İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Prof. Ahmet T. Kuru yeni kitabını anlatıyor

23.03.2026 medyascope.tv

23 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler, iyi bayramlar. 2019'da basılıp Türkçeye ancak çevrilen ama yazarı Türk olan bir kitabı konuşacağız. Profesör Ahmet Kuru'nun ‘‘İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık’’ kitabı. Evet, yeni çıktı Ayrıntı Yayınları'ndan. Mehmet Akif Koç çevirdi. Mehmet Akif'i de biliyorsunuz; daha önceki gün kendisiyle İran üzerine yayın yapmıştık. Evet, Ahmet merhaba. Sen San Diego Üniversitesi'ndesin. 20 yıldır oradasın ve şu anda da oranın en önemli araştırma merkezlerinden birisinin, İslam üzerineydi değil mi, onun başkanlığını yapıyorsun. Bakayım; İslam ve Arap Kültürü Çalışmaları Merkezi. Senin daha önce de başka kitapların vardı İslam laiklik üzerine ama bu kitap bir farklı. Yani şöyle farklı: Takip ediyordum zaten, Türkçeye çevrilmeden önce 10’u aşkın dile çevrildi yanlış bilmiyorsam ve bazı ödüller de aldı. Zaten kitabı okuyan, bu konu üzerinde kafa yoran kişiler de bu kitabın çok iddialı bir kitap olduğunu görüyorlar. Çünkü o meşhur soru "İslam dünyası neden geri kaldı?" sorusu üzerine yıllardır, belki yüzyıllardır süren tartışmalar var ve bu tartışmalardaki ana eksenlerin dışında bir yerde duruyorsun. Ben öyle anladım.
Ahmet Kuru: Evet. Çok teşekkürler bu söyleşi için Ruşen Bey. Ben yıllardır takip ediyorum entelektüel derinlikli programlarını. Şimdi ‘‘Simyacı’’ hikâyesinde kahraman evinden başlayıp dünyayı dolaşıp evine dönüyor. Benim kitap da biraz öyle oldu. Çünkü rahmetli babamın bir korgeneralle tartışmasıyla Türkiye'de başlayan kitap bütün dünyayı dolaştı. Dediğin gibi bir 15 tercüme; bir de sadece tercüme değil, ben o ülkelere gittim, oralarda olaylar yaşadım, Hindistan'da. Pakistan'dan ayrılmak durumunda kaldım. Malezya'da İslam Konseyi bunu ‘‘şeriata aykırı kitap’’ diye yasakladı. Hollanda'da bayağı politik bir tartışma yaşadık. Fransa'da dediğin gibi ödül aldı. İngiltere'de Times Literary Supplement, yani seyirciler böyle hava atıyor diye anlamasınlar da dünyayı dolaştı bu kitap; döndü dolaştı Türkiye'ye geldi. Asıl yuvası, evi Türkiye. Çünkü benim bu sorularla büyüdüğüm yer; Osmanlı'nın çöküşü, Cumhuriyet... Neden Türkiye’nin yeniden dünya çapında bir sesi, gücü olmuyor; olur mu bilimde, sanatta, felsefede? O yüzden çok mutluyum Türkçesinin çevrilmesine. Yeniden kitap sonunda asıl mecrasını buldu diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Burada sadece geri kalmışlık değil aynı zamanda otoriterlik meselesi de var, yani hem ekonomik hem siyasi. Demokrasiden de uzaklık meselesi var. Şimdi bir yaklaşım ki eleştiriyorsun; özcü yaklaşım. "Çünkü İslam böyle" diyen bir yaklaşım var. Bunu çok ciddi bir şekilde eleştiriyorsun. Bir diğer yaklaşım da kabaca "Batı izin vermedi, sömürgecilik vesaire şu bu; aslında İslam dünyası bunları yapabilecek birikime vesaireye sahip." Bu iki akımın tartışması yaşandı değil mi yıllarca? Ve hâlâ yaşanıyor belki.
Ahmet Kuru: Tabii, ben 99'da geldim Amerika'ya. Önce Salt Lake City, sonra Manhattan, Columbia Post-doc ve San Diego. Ve 2001 New York'ta o saldırılardan sonra gündemde hep İslam oldu. Ve büyük kutuplaşma senin de dediğin gibi; bir tarafta Bernard Lewis ve Samuel Huntington gibi medeniyetler savaşı var. ‘‘Müslümanların kültürel ve dinleriyle alakalı bir problemi var’’ diyen özcü yaklaşım. Öbür tarafta da Edward Said, Talal Asad gibi düşünürlerin anti-kolonyal, Batı sömürgeciliğine mercek tutan yaklaşımı. Ben bu ikisi arasında tabii ki daha Said çizgisine yakınım ama o Edward Said'in ‘‘Oryantalizm’’ kitabında eleştirdiği sömürgeciliğin, Batı emperyalizminin ne kadar sorunlu olduğu fikrini kabul etsem de bunun bir apoloji yani bir özür dileyici bir duruma dönüşüp İslamcılar tarafından — fundamentalistler mi dersiniz? — Suudi Arabistan, İran ve diğer taraflarda Müslümanların sorunlarını örtbas etme çabasına dönüştürülmesini bu kitapta eleştiriyorum. Yani bir taraftan diyorum ki ‘‘İslam'a düşmanca yaklaşımlar yanlış,’’ ama öbür taraftan da bütün sorunu sömürgeciliğe indirgeyip de sanki Müslümanların hiçbir sorunu yokmuş gibi davranmak da politik bir strateji ve bunun bizi götüreceği bir yer yok. Son şunu söyleyeyim: Ben bu Türkçe çeviriye hem bir önsöz yazdım hem de sonsöz, içinde de çok güncelleme yaptım. Sonsözü bir Filistinliyle bitirdim. Çünkü son iki üç yıldır bana dünyadaki takipçi ve arkadaşlarımdan, ‘‘Gazze'de yaşanan soykırım, Amerikan emperyalizminin Trump'la çıplak hâle gelmesi gösterdi ki senin tezlerinde bir sorun var, sen yeterince vurgulamıyorsun.’’ Ben ise onlara şu cevabı veriyorum: ‘‘Müslümanlar neden bu kadar zayıf?’’ Benim Filistinli bir okurum Batı Şeria'dan yazmıştı. Dedi ki: "Ben burada bir sömürü ve emperyalizm altında olmama rağmen senin ne dediğini anladım. Çünkü sen diyorsun ki Müslümanlar bilimde, sanatta, felsefede, ekonomide gelişirlerse bir gün güçlü olurlar ve emperyalizme karşı da bir duruşları olabilir." Zaten bu konuyu en iyi anlayanlar Filistinliler. Amerika'da burjuva sınıfında, entelektüel sınıfında Filistinlilerin artan etkisi de İsrail'e olan desteği dengeliyor. O yüzden dediğin gibi kitap iki nokta arasında ulema-devlet ittifakı üzerinden alternatif geliştiriyor ve Müslümanlara "Sadece Batı'yı suçlamayın, kendi ev ödevinizi yapın" çağrısında bulunuyor.

Ruşen Çakır: Burada sanki şöyle bir yaklaşım var, özetlemeye çalışacağım. Sen demin söyledin, "ulema-devlet ittifakı" dedin. Sen sorunların temeline esas olarak bunu koyuyorsun ve bu ittifakın düşünce üretimini, gelişmeyi engellediğini söylüyorsun. Özetlemeye çalışıyorum. Ama diyorsun, öncesinde bir tür altın çağ resmediyorsun İslam dünyası için. İslam dünyasının ürettiği düşünceler şunlar bunlar, ticaretteki rolü ve bunun daha sonra Batı tarafından devralındığı... Doğru özetledim mi bilemiyorum.
Ahmet Kuru: Çok doğru, çok güzel. Şimdi bu altın çağ çok önemli. Çünkü 7-8. asırdan 11-12. asra kadar Müslümanlar Bağdat gibi kozmopolitan şehirler, milyonlarca kitabın olduğu kütüphaneler, İbn Sina, Farabi gibi düşünürler yetiştirmiş. Bu altın çağı bazıları ya yok farz ediyor ya diyor ki "Yunan felsefesinin taklididir" veya "Bunu yapanlar Müslüman değil; Hristiyan, Yahudi, İsmaili veya ırk olarak da Arap değil." Şimdi benim cevabım: Bir altın çağ var, yadsınamaz. İsmaililer de katkıda bulunduysa onlar da Müslüman. Zaten ben Müslümanlığı çok genel alıyorum; Müslümanlık, Müslümanım diyen herkesi kapsayan, bazılarını da kültürel kapsayan bir havza. Onun ötesinde bu sadece bir Yunan taklidi de görülemez. Çünkü hem Yunan'dan hem İran'dan hem Hindistan'dan hem Afrika'dan bir şeyler öğrenip Batı'ya da öğretmiş bu medeniyet. Ama öbür taraftan İslamcıların da ‘‘Bizim bir altın çağımız vardı çünkü çok dindardık, dinden uzaklaşınca düştük, yeniden dindarlaşalım’’ söylemi yanlış. Çünkü bu altın çağ dindarlığın, ortodoksinin bir altın çağı değil. Aksine çoğulculuğun; agnostiklerin de, dinsizlerin de, dindarların da beraber ürettiği, şu anki Amerika veya tarihteki Helenizm medeniyetine benzer bir çoğulculuğun ürünü. O yüzden yani bu kavramı yerine oturtabilirsek hem İslamcıların tezleri çürür hem de "İslam'ın hiçbir geçmişi yoktu" diyenlerin tezleri.

Ruşen Çakır: Burada söylediğin çoğulculuğun içerisinde gayrimüslimler de var anladığım kadarıyla. O altın çağda İslam toplulukları içerisinde yaşayan birtakım Yahudiler, başkaları da birtakım gelişmelere katkıda bulunabilmiş anladığım kadarıyla.
Ahmet Kuru: Çok güçlü bir şekilde. Zaten belirli Yahudi düşünürlerin yazdığı kitaplara göre, Yahudi toplumu Müslüman medeniyetine kadar zirai bir toplum, tarımsal; ve Emeviler, Abbasiler ve Fatimiler döneminde Yahudiler tüccar sınıfına dönüşüp gelişiyorlar. Ve bu dönemde Müslümanların yanı sıra Hristiyan, Yahudi tıp doktoru, felsefeci, tercümanlar etkili. Bir örnek vereyim: 10. asırda Büveyhoğulları vardı, Şii bir hanedan, Bağdat'ı kontrol eden. Bunlar dünya çapında bir hastane kurduklarında oranın başhekimleri Hristiyan ve Yahudiydi ve bu çok normaldi. 500 yıl sonra Müslümanlar, artık altın çağ bitmiş, Sünni Ortodoksi hem Orta Asya, İran hem Suriye ve Mısır'da bir dışlayıcı yaklaşım geliştirmiş, benim ulema-devlet ittifakı dediğim güç odağı. Ve bunların kurduğu Mansur Hastanesi 15-16. asırda ilan ediyor ki kuruluş beyannamesinde: "Gayrimüslimler doktor da olamaz, hasta da olamaz." Ve o dönemde en meşhur üç doktor Hristiyan olduğu için bunları şeklen İslam'a ihtida ettirip çalışmalarına izin veriliyor. Gördüğünüz gibi 5 asırda büyük bir gerileme var. Yani 11-12. asra kadar Batı, hani karanlık çağ dediğimiz bilimden, felsefeden yoksun bir bölge; 11-12'den sonra Batı değişirken biz tersine daha kapalı, daha ortodoks, daha geleneksel, kendi filozofunu, kendi tüccarını dışlayan bir medeniyete dönüşüyoruz.

Ruşen Çakır: Burada şu çok çarpıcı geldi bana: İslam medeniyetinin ilk yıllarında, o altın çağda özellikle düşünce üretiminin — her türlü, sen onu daha çok filozoflar olarak tanımlıyorsun ama her türlü düşünce üretiminin diyelim — bilim insanlarının da tüccarlar tarafından finanse edildiğini söylüyorsun. Finansman lafı o zaman için doğru olmayabilir ama sonuç olarak onların, bu kişilerin önünü açtığını, bunlara destek olduğunu söylüyorsun. Bu bana çok çarpıcı geldi ve bunların dolayısıyla daha özgür hareket edebildiklerini; yani anladığım kadarıyla işin sırrını büyük ölçüde böyle tanımlıyorsun. Sonra devlet-ulema işbirliği olunca sınır mı çiziliyor?
Ahmet Kuru: Evet. Bu çok önemli bir nokta. Çünkü şöyle; senin de bildiğin gibi Türkiye'de klişeler vardır, dünyada da var: "İslam laiklikle bağdaşmaz. İslam Hristiyanlıktan farklıdır, din-devlet ayrımını kabullenmez." Hâlbuki ne Hristiyanlık ne İslam donuk değil. Sadece Kur'an'dan veya İncil'den bir iki cümle seçerek açıklanabilecek basitlikte değil. Önemli bir kırılma noktası İslam'ın ilk dönemindeki iç savaşlar; hem Deve Savaşı (Cemel Vakası) hem de Sıffin Savaşı ve sonrasında Hz. Ali, Hz. Hüseyin gibi Ehl-i Beyt önderlerinin ölmesiyle beraber Emevi hanedanı daha seküler bir şekilde ortaya çıkıyor. Ve kendilerini güçle ifade eden, dini meşruiyetleri minimum bir hanedan Emeviler. Bunlara karşı Ebu Hanife gibi dindar, dinin önde gelen düşünürleri, sonradan ulema diyeceğimiz sınıf bir tepki koyarak "Siyasetçiler yolsuzdur, siyasetçiler sahtekârdır, zalimdir; biz bunlardan para alamayız, bunların emrine giremeyiz" diye prensip vazediyorlar. Ebu Hanife bu yolda öldürülüyor. Ahmed bin Hanbel idama mahkûm oluyor. Mâlik falakaya yatırılıyor. Şafii zincirlere vuruluyor. Ve benim matematiksel olarak da verdiğim rakamlara göre 800'den 1050'ye kadar 4.000 kadar ulemanın %90'ı ticaretle, serbest meslekle geçinirken sadece %10'luk küçük bir kesim memur olarak, kadı olarak çalışmayı kabul ediyor. Şimdi bu teorik olarak önemli çünkü 300-400 yıl İslam tarihinde bir din-devlet ayrımı olmuş. Sonradan ulema-devlet ittifakı dediğimiz kavram; ekonomik, siyasi, politik konuların birleşimiyle tüccar sınıfının düşüşüyle doğan boşluğu devlet dolduruyor, medreseler kuruyor. Ulemayı kendi yönetiminin parçası hâline getirince bizde hem fikir özgürlüğü düşüyor hem tüccar sınıfı zayıflıyor ve biz askeri, dini, jeopolitik hedefler güden bir medeniyete dönüşüyoruz. Bu Osmanlı'da da böyle; Safeviler de bunun Şii versiyonu. Bir son nokta şunu da açıklayayım: Bazı eleştirmenler benim kitabı Şii olarak açıkladılar. Çünkü hani Emevileri eleştirmem, "Din-devlet ayrımı Cemel'den sonra geldi" demem... Hatta Tehran Times benimle röportaj yapmak isteyince ben çekindim. Yani oraya da konuşacağım şimdi, ne diyecekler? Sonra beni Şii... Çünkü ben akademik olarak yazmışım; ne Sünni ne Şii versiyon. Sonra anladım ki bu çekinmenin bir sonu yok. Çünkü Tony Blair ile bir Zoom yaptık, benim bölüm başkanım da dedi "Sen niye onunla görüşüyorsun?" falan. Ben kiminle görüşeceğim? Yani onunla görüşsen Şii oluyorsun, Tony Blair ile görüşsen emperyalist oluyorsun. Sonra herkesle görüşmeye karar verdim yani.

Ruşen Çakır: Peki burada, kitabın içerisinde İslam tarihinde yer etmiş çok sayıda isimden bahsediyorsun. Tam da bu tartışmanın ortasına koyuyorsun. Demin bahsettiğin mezhep, Sünni mezhep önderleri bunlardan bazıları ama onun da çok ötesinde. Mesela İbn Haldun'la ilgili çok geniş bir bölüm var, çok önemli tespitler var ama sadece o değil; İbn Arabi de var, başkası da var. Gazali var tabii ki. Anladığım kadarıyla sen Gazali'yi din-devlet ilişkisini birleştirmenin bir sembolü gibi görüyorsun, yanılıyorsam düzelt. O tartışmalar, yani bu kadar öne çıkmış isim olmasına rağmen bu süreç niye değiştirilemiyor?
Ahmet Kuru: Bu çok güzel bir soru. Birçok insanın da kafasına bu takılıyor; nasıl bu kadar uzun sürüyor? Kısa özeti şöyle: aslında ilginç olan, insanlık tarihinde asıl norm dinle devletin beraber olması. Çünkü bu iki güç odağı bundan faydalanıyor. Ben şimdi yeni bir kitap yazıyorum "Din ve Popülizm" diye; Trump var, Netanyahu var, Modi, Putin... Bunlar hep Hint, Yahudi, Hristiyan örneklerinde dinle devleti birleştirme çabası içindeler. O açıdan baktığımızda İslam'ın bu ilk dönemindeki 500 yıllık din-devlet ayrımı — bir nebze tabii ki, tam modern anlamda değil — ve sonrasında son 200 yıldır Batı'nın yaşadığı ayrım, o da mutlak anlamda değil, aslında istisnai. Genel yaklaşım dinle devletin beraber olup toplumları gütmesidir, yönetmesidir. Bu yüzden çok uzun sürdü. İkinci bir şey de propaganda gücü çok fazla. Mesela şimdi benim bir fikrim var, kitap neşrediyorum; okuyan okuyor ama "Din ve devlet kardeştir" diye uydurma bir hadis ortaya koyup veya Kur'an'da geçen "ulu'l-emr" kavramının din ve devlet olduğu, insanların da bunlara itaat etmesi gerektiği söylemi camilerde, medreselerde binlerce vaiz tarafından propagandası yapılıyor. Ve alternatif bir şey dediğimizde, işte benim kitabımın Malezya'da yasaklanması gibi... Şimdi Özbekistan'da fetva almaya çalışıyoruz Ulema Konseyi'nden; bir sürü engellerle karşılaşıyor. Bu yüzden çok uzun sürdü bu. Aslında bütün alanların ayrışması lazım, sadece din-devlet değil; din, devlet, siyaset, medya, ekonomi... Bunların hepsi kendi sınırlarında otonom olmazsa ülke yozlaşır. Şu an Donald Trump Amerika'sında gördüğümüz gibi her şey birbirinin içine girer.

Ruşen Çakır: Burada medreselere, tarikatlara çok önem veriyorsun; bu din-devlet birlikteliğinin taşıyıcıları olması anlamında ve Türkiye'de medrese teorik olarak kalmadıysa da tarikatlar varlığını sürdürüyor ve zaten büyük ölçüde biz de onları devletle ilişkileri üzerinden tanımlıyoruz. Peki burada insanlar nerede? Yani sıradan Müslüman; tarikata giden ya da gitmeyen, medreseye giden ya da gitmeyen bütün bu süreçte... Yani şunu anlatmaya çalışıyorum: Bir tarafta devlet yönetimi var, bir tarafta ulema var, bir tarafta da toplum var, halk var. Şimdi orada halkın zaten çok fazla bir şey söyleme imkânı yok mu, yoksa birtakım tarihte bundan rahatsızlık örnekleri de yaşadık mı?
Ahmet Kuru: Bu da güzel bir nokta. Şimdi can alıcı noktalardan birisi okuryazarlık. İslam'ın ilk döneminde Müslümanlar Çin'den kâğıdı aldıkları için seri üretim kitap, kitapçılar, büyük kütüphaneler; Avrupa ise 500 yıl hayvan derisine yazdı kitapları ve çok küçük kütüphaneleri vardı. 1450'den sonra matbaa devrimi ile beraber malum, Protestanlık insanlardan Kitab-ı Mukaddes'i okumalarını emretti, tercümesini; ve bunu yapmadan dindar olunamayacağı düşüncesiyle çok geniş bir okuryazar kitleye ulaştılar. Bizde ise maalesef İslam'ın ilk dönemindeki açık fikirlilik — mesela Ebu Hanife gibi aslında namazda bile Arapça dışında okunabileceği düşüncesini paylaşanlar, 10. asırdan kalma tercümeler var elimizde satır arası Farsça, Türkçe; 11-12. Asırda — sonrasında bu engelleniyor. Matbaa 284 yıl alınmadığı gibi bir Türkçe meale de izin verilmiyor. Şemseddin Sami'nin mealini ulema yok etti Osmanlı'da ve 1924'te Cumhuriyet kurulana kadar bir Türkçe meal basılamadı matbaada. Bu çok geri bir tarihtir yani. Bu Gutenberg'den 450 yıl bekledik biz bir mealin basılmasını. Şimdi böyle olunca senin soruna dönersek; yani halk dinini, kendi kitabını, kendi kaynaklarını okumaktan mahrum ve o yüzden Katolik Kilisesi'nin Latince ile kitleleri yönlendirmesi gibi din adamları, ulema dediğimiz insanlar yönlendiriyor uzun süre. Burada bir ümit sufi tarikatlardı. Çünkü felsefenin neredeyse yok edilmesinden sonra felsefi düşünce İbn Arabi gibi örneklerde tasavvufta yaşayabildi ve beklerdik ki tasavvuf daha açık fikirli, eklektik, senkretik bir şekilde insanlara bir alternatif sunsun. Çünkü şiir yoluyla, Farsça yoluyla daha ilginç. Hani medresenin Arapça okutması sıkıcı, halkı tatmin etmiyor zaten ve halk anlamıyor birçok şeyi. Ama tasavvuflar da döndü dolaştı devletin kontrolüne girdi. Çünkü devletin kontrolüne girmeyenler ya dinsiz ilan edilip yok edildi; devlete eklemlenenler sistemin parçası oldu. Şimdi dinleyicilerimiz çok tarihi bir şey anlatıyoruz diye düşünebilirler, o yüzden günümüze bağlayıp bitireyim: Bu bütün konuştuklarımız şu an yaşanıyor. Çünkü 1920'lerden Atatürk'ten 1979 Humeyni'ye kadar İslam dünyasında laik diyebileceğimiz bir siyasi çizgi hâkimdi ama sonrasında, son 50 yıldır İslamcılaşma var. Ve bu İslamcılaşma, anayasaya şeriatın konmasından tutun işte İran, Suudi Arabistan tipi rejimlere kadar... Ve burada üç sınıf; İslamcı politikacılar, ulema ve sufi tarikat şeyhleri beraber çalıştılar. Ve biz sufi dediğimiz tasavvuf şeyhlerinin veya tasavvufun daha açık fikirli bir İslam getirmesini beklerken, böyle bir ihtimal vardı ve bu tarihten günümüze yok edildi. Pakistan'da mesela 1.500 insan dine hakaret etmekle yargılanıyor, 100’ü aşkın insan linç edildi ve çok kötü bir kanun var orada, idam cezası getiriyor; bunu tarikatlar destekliyor orada. Hoşgörülü, açık fikirli değiller.

Ruşen Çakır: Burada işte tam bir paradoks çıkıyor, o da şu: Şimdi sen dinle devletin birleştirilmesinin İslam dünyasının önünü kestiğini söylüyorsun, kabaca böyle söyleyelim. 20. yüzyılın başlarında İslamcılık çıktığı zaman, sen de demin bahsettin, İslam dünyasının geri kalmışlık sorununun ya da sömürge olmasının bir kısmının temel nedenini "İslam ülkelerinin dine göre yönetilmemesi" olarak tarif ediyorlar. Burada çok çelişik bir durum çıkıyor. Yani demin söylediğin İslamcılık özellikle 70'lerden sonra yükselişe geçti ama ilk ortaya çıkışına baktığımız zaman da yani işte Afganilere ya da Mevdudi, daha sonra Müslüman Kardeşlere falan baktığımız zaman temel hikâye: "İslam devleti yok oldu." Yani devletlerimiz, ülkelerimiz sömürgeleştirildi belki, tamam; ama bir diğeri de devlet, yani bunun olması gerekiyor, "devletin inşası" dediler ve onlarca yıldır insanların enerjisi, şusu busu, sadece insanların değil devletlerin de... Mesela Pakistan bir ara ilan etti değil mi? Ziyaülhak şeriat ilan etti. Neye ne kadar uydu falan onu bilmiyoruz ama yani sürekli olarak devletin, devletlerin İslam'ı temel referans aldığı bir dönemdeyiz.
Ahmet Kuru: Tamamen öyle. Ve Pakistan'da olsun başka ülkelerde olsun İslamiyet'i en katı yorumuyla, alternatif yorumların tartışılmasına izin vermeyen bir şekilde getirdiler. Çünkü senin de verdiğin Ziyaülhak örneğinde; bir askerdir. Bu askerin tabii anlayışı ne kadar rafine olabilir? Onun dışında da asker olmasın, Humeyni rejimi İran'da; onun dışında Suudilerde... Yani hangi çeşidi denerseniz deneyin bu şeriat düşüncesi, bu işte "İslamcı rejimi getirelim" düşüncesi insanlara aslında birçok vaatlerde bulunmakla beraber son tahlilde yaptıkları; kadın haklarını kısıtlamak. En aşırı örneği kadınların araba sürememesiydi. Seyahat kısıtlamaları, Malezya'da bile evlenme, boşanma, nikâh konularında kadınların kısıtlamalara maruz kalması. Birincisi böyle bir şeyle karşılaştık. Bir de şunu söylemek istiyorum: Batı'da bir tartışma var. Şimdi Batı'da birçok açık fikirli düşünür emperyalizmden, kölelikten pişmanlık duyarak "postmodern cultural relativism" dediğimiz, kültürlere relativist yaklaşan bir anlayışı benimsediler. Ve bunlar için benim kitabım ve sorduğum soru çok yanlış. Diyorlar ki mesela: "Ahmet, gerileme nedir ki?" Hatta bazıları bana dedi ki: "Bu kitabı Türkçe, Arapça bastır, İngilizce bastırma; Amerika'da İslamofobiyi güçlendirirsin." Hâlbuki bu soruları sormak son derece doğal. Neden ben Müslüman olarak soru sorarak İslamofobiyi güçlendirmiş olayım? Ve bu Batılı arkadaşlar öyle bir hâle geldiler ki İslamcıları da doğal gören, hatta meşhur bilirsin, Foucault İran İhtilali'ni neredeyse alkışlıyordu; "Batı modernitesine alternatif bir şey" şeklinde. Ve bunların söylemi de şuydu: "İslamcılık kötüyse de bu modern bir şeydir." Mesela "Taliban modern" diye bir sürü makale var; hatta bazılarına göre Taliban postmodern. Ben ise kitapta aslında üç nokta vurguluyorum: Bir, bu İslam'ın doğasından, özünden, tarihinin temelinden gelmiyor; çünkü İslam'ın 4-5 asırlık bir din-devlet ayrımı var. İki, ama yine de 11. asırdan 19. asra kadar ulema-devlet ittifakı İslamcılığa bir tarihi zemin oluşturuyor. O yüzden İslamcılık bu kadar çabuk halk arasında merkez bulabiliyor bir oranda. Namık Kemal bile, o kadar Batıcı olmasına rağmen — Şerif Mardin rahmetli hocamız der ki, Namık Kemal bile Genç Osmanlıların en Batıcı, ufku açıklarındandır — der ki: "Allah din ü devlete zeval vermesin." Yani son tahlilde din ü devlet bizim kutsalımız ve bu kültürden eleştirel düşüncenin, entelektüelizmin hatta ekonomik yaratıcılığın çıkması çok zor. Ve son üçüncü bir nokta da şu: Bu İslamcılık, Hasan el-Benna'nın "İslam hem dindir hem devlettir" ütopyasıyla totaliter bir ideoloji geliştirdi; Marksizm'i, faşizmi örnek alarak kendisine. Ve bu klasik Osmanlı ulema-devleti daha radikal hâlidir. Çünkü en azından Orta Çağ, modern öncesi ulema-devlet ittifakında devlet diye bir şey var, bir de ulema diye bir sınıf var ve bunlar işbirliği yapıyor. Hâlbuki modern İslamcılık ideolojisi senin de dediğin gibi Mevdudi, Seyyid Kutub ve diğer çizgide bunu reddederek totaliter bir İslamcılık getirip daha modern bir seviyeye çıkardı ki daha da sorunlu hâle geldi.

Ruşen Çakır: Şunu sormak istiyorum. Bir zamanlar bayağı yakından takip ederdim ama sonra ara verdim. Son dönemde Türkiye ile uğraştığımız için... Batı'da, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde ve Avrupa'da yaşayan Müslüman genç kuşaklarda bütün bunları sorgulayan birtakım isimler; özellikle akademide mesela ilk aklıma gelen Omid Safi vardı, bir başka Güney Afrikalı birisi vardı unuttum şimdi adını...
Ahmet Kuru: İbrahim Musa.

Ruşen Çakır: Efendim.
Ahmet Kuru: İbrahim Musa.

Ruşen Çakır: O değil, başka. Neyse. Bunlar bayağı bir çoğulcu İslam, demokrasiyle İslam'ı bağdaştırma vesaire tezlerini söylediler. Hatta bazılarının küçük çaplı cemaatler oluşturduklarını, karma namazların kılındığı vesaire; yani İslam'ın içerisinde kalıp ama şeriat devleti vesaire gibi önermelere karşı çoğulcu bir toplum savunanlar. Şimdi bu ABD'de, şurada burada, Almanya'da, Fransa'da daha olabilir bir şey ama esas olarak bunun İslam coğrafyasında da olabilmesi lazım. Sen şimdi kitap vesilesiyle birçok yeri dolaştın, oralarda da görmüşsündür; bu sorgulayan bakış ne kadar güçlü? Özellikle eğitimli kesimlerde var mı, yoksa insanlarda İslamcılığın o çizdiği "İslamiyet'te din-devlet işbirliği esastır" önermesi çok mu hakim?
Ahmet Kuru: Pesimistik olmak istemiyorum ama maalesef eleştirel düşünce zayıf. Senin güzel özetlediğin gibi birçok reformist oldu. Amina Wadud kadın olarak cuma namazı kıldırdı veya Güney Afrikalı sanırım Farid diye birisi vardı, soy ismini hatırlayamadım, bunlar bir şeyler yapmaya çalıştılar. Zayıf kaldı toplumsal destekleri. Ve ilginç olan, Avrupa ve Amerika'da biz beklerken yeni bir İslam yorumunun çıkabileceğini, tam tersi Avrupa ve Amerika'daki gençlerin birçoğu daha Orta Doğu'dan gelen söylemlerin etkisindeler. Çünkü o söylem çok basit; yani o söylem "Gerçek İslam budur" diyor, "Cennete gidersiniz" diyor, "Sizi İsrail ve Amerika emperyalizmi dininizden uzaklaştırmak istiyor" diyor. Diyelim ki benim gibi sorular soran, farklı bir yaklaşım ortaya koyan insanlar hem okuması zor hem kafa karıştırıcı; insanların rahatını bozuyor. Birinci problem bu. İkinci bir şey söylemek istediğim; Batı akademisi de ilginç bir şekilde reformcuları hedefe oturttu. Mesela şimdi vefat etti Saba Mahmood, önemli bir isimdi; Abdülkerim Süruş gibi reformcuları bir çeşit RAND Corporation ile CIA ile beraber olmakla suçladı. Ki hâlbuki Abdülkerim Süruş ve diğerlerinin kendi otantik içlerinden çıkardıkları bir reform anlayışı vardır. Yani reformcuları oryantalist, Batı ajanı diye suçlamak, yaftalamak çok hatalı bir durum oluyor. Peki o zaman nereye gideceğiz? Şu an Amerika'da büyük bir tartışma var. Mamdani'nin çıkışı önemli çünkü Mamdani hem Müslüman hem sosyalist, demokratik sosyalist; hem oruç tutuyor hem gey ve homoseksüellerle pozitif ilişki içerisinde, daha Amerikan çoğulculuğuna uygun bir şey ortaya koyuyor, hani Orta Doğu'dan gelen vaizlerden farklı olarak. Ne kadar etkili olur bilemiyorum. Benim gözlemimi sorduğun için kısaca özetleyeyim: Fazlurrahman'a sormuşlar; "Ümidin var mı İslam düşüncesinin geleceğinden?" "İki ülke var" demiş, "Biri Türkiye, diğeri Endonezya." Türkiye önemli, onu her zaman biliyoruz zaten. Ben Endonezya'yı 4-5 yıl önce keşfettim. Benim kitabın orada 5-6 baskısı oldu; belki 50-60'tan fazla kitap hakkında seminer, sempozyum, gazete yazısı falan yayınlanmıştır. Ve hatta ben Malezya'da benim kitabım yasaklanınca Endonezya'nın önde gelen gazetesine "Niye Malezya Endonezya'dan farklı?" diye bir yazı yazdım. Endonezyalıların da hoşuna gitti. Yani Malezya'yı eleştirip kendilerini övmem, ama hak ediyorlar bu övgüyü. Endonezya İslam düşüncesinin geleceği adına parlak, ümit veren, önemli bir ülke. Maalesef Arap dünyasında büyük sıkıntı var. Arap Baharı sonrasında ciddi bir pesimizm hâkim. Yani orada da think-tank’ler, düşünce kuruluşları... Ben iki defa Fas'a gittim ama bir 1950-60-70'lerin Mısır'ı yok mesela. Mısır'da böyle önemli bir düşünür artık bulmak zor. İran kapalı bir kutu, orada ne çıkar ileride bilmiyoruz. Bosna önemli; benim ilk tercümelerden birini Bosna yaptı, orada da çok iyi entelektüellerle görüştüm gittiğimde. Pakistan ve Bangladeş önemli ülkeler. Bangladeş'te tercüme tam ihtilal zamanına denk geldi ve şu an orada acayip bir İslami radikalizm yükselişte. O yüzden Zoom toplantıları 4-5 defa iptal oldu, yapamadılar kitap üzerine. Ama diyebileceğim şu ki İsrail ve Amerika'nın şu anki emperyalist politikalarının maalesef radikalizmi tetikleme tehlikesi var. Yani şunu ben her zaman kitaplarımda vurguluyorum: Fikirlerle maddi şartlar, liderlerle toplum arası bir ilişki var. Yani Marksizm'in vurguladığı gibi maddi yapı ama fikirler de önemli. Şimdi maddi yapı olarak Amerika-İsrail dış politikası veya ulema-devlet işleri zorlaştırıyor ama benim gibi düşünürler için elimizdeki tek şey fikirler. Biz de onları yaymaya çalışıyoruz.

Ruşen Çakır: Eyvallah. Yavaş yavaş toparlayalım. Şunu sormak istiyorum; demin Süruş'tan bahsettin. Ben İran'a ilk gittiğimde, Hatemi zamanında Süruş ile bir röportaj yapmıştım. Çok önemli birisi ama orada onun devrimin bir parçasıyken dönüşmesi meselesi var. Şimdi mesela Türkiye'de Ali Şeriati tartışılıyor biliyorsun ama kötü bir şekilde; Ali Şeriati aleyhtarı. Mesela Ali Şeriati de bu anlamda bir sorgulamayı getiren birisiydi. Günümüzde çağdaş olarak bu konuda var mı birileri böyle değişik yerlerde bunu yapabilecek? Çünkü bir zamanlar yine sen mesela Fazlurrahman dedin, o vardı; başka isimler de vardı. Mesela şey çok ilginçti; ilk çıkışında Gannuşi "İslam ve demokrasiyi bağdaştırmak gerekir" demişti İngiltere'de sürgündeyken. Sonra iktidara geldiğinde de paylaşmaya çalıştığı, Tunus'a gitmiştik biz, cumhurbaşkanını soldan birisi yapmıştı mesela ama şu anda cezaevinde. Şu anda öyle birtakım simalar var mı İslam dünyasında?
Ahmet Kuru: Hep hayal kırıklıkları var. Mesela hayal kırıklıklarından biri Tarık Ramazan. Bu, dil bilen, düşün kitapları olan biriydi; o çok sorunlu çıktı. Başka bir hayal kırıklığı, burada Hamza Yusuf vardı, o da bir hayal kırıklığı. Bunların tabii hikâyeleri uzun. Gannuşi ile ben görüştüm, kızıyla da röportaj yaptım detaylı; Cambridge'de hukuk okuyordu o zaman. Dediğin gibi Tunus bir muamma. Yani bir açıdan bakıyorsun iyi. Ben Fransa'ya gittiğimde orada Fransız arkadaşlar beni aslında En-Nahda'nın göründüğü gibi demokrat olmadığına, uygulamalarının sorunlu olduğuna ikna etmeye çalıştılar. Ben dedim onlara: "Elimizde üç tane şey kalmış; Senegal, Tunus, Endonezya. Konuşmada Tunus’u bitirdiniz, orası hiç gördüğün gibi değil. Yemekte şimdi bana Endonezya'yı kötülüyorsunuz. Bir tek Senegal kalacak." Yani aşırı pesimizm de iyi bir şey değil. Bu arada Senegal, sufizmin olduğu, Afrika'da çok önemli, Fransızca konuşan bir ülke; yani onu da bu konuları çalışanlar radarlarına almalılar. Ama düşünür olarak baktığında mesela Omid Safi dedin sen, onun ‘‘Gazali’’ kitabı önemliydi ama şimdi kendisini daha pratik sufi turlar düzenlemeye, Konya'ya falan geliyor; hani entelektüel şeyini bıraktı gibi. Şöyle oluyor düşünürler... Türkçe bir söz vardı: "Marifet iltifata tabidir." Şimdi kitap yazıyorsunuz, teoriyle boğuşuyorsunuz; evde hanım ve çocuklar bile ilgi göstermiyor bazen. Şimdi böyle olunca insanlarda popülerizme kayma eğilimi oluyor. Yani "Ben işte televizyonlara çıkayım, gezi kitap falan, yazdıkça etkisi olmuyor" gibi düşünenler... Ve o yüzden şu an büyük bir düşünür böyle saymak zor. Bir de şunu söyleyeyim ben: Mesela "Gazali" dedik ya, Safi'nin kitabı var, sen de Gazali dedin; ben bu kitabı yazdığımdan beri bana işte "Gazali'yi eleştiriyor." En büyük şeylerden biri bu. Yani tabu, kutsallarına dokunmuş gibi ki ben Gazali'yi çok severim; yani çok ilginç fikirleri olan bir insan. Neden peki hani günümüzde bir isim veremedim ve Gazali'ye takıldık? Çünkü düşünce hayatımız o kadar durağanlaşmış, donmuş ki mesela koskoca Osmanlı bir Gazali çıkaramamış. İslam dünyası, bırakın İbn Sina, Farabi gibi bir İbn Haldun, İbn Rüşd gibi düşünürü, devamlı konsantre olduğu dini ilimlerde bile son 300 yıldır bir isim çıkaramamış. Hani çıkardığı isimler var ama hiçbiri Gazali seviyesinde değil. Bu da gösteriyor ki bir fikri durağanlık içerisindeyiz. Umarım bundan bir gün çıkarız.

Ruşen Çakır: Evet Ahmet, çok teşekkürler tekrar. ‘‘İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma’’, 2019'da çıkıp Türkiye'de ancak basılabildi. Bunu konuştuk Profesör Ahmet Kuru ile San Diego Üniversitesi'nden; kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler ve tekrar iyi bayramlar.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
29.03.2026 Siyasetçilerin özel hayatı var mıdır?
29.03.2026 İran savaşı ilk bir ayında bize neler öğretti?
28.03.2026 Trump’ın hükmettiği bir dünyada yaşamak
27.03.2026 Kürt siyasi hareketinde taşlar yerinden oynuyor: “Mekanın sahipleri geliyor”
26.03.2026 Akın Gürlek olayında saflar iyice karıştı
23.03.2026 Hafta Başı (75): İran savaşında kritik günler | Malvarlığı tartışması sürüyor
23.03.2026 İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Prof. Ahmet T. Kuru yeni kitabını anlatıyor
23.03.2026 Behlül Özkan ile söyleşi: Trump Hürmüz Boğazı konusunda niçin çark etti?
22.03.2026 Milli Görüş’ten geriye ne kaldı?
21.03.2026 Beyaz Toroslu savcı ve “devlette devamlılık esastır”
29.03.2026 Siyasetçilerin özel hayatı var mıdır?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı