Süreci kim sabote ediyor?

21.09.2010 Vatan

Ağustos ayı ortasında, “Bu ateşkesin arkası gelebilir” diye yazmıştım. Bu tezimi, PKK’nın, kendi deyimiyle “eylemsizlik” kararını, tam da referandum kampanyasının hız kazanmaya başladığı bir dönemde almış olmasına dayandırmıştım. Nitekim PKK’nın eylemlerini askıya aldığı bir ortamda gerçekleşen referandumda, özellikle MHP’nin “hayır” çağrısını terörle ilintilendirme stratejisinin büyük ölçüde başarısızlığa uğradığını gördük. Aksini düşünelim: PKK saldırılarını artırarak sürdürseydi, İç ve Doğu Anadolu ile Karadeniz’deki Türk milliyetçiliğine duyarlı seçmenler büyük oranda “evet” oyu kullanmayabilirlerdi.

PKK’nın AKP hükümetinin elini rahatlatması karşılığında kuşkusuz bazı beklentileri vardı. Öncelikle Abdullah Öcalan üzerinden yürütülen görüşmelerin bir “müzakere” kıvamına gelmesini, ardından kendilerinin de razı olabileceği bir çözüm için kapının aralanmasını umuyorlardı. Fakat arife günü Hakkari’de düzenlenen operasyonda 9 örgüt militanının öldürülmesi, Kürt ve PKK sorunlarında çözümün hiç ama hiç kolay olmayacağını bir kere daha hatırlattı.

Tam bir sabotaj

9 militanın öldüğü operasyon, PKK içinde devletle bir şekilde pazarlıklar yürütülmesinden rahatsız olan kesimlerin ellerini güçlendirirken, bu sürece yatırım yapmış olanları da zor durumda bıraktı. Kuşkusuz devlet içerisinde de benzer bir şekilde dengelerin altüst olduğunu; çözüm için çaba harcayanların (PKK’lı) muhataplarına bu operasyonu izah etmekte zorlandıklarını da rahatlıkla tahmin edebiliriz.

Burada kalsa yine bir tamir mümkün olabilirdi. Fakat yine Hakkari’de birisi çocuk 9 sivilin hayatını kaybettiği mayınlı saldırı bu süreci açık ve net bir şekilde sabote etti. Sürecin tam anlamıyla duvara toslamasına neden olan bu saldırıyı kimin yapmış olduğu muhakkak çok önemlidir. BDP yöneticilerinin saldırıdan hemen “derin devlet”i, bir diğer deyişle Ergenekon, Kontrgerilla, JİTEM gibi yapıları sorumlu tuttuklarını; PKK’nın da daha önce görülmediği ölçüde bir hızla eylemle hiç ama hiç ilgileri bulunmadığını açıkladıklarını gördük.

Fakat daha önceki Reşadiye, Aktütün vb. saldırılarında yaşandığının aksine hükümet ve iktidar partisi çevrelerinden kesinlikle bir “derin devlet” iması bile gelmedi. Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve diğer ilgililer tereddütsüz bir şekilde PKK’yı adres gösterdiler.
Öncelikle iktidar ile Kürt siyasi hareketi arasındaki bu farklılığın altını çizmek gerekiyor. Acaba kim haklı? Öcalan’ın avukatları aracılığıyla geliştirdiği tezlere itibar edecek olursak, BDP de, hükümet de haklı olabilir; hatta her ikisi de aynı anda yanılıyor olabilir. Bu son seçenek, Öcalan’ın “dış güçler”in de bu mayınlı saldırının ardında olabileceği anlamındaki sözlerle gündeme geliyor.
Son saldırının ardında pekala bir “dış güç” bulunabilir ama eğer doğruysa o güç, hiç kuşkusuz bizzat kendi ajanları eliyle bu saldırıyı tezgahlamamış, PKK içindeki bazı unsurları, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde buna yönlendirmiştir. Dolayısıyla, “derin devlet” seçeneğini şimdilik bir kenara bırakacak olursak, arkasında kim olursa olsun, saldırıyı bizzat PKK militanlarının düzenlemiş olması çok güçlü bir olasılıktır. Kaldı ki, Türkiye’deki “derin devlet” yapılarının, bazı durumlarda kirli işlerini yine PKK’lılara yaptırma ihtimalleri de hiç yabana atılmamalı.

Çözüm belli

PKK’ya atfedilen her kritik saldırı ister istemez “provokasyon” iddialarını gündeme getiriyor. Ben de her seferinde hep şu iki cümleyi tekrarlıyorum: “Provokasyon demekle iş bitmiyor” ve “Eğer ortada PKK gibi bir örgüt varsa ayrıca bir provokatöre ihtiyaç yoktur.” Sivillere yönelik son saldırının ardından Kürt siyasi hareketinin “derin devlet”i işaret etmesi, PKK silahlı bir şekilde varlığını sürdürdüğü, “eylemsizlik” anları dışında her türlü terör eylemine başvurduğu için tatminkâr olmuyor. Eğer “derin devlet”in kendi adlarını bulaştırarak provokasyonlar düzenlemesinden samimi olarak rahatsızlık duyuyorlarsa o zaman çözüm çok basit: Silahı bıraksınlar.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
16.08.2026 Cübbeli Ahmet Hoca'ya da sıra gelir mi? |
15.08.2026 Yoksa Süleymancılara kayyum mu atanacak?
14.08.2026 Süleymancılar niçin hedef alındı? Sırada hangi cemaatler var?
13.08.2026 Resul Emrah Şahan ile söyleşi: “Siyaset, toplumdaki hazır öfkenin arkasından sürüklenmek değildir”
13.08.2026 Özgür Özel'i anlamak
12.08.2026 Süreç nasıl toplumsallaşır?
11.08.2026 YENİ Parti mahalle baskısı kurbanı oldu
10.08.2026 Bir oyunbozan olarak Selahattin Demirtaş
09.08.2026 Altüst oluşun eşiğindeki Kürt siyasi hareketi
08.08.2026 Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi: Çerçeve yasa beklentileri karşılayabilecek mi?
16.08.2026 Cübbeli Ahmet Hoca'ya da sıra gelir mi? |
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı