Türkiye-Mısır: Bitmeyen kavga

24.06.2020 medyascope.tv
Read in English

24 Haziran 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Yusuf Said Akcakaya hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bugün, şu anda sürmekte olan gazeteciler davası hakkında konuşmayı düşünüyordum. Dün ilginç bir şekilde, Canan Kaftancıoğlu'nun cezasının tam da 23 Haziran seçimlerinin yıldönümünde onanmasını, bütün bunların hepsini konuşmayı düşünüyordum. Sabah evden çıkarken bunlar vardı kafamda. Ama sonra arşivime baktım; bu ülke böyle bir ülke, bunları tekrar tekrar konuşturuyor. Aslında dönüp dönüp aynı lâfları söylüyoruz.
Türkiye'de “iktidarın yargısı” diye bir olay var. Yargının da bir iktidarı var, yargının da bir gücü var ve bu güç iktidar tarafından çok ciddi bir şekilde kullanılıyor. Bu yüzden herhangi bir şekilde gazeteciler ya da muhalif siyasetçiler hedef alınıyor — hele Canan Kaftancıoğlu gibi, Erdoğan'ın siyasî hayatındaki en büyük yenilgisinin mimarlarından birisinin, yargı eliyle, yıllar önce yaptığı birtakım sosyal medya paylaşımları bahane edilerek mahkûm edilmesi olayı. Ya da birbirinden farklı siyasî yelpazelerde yer alan gazetecilerin aynı suçlamayla –MİT mensuplarını ifşa ettikleri suçlamasıyla– tutuklu bir şekilde yargılanmaları gibi, ya da bir başka gazetecinin, köşe yazarının Cumhurbaşkanı'nın eşinin çantası hakkında söyledikleri nedeniyle hakaretten yargılanması gibi. Bütün bunlar Türkiye'de gerçekten hukuk devletinden ne kadar uzak olduğumuzu tekrar tekrar gösteren hususlar. Ama artık buralarda söylenecek çok fazla bir şey kalmadı gibi, kendi kendimizi tekrar etmek gibi bir nokta ile karşı karşıyayız. Yine de bunları vurgulamak lâzım. 
Gazeteciler konusunda, gazeteciliğin bir suç olmadığını tekrar ısrarla vurgulamak lâzım. Hangi görüşten olursa olsun, gazetecilerin ya da siyasetçilerin sırf görüşlerini ifade ettiler diye ya da sırf bir haber yaptılar diye yargılanmalarının, ceza almalarının asla kabul edilemez olduğunu söylemek lâzım. 
Bugün başka bir konuyu ele almak istiyorum. Birkaç gündür aslında gündemde var ve ilginç bir şekilde çok da fazla büyümedi. Ankara ile Kahire arasında –ya da Türkiye ile Mısır arasında– Libya üzerinden yaşanan yeni bir gerginlik var. Libya meselesi başlı başına bir konu, o benim çok hâkim olduğum bir mesele değil — detaylarıyla hâkim olduğum bir mesele değil. Ancak Mısır-Türkiye ilişkisi, özellikle 2013 Temmuz darbesinin ardından Genelkurmay Başkanı Abdülfettah es-Sisi'nin seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'yi devirip iktidara el koyması ve bir süre sonra kendisini sandıkta seçtirmesiyle, o günden bugüne yaşanan Türkiye-Mısır ilişkileri üzerine bir şeyler söylemek istiyorum.
Mısır öteden beri beni gazeteci olarak çok cezbetmiş bir ülkedir. Birçok fırsatla Mısır'a gitme imkânım oldu, değişik vesilelerle. Ama en sonuncusu çok kritik bir zamandaydı, o sırada Vatan gazetesinde çalışıyordum ve foto-muhabiri arkadaşım Burak Kara ile birlikte Kahire'ye gittik. Orada, hatırlanacaktır, darbe olmuştu. Biz darbeden hemen sonra, neredeyse dört-beş gün sonra gittik. Ve Adeviye Meydanı'nda yüzlerce, binlerce Müslüman Kardeşler mensupları orada toplanmıştı ve tutuklu olan Mursi'yi kurtarmak istiyorlardı — darbe karşıtı bir toplanmaydı o. Biz orada Burak Kara ile günlerce röportajlar yaptık, gazeteye yazı dizileri hazırladık. Aynı zamanda Türkiye'deki haber kanallarına canlı bağlanıp orada olup bitenleri de anlatmıştım. 
 
Orada, benim tanık olduğum olay, Müslüman Kardeşler'in –Arapça deyişiyle İhvan'ın– kolay kolay yıkılamayacağıydı. Hatta dönüp baktım yazılarıma, Meydan'daki insanlar gerçekten çok kararlıydılar, bayağı kalabalıktılar. Ancak orada çok önemli bir eksik vardı, onu da ilk o dönemde yazmıştım ve söylemiştim. Müslüman Kardeşler'e kendilerinden olmayan kimse destek vermiyordu. İlginç bir şey, Meydan'da başka gruplar –dayanışma amacıyla gelen başka İslâmcı gruplar ya da liberal ya da solcu vs.– gruplar aradığımızı, İhvan sorumlularına bu konuyu özel olarak sorduğunuzu biliyorum. Ama yoktu, sadece kendileri vardı. Bu da işi ilginç bir yere taşıyordu.
Orada seçimle işbaşına gelmiş olan Müslüman Kardeşler — ki çok köklü bir hareket; 1926'da resmen kurulmuş, büyük bir bölümünü yasadışı ya da yasadışı ama meşru bir hareket olarak geçirmiş ve Hüsnü Mübarek'in devrilmesinden sonra –ki onu devirenler aslında tüm Mısır halkıydı– o arada sıyrılıp iktidarı ele geçiren ve iktidarı 2012 Yazı’nda ele geçirdikten sonra da iktidarını başkalarıyla paylaşmayan, paylaşmadığı için de darbeye tam olarak direnemeyen, darbenin ardından da kimsenin desteğini alamayan bir hareketti İhvan. Ve Sisi orada adım adım kendi otoritesini tesis etti. 
Bizim gittiğimiz tarihte –yani darbe olmuştu, Mursi tutukluydu, Sisi iş başındaydı; ama hâlâ binlerce insan düzenli bir şekilde toplanabiliyordu– ülkenin dört bir tarafında gösteriler olabiliyordu. Ama biz döndükten kısa bir süre sonra, çok büyük bir katliamla bu gösteriler ortadan kaldırıldı. Çok ciddi bir tutuklama furyası oldu — zaten tutuklananlar vardı; ama belli bir aşamadan sonra, bu darbeyi Müslüman Kardeşler'in kabullenmediğinin iyice netleşmesinden sonra çok büyük bir baskı dönemi başladı. Çok kişi yurtdışına kaçtı — tutuklananlar, öldürülenler vs.. O günden bugüne Mısır, Sisi tarafından yönetiliyor ve ülkenin en önemli siyasî ve toplumsal güçlerinden biri olan Müslüman Kardeşler tamamen yeraltında, terörist ilan edildi. 
Seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi, hatırlanacaktır, geçen sene –yaklaşık bir yıl oluyor– mahkemede hayatını kaybetti ve Müslüman Kardeşler'in kendi içinde büyük ölçüde bölündüğü, bazılarının radikalleştiği, bu arada birtakım Selefi-cihadcı örgütlerin daha da güç kazandığını –özellikle Sina Yarımadası'nda– biliyoruz. Şimdi bunlar olayın bir başka boyutu. 
Olayın Türkiye-Mısır ilişkisi cihetine baktığımız zaman çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız. İlk başta Mursi'nin devrilmesinden –daha doğrusu Müslüman Kardeşler'in darbe yoluyla iktidardan alınmasından– sonra uluslararası kamuoyu çok fazla ses çıkarmadı. Batı dünyası, Amerika Birleşik Devletleri ve İslam dünyasının önemli bir bölümü çok fazla ses çıkarmadı. Bu noktada Türkiye, bir ölçüde Katar ve bir ölçüde de Tunus itiraz etti. Onun dışında hemen hemen herkes, birbirinden farklı birçok güç, darbeden memnun oldu. Yani Müslüman Kardeşler'in devrilmesinden memnun oldu — özellikle Katar dışındaki Körfez ülkeleri. Çünkü Müslüman Kardeşler, Arap Baharı ile beraber Arap dünyasının birçok yerinde rejimler yıkılırken, bunların büyük bir kısmında Müslüman Kardeşler ya da benzeri İslamcı örgütler çok fazla öne çıkıyordu. Bu özellikle de Körfez ülkelerini çok ciddi bir şekilde rahatsız ediyordu.
Bir diğer husus da tabii ki, İslamcılık denince artık dünyada esas olarak El-Kaide başta olmak üzere terörü temel alan örgütlerin akla gelmesiydi. Zaten kısa bir süre sonra –Arap Baharı'ndan kısa bir süre sonra– bunların yepyeni bir örneği olan IŞİD devreye girdi Irak'ta ve sonra Suriye'de. IŞİD'in ortaya çıkmasında Arap Baharı'nın da çok doğrudan etkisi var tabii ki. Dolayısıyla burada, İslam dünyasında, Arap Baharı kısa bir süre içerisinde bütün uluslararası ve bölgesel güçlerin de onayı, rızası ve desteği ile bastırıldı. 
İslamcılar’ın iktidara gelmesi önünde çok ciddi engeller çıkarıldı ya da iktidara geldikleri yerde de alaşağı edildiler. Bir tek Tunus'ta, oradaki iktidara gelen Nahda hareketi yine sandıkla iktidarı büyük ölçüde kaybetti. Ama hâlâ ülkenin en önemli güçlerinden birisi olarak yer alıyor. Tunus bir istisna, onun dışındaki bütün ülkelerde tekrar otoriter ya da totaliter rejimlerin öne çıktığını görüyoruz. 
Türkiye burada yalnız kaldı ve bu yalnızlığı yedi yıldır sürüyor. Türkiye Mısır'daki Müslüman Kardeşler hareketini uluslararası alanda destekleyen belki de yegâne ülke — ya da en önemli ülke. Türkiye'de çok sayıda sürgündeki Mısırlı aktivist, militan, siyasetçi yaşıyor ve bunu zaten Mısır sürekli bir şekilde gündeme getiriyor. Türkiye'den yapılan yayınlar var. Bunları biz fazla bilmiyoruz, ama tabii ki kendileri, Arap kamuoyu bunu biliyor. 
Yedi yıldır süren çok ciddi bir gerilim var. Bu aslında eşyanın tabiatına büyük ölçüde aykırı bir durum. Çünkü Ortadoğu denince akla gelen üç-dört ülkeden ikisi bunlar — yani geleneksel olarak Ortadoğu denince akla gelen ülkeler Türkiye, Mısır, İran ve İsrail; bir anlamda da Suudi Arabistan. Onun dışındaki ülkelerin hepsinin dönem dönem önemli rolleri olmuştur; ama esas olarak bu ülkeler Ortadoğu'nun bel kemiğidir. Ve bu ülkelerin arasında da hep birtakım rekabetler, gerginlikler olsa da hep iyi kötü bir denge olmuştur. Bu dengenin bozulması durumunda Ortadoğu'daki dengeler de ciddi bir şekilde bozulur. 
Dolayısıyla Türkiye ile Mısır'ın ilişkilerinin son yedi yıldır neredeyse tamamen iptal olmuş olması gerçekten şaşırtıcı. Hep izliyorum; yerli ve yabancı kaynaklara baktığımda hep sanki bir yerde “Gizli gizli birtakım görüşmeler oluyor mu?” gibi haberler dönem dönem çıkar. Ama ciddi anlamda hiç olmaz. Türkiye'nin İsrail ile olan kavgası ya da Erdoğan'ın İsrail ile olan atışması, Netanyahu'nun sözleri vs.. Bunlar çok daha fazla popüler oluyor, ama Türkiye ile Mısır arasındaki gerginlikler çok fazla da gün yüzüne çıkmıyor. Ama en son Libya olayında olduğu gibi –Libya doğrudan coğrafi olarak Mısır'ın kıta sahanlığına girdiği için– Türkiye'nin orada elde ettiği avantajlar, Türkiye'nin İç Savaş’ın akışını ciddi bir şekilde Mısır'ın aleyhine bozması — yani öteden beri söylenen, “oyun kurucu ülke” iddiasının bölgede olmasa bile Libya'da, daha uzak bir yerde gerçekleşmiş olmasıyla buna tanık olduk. Ama bu gerginlik öteden beri var. 
Türkiye'nin hem Mısır ile hem İsrail ile ve hem de Suudi Arabistan ile ilişkilerinin bu kadar kötü olması gerçekten çok şaşırtıcı ve ne derece sürdürülebilir olduğu bu konuda tahlil yapan gözlemciler tarafından sorgulanmış bir şey. Ama yedi yıldır –Suudi Arabistan ile çok daha yakın bir tarihte zıtlaşmalar oldu ama– İsrail ile Mısır ile neredeyse aynı anda çok ciddi bir kopuş var. Bir tek istisna belki, büyük ülke olarak, İran ile… ama İran ile de ilişkilerin çok muazzam olduğu söylenemez. Özellikle de Trump'ın ABD'de iktidara gelmesiyle beraber ve İran'ı çok fazla hedefe koymasıyla beraber, Türkiye'nin İran konusunda da tereddütte olduğunu söyleyebiliriz. 
Abdülfettah es-Sisi ile Erdoğan aslında birbirlerini bilen insanlar. Yıllar önce, hatırlanacaktır, Mursi iktidara geldiği zaman Sisi'yi Genelkurmay Başkanı yaptı. Bu da tabii kaderin garip bir cilvesi. Sisi dindar bir general olarak biliniyordu ve Müslüman Kardeşler, darbe endişesiyle, güvenmedikleri Genelkurmay Başkanı yerine Sisi'yi getirdiler ve bu dönemde Erdoğan'la da Sisi'nin bir tanışıklığı, Sisi'nin resmî ziyareti var. Birlikte fotoğrafları da var. Ve şimdi bu iki lider –tabii artık Sisi de sivil kıyafetle dolaşıyor– bölgenin gerçekten şu anda en ciddi birbirleriyle kavgalı olan iki önemli figürü oldular. İkisi de ülkelerinde bir nevi tek adam yönetimi inşa etmiş durumda. İki ülke de bölgede gerçekten çok önemli bir yer tutuyor. Ama aralarında çok ciddi bir kavga var ve kavganın temelinde de ideoloji var — ya da en azından öyle gözüküyor. 
 
Burada acayip olan diyeyim –ilginç diyecektim ama acayip demek daha mümkün–, Erdoğan gibi pragmatist bir siyasetçinin, sürekli olarak çizgi ve ittifak değiştirebilmiş ve böyle böyle önünü açmış bir siyasetçinin, Mısır, İhvan ve o meşhur Rabia konusunda geri adım atmaması. Bu zamana kadar açıkçası birçok kişi Erdoğan'ın bir şekilde buradan yumuşak da olsa bir geri adım atmasını bekledi. Sisi'den böyle bir adımın gelmeyeceğini insanlar görüyorlardı, zaten istemiyorlardı da. Burada Mısır ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yeniden düzelebilmesi için adım atması gereken kişi olarak hep Erdoğan görüldü. Ama Erdoğan bu adımı atmadı, atacağa da benzemiyor. Bu aslında, eğer böyle bir şeye niyetlenirse, kolaylıkla yapabileceği bir şey. Ama şaşırtmaya devam ediyor. 
Erdoğan bu yedi yıl boyunca bu gerginliği hep tuttu. Buradan ne kazandı? Açıkçası pek bir şey kazandığını sanmıyorum. Çünkü Mısır'ın kendisinde de Müslüman Kardeşler çok büyük bir güç değil — artık değil, etkileri büyük ölçüde kırıldı. İslam dünyasında İslamcılığın, Müslüman Kardeşler gibi hareketlerin büyük ölçüde etkisi kırıldı. İslamcılık çok ciddi bir şekilde düşüşte ve Batı toplumları tarafından artık hiçbir şekilde ilgi ve heyecan uyandırmıyor. İslamcılık denince akla terörist gruplar geliyor, IŞİD ve El-Kaide başta olmak üzere. Ama Erdoğan bu ısrarını sürdürüyor. Öte yandan Türkiye'de de aslında bunun çok büyük bir karşılığı yok. Yani burada Erdoğan'ın tabanını muhafaza edebilmek için Mısır konusundaki politikalarını sürdürmek gibi bir zorunluluğu yok; tabanın böyle bir şeyi çok fazla zorlayacağını sanmam, böyle bir talep olduğunu da sanmam. Ama bu olayda, Erdoğan bu ısrarı sürdürüyor ve kolay kolay da vazgeçeceği benzemiyor. 
Şimdi işte, Libya'da yaşananlar ve yaşanacak olanlar bu kavganın ya da rekabetin ötesinde bir şey — kavga demek bence daha doğru, savaş değil; ama bir kavga var, bir gerginlik var. Bunun geleceğini Libya'da yaşanacaklar belirleyecek. Ama şunu biliyoruz ki, Sisi'nin Libya konusunda çok daha fazla destekçisi var, hem bölgesel olarak hem de uluslararası güçler olarak çok fazla destekçisi var. Türkiye'nin, Erdoğan'ın aynı sayıda destekçisi yok. Özellikle son dönemde Fransa'nın NATO nezdinde de Libya üzerinden Türkiye'yi sıkıştırmaya çalıştığını biliyoruz. Dolayısıyla Libya'da yaşanacak olanlar Türkiye-Mısır ilişkilerinin geleceğini de çok ciddi bir şekilde belirleyecek.
Normalde çok önemli olan Türkiye-Mısır ilişkilerinin, aynı zamanda Türkiye-İsrail, Türkiye-İran ve Türkiye-Suudi Arabistan ilişkileri de ve bunların çapraz olanları da tabii ki, her birinin ayrı ayrı bir önemi var. Ama nedense Türkiye'de çok fazla ilgi yaratmıyor, üzerinde çok fazla konuşulmuyor. Muhtemelen benim burada söylediklerimin de çok fazla alıcısı olmayacaktır. Ama bunların üzerinde konuşulması, düşünülmesi gereken hususlar olduğunu; Türkiye ve Mısır'ın, iktidarlarda kim olursa olsun, bölgenin iki önemli gücü olarak varlıklarını daha yıllarca sürdüreceklerini ve dolayısıyla bu iki ülke arasındaki ilişkilerin grafiğinin, iniş-çıkışlarının her iki ülkenin de halklarını çok yakından ilgilendirdiğini düşünüyorum.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.10.2020 Bekir Ağırdır, “Hikâyesini Arayan Gelecek” kitabını Ruşen Çakır’a anlattı
12.10.2020 Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan, iktidar ve Erdoğan’a yönelik eleştiri çıtasını ayrı ayrı yükseltiyorlar
11.10.2020 Türkiye’nin heder edilen “yumuşak güç”ü
09.10.2020 Rövanşist olmadan hesaplaşma mümkün mü?
09.10.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (35): Erdoğan AKP'yi Albayrak'a mı bırakacak? Sayıştay raporları, muhalefet içi temaslar & Kavala iddianamesi
08.10.2020 Erdoğan’ın çekirdek seçmeni: Efsaneler ve gerçekler
07.10.2020 Yoksulun sabrı, zenginin kibri
06.10.2020 HDP’yi yok saymak mümkün mü? Ruşen Çakır, Osman Sert ve Burak Bilgehan Özpek tartışıyor
06.10.2020 “Borgen”: Bir Danimarka dizisinin siyaset ve medya üzerine düşündürdükleri
05.10.2020 Dünyayı vasatlar yönetiyor, ya Türkiye’yi?
15.10.2020 Bekir Ağırdır, “Hikâyesini Arayan Gelecek” kitabını Ruşen Çakır’a anlattı
24.07.2020 Erdoğan’s greatest strategic mistake
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı