Sokak siyaseti mi, sokakta siyaset mi?

10.06.2020 medyascope.tv

10 Haziran 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Satiye Özdemir hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Türkiye'de siyasetin gündeminde bir süredir “tuzak” kavramı var. İktidarın muhalefete bir tuzak kurduğu, onu sokağa çekmek istediği, tahrik ettiği, ama muhalefetin bu konuda dikkatli olmaya çalıştığı şeklinde özetlenebilecek bir durum var. En son dün Meclis’te CHP grup başkanvekili Özgür Özel'e yönelik, MHP milletvekili Olcay Kılavuz’un saldırısıyla da tekrar bu konunun tekrar gündeme geldiğini gördük. Orada o an da yaşanan –ki meclislerde bu tür kavgaları hep olur, Türkiye'de de olmuştur–, o an orada yaşanan anlık bir olay mı? Yoksa bazılarının işaret etmeye çalıştığı gibi, muhalefeti tahrik etmeye yönelik  planlı bir olay mı? Bu sorunun cevabını bilemiyoruz, ama bu olay bir provokasyon ihtimalinin söz konusu olduğunu gösterdi. Bu, siyasette çok kullanılan bir kavram; Türkiye’de özellikle 70’li yıllarda çok kullanıldı, daha sonra da 80-90’larda da kullanıldığını gördük. Ve bir süredir tekrar gündemimize ciddi bir şekilde geldi. Şimdi burada şöyle bir akıl yürütme var: İktidar kötü durumda, muhalefeti engellemek istiyor, muhalefeti engelleyebilecek argümanları iddiaları yok, ekonomi zaten kötü durumda, dolayısıyla bir kaos ortamı yaratarak karışıklık yaratarak muhalefeti karışıklığın aktörü, öznesi olarak göstererek, istikrar beklentisine kapılacak olan seçmenin desteğini alma hesabı yapıyor.
Bu akıl yürütmenin ne kadar doğru olduğu konusunda bazı şeyler söylemek istiyorum: Ana hatlarıyla bakıldığı zaman doğru, ama birtakım sorunlar var bence.  Örneğin en önemli sorun, normalde provokasyon, yükselen bir muhalefetin önünü kesmek için yapılır, yükselen bir muhalefeti etkisizleştirmek için yapılır. Bu noktada, 1 Mayıs 1977 Taksim'deki katliam bunun çok bâriz bir örneğiydi. Orada gerçekten yükselen bir sol hareket vardı, işçi hareketi vardı ve 1 Mayıs 77 onun zirvesiydi.  15 yaşında birisi olarak o olaya tanıklık etmiş birisiyim, biliyorum bizzat gözlerimle gördüm, çok büyük bir coşkuydu. Oradaki katliam; hâlâ fâilleri bulunmayan, aslında arandığını da sanmadığım o katliamın ardından Türkiye'de sol hareket, özellikle sosyalist sol hareket çok ciddi bir gerileme içerisine girdi ve 12 Eylül darbesiyle beraber zaten bayağı bir etkisizleştirildi. O çok önemli bir dönüm noktasıydı sol hareketin gücünü kırmak için ve büyük ölçüde de başarılı olduğunu dönüp bakıldığında daha iyi görebiliyoruz. Ya da yine 70’li yıllarda Aleviler’e yönelik Anadolu’da değişik şehirlerde yapılan katliamlar da ciddi bir şekilde aynı konsept içerisindeydi. Çünkü Aleviler genel olarak sol hareketin tabanında çok güçlü bir şekilde vardılar. Ve onlara yönelik katliamlar, ülkede bir mezhep savaşı havası yaratarak, çoğunlukta olan Sünniler’i sağ safları çekmeyi hedefleyen perspektife sahipti. Ve bunlar çok ciddi bir şekilde derin devlet operasyonları ya da Gladio operasyonları olarak tarihe geçti.
Bugün ortada bir olay yok, olacağa da pek benzemiyor. En son Kemal Kılıçdaroğlu, yeni bir Adalet Yürüyüşü yapmayacaklarını, bugünün şartlarının buna el vermediğini, kendilerinin sokağa çekilmek istendiğini söyledi. Ve Adalet Yürüyüşü pazartesi günü, yani 15 Haziran'da üçüncü yılını dolduruyor. CHP yapmıyor, ama HDP bir yürüyüş başlatacak. Tam da Adalet Yürüyüşü’nün üçüncü yıldönümünde.  “Edirne'den Hakkâri'ye” diye bir yürüyüş,  Edirne'den ve Hakkâri'den aynı anda çıkan kortejler, adı “Demokrasi ve adalet” ya da “Demokrasi ve özgürlük” — yarın belli olacak anladığım kadarıyla yürüyüşün adı. Bir yürüyüş yapmak istiyorlar, ne derece yapacaklar, nasıl olacak bunu kestirmek çok mümkün değil; ama devletin son dönemdeki performansına baktığımız zaman, tutumuna baktığımız zaman, özellikle HDP'ye karşı tutumuna baktığımız zaman, bu yürüyüşü engellemek için çok şey yapacaklarını varsaymak kolay olur; ama yine de o günü bekleyip görmekte yarar var.
Bugünkü durumda Türkiye’de sorun şu: Çok güçlü bir muhalefet yok. Yani bir 1977’deki 1 Mayıs öncesindeki gibi her yerden, özellikle sokaktan gelen çok güçlü bir muhalefet yok; muhalefet sokakta da yok, muhalefet Parlamento’da da yok, zaten Parlamento da yok. Yani Parlamento yeni sistemle beraber iyice işlevini yitirmiş durumda. En son üç milletvekilinin vekilliğinin düşürülmesi olayında da gördük; ardından yaşanan ve yaşanmayanlarda da gördük. Meclis'in aslında pek bir fonksiyonu yok; dolayısıyla, eskiden çok kullanılan bir kavram vardı: Parlamento dışı muhalefet diye; Türkiye'de Parlamento zaten siyasetin üretilebildiği bir yer olmaktan bu yeni sistemle beraber çıktı. Siyasî kavgaların, mücadelelerin bir alanı, sadece bir alanı; ama giderek etkisi daralan bir alanı.
Sokak, öteden beri, her zaman için Parlamento dışı denirken, özellikle ilk akla gelen sokak dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde hep siyasetin üretilebildiği bir başka alan olarak karşımıza çıkıyor. En son Amerika Birleşik Devletleri’nde George Floyd olayında, onun katledilmesinin ardından yaşananlara baktığımızda ve dünyada da ona destek için yapılan gösterilere baktığımızda, sokak hâlâ çok önemli. Ama buralarda her zaman, sokağa çıkmak için, sokakta siyaset üretebilmek için çok somut elle tutulur bir gerekçe ya da gerekçeler olması gerekiyor. George Floyd olayında olduğu gibi ya da yakın dönemde Irak’ta ve Lübnan’da olduğu gibi çok ciddi ekonomik rahatsızlıklar olması gerekiyor. Türkiye’de bu ekonomik rahatsızlıklar var; ama bu ekonomik rahatsızlıklar nedeniyle sokağa çıkma refleksi Türkiye toplumunda kalmış değil.
Ne zamandan beri, ekonomik nedenlerle, sınıfsal nedenlerle ciddi kitle gösterilerine tanık olamıyoruz. En son benim hatırladığım, Zonguldak maden yürüyüşçüleri olayı vardı, yıllar önce Turgut Özal zamanında; o zamandan bu yana Türkiye'de bireysel birtakım protestoları saymazsak, küçük protestoları saymazsak, ekonomik anlamda yapılan çok büyük kitle gösterileri pek olmuyor. Dolayısıyla burada önümüzde çok ciddi bir sorun var; o da şu: Gücünü gittikçe kaybeden ve ne yapacağını bilemeyen, çaresizlik içerisinde bir iktidar var; iktidar ömrünü uzatabilmek için bir şeyler yapmak istiyor. Ama ülkenin sorunlarını çözme kapasitesini çoktan kaybetmiş olduğu için çaresiz bir şekilde muhalefetle uğraşmaya yöneliyor; yani kendisinin iyileştiremeyeceğini gördüğü yerde muhalefeti kötü duruma sokmak istiyor. Ama burada belki sorun şu ki, iktidarın kötü durumda olması muhalefetin iyi durumda olduğu anlamına gelmiyor.
Aslında böyle abes bir durumla karşı karşıyız; yani toplumsal bir hareket olur, kitlesel hareket olur, çok güçlü bir muhalefet hareketi olur ve iktidar, bizim gibi ülkelerde otoriter yönetim bunu bastırmak için devletin şiddet aygıtlarını kullanır, yargıyı kullanır, kolluk kuvvetlerini kullanır, provokasyonlar yapar, birtakım sivil görünümlü unsurları kullanır. Ama burada bunu yapabilmek için öncelikle birilerinin sokağa çıkması gerekiyor ya da aktif bir şekilde siyaset yapması gerekiyor, o siyaset yapılan alanların provoke edilmesi gerekiyor. Şu andaki Türkiye'nin meselesi bence esas olarak muhalefetin, Parlamento'nun da artık iyice işlevsizleştirilmesiyle beraber siyaset üretebileceği alanları yaratamamış olması. Dolayısıyla muhalefetin bir potansiyeli var, çok güçlü bir potansiyeli var; durduğu yerde artan bir potansiyel bu; ama bu potansiyeli, bu imkânı harekete geçirebilecek alanlar yok, organlar yok, odaklar yok. Birtakım muhalefet aktörleri var, partiler var, şahıslar var, birtakım kurumlar var –diyelim ki medya kuruluşları var–, ama buralarda iktidarı eleştirmek, iktidara reaksiyon göstermek dışında çok ciddi bir şekilde siyaset üretimi olduğunu görmüyoruz.
Böyle garip bir kilitlenme haliyle karşı karşıya Türkiye bana göre. Dolayısıyla iktidar belki bir şeyleri provoke etmek istiyor, ama provoke edilebilecek bir hareketliliği bulamıyor. O hareketliliği kendisi de yaratamayacağı için, böyle kalmış durumda — tam anlatabildiğime emin değilim, ama biraz daha açmak istiyorum. Şöyle açmak istiyorum: İktidar muhalefeti sokak siyasetine çekmek istiyor ve o sokakta devletin imkânlarıyla o sokağı provoke ederek yaratacağı bir istikrarsızlık duygusuyla, kaos duygusuyla kitleleri safına çekmek istiyor. Ama muhalefet sokak siyasetine pek girmiyor, gireceğe de benzemiyor. HDP en çok akla gelen partilerden birisi, ama HDP'nin de şu âna kadarki tutumu ve 15 Haziran yürüyüşü öncesinde yaptıkları açıklamalar da onların çok dikkatli olacaklarını bize gösteriyor.
Peki o zaman ne yapmak gerekir? Ne yapabilir muhalefet? Bence orada işte başlığa koyduğum, “Sokakta siyaset” dediğim şeyi belki hayata geçirebilir. “Sokakta siyaset”ten kastım, aslında 31 Mart yerel seçimleri öncesi muhalefet partilerinin yaptığı seçim kampanyaları. Burada özellikle Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş, Tunç Soyer, diğer Büyükşehir belediye başkan adayları tek tek insanlara giderek, insanlara dokunarak, onların sorunlarını anlatarak, orada sokakta sahada bir siyaset üretimi yaptılar ve bunda çok ciddi bir şekilde başarılı oldular. Refah Partisi'nin zamanında yükselişinin anahtarı da buydu, o günleri çok yakından gözlemiş bir gazeteci olarak, özellikle kadınları seferber etmeleri çok önemliydi. Refah Partisi için bir seçimin bittiğinin ertesi günü yeni seçimin kampanyası başlardı. Sanki ülkede aralıksız sürekli seçim oluyormuş gibi Refah kadroları tepeden tırnağa sürekli olarak bir kitle çalışması yaparlardı. Kapıları çalarlardı, insanlarla ev toplantıları yaparlardı, işyerlerini ziyaret ederlerdi ve bununla adım adım büyüyen bir hareket oldular. Şu anda bunu muhalefetin ciddi bir şekilde yapabileceğini, 31 Mart'ta yapabileceğini de gösterdiğini görüyorum.
Şu aşamada belki de zamanında Refah Partisi'nin yaptığına benzer şekilde, aslında solun geleneksel olarak çok bildiği bir çalışmayı, siyaseti sokağa taşıyarak –ama sokağa taşıyarak derken kastım, gösterilerden ibaret bir sokak değil–, doğrudan insanların yaşadığı yerlere giderek, çalıştıkları yerlere giderek, oralara siyaseti taşıyarak muhalefeti örgütlemek mümkün olabilir. Ve iktidarın bunu provoke etmesi de kolay kolay mümkün olmayacaktır. İmkânsız değil; hatırlanacaktır, Ekrem İmamoğlu'nun özellikle İstanbul'da seçim kampanyası sırasında gittiği yerlerde, özellikle esnaf ziyaretlerinde karşısına birtakım iktidar yanlısı kişilerin çıktığını ve onu tâciz etmeye kalktıklarını da biliyoruz. Başka adaylara da muhakkak başka sataşmalar, bu tür provokasyon girişimleri olmuştur. Ama şunu da biliyoruz ki ne zaman Ekrem İmamoğlu bu tür provokasyonlara karşı sükûnetini muhafaza edip sakin bir şekilde bunları bertaraf etti, o zaman ona yönelik ilgi daha da arttı.
Dolayısıyla benim uzun bir süredir dile getirdiğim, “Sakin olan kazanıyor” perspektifini şu aşamada yine sakin bir şekilde tahriklere gelmeden ama siyaset yaparak, siyaset üreterek, siyaseti doğrudan vatandaşla yaparak, siyaseti doğrudan insanlara giderek yaparak ve özellikle de kendisine mesafeli olduğu varsayılan kesimlere giderek yapması halinde muhalefet iktidarın kolay kolay provoke edemeyeceği yeni bir siyasî alanı kendisine yaratmış olur. Bu noktada özellikle muhalefetin elindeki Büyükşehir belediyelerinin çok fonksiyonel olabileceği kanısındayım. Çünkü Büyükşehir belediyelerinin çok ciddi imkânları var, bu imkânlar hizmet götürüyor, hizmet götürürken vatandaşlarla birebir ilişki kuruyor ve medyası var; iyi kötü toplu taşıma araçlarında, bunlarla koordineli bir şekilde yapılacak olan, sokakta yapılacak olan bir siyasetle gerçekten iktidara alternatif yeni bir siyaset alanı açılmış olabilir. Aksi takdirde sokak siyaseti diye adlandırılan, çok kötü bir şey değil aslında, ama böyle durumlarda, zorlama olması halinde, protesto edenlerden ziyade protesto edilenlerin işine yarayabilecek hususlara özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Bu noktada muhalefet partilerinin şu âna kadar sergiledikleri tutumun ana hatlarıyla doğru olduğu kanısındayım.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
01.07.2020 Çoklu Diyanet
01.07.2020 İstanbul Şehir Üniversitesi: Ne oldu? Neden oldu? Levent Gültekin, Ferhat Kentel, Burak Bilgehan Özpek & Ruşen Çakır tartışıyor
30.06.2020 İstanbul Şehir Üniversitesi: İlan edilmiş bir ölümün güncesi
29.06.2020 Abdullah Gül’ün kaygısı
28.06.2020 Erdoğan sosyal medyayı kontrol altına alabilir mi?
26.06.2020 Erdoğan ve AK Parti’nin iktidar serüveni: Hatem Ete ile söyleşi
26.06.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (20): İmamoğlu'nun bir yılı, Kaftancıoğlu'na hapis cezası, Mümtaz'er Türköne olayı, Savunma Yürüyüşü, gazeteci yargılamaları
25.06.2020 Kılını kıpırdatmadan muhalefet
24.06.2020 Türkiye-Mısır: Bitmeyen kavga
23.06.2020 İmamoğlu’nun bir yılı: Beklentiler ve yaşananlar
01.07.2020 Çoklu Diyanet
27.05.2020 Turkey: Will Erdoğan hold on to his voter base at all costs? Can he retain it?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı