Ümit Fırat ile söyleşi: Süreç Kürt siyasi hareketini nasıl dönüştürecek?

15.08.2026 medyascope.tv

15 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Çözüm süreci, çerçeve yasa... ve bekliyoruz adımların atılmasını. Bunlar neye yol açacak? Bugüne kadar neler oldu? Bundan sonra neler olabilir? Araştırmacı yazar Ümit Fırat konuğumuz. Hoş geldin Ümit. Seninle Ocak sonunda bir yayın yaptık, yine stüdyoda, 21 Ocak'tı. Bayağı da ilgi gördü. Bölgesel olarak bakmıştık daha çok. Kürtlerin tarihinden hareketle bakmıştık. Şimdi biraz daha fazla Türkiye, tabii bölgeden de konuşuruz ama Türkiye üzerinden konuşalım. Şimdi öncelikle bir yasamız var; ‘‘çerçeve yasa’’ adı verilen, Öcalan buna ‘‘kök yasa’’ diyor, çerçeve yasa deniyor. Büyük çoğunlukla, 467 galiba milletvekilinin oyuyla ‘‘evet’’...
Ümit Fırat: Pek rastlanmayan bir şey.

Ruşen Çakır: Hatta ‘‘hayır’’ diyen iki milletvekili de sonra AKP'ye geçti. Onları da sayarsak 469 oyla geçmiş bir yasa var. Bu yasayı, sen yıllarca bu süreçleri takip etmiş birisi olarak nasıl buluyorsun?
Ümit Fırat: Şimdi şöyle bakalım. Yani şimdi bu neticede bir infaz düzenlemesi, yasa öyle. Adına ‘‘terörsüz Türkiye’’, ‘‘barış süreci’’ envai çeşit isimler konuldu ama sonuç olarak ortaya çıkan yasa bazı suçların ya da cezaların infazına ilişkin ceza indirimini ertelemesini öngören bir yasa. Hukuk bu. Yani bir infaz indirim yasası. Ceza infazlarında indirim yasası. Ama bunun kalkış ve sonuç itibarıyla hedeflediği, kalktığı nokta ve hedeflediği noktalar bakımından önemi büyük. Şunun için, 42 yıldır süren bir silahlı ayaklanma var. Bir tarafta devlet var, çok da adil olduğu söylenemeyen. Hele 1984 ve yakın dönem öncesi şartlarda hepimizin başımıza neler geldiğini anlatmakla bitiremeyiz. Orada bir ayaklanma var. O ayaklanmayı başlatan örgüt ve onun lideri 42 sene, 43 sene boyunca sürdürdüler çeşitli aralıklarla bazı umutlar besleyerek. Zaman zaman kesintiler oldu tabii büyük ölçüde bazı iyi noktalara gelinmişken ama bir yere varılamayacağına kanaat getirdiler. Ben galiba seninle gene konuşurken söylemiştim, ta geçen sene yazdım galiba ya da belki daha önce. Yani Abdullah Öcalan'ı galiba devletin bazı yetkilileri, ilgili bazı siyasileri yeni okudular, yeni incelediler. Ne söylediklerini yeni dikkate aldılar. Bugün ya da işte bu yakın dönemde, şu son bir iki sene içinde söylediklerini çok uzun zamandır söylüyor: "Benimle görüşün, beni muhatap alın, biz ortaklaşa bir yerlere varırız, merak etmeyin."

Ruşen Çakır: Mehmet Ali Birand röportajına kadar götürebiliriz değil mi?
Ümit Fırat: Tabii ki, 1988 yılında... O da yasaklandı biliyorsun Galatasaraylılık falan, ‘‘et ve tırnak’’ mevzuları çıktı. Tabii yani oraya götürülür. Sonra 1993'e vardığımızda bir fiili durum ortaya çıktı. Ateşkes ilan etti, heyetler gitti, kravatlar hediye edildi vesaire. Ama ne oldu? Devlet içi bazı odakların da araya girmesiyle 1993 Mayıs 24-25 Mayıs gecesi Elâzığ Bingöl Karayolu'nda bir katliam düzenlendi. Burada elbette o tetiği çeken, o 33 tane askerin öldürülmesine yol açan, öldüren PKK militanlarıydı, gerillalardı. Ama onu öldürttüren onlar değildi. Devlet içinden bazı güçler, odaklar vardı. Nitekim birilerine Elâzığ Askeri Mahkemesi ceza verdi. Sonra Askeri Yargıtay’dan geri döndü ve o dosya kapandı. Yani çok önemli bir noktaya, bir kavşağa gelinmişken bütün o pozisyon heba oldu gitti. Çünkü genel af çıkacaktı, Bakanlar Kurulu'nda ve Milli Güvenlik Kurulu'nda öyle bir karar alındı o günlerde. O cinayetler ortaya çıkınca ertelendi. Neyse... Yani tabii daha sonra zaman zaman ateşkesler oldu. Hatta 2013'e gelindiğinde çok daha umut verici bir gelişme oldu. Yalnız orada bir şey vardır, ben belki daha sonraki yıllarda bunu fark ettim. Galiba o zaman Tayyip Erdoğan henüz iktidar değildi, bir muhalefet lideri gibi Türkiye'de olan bitene daha iyi bir yerden bakan bir insandı ve bu işi burada bitirmek lazım gelir diye düşünüyordu. Ama gene de hem uluslararası konjonktür hem Türkiye'nin iç dengeleri bakımından o işi bitirmeye elverişli bir zemin yoktu. Bu işin devamından bazı odakların büyük ölçüde yararı vardı, menfaatleri vardı ve o iş orada devam etmedi ve kesintiye uğradı. Ha kim geldi, kim gitti? Hendek savaşları oldu. Yok bilmem işte "Seni başkan yaptırmayacağız." Hendek savaşları da ayrı bir kirli dosyadır. Yani bir gün açarsak onu da uzun uzun konuşacak arkadaşlarımız var, hepimiz varız. Neyse, geldik bugünlere. İşte bugünlere geldiğimiz yani iki yıl önce, 23 ay önce Devlet Bahçeli galiba Abdullah Öcalan'ın yazdıklarını, söylediklerini yeni okumuş, yeni incelemiş, takdir etmiş olmalı ki çağrıyı yaptı ve bu süreç öylece başladı.

Ruşen Çakır: Gelinen nokta başarı mı?
Ümit Fırat: Bu başarı, şundan. Ben eski PKK'nin... Şimdi ben bir yıl önce burada seninle gene konuşurken, ‘‘Ben artık kendilerini ‘Apocu hareket’ diye isimlendireceğim’’ demiştim. Nitekim kendileri de öyle adlandırdılar. Yani Apocu hareket, ben ve benim gibi düşünen pek çok insan, binlerce insan; biz PKK'nin ve Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye demokrasi getireceğine hiçbir zaman inanmadık, öyle bir hedefi olduğunu düşünmedik. Dolayısıyla bugün çok ciddi şekilde tartışılıyor: ‘‘Efendim demokratikleşme gelmedi. Boşu boşuna 42 sene binlerce can gitti, telef oldu’’ kabilinden... E tamam, bunun sonunda Türkiye'de ben demokrasi olur, Abdullah Öcalan önderliğinde Türkiye'de bir demokratik devrim gerçekleşir, özgürlükçü bir ortam filizlenir, işte Avrupa bizi kıskanır gibi bir noktaya geleceğimizi hiç düşünmedim. Şimdi o ilan edilen savaş ya da o isyan 1984 Ağustos'unda, 15 Ağustos'unda, tam da yıl dönümüne geldik, o isyan neticede tarafların bu işten bir şey çıkmayacağı, artık bunun sonuna gelindiği, modası geçmiş bir deneme olabilir kabilinden gördükleri bir mücadele anlayışı sona erdi, erdirildi. Bölgesel şartlar da buna uygundu. ‘‘Başlangıç olarak nasıl bir yerden tutalım, ele alalım?’’ denilirken elbette ki önce örgütten bazı talepler oldu. İşte silah bırakma, ateşkes... Hatta oraya karşı işte birtakım generaller falan tepki gösterdi, "Ne demekmiş ateşkes?" E önce ateş kesilir, yani bu işin kuralı, yolu budur. Neyse sonradan silah yakma ve birtakım görüşmeler, müzakereler, kuryeler, işte ne bileyim heyetler, Meclis komisyonuna kadar iş vardı. Neticede geldi. Önce bir infaz düzenlemesiydi. Şimdi bu iki yapı arasında, devletle isyan eden örgüt arasında ‘‘Artık bu işi sürdürmeyeceğiz’’ noktasında bir uzlaşmaya gelinmişse alan razı veren razı ya da satan razı kabilinde, burada bana söz düşmez. Ben ‘‘Niye Türkiye'de demokratikleşme yönünde bir adım atmadınız?’’ diyemem. Çünkü öyle bir beklentim yoktu. Ben Türkiye'de sivil bir muhalefetle, başka örgütlenme metotlarıyla, başka mücadele anlayışlarıyla demokratikleşmenin gerçekleşmesini...

Ruşen Çakır: Peki burada şöyle bir husus yok mu? Türkiye'de demokrasinin önüne çıkartılan en büyük engel ya da bahane...
Ümit Fırat: Şimdi ben buna geleceğim tabii. Yani bu savaş, bu çatışma... Bakın, biz siyasi tarihten şunu biliyoruz: Bütün baskı rejimleri bazen kaosa yol açsa bile çoğu zaman daha bir sağlam zeminde demokratikleşmeye varır. En son tipik örnekleri Portekiz, İspanya, Yunanistan'dı bizim 40 sene önce ele aldığımız örneklerde. Biz 12 Eylül rejiminin, o zulüm rejiminin tasfiye edilmesi sürecine tam başlayacakken bu çatışma başladı, silahlı çatışma ve devlet ne kadar demokratik talep olduysa "Terörle mücadele ediyorum, bu şiddet ortamında ben bunları yapamam" dedi, geri çevirdi. Bu gerekçeyle, yani bu çatışma, bu savaş ekseninde Türkiye'de pek çok demokratik hak, hukuk rafa kalktı. Dünyada kullanılmakta olan pek çok hak, hukuk Türkiye'de tanınmadı, hâlâ tanınmıyor bunu gerekçe göstererek. "Benim başım dertte, ben olağanüstü bir hal yaşıyorum, devletim bölünme tehdidi altında" denildi ve hep ellerinin tersiyle ittiler. Yani bir sürü böyle "Bize rapor verin, biz bu konuda raporluyuz" der gibi bir tavırla dünya kamuoyunun önüne çıktılar ve gittikleri her diplomatik masada Türkiye'deki demokratikleşme ve Kürt meselesi gündeme geldi. Ama gittikleri her masada da aynı şeyleri tekrarlayıp durdular. Hatta gene, 20 sene oldu tabii, Ermeni konferansında bir emekli büyükelçi demişti ki, sadece Ermenilerle ilgili değildi tabii genel olarak Türkiye'nin fikri yapısına ilişkindi, ‘‘Yahu ben 42 sene diplomatlık yaptım, Türkiye'nin haklı olduğunu savunmaktan bıktım. Nereye gitsek Türkiye'yi haksız buluyorlar. Ben de ‘Türkiye haklı’ demek zorunda kalıyorum ama bunu artık taşıyamadım’’ dedi. Yani Türkiye bütün diplomatik masalarda, kendi iç kamuoyunda halkına karşı hep bir şeyleri ertelemenin gerekçesi olarak bir bahane buluyordu. İşte geçmişte komünizmdir, bilmem şeriattır, işte 40-45 yıldır da Kürt tehdidi. En azından benim tek beklentim; bu bir ceza infaz sistemine ilişkin kanundur, bu kanunun devamından bir şeyler gelecektir. Kanunla olmasa da görünürde olmasa da idari olarak da bazı düzenlemeler gelir. Hepsi kanunla olmuyor. Zaten Türkiye'de kanunları çok da fazla dinleyen yok. Yani esas olan idari yapı çok önemlidir. Bürokrasiden çok ciddi engellemeler olmazsa, birtakım politik eksenli bazı işte şoven gelişmeler, provokatif eylemler düzenlenmezse Türkiye'de silahlı çatışmanın olmadığı bir dönemin, bir sayfanın açıldığı bir dönemde galiba Türkiye'de bana niçin bazı hakların tanınmadığını, uygulanmadığını gösterecek bir bahane bulamayacaklar.

Ruşen Çakır: Peki şunu söyleyeyim; Kürt hareketinin tarihi Türkiye'de çok eski ve sadece PKK'dan ibaret değil.
Ümit Fırat: Evet.

Ruşen Çakır: Dönem dönem, Osmanlı'dan beri süren bir şeyden bahsediyoruz. Ve ama son 40-50 yıla damgasını vuran da esas çatışma.
Ümit Fırat: Evet.

Ruşen Çakır: Esas olarak, yani sadece bu değil ama esas olarak bu. Şimdi çatışmanın bitmesi durumunda nasıl bir Kürt siyasi atmosferi şekillenebilir? Şimdi normal olarak tabii ki Öcalan'ın kafasında şu var: İşte örgütün yurt dışındaki, cezaevindeki, Kandil'deki hatları da gelecek. Bir şekilde bunlar, kendi tabirleriyle, demokratik siyaset yapacaklar ve Kürtlerin temsilcisi olarak yürütecekler. Bu olay o kadar basit mi olacak?
Ümit Fırat: Hayır, öyle basit değil. Hani bir Bolşevik çıkmış 1917'de, ihtilalden sonra demiş ki, "Sağlıklı bir toplum, iyi bir devrim yapmak için hepimiz intihar etsek, yeni bir kuşak gelse..." Bu kolay değil. Yani belli bir kültürle yetişmiş, birtakım alışkanlıklara, karakteristik bazı özelliklere sahip bir yapının kolay kolay demokratikleşmesi, demokrasiye doğru bir evrime yol açabileceği hareketleri örgütlemesi, organize etmesi çok zordur. Yani o biraz zamana bağlı. Ama bu arada Kürt arkadaşlarımız arasında pek çok böyle silahlı mücadele dışında demokratik yollarla mücadele eden yapılar, gruplar var ama bunlar da henüz şu anda kendilerini çok büyük ölçüde kitleselleştirebilmiş değiller. 12 Eylül'den önce böyle bir süreç vardı ama 12 Eylül o hareketi biçti. Biçtikten sonra da 1989 ve sonrası hep, işte önce CHP'den, SHP'den yeni oluşum, sonra birtakım Kürt aydınlarının da desteğiyle HEP sürecine varan noktada gene bir kitleselleşme, bir sosyal demokrat hareket, bir legal Kürt mücadelesi olabilirdi ama sonra o hareket PKK ile de uzlaşarak, Abdullah Öcalan'la da uzlaşarak belli bir eksenin kontrolüne girdi. Ve oradan da yani bütün Kürtleri daha demokratik bir yapı olarak kucaklama şansı kalmadı. Elbette geniş bir kitleyi temsil ediyordu ama geniş bir kitleyi temsil etmek hiçbir zaman geleceği aydınlık olan bir hareket anlamına gelmez. Yani öyle bir hedef yoktur. Yani demokrasiyi gerçekleştirmek için önce demokrat olmak lazım.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir anekdot var, sana daha önce anlatmış da olabilirim: Yıllar önce Kürt hareketinden bir belediye başkanı bana şey demişti: "Ya ben liberalim" demişti yani politik olarak. "Ama bu partide çoğu solcu. Aslında ben onlarla siyaset yapmak istemiyorum ama mecburen hepimiz Kürt olduğumuz için bu hareket içindeyiz, şu işler çözülse de herkes kendi yoluna gitse" demişti mealen.
Ümit Fırat: Şüphesiz tabii. Yani şimdi PKK o çatışma dönemlerinde bir kere her ne kadar devletle çatışma hâlindeydiyse de Kürt toplumu üzerinde de bir baskısı, bir otoritesi vardı. Yani ben Diyarbakır'a gidip bazı arkadaşlarımla sohbet toplantıları yaptığım zaman ileri geri konuşurken beni uyarırlardı: "Dikkat et, yani yandaki masadakiler dinlerler, başın derde girmesin" gibi. Hatta şunu da söyleyeyim, yani sen de bilirsin; 2007-2008 döneminde bana devlet koruma polisi tayin etti. Evimin kapısını çaldı adamın biri, iki yakışıklı boylu poslu, "Ben size koruma tayin edildim" dedi. "Ben öyle bir talebim olmadı" dedim. "Siz ölüm tehdidi almışsınız PKK'dan" dedi. "Alabilirim ama benim yaşam tarzıma uymuyor, teşekkür ederim." Bana dilekçe yazdırttı, reddettim. Valiliğe götürdü, onaylattı. Ben korumayı kabul etmedim. Yani bir ölüm tehdidi pek çok insan için oldu ya da gerçekleşen ölümler var, öldürülmeler var. Sahiplenilir de yani infazlar. Onun için onun yarattığı o korku, o iklim değişirse elbette ki Kürtler daha normal şartlarda, daha normal yolları, başka demokratik, başka modern araç gereçleri kullanmaya yönelirler. Ama yani düşünebiliyor musunuz şu anda Kürtlere? Ben de zaman zaman bazı toplantılarda söylüyorum; yani genel olarak o PKK dışında ya da Apocu hareket dışında kalan Kürtler hep böyle aralarında bir birlikten söz eder ama sık sık da bölünürler. Bu arkadaşların da çoğu bölünürler. Sonra birlik toplantıları yaparlar, birleşemezler de. Ama yani bunların hepsi birden KDP'ye yazılabilir, yani işte Barzani'nin KDP'sine üye olabilir bu arkadaşlar, neredeyse tümüne yakın bir kısmı. Ama Türkiye sınırına geldiğin zaman 12-13 tane yapı çıkıyor ortaya. Bu arkadaşların belki PKK mağduru olmak gibi bir gerekçeleri de ortadan kalkıp kendi aralarında daha medeni, daha bazı işte çağdaş, daha yaşanabilir örgütler gerçekleştirebilirler. Ama şu anda olmuyordu, yani herkes kendi korunmasıyla, herkes kendi başının derdiyle uğraşıyordu. Şimdi yani bu çatışma gerçekten sona ererse, ki hâlâ ben bölgede bazı aktörlerin, dinamiklerin bu işin böyle bitmemesi gerektiğine dair birtakım hesaplar yaptığını düşünenlerdenim ve İran hiç rahat durmuyordur mutlaka. Çünkü İran mutlaka Kürdistan kartı olsun, bir Kürt kartı olsun ister. Bütün tarihi boyunca Persler, çünkü İran bir ülkenin adıdır, Persler İran'ın işte her ne kadar devlet olarak ismini almışsa da İran’ı, diğer halkları kendi saflarında savaştıran, savaşa süren bir yapıdır. Hâlâ birtakım Kürtleri kendi ekseni etrafında ilgili devletlerle çatıştırmaya ya da problem yaşatmaya yönelik davranışlar, planlar içerisinde.

Ruşen Çakır: İsrail de söyleniyor.
Ümit Fırat: İsrail tabii, İsrail bölgede her zaman birtakım hesapları olan ve aktif olarak da bunu gizli kapaklı değil, yani herkesin gözünün önünde gerçekleştiren gayelere sahip. O İran'daki çok sinsicedir yani.

Ruşen Çakır: Peki şu 27 Şubat Öcalan'ın o bildirgesi ya da açıklaması, hani her türlü kültüralist şeye karşı pozisyon aldığı, biliyorsun ve bayağı bir etkili oldu.
Ümit Fırat: Evet.

Ruşen Çakır: Ve bu yüzden de birçok kişi yani Kürtlerin statüsü meselesinden dolayı çok ciddi bir sürece... Şimdi onlar "Sürece karşı değiliz" diyorlar da yani şöyle söyleyeyim; ‘‘Öcalan silah bıraktırsın, devlet bizimle konuşsun’’ diyor. Neyse... Hani ben bunlara çok kabaca ‘‘Kürt milliyetçisi tepkiler’’ diyorum. O tepkilerin bu süreçte bir anlamı olur mu? Süreci etkiler mi?
Ümit Fırat: Hayır. Yani şunun için, ben işte söze başlarken de söyledim. Yani bu arkadaşlar hem Öcalan'dan bir şey beklemiyorlardı hem Kürtler adına Öcalan'ın bir şey yapacağına inanmıyorlardı hem de ‘‘efendim kültürel taleplerden de şuradan da buradan da vazgeçti...’’ Ya biz ne bekliyorduk Öcalan'dan? Siz ne bekliyordunuz Öcalan'dan? Yani şimdiye kadar Öcalan'ın Kürtler için iyi şeyler yapacağına asla inanmayan insanlar sonunda kalktılar, "Efendim kültürel taleplerden de vazgeçti." Zaten siz de öyle düşünmüyor muydunuz? Yani ‘‘Bu insan başka taleplere sahiptir, onun önünde başka gayeler var, başka hedefler var’’ demiyor muydunuz? Hatta işte ajanlık, devletin adamı, görevli bilmem ne... Şimdi o zaman eğer Öcalan devletin adamıysa siz ne bekliyorsunuz? Yani hangi kültürel talebi Öcalan'dan bekliyorsunuz? O zaman oturup devletle muhatap olacak yeni kurumlar ortaya çıkarmamız, inşa etmemiz gerekecek, nesiller yetiştirmemiz gerekecek. O bakımdan orada bir tutarsızlık görüyorum. Yani hem bir şey beklemiyoruz hem ‘‘Öcalan'ın Kürtlere bir önderlik değil, kendi örgütünün dışında herhangi bir önderliği söz konusu olamaz’’ diyoruz hem de ‘‘Efendim, Kürtler için ne aldı?’’ Zaten bu dil de yanlış. Ben sık sık da her çıktığım programlarda da söylerim; bu bir alışveriş meselesi değildir, bu bir tanınma meselesidir. Ben Kürtlerin haklarının tanınmasını istiyorum, verilmesini. Kimseden bir şey istemiyorum ben. Benim var olan haklarımın tanınması söz konusudur, ben bunları kullanmalıyım, bu benim hakkımdır. Kimseden bir şey istemiyorum. Vermek almak bir artı eksi sonuç yaratır. Ben Kürtlerin haklarının tanınmasını istiyorum. Kürtlerin pek çok millî hakları, ekonomik hakları, işte demokratik hakları vardır, bunların tanınması gerekiyor. O zaman bunları Öcalan'dan beklemiyorsak ‘‘Öcalan niye bunu...’’ Öcalan beni temsil etmiyordu.

Ruşen Çakır: Peki, şunu sorabilir miyim? Daha önce de konuştuk ama tekrar üzerinden geçelim. Öcalan görüşmelerde, o notları okuduğumda şunu görüyorum: Baştan itibaren bu süreci tetikleyen olayı, yani son süreci tetikleyen olayı Hamas-İsrail meselesi, o Ekim 2023 saldırısı ve ‘‘Gazzeleşme’’ diye bir olaydan bahsediyor. Yani "Gazze'yi gördünüz" diyor ve şunu da söylüyor: "Diyelim ki devlet kurdunuz, ilan ettiniz; bu Pirus zaferi olacak" diyor. 3-4 kere Pirus zaferi lafını gördüm ve artık bu tür şeylerin, yani Suriye için de Türkiye için de bunların gerçekçi olmadığından ve onun için de ‘‘demokratik entegrasyon’’ diye tanımladığı bir şeyden bahsediyor Kürtler için bulundukları ülkede. Bu önerme gerçekçi mi?
Ümit Fırat: Şöyle, belki seninle de gene geçen programımızda yani 7-8 ay önce de konuşmuş olabiliriz bu mevzuyu. Bir kere uluslararası konjonktür, bölge ve uluslararası konjonktürde bir çalkalanma olmadan Kürtler masaya gelmiyor, Kürt mevzusu meselesi masaya gelmiyor. 1915-16'da da bir dünya savaşı ekseninde Kürtlerin işte parçalanması, farklı devletlerin statüsüne dahil edilmesi konu edildi. O arada Kürt ayaklanmaları oldu ama sonuçsuz kaldı. Çünkü Kürtler o zaman yanlış ata oynadılar. Ortadoğu'ya düzen veren İngilizlerle Fransızlar; Kürtler kalktı İngilizlere karşı ayaklanma yaptılar falan, işte Şeyh Mahmud Barzanji. Neyse. Ama bir Kürdistan düzenlemesi oldu 1916-17 döneminde. 1945-46 döneminde de oldu. Ama işte o zaman Sovyetler, Stalin bir Kürdistan'ın kurulmasını uygun görmedi, Şah'a terk etti, Mahabad Cumhuriyeti çöktü. Ardından Körfez krizinde, yani 1990-91 Saddam Hüseyin'in Kuveyt işgali sonrası doğan krizde Kürtler yeniden masaya geldi. Çünkü normal zamanlarda, yani savaşlar arasındaki dönemlerde, krizler arası dönemlerde Kürtler bölgesel bir aktör olarak gözükmediler, yani silindiler. İlgili devletler bunları istemediler, kendi aralarında anlaşmalar yaptılar; işte Sadabat Paktı, Bağdat Paktı, işte CENTO gibi Kürtlere karşı bir birlik, cephe oluşturan anlaşmalardı bunlar. Ama şimdi bu sefer de yani Hamas-İsrail ilişkisinden patlak veren krizde de çok açıktı ki bu bölgesel bir krize doğru evriliyor. Artık İran'la İsrail'in ya da işte batı güçlerinin bir hesaplaşmaya doğru gideceği belli. O bir bahaneydi, o bir yerde patladı yani. Yoksa efendim bir prensin suikasta uğraması Birinci Dünya Savaşı'nı tetikledi, o bir damlaydı. Belki biraz da o oldu yani Hamas'ın operasyonuyla ama bölgesel yeni bir şekillenme olacaktı, Kürtler yeniden bölgesel bir aktör olma şansı elde edebileceklerdi. Öcalan bunu hayra mı kullandı şerre mi ama örgütü için kullanmaya çalıştı, örgütünü bu çatışmadan, bu kaostan en azından ayakta tutmayı, kendisine bağlı kılmayı başardı. Ama onun dışında Kürtler bu savaştan ne kazandı, bu bölgesel altüst oluştan? Hâlâ devam ediyor. Henüz Kürtlerin yani şu çatışmanın sona ermesi dışında, ki bence Apocu hareketin bu savaşı sona erdirip kendini lağvetmesi, işte silahlarını yakması gömmesi gerçekleşirse Kürtlerin tek kârı bu olacaktır. Çok önemli.

Ruşen Çakır: Peki, şunu da sormak istiyorum: Sen Öcalan'la tanışmış mıydın?
Ümit Fırat: Evet.

Ruşen Çakır: Yani Ankara'da değil mi?
Ümit Fırat: Ben 70'li yıllarda kitapçıydım, o zaman dükkanıma uğrardı, gelir giderdi. Sonradan da İletişim Yayınları’nda 1980, yani hapisten çıktıktan sonraydı, 89'da bu ‘‘Sosyalizm Ansiklopedisi’’ni hazırlarken ona haber göndermiştim. O işin editörlüğünde ben de görev almıştım, o ansiklopedinin. ‘‘Kürt örgütlerinin kurucu liderleri henüz hayattayken herkes kendi örgütünü yazsın’’ demiştik. Bunu bir kanaldan haber göndermiştim, yazdı gönderdi. O ansiklopedi, o fasikül onun yüzünden toplatıldı.

Ruşen Çakır: Peki şimdi yakın zamanda Öcalan'a, İmralı'ya gazetecilerin, akademisyenlerin vesaire gitmesi söz konusu. Sen görmek ister misin?
Ümit Fırat: Benim yok, çok konuşacak bir şeyim yok. Çünkü yani benim Abdullah Öcalan'la ilgili yazdıklarım, söylediklerim pek Abdullah Öcalan'la karşılaşacağımız bir zemini sağlamıyor. Yani düşünün ki ben 2007 yılında, o sıralarda Derya Sazak'la galiba bir röportaj yapmıştım, ‘‘Öcalan telefonla da konuşmuş’’ demiştim. Benim dokümanım belli, yani 1999 Temmuz 3 mü 5 mi, yani henüz idam cezası verildiği günlerde ya da verilmek üzereyken avukatlarının telefon numaralarını istiyor, başkanlık konseyinin ve Avrupa temsilciliklerinin, bir de hangi saatlerde telefonları açık oluyor. Avukatlar da 2 gün, 3 gün sonra götürüyorlar telefon numaralarını, "Müdüre verin. Ben şimdi müsait değilim" diyor. Neyse, sonra Irak Kürdistan Demokrat Partisi Genel Sekreteri dedi ki: "Biz tespit ettik, onu değil, onu izlemiyoruz. Burada bazılarını izliyoruz, buraya gelen telefonların oradan geldiğini tespit ettik." Bunu ben röportajda söyledim. Yani o da şunun için; devlet isterse Öcalan'la örgütü arasında imkan hazırlayıp temas kurdurabilir. 2004'te bir savaş kararı çıktı Kandil'de, Zübeyr Aydar'ın 2004 1 Haziranında bir savaş kararı ilan etti. Ben onunla ilgili yazdım da çizdim de, o karar bir ateşkes, şeyin sona ermesi değildi, savaşı yeniden başlatma kararıydı aslında. Çünkü 1999'daki Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla alınan karar bir ateşkes kararı değildi, silahlı mücadele sayfasının kapanma dokümanıydı o. Hatta o sırada ben bir yazı da yazmıştım, Bianet’te falan dokümanları hâlâ var, yani o 2004'te gelgitler oldu, avukat, İmralı. Birtakım aydın arkadaşlarımız, yazar arkadaşlarımız, akademisyen arkadaşlarımız bildiri yayınladılar, "Buyurun, bu çatışmaya son verin" diye hükümete ve PKK'ya çağrı yaptılar. Ben de o zaman yazmıştım: "Yanlış bir adrese çağrı yapıyorsunuz, çağrıyı Genelkurmay'la Abdullah Öcalan'a yapın" demiştim. Bütün yazarlar o zaman köşelerinde benim bu görüşüme yer verdiler, yani "Yanlış adresli çağrı yapıyorsunuz. Öcalan'la Genelkurmay arasında bu savaşın çıkma gerekçeleri, kararları verildi" falan ve görülmüştür dedim bu karar, bu savaş kararı "görülmüştür" damgası taşıyor. "Görülmüştür" damgası yatılı okullarda öğrenci denetimi için işte uygun şekilde mektuplar kontrol edilir ya da askerlerde, cezaevlerinde kontrol edilir. Yani görülmüştür bu. Yani bu, mektubun, o mesajların dışarı çıkmasını denetleyen devlet kurumları tarafından görülen kararlardır. 2004'te bu savaş yeniden ilan edildikten sonra benim o zamana kadar, hatta seninle de 2003'te yaptığımız, Vatan gazetesindeydin o zaman, senin dokümanın duruyor. O röportajda demiştim ki, ‘‘En doğrusu Öcalan'ın örgütünün başına fiilen geçmesidir, çünkü böyle olmuyor’’ demiştim. O sırada avukat görüşmelerini takip ediyordum, yani "Başına geçsin, örgütünü yönetsin." Ama 2004'ten sonra savaşın yeniden başlaması ciddi bir tepkiye yol açtı, ben de o tepkinin aktörlerinden biriyim. Ama 2012-2013, yani özellikle 2013 yılında çok ciddi şekilde umutlanmıştık, yani bir yerlere gidilecek gibiydi. Fakat hayal kırıklığı oldu.

Ruşen Çakır: Son olarak şunu sorayım. Devlet Bahçeli "gemileri yaktık" dedi biliyorsun. Kandil'den de benzer çok açıklama oldu. Buradan geri dönüş yok galiba, değil mi?
Ümit Fırat: Yani çok zor tabii, eski yapı olmaz bir kere. Yani şu anda işte iki sene önceki PKK ve onun lideri Abdullah Öcalan olmaz. Hatta Abdullah Öcalan da büyük ölçüde örgütünün arka planında tutuluyordu, görüşme yoktu falan. Orada devletin ilgilileri, görevlileri dışında kim görüşüyordu bilmiyoruz ama yani bütün dünyayla teması kesikti. Şu son iki yıldaki gelişmeler bir yere geldi. O iki yıldan geriye doğru gittiğimizdeki bir PKK karşımıza çıkmaz. Başka şeyler çıkabilir, boş durmazlar. Yani herkes kendi elinde bir Kürt kartı olsun istiyor, bütün komşu devletler. Rusya da istiyor, yani Putin de bir Kürt kartı olsun ister. Türkiye de bir Kürt kartı kullanmak istiyor, bunu Öcalan’ın eliyle gerçekleştirmek istiyor şu anda. Artık kim alır, kim verir onu göreceğiz önümüzdeki yıllarda ömrümüz el verirse ama yani o noktaya dönülmez. Çünkü artık dünya da o dünya değil. Soğuk Savaş dünyasında patlamış bir hadiseydi bu. O günkü şartlarda, o günkü konjonktürde çok da cazip görünebilirdi. Birçok ülkede silahlı ayaklanmalar, mücadeleler devam ediyordu o zamanlar. Giderek bitti, bir kala kala Kürtler kaldı yani. Şimdi onların da artık bu işin bittiğini kavrayıp görüp ona göre yeni bir hayat kurmaları gerekiyor. Ama şunu söyleyeyim, yani arkadaşlarımıza, bizi izleyenlere şunu söyleyeyim; Türkiye'de bu cezaların indirilmesi ya da ertelenmesine ilişkin infaz kanunları çıktı. Çok büyük ölçüde 86'da çıktı, ben oradan tahliye oldum da 5 ay önce tahliye oldum, zaten cezam bitiyordu. 91'de çok ciddi bir infaz kanunu çıktı, ama o kanun Özal zamanında çıkıyordu, 141-142'nin kaldırıldığı yasaydı o. Orada o kanun veto edilip yeniden düzenlendi, Terörle Mücadele Yasası ilave edildi ve orada Kürtlere ayrıcalık yapıldı, Kürtlerin infazı o kanuna göre ertelenmedi. O zamanki Ceza Kanunu 125, 170, 171. maddeler, o ceza kanununun, o infaz kanununun kapsamına girmedi. Yani bütün müebbetlikler Dev-Yol'dan, Dev-Sol'dan, TİKKO'dan vesaire müebbet ceza alanlar, idamlar 10 sene, müebbetler 8 sene yatarak tahliye oldular, Kürtler etkilenmediler o infazdan. Bu sefer ilk defa bazı Kürtler için bir ceza infaz... O da çok küçük çapta çıkıyor. Ben buna karşı değilim. Yani, ‘‘Siz niye bu kanunu çıkarıyorsunuz?’’ Hayır, bitsin bu iş. Kendi aralarında anlaşıyorlar, alan razı veren razı. Ben arada yokum. Bu savaşı bitirsinler, gölge etmesinler yeter.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Ümit. Evet, çözüm sürecinde gelinen noktayı Ümit Fırat'la konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
22.08.2026 Artık kimse dağa çıkmasın!
21.08.2026 Dünkü savunmamın özeti: Bu ayıp benim değil!
20.08.2026 Alparslan Kuytul'un yalnızlığı
19.08.2026 Abdullah Öcalan: “Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer”
19.08.2026 Silivri mi, İmralı mı?
18.08.2026 Cemaatler şeffaf olabilir mi?
16.08.2026 Cübbeli Ahmet Hoca'ya da sıra gelir mi? |
15.08.2026 Yoksa Süleymancılara kayyum mu atanacak?
15.08.2026 Tarık Çelenk ile söyleşi: “Kimlik Kapanında Ülkem”
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı