Mevcut yargı sistemi en ufak bir iyimserliğe bile izin vermiyor

14.05.2026 medyascope.tv

14 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Dün yine Silivri'deydim. Casusluk davasını izledim. Çünkü ara karar verilecekti. Savunmalar bitmişti. Savcı mütalaasını verecek ve sonra da mahkeme ara bir karar verip tahliye başvurularını değerlendirip sonra mahkemeyi ileri bir tarihe atacak. Tabii önemliydi ve gittik, hatta eşim Müge de geldi. Özellikle Necati Özkan'la ve eşiyle ailece tanışırız. Onu da görmek istemişti. Hep birlikte gittik oraya ve bir umut vardı. O umut neydi? İlk gününe gittim ben duruşmanın. İkinci gününe gitmedim. Dün üçüncü gündü. İlk gün mahkeme heyeti, mahkeme başkanı, nasıl söyleyeyim, olabilecek en düzgün bir şekilde hiç sorunsuz bir şekilde mahkemeyi yönetti. Bildiğim kadarıyla ikinci gün de aynı şekilde cereyan etmiş. Mesela salonda izleyiciler ilk gün yer bulamadılar. Onlara bir yer açıldı, koltuklar getirildi vesaire ki genellikle bu tür şeylerde mahkeme başkanları çok da sorun çözücü olmayabiliyorlar. Ve de dinlerken, soru sorarken bir kere dinliyor. Ben mesela şeyi hatırlıyorum; Fatih Altaylı'nın davalarını, duruşmalarını izlediğimde net bir şekilde görüyordum ki mahkeme heyeti Fatih'in ve avukatların savunmalarına çok böyle, dinlemiyorlar demeyeceğim ama çok da dikkat etmiyorlardı. Burada ama çok titizlikle yani yakından takip eden ki birçok meslektaşım ve tanıdığım avukatlar da bunu belirttiler.
Ve insan bir yanıyla diyor ki "Hah işte bir mahkeme, gerçek bir mahkemede yaşıyoruz sanki." diyor ve savunma yapan kişiler de, dün de öyle oldu; Ekrem İmamoğlu da, Necati Özkan da, Merdan Yanardağ da hatta Hüseyin Gün de mahkeme heyetine son derece saygılı ama iddianame nedeniyle savcılık makamına karşı son derece eleştireldiler. İki ayrı yayın yaptım biliyorsunuz bu konuda, casusluk davası konusunda. İkisinde de söyledim: Tam uyduruk bir dava. Ortada ne suç var ne bir şey var. Ortada, Hüseyin Gün isimli ilginç denebilecek bir şahıs var. O şahsın biraz karışık ilişkileri var ve bu ilişkiler arasında bir şekilde Ekrem İmamoğlu'yla fotoğraf çektirmiş. Necati Özkan'la bir iki muhabbeti olmuş. Merdan Yanardağ'la da bir iki teması olmuş. Şimdi böyle bir yerde tam da birilerinin arayıp da bulamadıkları bir fırsat geçmiş belli ki. Nasıl tanımlanabilir? Aslında Hüseyin Gün'ü ilk gün ve dün dinledim ettim. Nasıl söylenir? Patricia Highsmith'in ‘‘Becerikli Bay Ripley’’ romanını ‘‘Beceriksiz Bay Ripley’’ olarak ona uyarlayabilirsiniz. ‘‘Çok şey yapmak istemiş ama çok da fazla bir şey yapamamış birisi’’ izlenimi verdi bana ve ortada zaten söylediği ettiği şeylerde de çok bir numara yok açıkçası. Ve davanın içi boş. Mahkeme heyeti son derece anlayışlı.
Ve şöyle de bir husus var: Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan zaten ana davadan tutuklular. Onlar tahliye olsa bile çıkamıyorlar. Bir tek Merdan Yanardağ ve Hüseyin Gün. Hüseyin Gün de diğer davada yargılanıyor ama orada tutuklu yargılanmıyor ve Merdan Yanardağ’a tahliye kararı çıkması durumunda o ikisi çıkabilecek. Yani şöyle bir şeyi bekliyor insan; yani bu davada artık... Savcı mütalaasında ne dedi? ‘‘Deliller toplanmadı.’’ Hem ‘‘deliller toplanmadı’’ hem de ‘‘mevcut deliller tutukluluk halinin devamını gerektiriyor’’ dedi. Ne ortada mevcut delil var ne de toparlanacak delil var. Yani herhangi bir delil peşinde olduklarını falan sanmıyorum. Çünkü kendileri tam bir çıkmaz sokağa girmişler. Sonra avukatlar dedi ki "Ya bu zaten standarttır. Savcılar hep böyle söyler. Mevcut deliller bunu gerektiriyor. Ek deliller vesaire." Bu bir standart kes yapıştır cümleymiş. Bu olabilir. Savcı bunu söyler ama ortada ne bir delil var ne de toplanabilecek delil var. Zaten Ekrem İmamoğlu ve Necati Özkan mahkeme bıraksa da bırakılamayacaklar. Herhalde tahliye olur. Fakat ara verildiğinde orada tutuklu yakınlarıyla konuşurken, mesela Merdan'ın eşiyle falan, "Ne bekliyorsun?" dediler. "Ben bu konularda konuşmak istemiyorum çünkü ben ne söylesem tersi çıkıyor." dedim. Onun için hiçbir şey söylemedim.
Ve biz mahkeme ara verdikten sonra çıktık yola. Bir tek zaten şöyle bir şey olacak; karar açıklanacak ve mahkeme bitecek. Ve tabii ki — tabii ki diyorum bakın, hep böyle olduk, alıştık — tutukluluğun devamı kararı. Yani bir nebze bile insanlara adalet duygusu, şu bu hakkı tanımıyorlar. Öyle bir sistem kurulmuş ki, öyle bir hukuk dışı bir sistem kurulmuş ki en ufak bir kaçamağın bunu yıkabileceğini düşünüyorlar. O anlaşılıyor. Daha önce yaşadığımız bazı olaylar var biliyorsunuz; tahliye edilen kişinin ertesi gün tutuklanması, tahliye kararı veren yargıçların Anadolu'ya sürülmesi gibi olaylar da yaşadık. Artık böyle şeyler olamıyor. Yani yargıçlar, ne denir, vicdanlarıyla karar veriyorlar falan, böyle bir şeye maalesef inanmıyorum. Vakti zamanında Ahmet Şık'ın ve Nedim Şener'in de — adını anmak zorundayım maalesef — yargılandığı Oda TV davasında benzer olaylar yaşanıyordu ve oranın yargıcı daha sonra bir FETÖ'den tutuklandı. Sonra bırakıldı galiba. Onunla alakasız bir yerde karşılaşmıştım ve orada gördüm ki, daha doğrusu şöyle söyleyeyim; size söyleyecek bir şeyleri yok o yargıcın. Hani görevini yapıyor vesaire değil. Herkes biliyor ki o bir oyun ve o oyunun bir parçası. O oyunu kendisine çizildiği gibi oynamaması durumunda birçok şeyi kaybedebilecek durumda. Burada da yani bana göre çok genç bir yargıç. Bir yerde bir gün karşılaşırsak ona ne söyleyebilirim? Ne diyeceğim? Yani niye bırakmadınız?
Çok önemli bir ayrıntı var. Onu vurgulamama izin verin. Bunu meslektaşım Hilmi Hacaloğlu sosyal medyada belirtti ki çok önemli. Merdan Yanardağ'ın kanalına el koydular, Tele1'e ve Tele1'i satışa çıkardılar. Haziran ayındaymış. İhale mi artık neyse, açık arttırmayla belki... Ve mahkeme Temmuz ayına atıldı. Yani eğer bugün bırakılsa Merdan Yanardağ belki kanalını geri almak için birtakım faaliyetler yapacak ve belki de Haziran’daki olayı, belki de diyorum tabii ama az da olsa ihtimal. Şimdi o zaman şöyle bir şey temenni ediyoruz. Yani o zaman inşallah Temmuz'da çıkar diyoruz. Daha önce Fatih Altaylı'nın olayında da böyle bir şey olmuştu. Mahkemenin karar verdiği gün avukatlar şöyle demişti, onu anlatmıştım hatırlayacaksınız; "Şu kadar ceza verecekler ve tahliye edecekler." dediler avukatlar. Yani bunu yüksek sesle söylemiyorlar ama bildikleri için olayın nasıl geliştiğini. Ne olmuştu o gün? O kadar cezayı verip bir de tahliye etmemişlerdi. Bir süre sonra dosya üzerinden tahliye verildi. Bereket çok fazla kalmadı. Şimdi burada da yani bu dava niye açıldı? Ne alakası var? Nasıl bir dava? Böyle bir şey olur mu? Kim casus? Yine Hüseyin Gün baş zanlı. Hüseyin Gün diyor ki "Ya yok ben ne casusum ne de kimseye casus iftirası attım. Böyle bir şey yok." diyor. "Ben örgüt üyesi değilim, yöneticisi değilim." diyor. O zaten onun üzerine bina edilen bir şeyi pazartesi günü de söylemişti, dün de söyledi. Bütün her şeyi çökertti zaten Hüseyin Gün denen o ilginç şahıs. Ama yine olan ne oldu? Necati, Necati diyorum arkadaşım olduğu için, Merdan ve Ekrem İmamoğlu ve Hüseyin Gün’ün tutukluluğunun devamına... Yazık bu ülkeye, deyip noktayı koyayım.
Bugünün ithafı... İnşallah adını bilen çok kişi vardır. Ben de açıkçası kendisini unutmuştum ve bir gün sosyal medyada tiyatrocu hemşehrim Orhan Aydın'ın bir paylaşımını gördüm. Evet, bu cuma günü 50. sanat yılı, Sadık Gürbüz. Caddebostan Kültür Merkezi ama anladığım kadarıyla üç konsermiş. Sadık Gürbüz benim için çok anlamlı birisi. Çünkü biz 70'li yıllarda onun türküleriyle coştuk. Genellikle aşk, kavga, sevda, gurbet hep böyle... Bakın, ‘‘Sevda ve Kavga Türküleri’’. Sadık Gürbüz aslen tiyatroculukla başlıyor. Aynı zamanda halk türküleri söyleyen birisi. Ruhi Su'nun öğrencisi. Bu gördüğünüz, bir dizide oynamış. Ben bilmiyordum seyretmediğim için. ‘‘Kardeş Payı’’ dizisinde oynamış. Vakti zamanında tiyatroculuğu var ama Şehir Tiyatroları'ndan tabii ki solcu olduğu için 1976'da uzaklaştırılmış ama sonra hâlâ birtakım filmlerde ve dizilerde oynadığını duydum ve şaşırdım. Benim gözümde Sadık Gürbüz hep bir sanatçı, halk türküsü söyleyen bir isimdir. Ama şöyle bir şey vardı; yani alıştığımız halk türkülerinin ötesinde işin içerisine çok sesliliği katmaya çalışan birisiydi. Cumhuriyet Gazetesi'nde Sadık Gürbüz'le yakında yapılmış bir röportaj okudum. Dolu dolu bir röportaj ama işin ilginç tarafı, kusura bakmasın yapan genç muhabir arkadaş, adını hiçbir yerde göremedim. Gazete nasıl koymuşsa... Kendisine teşekkür ediyorum. Orada şunu çok sevdim, birçok sözü çok anlamlı, diyor ki; "Ben Ruhi Su'yu tanımadan önce türkü söylemeyi bağırmak sanıyordum ama ondan bunun başka bir şey olduğunu öğrendim." diyor ve aynı şekilde şunu da söylüyor; "Ruhi Su bana alkışlara çok kanmamamı da öğretmişti." Ve bu 50. yıl, şu anda kendisi 76 yaşında, maşallah. 50. yıl için "Beni çok bilen olmadığını biliyorum ama ben bu 50. yıl olayına çok önem veriyorum." deyip bayağı bir kendisini bize hatırlatmak istiyor. Bu vesileyle ben de Sadık Gürbüz'ü hatırlamış oldum. Arkadaşlarımızla beraber... O zamanlar neydi? Düğün salonlarında ya da kapalı spor salonlarında, ‘‘gece’’ derdik biz onlara, geceler düzenlenirdi ve orada en sık karşımıza çıkan isimlerden birisiydi. Bir aşıklar vardı. Onlar ayrı bir türdü. Bir de onlardan farklı ama yine de halk müziği icra eden Sadık Gürbüz gibi isimler vardı. Sadık Gürbüz'ün bu vesileyle 50. sanat yılını kutlayayım ve kendisine buradan sevgilerimi ileteyim. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
17.05.2026 İmralı ile Kandil arasında sorun çıkmasını umanların yaşadığı derin hayal kırıklığı
15.05.2026 Evet, hedefte Özgür Özel var
14.05.2026 Mevcut yargı sistemi en ufak bir iyimserliğe bile izin vermiyor
12.05.2026 Acayip bir dava: Casus dediler "Jön Türk" çıktı
11.05.2026 Uyduruk bir “casus davası”nın peşinde
10.05.2026 Öcalan’a statü meselesi niçin son derece kritik?
09.05.2026 Burcu Köksal'ın AKP'ye katılacak olmasının düşündürdükleri
08.05.2026 Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, Erdoğan’a rağmen sürece sahip çıkıyor
07.05.2026 İdris Baluken ile söyleşi: Somut adımlar atılacak mı? Süreç menzile varacak mı?
07.05.2026 Hayvan düşmanlığının siyasi boyutları
17.05.2026 İmralı ile Kandil arasında sorun çıkmasını umanların yaşadığı derin hayal kırıklığı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı