Partili olsun, gerek Yeni Yol’dan olsun, herkes, Kût'ül-Amâre ile başladı. İlginçti.
Cumhurbaşkanı Kût’ül-Amâre ile başlayıp, Türk, Kürt, Arap birlikteliğinin altını çizdiği konuşmasının son bölümünü, münhasıran, özellikle sürece ayırdı. Sürecin devam ettiğini ve 18 aydır bunu bozmaya çalışan birtakım unsurlar olduğunu, buna rağmen yol aldığını söyledi. Kendi cümleleri önümde burada duruyor: “Son günlerde süreçle ilgili belli çevreler tarafından köpürtülmek istenen kuru gürültüye kulak asmadığımızı bugün bir kere daha vurguluyorum. Sürece dair karamsar senaryolar yazan, açık söylüyorum, gerçeklerle değil tamamıyla vehimleriyle hareket etmektedir,” diyor ve sürecin devam edeceğini söylerken, bir de 23 Nisan'da DEM Partililerle ayaküstü yaptığı o sohbete gönderme yapıyor. Erdoğan “Yola devam, masa duruyor. Yola devam” demişti. Şimdi Cumhurbaşkanının tam da bu tarihte, yani 25 Nisan tarihinde böyle bir açıklamayı, bu sözcükleri kullanarak yaptığını esas alırsak…  Çünkü o, bu işin en önemli aktörü. Herkesten daha önemli. Üç büyük aktörü var bunun malum. Bizzat Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan. En önemlisi, Başkanlık sistemi altında bir ülkeyiz biz. O, Başkanın ta kendisi. Bu sözcüklerle, bu tarihte, bu tartışmaların üzerine böyle bir çıkış yapıyorsa, o zaman biz de ister istemez sürecin devam edeceğine, her ne kadar duraksama görüntüleri vermişse de devam edeceğine dair bir hükme varabiliriz. Peki şimdi nerede duruyoruz? Zaten o da, “18 ay sonra Komisyon raporunun onaylanmasıyla çok daha hassas yönetilmesi gereken bir kavşağa varılmış oldu’’ diyor. Nedir o kavşak? Yasanın çıkması. Ne yasasının çıkması? Geçiş yasası denilen yasa bekleniyor. Geçiş yasası neyi ifade ediyor? Dağdakilerin, hapistekilerin, sürgündekilerin gelmesi ve demokratik hayata katılması.
İşte tam orada Öcalan'ı çok dikkatle dinlemek, izlemek, duymak gerekiyor. Kürtlere hitaben ısrarla, “27 Şubat'tan bu yana silah bitmiştir. Şiddet kavramı zihinlerden tümüyle silinmelidir. Bu yepyeni bir dönemdir, yepyeni bir yoldur. Artık demokratik kanallarla, sivil araçlarla bir demokratik entegrasyon projesidir” diyor. Kürtlerin hukuk içine girmesi ve cumhuriyetin ve devletin bir parçası hâline gelmesinin altını çiziyor. Şimdi ben bunun ne Kürt toplumu tarafından ne onun siyasi temsilcileri tarafından, ne bizzat kendi örgütü tarafından, ki bugün Karayılan'ın ifadesine, seçtiği sözcüklere de bakılırsa, tam olarak anlaşıldığı ve değerlendirildiği, olması gerektiği ölçülerde hakkı verilerek yeterince anlaşıldığı konusunda değilim. Ama Öcalan her seferinde ısrarla, bunları felsefi argümanlarla da besleyerek, altını çizerek ve büyük harflerle ifade ediyor. Şimdi Erdoğan'ın bu sözcükleriyle birleştirirsek, ‘’aktörler bunu devam ettirecek’’ hükmüne varırız.

Ruşen Çakır: Şimdi tam onu soracaktım. Karayılan'dan bahsettin. Oraya bir iki şerh düşmek istiyorum: Birincisi, Karayılan, anladığım kadarıyla bu açıklamayı Erdoğan'ın grup toplantısındaki sözlerinden önce yapmış. Hiç ona referans yok. Çünkü normalde muhakkak, ‘‘Her ne kadar böyle dese de…’’ filan derdi. Senin de dediğin gibi, Bahçeli'nin hiç bahsetmemesi de şaşırtıcıydı. Erdoğan'ın bu kadar açık konuşması da şaşırtıcıydı. Roller değişmiş gibi. Bir diğer husus da şu: Birileri, Karayılan'ın bu açıklamasını ‘’Devleti tehdit etti’’ gibi yorumluyor. Zaten Erdoğan'ın o söylediği ‘’süreci bozmak isteyen birçok kişi her fırsatı değerlendiriyor…’’ cümlesinde şöyle bir şey var. Ben onu satır satır okudum. Çünkü artık satır aralarında bir şeyler arıyoruz.
Çandar: Hepimizde bir kriminologluk başladı, değil mi?

Ruşen Çakır: Evet. Silah bırakma kararı almakla, silah bırakmak aynı şey değil. Orada çok basitçe, “Bizim çok düşmanımız var” diyor. Hatta, “Bu süreç yüzünden bize gıcık kapanlar var” diyor. ‘Ben bu silahı bıraktığım zaman kim beni koruyacak?’ Yani mesele o. Ben şahsen bunu bir tehdit gibi algılamadım. Yani, ‘’Güvence verin, kararımızı fiiliyata geçirelim’’ diyor. Mesela Öcalan'ın da yaptığı açıklamalarda, ocak ayı ortasındaki o görüşmelerde hep var o. Bu aşamalar ne demek? Tespit ve tescil miydi o?
Çandar: Teyit ve tespit.

Ruşen Çakır: Evet, teyit ve tespit. Onları ayak sürümek olarak görüyor.
Çandar: İlginç bir noktaya getirdin konuyu. Şuradan gireyim ve öncelikle şunu söyleyeyim. Sen de, ben de birer gazeteciyiz. Ben şimdi sahip olduğum sıfatın yıllar öncesinden başlayarak, gazeteci olduğum için demin takıldım birer kriminolog olduk hepimiz diye. Bir dönem her hafta avukatları üzerinden, Kandil filtresinden geçerek, Öcalan'ın görüşmeleri yayınlanırdı. Biz de, satır araları, satır üstü, sözcük araları ne anlama geliyor, ne anlama gelmiyor biliyorduk. Senin, benim ve bizim gibi belki 8, 10, 15 kişinin önümüze bir metin getirilse, büyük bir güvenle ve isabetle, ‘’bu Öcalan’ındır’’ ya da ‘’değildir’’ diyebiliriz. O yüzden, DEM Parti İmralı Heyeti mensuplarının önceki gün yaptığı, “Bizim söylemediğimiz, açıklamadığımız hiçbir şey doğru değildir’’ açıklaması, niye yapıldığı anlaşılabilir bir açıklamaysa da, onların yayınlamadığı bir metin bizim önümüze gelirse, dediğim gibi 10 kişi, 15 kişi, 20 kişi, o Öcalan’ın mıdır, değil midir? biz anlarız. Dolayısıyla, bu arada Murat Karayılan da dâhil olmak üzere diğer PKK mensuplarının da açıklamalarını anlayabiliyoruz. ‘’Niye dedi, aslında ne demek istedi, ne demek istemedi?’’ anlarız.
Şimdi oradan geriye dönerek şunu söyleyeyim ve bu silah konusuna da geleceğim. Dün bir bakanla konuşuyordum. Bakan bana, “Ne diyorsunuz? Bunlar silah bırakmıyor” diye sordu. “Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere siyasi irade, henüz bu kanuna yönelik olarak atma noktasına geldiği adımı atmakta tereddüt ediyorsa, bu biraz orta sahada top çevirmeye benziyor” dedim. Türkçede “Hamur yoğurmak istemeyen kadın akşama kadar un eler derler” diye bir deyim vardır. 12 Temmuz'daki çok metaforik bir şeydi. 30 kişi ve 30 adet silah. PKK'nın mensubu 30 kişi mi? Toplam 30 silahları mı var? Elbette değil. Ne yaptılar orada? Silahları gömmediler, yaktılar. O bir mesajdı. Silahları gömmek, onları çıkarmak üzerine yapılır. Nasıl gömüyorsanız, kazarsınız ve bir daha çıkarırsınız. Yakmak, bir tür ‘‘Biz artık Türkiye'ye karşı silah kullanmayacağız ve silahlı mücadeleyi terk ettik, bitirdik’’ demek. E, tamam. Komisyon kuruldu. Ondan sonra atılacak adım, ‘’o silah taşıyanların durumu, hukuki konumu ne olacak?’’ meselesi için. Çünkü onlar, ‘’Artık silah kullanmayacağız’’ diyorlar. ‘’Ama siz altı tane mağarayı boşalttınız, sekiz tanesini boşaltmadınız.’’ Peki, boşaltılmamış sekiz mağara dursa ne olur? Ya da 30 silah yaktı bunlar. Ama 30 tane değil, 10 bin 700 tane daha var. Envanteri tam bilmiyoruz. Seri numaralarından haberimiz yok, ki MİT bilebilir bunları da. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın belli devlet kurumlarıyla belli ilişkileri olduğunu da biliyoruz. Çok büyük bir sır da değil bu. Otuz silahın üzerine herhangi bir silah getirip, ‘’buyurun’’ diye teslim etmedilerse, bu, yarın öbür gün PKK'nın Türkiye'ye karşı silahlı mücadeleye başlama konumunda olduğunu ifade ediyor mu? Etmiyor. Öyle bir kapasitesi var mı? Türkiye topraklarında öyle bir varlığı var mı? Böyle bir niyeti var mı? Buna gerek var mı? Bambaşka bir yola girilmiş. O yüzden ‘’silahlar ne oldu?’’ meselesi çok önemli bir mesele değil.
Varsayalım ki silahların tümünü verdiler. Bir gün Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş'la Diyarbakır'a gidip geldik. Oradaki sohbetimizde kendisi de söyledi, ben de teyit ettim. Önemli olan silahı taşıyanların durumunun ne olacağı. Silahları bıraktılar mı? Hepsini verdiler. Ne varsa ellerinde, seri numaralarıyla, envanterle verdiler. Onu taşıyan ve kullananların ne olacağını belirlemediysek, onlar orada duruyorsa, istedikleri anda, bu bölgedeki iki merkezden 24 saat içinde teslim ettikleri silahların çok daha modernini, gelişmişini elde ederler. Kimden ederler? İran'dan ederler. İsrail'den ederler. Önemli olan, ‘’silahlar ne oldu?’’ değil. ‘’Silahlılar ne olacak?’’ Silahlılar, bir dönemin meşhur lafıyla, dağdan ovaya nasıl inecekler? Hangi hukuki statüyle? Öcalan'ın çok önemli, yakın tarihte, Şubat ayı başlarında yazdığı metni okuduğumuz zaman, hatta sen de ona atıfla bir yazı yazdın, orada Öcalan’ın kendisi de söylüyor: “Bu silahlıların durumu hukuka bağlanmalı ki gelsinler” diyor. Daha öncesinden biliyorum. Hasan Cemal'in bir kitabında da vardır. Celal Talabani ona anlatmış. Tayyip Erdoğan Başbakanken, onunla görüşen Celal Talabani, “Bunlar gelecekler, hapse mi girecekler yoksa evlerine mi gidecekler?” diyor. “Birincisi olursa gelmezler. Niye gelsinler?” diyor adam. Vazgeçti hadi silahlı mücadeleden, ki bana yazdıkları, belirttikleri hususlar var; ta o zaman, “Tamam, biz yapmayacağız artık. Bitiriyoruz”. “Siz ne yapacaksınız? Hapse gireceklerse gelmezler” diyor. Hasan Cemal'in kitabında vardır bu.
O dönem Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri ve eski bir gazeteci olan değerli dostum Kamuran Karadağ, şimdi 80 küsur yaşında ve Londra'da yaşıyor, bana, “Peki, Hasan Cemal devamını yazmadı mı?’’ dedi. “Devam mı var?” diye sordum. “Evet, var. Tayyip Erdoğan'la görüşmesinde, ben Celal Talabani'nin yanındaydım’’ dedi. Bunun üstüne Celal Talabani, “Siz dindar adamsınız, inançlı bir insansınız. Hazreti Peygamber Medine'den Mekke'ye döndüğü zaman kendisine baş kaldırmış o Mekkelileri affetti. Siz bir yüce gönüllük gösterin. Evlerine gidebilsinler, cezaevine değil” demiş. Onun üzerine Başbakan Tayyip Erdoğan da dönmüş, “Ben Peygamber değilim” demiş. Çok özlü, ilginç bir söz. Bugüne gelirsek, gerçekten şu anda yüz yüze bulunduğumuz ve şimdi Cumhurbaşkanı olan Tayyip Erdoğan'ın iki gün önce söylediği, ‘’çok hassas kavşak’’ dediği, bu kanun aşaması. Dağdakiler, cezaevindekiler, sürgündekiler ne olacak? Silah değil önemli olan.
Unutmadan söyleyeyim; dikkat ettim, iki hafta önce Ömer Çelik açıklama yaptı. Bir gün önce Cevdet Yılmaz, hatta DEM Parti’yi suçlayarak. “Devletten talepte bulunacağınıza, gidin önce silahları teslim edin” dedi. Ertesi gün Ömer Çelik aşağı yukarı aynı sözcüklerle açıklama yaptı ve iç beklemediğim şekilde Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş da aynı gün açıklama yaptı. Bu belli ki senkronize bir açıklama. Yani, ‘’Biz devlet olarak şu anda çıtayı buraya koyduk’’ demek. Ama tekrar daha önce söylediğime tekrar dönersek: Bu, hamur yoğurmak istemeyen kadının akşama kadar un elemesi gibi bir şey. Konu silah değil. Silahlılar. Onun için de yasa.

Ruşen Çakır: Dün Erdoğan’ın Külliye’de Devlet Bahçeli'yi kabul etmesinin ve gündeminin de bu olduğu söyleniliyor ki herhalde budur. Dolayısıyla, bu hafta başından itibaren bir şeylerin olabilme ihtimali var. Bu bağlamda şunu söyleyeceğim. Senin çok iyi bildiğin bir konu olduğu için, hep onu konuşuruz. Yasalar olmadan yapılabilecek şeyler de var. Mesela Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ gibi tutukluların bırakılması, kayyumların iadesi. Bu, hep yapılabilirdi, değil mi? Yani sürecin ilk başladığı anda da yapılabilirdi. Bugün de yapılabilir, yarın da yapılabilir. Şimdi iktidara yakın birtakım gazeteciler, kayyumların, özellikle Ahmet’lerin, yani Ahmet Özer ve Ahmet Türk'ün göreve iadesinin, mayıs ayında olacağını söylüyorlar. Ama bir zamanlar, ‘’Selahattin Demirtaş şu tarihte çıkacak’’ da denilmişti, olmadı.
Çandar: Ben söyledim her an çıkabilir diye. Çıkmayınca da sosyal medyada, “Hani çıkacaktı?” diye linçe uğradım. Edirne'de Selahattin Demirtaş'a gittim, “Allah aşkına bir açıklama yap. Sanki seni ben hapse attım ve ben tutuyormuşum gibi linçe uğruyorum. Beni kurtar. Vallahi onun bir kabahati yok d,” dedim. 

Ruşen Çakır: Peki, bekliyor mu Selahattin Demirtaş çıkmayı?
Çandar: Ben yeni gördüm kendisini. Üç, dört gün oluyor. Hafta başı beraberdik ve saatlerce konuştuk. Bekliyor, beklemiyor diye hiçbir konuyu konuşmadık. Birçok konuyu konuştuk, ama bekleyip beklememe üzerine konuşmadık.

Ruşen Çakır: Geçenlerde zaten Selçuk Mızraklı’yla beraber bu konuda bir açıklama yaptılar. 
Çandar: “Siyasi girdik, siyasi çıkarız” dediler. Ama Demirtaş çok çarpıcı bir söz söyledi. Bunu söylemem konusunda kendisiyle aramızda, ‘’Bunu açıklayabilirsin ya da açıklayamazsın’’ gibi bir diyalog geçmedi gerçi, ama çok enteresandı. “Bunca yıl hapis yatmış biri olarak şunu söyleyeyim: ‘10 yıl yatmakla 15 yıl yatmak arasında hiçbir fark yok. 12 ay yatan birisi, şunu, şunu yapmazsa bir ay daha yatar, 13. ay çok büyür gözünde. 12 ay yatmış insan 13 ayı göze alamayabilir, ama 10 yıl yatanın 15 yıl yatması hiçbir şey fark etmez” dedi. Yani, ‘’Ben ilkelerimden ve pozisyonumdan asla taviz vermeden, ne kadar gerekirse burada yatarım’’ demeye getiriyor. O yüzden, anlık bir beklentisi olmadığını buradan çıkarabiliriz.

Ruşen Çakır: Benim çok sıklıkla ele aldığım bir konu var: Demirtaş'ın Öcalan'la ilişkisi, ona bakışı. O konu, en çok üzerinde spekülasyon yapılan konu. “Öcalan onun çıkmasını engelliyor” diyen de var, “Öcalan onu rakip görüyor” diyen de var. Selahattin Demirtaş'ın Öcalan'a rakip olmak istediğini söyleyenler var. Bir de temenniler var. Nedir bu işin realitesi?
Çandar: Deminki ‘’kriminologluk’’ esprisinden hareketle şimdi söyleyeceğimi en kolay anlayabileceklerden birisi eminim ki sensin. Öcalan aklından geçirse bile böyle bir cümle sarf etmez. ‘’Ben Selahattin'den rahatsızım. Selahattin rakibimdir. Selahattin kalırsa şu olur, çıkarsa bu olur’’ demesi hâlinde Selahattin'i kendisiyle aynı kategoride mütalaa ediyor olur. Öcalan'ı iyi kavramış olan, kafa yapısını, söylemini iyi kötü iyi bilen bir kişi, Öcalan'ın asla böyle bir diyalog tarafı olmayacağını peşinen bilir. Yani bu bağlamda asla söz etmez Selahattin Demirtaş'tan. Bir ara sirküle oldu; ne kadar doğru ya da yanlış bilmiyoruz, ama ‘‘Selahattin'e ihtiyaç var. Kırgınsa gönlünü al. Onu kazanmak lazım. Uzakta durmaması lazım. Rol oynaması lazım’’ diyebilir. Ama, ‘’Ben Selahattin’le rakibim. Selahattin kalırsa daha iyi olur, çıkarsa daha iyi olur’’ gibi cümleler söylemez. Yani kendisiyle aynı kategoriye onu dâhil etmemek için söylüyorum.
Selahattin'e gelince: Selahattin, demokratik siyasetin bir figürü. Kürt sokağında, sadece Kürt sokağında da değil, Türk sokağında da olağanüstü sevildiğini biliyor. Hatta kendisine de söyledim bunu, zaten kendisi de biliyor ve bu, sadece benim kanaatim de değil. Türk sokağının ‘’en sevdiği’’ değil, ‘’tek sevdiği’’ Kürt siyasi şahsiyeti. Bu, çok önemli bir şey. Türkiye için çok iyi bir şey, Kürt halkı için çok iyi bir şey. Türkler için de çok, çok avantajlı bir şey. Selahattin Demirtaş bunu demokratik siyasette inşa etti. Dolayısıyla, Selahattin Demirtaş'ın var olma alanı, demokratik siyasettir. Ve bugün 27 Şubat bildirisinden itibaren gelinen nokta artık, ‘‘Kürt mücadelesi tümüyle şiddeti, silahı yok edecek, zihniyetinden, her şeyinden, hem araç olarak, hem amaç olarak, hem zihin kalıplarındaki kıvrımlarından çıkarıp atacaktır’’ denilince, Selahattin Demirtaş'ın, kendisini var eden en iyi bildiği şeyi yeniden yerine getirmesi için yepyeni ve olumlu bir iklim doğuyor demektir. Açıkçası Selahattin Demirtaş da buna hazır. O yüzden, “Ne zaman?” sorusu öne çıkıyor.
Selahattin Demirtaş'a Abdullah Öcalan’ı sorduğunuz zaman da, siyasi Kürt hareketinin, örgütünün lideri odur. O, Kürt isyanının, silahlı Kürt hareketinin lideriydi. Şimdi ondaki güç, onun oradan devşirdiği ve sahip olduğu güç hiç kimsede yok. ‘’Hadi, Selahattin şu örgüte söyle de vazgeçsinler silahtan, şiddetten’’ dendiğinde ‘’benim böyle bir gücüm yok. Onun gücü var, benim gücüm yok” diyor Demirtaş. Böyle bir gücü yok Selahattin’in. Alanlar ayrı. Her ne kadar Kürt siyasi hareketi denilen platformda isimleri birlikte dolaşım içindeyse de, ayrı rollerin insanları ve ayrı konumlardalar ve Selahattin Demirtaş, Öcalan'ın ne olduğunun idrakinde. Bir de, Türkiye kamuoyu açısından, altını çizerek söylemeliyim. Selahattin Demirtaş 53 yaşında. Ben dâhil, biz hepimiz giden kuşağız. Yani eleği eleyip duvara asan kuşağız. Selahattin Demirtaş 53 yaşında daha, yeni geliyor.

Ruşen Çakır: Bu süreç başladığından beri, çoğu Türkiye kökenli olan Kürtlerin içerisinde, özellikle diasporada, süreç karşıtı ‘’Kürt milliyetçisi’’ diyebileceğimiz insanlar var.
Çandar: Evet, çok kuvvetli.

Ruşen Çakır: Hatta Türkiye'de de, yanılmıyorsam Kürt Milli Platformu başlıklı bir toplantı yapıldı. Öcalan'ı ve onunla beraber hareket edenleri ciddi bir şekilde, bir tür ihanetle suçladıkları bir olay var. Bunlar önemli mi?
Çandar: Önemsiz değil, öyle diyeyim. Ben buna sosyal medyada çok rastlıyorum; ben de payımı alıyorum bundan. Hatta 21 Mart'ta Nevruz'da Diyarbakır'daydım. Ertesi gün Tatvan'a gittim. Milletvekili arkadaşlarımızdan Şırnak Milletvekili Nevroz Aslan'la beraber orada konuşma yapacaktık. Nevroz bana, “Sana bir şal-şapik getireyim, onu giy” dedi. “Olur” dedim. Bir dengbej’in şal-şapikini getirdi. Kürt ulusal giysisi. Sonra ben bunu sosyal medyada paylaştım. Tatvan’da öyle de bir konuşma yaptık. Hayatımda yemediğim hakaret, iki taraftan birden yedim. Türk milliyetçilerinden alışığız. ‘’Vatan haini, devlet düşmanı, bölücü, alçak, hain. Zaten senin deden de Fatih’’ gibi bir sürü laflar söylenmesine alışığız. Değmiyor artık. Yani derimiz kalınlaştı. Fakat tam senin tarif ettiğin Kürt milliyetçilerinin, ‘’Hiç yakışmamış.’’ ‘’Devletin aramıza soktuğu ajan’’ lafları söyleniyor. Benim etnik olarak Türk olmam bir kabahat ve ben, olsa olsa devlete çalışan bir ajanım. Neden? DEM Parti milletvekili olduğum için. DEM Parti de genel anlamda Kürt hareketiyle ilişkilendirildiği için, senin de şimdi söylediğin gibi, muazzam bir Öcalan düşmanlığı, PKK düşmanlığı ve DEM düşmanlığından, DEM Parti de nasibini alıyor. Ve ‘’devlet ajanı, bunlar devletin adamları’’ deniyor. Peki, nedir yani? Siz ne istiyorsunuz? Bağımsız Kürt devleti istiyorlar. Ve İsrail'i istiyorlar, söylüyorlar.
Bir de, ben ne zaman İsrail'e ilişkin olumsuz bir söz söylesem, sosyal medyada birtakım Kürtlerden yağmur gibi ‘’Sen Kürtleri zayıf bırakmak isteyensin. Bizim İsrail'den ne sıkıntımız var? Asıl, Türk devleti bizi yok ediyor, eziyor, inkâr ediyor, reddediyor. Dolayısıyla, bizim çıkarımız ve geleceğimiz İsrail'le birlikte olmaktır’’ diyen hakaretamiz cümleler geliyor. Niye? İsrail Kürtlere devlet kurduracak. Düşünce bu. Kürt milliyetçiliği ile İsrail yandaşlığı, yanlılığı arasında bayağı bir ilişki oluştu. O bakımdan da Öcalan çok önemli. Öcalan da, kamuoyuna çok yansımayan, ama birtakım görüşme notlarında, uzun uzun İsrail'in yükselmesinin Kürtleri gömmek üzerinden gerçekleşebileceğini söylüyor.

Ruşen Çakır: Şöyle söyleyeyim. Bu süreçte ilk önüme gelen görüşme notlarını okuduğumda, ki düşün artık ilk notların hangi tarihte olduğunu, 5 sayfalık A4’te 20, 25 kere ‘’İsrail’’ diyordu. Ben bir metinde kaç kere geçmiş diye kelime saymayı severim. O tarihte henüz çok büyük şeyler başlamamıştı, Gazze süreci sürüyordu.
Çandar: Daha Halep'e, Suriye'ye gelmemişti.

Ruşen Çakır: Yok, çok daha öncesi. Mesela onun ‘’Gazzeleşme’’ lafı çok önemli.
Çandar: Çok, evet.

Ruşen Çakır: Evet. Çok önemli. Mesela şubat ayı başındaki en son görüşme notlarında söylediği şey. Diyelim ki Suriye'de bir emirlik kurmuş olsaydı, bu ne kadar kalabilecekti? Ne işe yarayabilecekti? O Pirus Zaferi vesairesi… Ve ne diyor? “Bizden ne kadar çok insan ölürse, İsrail o kadar çok güçleniyor” diyor. Böyle bir argümanı var.
Çandar: Daha kuvvetli bir argümanı var: “Türklerle ve Kürtleri birbirleriyle savaştırmak istiyor bu” diyor.

Ruşen Çakır: Evet, tam da bu.
Çandar: Ta Selahaddin Eyyubi'ye gidiyor, oradan Selçukluya. Aslında Selçukluların bir Türk-Kürt beraberliği olduğunu ve hatta Malazgirt'in, Alpaslan'ın aynı zamanda Kürtleri de temsil ettiğini söylüyor ve oralarda, aynı adresten yola çıkmasalar da, Devlet Bahçeli'yle çok örtüşen Türk-Kürt kardeşliğinin üzerinden görüşleri var.

Ruşen Çakır: Ama bir yerde, “İsrail'le ilişkiye geçmeyin demiyorum” diyor. Yani onun da bir kart olarak bir değeri olduğunu da görüyor.
Çandar: Ama kardeşlik hukuku çok önemli onun için ve onun, tarihi arka planını söylüyor. Aynı görüşler kuvvetle Selahattin Demirtaş'ta da var. Sürecin başlarında çözüm önerileri ile yaptığı açıklamasını hatırlayalım: Türklere karşı Kürtlerin ne yapması, Türklerin Kürtlere ne yapması gerektiğini söylemişti; Trabzonspor, Amedspor arasında bir kardeşlik maçı düzenlenmesi, liderler ve komisyon üyelerinin, Menderes, Türkeş, Orhan Doğan ve Mehmet Sincar’ın mezarlarını ziyaret edip oradan Anıtkabir’e gitmeleri… Türk ve Kürt kardeşlik hukukunun pekiştirilmesi.

Ruşen Çakır: Peki, şimdi şöyle bir toparlayalım. Bahçeli ayağını frene koyar gibi oldu; Erdoğan son anda biraz gaza basar gibi oldu. Ve artık, “Devlet bir şey yapsın, artık adım atsın” deniliyor. Erdoğan'la Bahçeli dün buluştular ve bölgede ne olacağı da belirsiz. Özellikle İsrail'in Kürtler üzerinden birtakım hesapları olduğu da muhakkak, ki bu, sadece İsrail'in değildir herhâlde, ABD'nin de bir şekilde hesapları vardır. Normal şartlarda, Meclis tatile girmeden bir şeyler yapılma ihtimali var mı? Yoksa bir de yaz tatili girerse bu iş yatar.
Çandar: Yaz tatili ve iki şey çok önemli. Ona dikkat etmemiz gerekiyor takvim olarak. Biri, Türkiye’de NATO zirvesi olacak.

Ruşen Çakır: Evet.
Çandar: Bu, çok önemli. Ankara'da NATO zirvesi olacak.

Ruşen Çakır: Ne zamandı o?
Çandar: Temmuz ayında. Bir de Dünya Kupası var. Şampiyonlar Ligi maçında Meclisi gece çalıştırmak kolay olmuyor; ertesi güne bırakılıyor birdenbire. Grup başkan vekilleri bir şekilde anlaşıyor, Meclis çalışmıyor. Futbol önemli. Ayrıca, Türkiye Dünya Kupası'na gidiyor. Türkiye var Dünya Kupası'nda. Yani temmuz ayına kadar bir hareket olması gerekiyor. O yüzden bu mayıs sonuna kadar, dünkü Erdoğan ile Bahçeli görüşmesini de göz önüne alırsak, Haziran gibi bir şeyler gelebilir Meclise. Bu ihtimal varit açıkçası. Bir de, “Bahçeli topa girmiyor,” diyoruz ama şunu da unutmayalım. ‘’Kuş iki kanatla uçar; biri kanat çırptı, diğeri çırpmadı’’ diyerek, hareket eden kanadı da Öcalan olarak ifade etti. Bir anlamda, hareketsiz duranın devlet olduğunu ima etti. Bunu söyleyeli iki hafta oldu daha. Yani Bahçeli o kadar da denklem dışında durmuyor.
Şu da önemli tabii. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘’Terörsüz Türkiye’’ hedefini bu ‘’süreç’’ kavramıyla ifade ediyor. Önceki gün yaptığı konuşmada, “Biz bu yola kardeşliğimize saplanan hançeri söküp atmak için çıktık. Biz bu yola silahların tahakkümüne tamamen son vererek, sivil siyasetin demokratik kapasitesini daha da güçlendirmek için çıktık” diyor. Ve en önemlisi, “Biz bu yola bölgemizde oynanan sinsi oyunları bozmak için çıktık” diyor.

Ruşen Çakır: Evet.
Çandar: Şimdi’’ bölgemiz,’’ ‘’sinsi oyun’’ dediği anda İsrail'i hatırlamak zorundayız. Ve konu süreçse, İsrail-Kürt buluşması ihtimalini bertaraf etmek için çıktık. O yüzden de kardeşliğimizi tekrar öne çıkarmak, canlandırmak...’’ Dönüp dolaşıp aynı şeye, yasal düzenlemelere geliyoruz. Ve daha öncesinde zaten Numan Kurtulmuş da siyasi partilerin bu konuda çalışması olduğunu söyledi. Onlar alındıktan sonra, bir de unutmamamız gereken şu var: Bizim DEM Parti'nin İmralı Heyeti, sanıyorum daha önce de açıkladı bunu; Öcalan'la yaptıkları son görüşmenin arkasından bir de Cumhurbaşkanıyla görüştüler. O sırada ısrarla şunu söylediklerini hatırlıyorum; kamuoyu önünde söylediler mi onu hatırlamıyorum, ama en azından benim bulunduğum meclislerde ısrarla söylenildiğini açıklayabilirim. Çünkü bu geçiş yasası sadece örgüte dair; bu, konuya ilişkin herkesi kapsayıcı bir yasa değil, o yüzden ‘’geçiş yasası’’ deniyor, Cumhurbaşkanına da, Öcalan'la yapılan görüşme sırasındaki devlet heyetine de, yasa taslağı, Adalet Bakanlığı tarafından Adalet Komisyonu’na gitmeden önce, “Bunu Öcalan görsün. Örgütüyle bir görüşsün. Netice itibariyle örgütünü bağlayacak bir şey bu. O, söz geçirebilir. Görsün sizin hazırlayacağınız taslağı. Üzerine bazı uyarıları olabilir, oynamaları olur. Örgütüne anlatacak olan da odur. Bu yapılsın” dediler.
Öcalan'ın yine az önce atıf yaptığımız, kamuoyunda çok da paylaşılmayan şubat ayındaki görüşme notlarında çok ilginç bir husus var. O vesileyle bir anekdotu da anlatıp tamamlayayım. Öcalan, “Bütün arkadaşların tümünü kapsasın bu. Türkiye'ye gelebilmelerini, demokratik hayata girmelerini sağlamak için örgütün tümünü kapsasın. Ama illa da eğer bazı unsurlar için geçerli olmayacaksa, ola ki…” diyor.

Ruşen Çakır: Siyaset yasağı.
Çandar: Evet. 5 yıl diyor. Beş yıl tılsımlı bir kavramdır. Niye? Ben, Öcalan'ın o meşhur, hep atıf yaptığı, ‘’1993’te başladı bu iş” dediği ateşkesi uzatma bilgisini ona iletmek için, rahmetli Turgut Özal’a, Orta Asya gezisinin dönüş yolunda katıldım. Zaten 48 saat sonra vefat etti, devamı gelmedi. Bakü’den Ankara'ya kadar yan yana gittik. Bana, “Anlat bakalım ne oluyor ne bitiyor?” diye sordu. Son konuşmamızdır o. Perşembe günüydü o gün. “Cumartesi İstanbul'a geleceğim, devam ederiz” dedi. O gün de vefat etti. Cumartesi günü.  O konuşmada bana, “Benim kafamda şu var” dedi: “Hiç doğrudan suça karışmamış olanlar, şunu öldürmüş, bunu yaralamış, burayı basmış, şunu rehin almış bir durumu yoksa, hemen bütün siyasi haklarını kullanabilecek şekilde gelmesi ve başlaması.’’ Yani bir tür af. Ama af ve teslimiyet kavramları siyasi kabul görmez diye başka kavramlarla ifade etmek lazım. Önder kadro, diyelim 15 kişi, 20 kişi, 30 kişi. Türkiye'nin iç dengeleri bakımından, ‘’tamam, onlar da gelsin, başta Abdullah Öcalan olmak üzere. Seçimlere girsin.’’ Bu olamayacağı için, onlar 5 yıl gelmeyecek ve bu 5 yıl zarfında Türk Ceza Kanunu’nun herhangi bir maddesini ihlal etmedikleri takdirde…

Ruşen Çakır: Gelecekler.
Çandar: …Daha önce gelmiş olanlarla aynı haklara sahip olarak devreye girecekler. Bizim devletin bir huyu var. Hiçbir şey kaybolmuyor. Rafa konuluyor, sonra çıkarılıyor raftan. Onun için ‘’bu 5 yıl tılsımlı bir kavram’’ diyorum. Hatta ben, “Efendim, bu dediğiniz meclisten geçer mi?” dedim. “Geçmez” dedi. ‘’O zaman ne anlatıyor? Ne faydası var yani?’’ dedim. Özal dedi ki: “Ben inceledim. Danıştay’a iptali olmayacak türden bir kararnameyle bu yapılabilir” dedi. İdare Hukuku çalışmış yani. Ama “Süleyman Bey’le sizin aranız berbat” dedim. O dönemde Süleyman Demirel Başbakan. “Bu çok hayati bir mesele. Ulusal bir mesele. Türkiye'ye dönünce, Süleyman'la konuşacağım bu konuları” dedi. Vefatından 48 saat önce bana açıkladığı o taslağı, herhâlde birkaç kişi daha biliyordu. Dolayısıyla, bu ‘’5 yıl’’ kavramı o günden bugüne öylesine var ki, Öcalan da bundan iki ay önceki bir görüşme notunda, “Hepsini kapsasa çok iyi olur, ama olmazsa bazıları için bir 5 yıl” diye ortaya atıyor. Dolayısıyla, bunun egzersizi yapılmakta şu anda.  Mayıs ayının 1'indeyiz. O nedenle de bir ay içinde, bir şekilde Haziran'da meclise gelecek şekilde bu adımların atılma ihtimali var. Hatta hatırlarsın o notları okumuşsan, Öcalan, “Sanırım bizi çok da tatmin etmeyecek, en ideali olmayacak bir metin gelecek” diyor. Ki Türkiye'de öyle okumuşlar. Ona da hazır yani.

Ruşen Çakır: Evet. Bir de tabii 27 Mart'ta yapılan o 5 saatlik heyetler hâlindeki görüşmede, birçok şeyi daha da ilerletmiş olduklarını varsayıyorum. Yani birçok müzakereyi orada yapmışlardır, birçok şey hazırdır herhâlde. 
Çandar: 27 Mart'tan bu yana bir ay geçti. İmralı Heyeti gitmedi ama devletle görüşmeleri devam etti.

Ruşen Çakır: Evet, doğru. Çok teşekkürler Cengiz Çandar. Evet. ‘’Süreç ne oldu? Ne olacak?’’ konusunu DEM Parti Diyarbakır Milletvekili, gazeteci Cengiz Çandar'la konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
26.05.2026 Hani Kürt hareketi CHP'ye karşı Erdoğan'ın yanında saf tutacaktı!
25.05.2026 Özgür Özel kendisini aşıyor
24.05.2026 “Bay Kemal”in “ahlâk kavgası” ne kadar inandırıcı?
24.05.2026 Alişer Delek: “Yeni parti kurulmasından başka bir yol görmüyorum”
23.05.2026 Sahadaki Kimlik: Amedspor | Vahap Coşkun ile söyleşi
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
22.05.2026 Ümit Akçay ile söyleşi: Mehmet Şimşek mutlak butlan kararından habersiz miydi?
22.05.2026 Edgar Şar: "İktidar uzun bir süre olaya dahil olmayıp CHP içindeki tartışmayı kızıştırmak isteyecek"
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
26.05.2026 Hani Kürt hareketi CHP'ye karşı Erdoğan'ın yanında saf tutacaktı!
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı