Reha Ruhavioğlu ile söyleşi: Kürtlerde kimliğe sahip çıkma, milliyetçilik ve Türkiyelilik eğilimleri

07.05.2026 medyascope.tv

7 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Çözüm süreci, terörsüz Türkiye süreci var mı yok mu, tıkandı mı, gelişiyor mu? Bütün bunları Kürt Çalışmaları Merkezi Direktörü Reha Ruhavioğlu ile uzun uzun konuşacağız. Reha, hoş geldin.
Reha Ruhavioğlu: Hoş bulduk. Teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Şimdi seninle en son yaptığımız yayınlardan birisinde olayın sosyolojik boyutunu konuşmuştuk. Siz çünkü bayağı bir bu konuda düzenli araştırmalar yapıyorsunuz. Özellikle kuşaklar arasındaki farklar, bölgeler arasındaki farklar; metropolde yaşayan Kürtler, Güneydoğu'da yaşayan Kürtler vesaire. Bu konuda dikkat çekici ne tür gelişmeler var son yaptığınız araştırmalarda, tabii hem Kürt kimliğine sahip çıkma hem de şu anda yürüdüğü varsayılan süreçle ilgili? Mesela ülkenin batısındakilerle doğusundakiler arasında ya da kuşaklar arasında çok ciddi farklılıklar gözlüyor musunuz yoksa standart bir durum mu var?
Reha Ruhavioğlu: Önce temel, bu teknik, daha detay sayılabilecek tutumlar vesaire en son sorduğunuzdan başlayayım. Şimdi biz geçtiğimiz eylül ayında Meclis’teki komisyona, yani süreç komisyonuna bir sunum yapmıştık. Bizi davet etmişlerdi biliyorsunuz ve orada bazı oranlar paylaşmıştık. Orada Türk tarafında desteğin %60'larda olduğunu, Kürtlerde de %80'lerde olduğunu söylemiştik ve şunu eklemiştik: Bunlar artık beklentinin yüksek olduğu eşikler. Yani aslında burada beklenti birikimi olduğu anlamına geliyor. Eğer bu beklenti sağlıklı karşılanmazsa bir miktar stabil kalır sonra düşer gibi bir öngörümüz de vardı. Maalesef öyle oldu. Çünkü sizin de gördüğünüz gibi, belki biraz sonra detayları da konuşuruz ama, burada ne Türk toplumunun ne Kürt toplumunun beklentisini karşılayacak çok anlamlı, tutum değiştirecek şeyler olmalı. O halde insanlar şu kanaate kapıldılar: "Ya biz fazla kredi açtık galiba." Bir, ilgi fazlasıyla azaldı sürece. İki, bununla birlikte destek de bir miktar düştü. Kürtlerde en son ölçümümüz 70'in altındaydı. Türk kamuoyunda da yani o %60 olan Türklerde de %50'nin altına düşmüş gibi bir manzara var. Şimdi bu oranlar kötü değil ama düşüyor ve buraya geliyor olması kötü. Ve manzaraya baktığınızda özellikle bir yandan mesela Selahattin Demirtaş gibi siyasi aktörlerin hâlâ hapiste olması, bir yandan kayyumların hâlâ görevlerinde olması Kürt toplumundaki güveni güçlendiremiyor. Yani bir güven sorunu devam ediyor. Diğer taraftan örgüt cenahında da Türkler için söyleyecek olursak anlamlı bir değişiklik olmadı. Yani örgüt bu bir yıl içinde silah bırakmadı. Bunun teknik sebepleri, yasal sebepleri falan var elbette. Ama Türk kamuoyu da örgütün silah bırakacağına güvenmiyor ve bir yandan CHP'ye dönük baskı, özellikle muhalif, büyük bir muhalif grup olan CHP tabanını bundan giderek uzaklaştırıyor. Yani eylüle kıyasla biz hem CHP tabanının hem Kürtlerin genelinin hem de Türkiye kamuoyunun genelinin süreçle daha az ilgili ve sürece desteğinin bir miktar azaldığı bir yerden bahsediyoruz. Şimdi bu işin teknik, daha gündelik tarafıydı. Daha büyük dinamiklere bakacak olursak ben esas oranın önemli olduğunu düşünüyorum. Kürtler için çok temel iki üç değişimden bahsedebiliriz. Yani bunlar aslında sosyolojinin değişiminin bizi nereye getirdiği ile ilgili. Bir tanesi özellikle 2013-15 çözüm süreci bozulduktan ve o şiddet ortamı ortaya çıktıktan bugüne çok net görülen bir şey var ki Kürt toplumu artık bir sivil mücadele iradesine sahip. Bundan geri dönmez. Yani süreç bozulabilir ama Kürt toplumunun bu iradesi değişmez. Bunu da hem kentleşme, şehirleşme hem yeni yöntemlerin daha sonuç alıyor olması hem de silahın vadettiği sonucu ortaya çıkarmamış olması sağlıyor. Öcalan'ın da dediği biraz buna benziyor. İkinci ve önemli olan bence şu, sizin de başlarken söylediğiniz şey; Kürt kimliği Türkiye'de zayıflamıyor, güçleniyor. Ama Türkiyelilik de zayıflamıyor. Yani Kürtler kendilerini kimlikleriyle bu ülkenin parçası olarak görme konusunda kararlılar. Buradan örneğin coğrafi olarak Türkiye'nin bir parçası olarak hissetmekle ilgili oranlar düşmüyor, artıyor. Kürt kimliğine sahip çıkmakla ilgili de görüntü ve veriler her gün kimliğin daha güçlendiğini söylüyor. Burada bunlar bugüne kadar birbirinin antitezi gibiydiler. Yani Türk siyaseti için de Kürt siyaseti için de Türkiye toplumu için de güçlü Kürtlük, Türkiyeliliğin karşıtı gibi bir şeydi. Eğer güçlü Türkiyelileşeceksen de Kürtlüğünün zayıflaması gerekiyor gibi bir beklenti vardı. Dolayısıyla siyasetin önünde şöyle bir ödev var: Bu antitezden yeni bir tez üretmek zorunda siyaset. Yani bunu yönetmek zorunda. Artık güçlü Kürtlükle Türkiye'ye aidiyetin birlikte olduğu bir şey lazım.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda Öcalan'ın geliştirdiği demokratik entegrasyon buna bir anlamda karşılık veriyor gibi. Ama tam burada şunu soracağım; yurt dışında ve yurt içinde de çok ciddi bir sesi daha çok çıkan bir Kürt milliyetçiliği var. Ve bu Kürt milliyetçiliği, senin söylediğin Türkiyelilik vurgusundan, güçlenmesinden rahatsız. Öcalan'ın söylemindekinde esas olarak onu söylüyorlar ama senin söylediğin husus bu. Çok ilginç. ‘‘Hem Kürtlük kimliğine sahip çıkıp hem Türkiyeli kimliğine sahip çıkma’’ diyorsun. Bir yandan da Kürtlük kimliğini öne çıkartıp Türkiyeli kimliğini geride tutma hatta iptal etme çalışması ya da niyeti olanlar var. Onun bir karşılığı var mı?
Reha Ruhavioğlu: Kısa cevabı; bir karşılığı yok. Uzun cevabı; Kürt milliyetçiliği dediğimiz fenomenin de yekpare, tek fotoğrafı, tek görüntüsü olan bir şey olmadığını gözlüyoruz araştırmalarımızda. Yakın zamanda tamamladığımız, raporunu Mesut Yeğen'in yazdığı, yakında yayınlanacak bir Kürt milliyetçiliği araştırmamız var. Şimdi o rapora, toplumun Kürt milliyetçiliğine atfettiği anlama ve sosyal medyadaki performansa baktığımızda aslında çok geniş bir makas görüyoruz. Bir kere şunu kabul edelim; Türkiye'deki Kürt milliyetçiliği, birkaç parça milliyetçilik var. Esasen kendisini diğerinden ayrıştıran, yani kendisini tanımlamak üzere Kürtler bir milliyetçilik içeriyorlar. Fakat bu sürekli Türk milliyetçiliğinde ya da genel literal anlamda milliyetçilikte olduğu gibi ötekinin üstünde gören, ötekini dışlayan bir pozisyon değil; daha çok kendisini var eden. İkincisi, daha kültüre sahip çıkan bir milliyetçilik. Yani "Kürtler sadece Kürt esnaftan alışveriş yapsınlar mı?" dediğinizde destek düşüyor. Ama "Kürtler kimliklerine sahip çıksınlar mı? Ana dil resmî dil olsun mu, eğitim Kürtçe olsun mu?" dediğinizde destek çok yüksek çıkıyor. Dolayısıyla Türkiye'deki Kürt toplumunda milliyetçilik, elbette ki içinde literal anlamıyla kendini milliyetçi gören bir grup da var; ancak daha büyük grup, daha kültürel ve kendi kimliğinin tanınmasını merkeze alan, aslında eşitlik arayan bir şey. Şimdi sosyal medyaya dönüp baktığınızda oradaki performans çok daha radikal ve aslında toplumla yaptığımız araştırmalarla kıyasladığımızda aradaki fark epey geniş ve burası marjinal kalıyor. Örneğin bir iki somut örnek belki bunu açar. Sosyal medyada gördüğümüz milliyetçiliğin karakterlerinden bir tanesi mesela pro-İsrail olması. Oysa Türkiye'deki Kürt toplumunda, toplum belki pro-Filistin diyemeyiz ama Filistin destekçisi diyebiliriz. Fakat anti-İsrail oldukları çok net. Yani Türkiye'deki Kürtler için pro-Filistin diyemesek bile anti-İsrail dememiz çok net. Dolayısıyla bu sosyal medyada bahsedilen milliyetçilikle toplum arasında çok geniş bir makas oluyor. Bir, performansta böyle bir problem var. İkincisi, Türkiye'deki Kürt toplumu kimliğini koruyarak Türkiye ile de kavga etmeyerek, yani sürekli toplumla kimliğin kavgasını etmeyerek rahat yaşamak istiyor. Ama performe edilen Kürt milliyetçiliği sizi sürekli bir mücadeleye zorluyor. Dolayısıyla milliyetçilikler arasında farklar müspet anlamıyla kimliği korumak, milliyetine sahip çıkmak gibi karakterleri olmakla birlikte, yani Türkiye'de Kürt milliyetçiliği total olarak bir negatif kontekst içinde olmamakla birlikte internetteki performansının daha negatif olduğunu, daha pro-İsrail olduğunu ve kendisiyle Kürt toplumu arasına da epey makas koyduğunu görüyorum. Yine mesela sosyal medya ile toplum arasındaki çok geniş makaslardan bir tanesi; geçtiğimiz Avrupa Şampiyonası'ndan beri Kürtlere şeyi soruyoruz: "Türkiye Milli Takımı’yla başka ülkelerin milli takımları karşı karşıya geldiğinde kimi tutuyorsunuz?" Geçen yıl rakip takımı, yani Türkiye Milli Takımı’nı değil de rakip takımı tutanların oranı %10-11'lerdeydi. Halep krizi sonrası bir miktar yükseldi, 15-16'lara geldi. Ancak Türkiye Milli Takımı’nı destekleyenlerin oranı hiçbir zaman %60'ın, %65'in altına düşmüyor. Dolayısıyla Türkiye'deki Kürt toplumunun önemli bir kısmı, yani en az üçte ikisi kategorik olarak zaten Türkiye maçlarında Türkiye'yi tutuyorlar. Bu böyle kendi kimliklerini arkaya attıkları, asimile oldukları için değil; kültürel olarak Türkiye'nin bir parçası olarak hissettikleri için.

Ruşen Çakır: Burada istersen tam futbol da demişken Amedspor'a gelelim. Şimdi Amedspor, açık söyleyeyim birisi söylemişti, şimdi kim olduğunu unuttum ve ben de buna katılıyorum; Kürt siyasi hareketinin yaratamadığı mobilizasyonu Amedspor yarattı. Amedspor bir Diyarbakır takımı olmanın ötesinde bir Kürt takımı. Yani Barcelona benzetmesi o anlamda hiç yabana atılacak benzetme değil. Malum İspanya'da Katalanların takımı olarak Barcelona görülüyor. Senin o olayı çok yakından izlediğini ve incelediğini de biliyorum. Amedspor'a tabii ki öncelikle Diyarbakırlılar ama Diyarbakırlı olmanın ötesinde Kürtler sahip çıkıyor değil mi?
Reha Ruhavioğlu: Evet. Bir kere Amedspor konunun daha normal olması itibarıyla, yani çok siyasi bir konu olmaması itibarıyla bugüne kadar gördüğümüz en büyük mobilizasyonlardan birisinin yarattığı vaka. Ama bunu kabul edelim etmeyelim, elbette ki siyasi alanın açtığı alanlar, mobilizasyonlar olmasa iş buraya kadar gelemeyebilirdi de. Yani mesela çok net şunu söyleyebilirim: 7 Haziran 2015 coşkusunun çok üstünde bir coşku var bugün Kürt şehirlerinde ve Kürt toplumunda. Bu da Amedspor'un sadece bir parti taraftarını değil ya da o partiye çok yakın olanları değil, biraz uzak olanları da ve başka grupları da kesmesinden kaynaklanıyor. Şimdi önce bir iki orandan bahsedeyim. Biz 2023'ten beri Türk toplumunda aynı metodolojiyle Amedspor'un taraftarlığını, Amedspor'a olan ilgiyi ölçüyoruz. 2023 yazıydı sanırım, web sitemizde vardır, tarihi tam hatırlamıyorum ama 2023'te oranları nüfusa projekte ederek söyleyecek olursam ki bizim projeksiyonumuza göre Türkiye'de yaklaşık 19 milyon Kürt yaşıyor. Yani nüfusun yaklaşık %22'si Kürt. Bunun da 12,5 milyon kadarı yetişkin. Biz biliyorsunuz yetişkinlerle yapıyoruz bu araştırmaları. Çok uzatmadan söyleyecek olursam 2023'te Diyarbakır'da 250.000 insanın, Türkiye genelinde de yaklaşık 1 milyon insanın, yani Kürt nüfus içinde, Amedspor'la birinci takım ya da ikinci takım şeklinde ilgili olduğunu ölçmüştük. Yani birinci takımı Amedspor olanlar, bir de ikinci takımı Amedspor olanlar var. Bu oran çok sistematik biçimde yükseliyor. 2024'te ölçtük, 25'te ölçtük, 26'da daha yeni ölçtük. 26'nın oranlarını şimdi paylaşamayacağım fakat yine onu nüfusa projekte ederek söyleyebileceğim şu: Diyarbakır'da birinci takımı ya da ikinci takımı olarak Amedspor'la ilgili olanların sayısı yetişkinler içinde 500.000'i geçti. Türkiye genelinde de yaklaşık 4 milyon Kürt birinci takım ya da ikinci takım olarak Amedspor'la ilişkili. Bugün mesela Instagram'da Türkiye'deki futbol kulüpleri arasında Amedspor beşinciydi ama muhtemelen bir hafta sonra Amedspor Trabzonspor'u geçecek. Yani Türkiye'de en az 4 milyon taraftarı olan, çünkü Türkler içinde de taraftarı var, ölçmediğimiz gruplar var, en az 4 milyon taraftarı olan bir fenomenden bahsediyoruz. Bu meselenin bir tarafı. İkincisi, mesela Iğdır maçına bakın — maçı ben Van'da seyrettim, Iğdır'a gidemedim — ya da başka deplasmanlara bakalım. Hep Kürt toplumunun şunu söylediğini görüyoruz: Iğdır'da Amedspor'un Süper Lig'e çıkma ihtimali güçlü olduğu için bir, ama Amedspor bir Barcelona olduğu için iki; Iğdır'daki Kürtlerin kahir ekseriyeti Iğdırspor'u değil Amedspor'u tuttular. Bunu Iğdırspor'a karşı bir kötü niyetle yapmadılar; Amedspor'a karşı iyi niyetlerinin daha baskın olmasından yaptılar. Ya da mesela ben Van'da izledim ve biz çok stresli bir gruptuk. Çok stresli bir maçtı hatırlarsanız. Zaman zaman etrafımızdakileri rahatsız ettiğimiz de oldu, ayıptır söylemesi. İnsanlardan özür diliyorsunuz ya; "Kusura bakmayın işte gol oluyordu, olmadı" falan. Herkesin şunu söylediğini hatırlıyorum: "Ya sadece sizin takımınız değil ki. Yani siz Diyarbakır'dan geldiniz ama sadece sizin takım değil, hepimizin takımı." Ya da Van'da mesela maç bitti, biz işte düğün salonuna, bir düğüne gideceğiz, oraya doğru yola çıkmamız gerekiyor. Konvoydan ötürü, yani Van’da Amedspor konvoyundan ötürü gideceğimiz yere geç kalabiliyoruz; yani trafik fazlaca doluydu. Bütün bu coşkuya birlikte baktığımızda Amedspor bugüne kadar Kürt toplumunun, Kürt hareketinin biriktiregeldiği her şeyin üstünde, her şeyi toparlayan, yani bütün o birikimi kullanan ve onun ötesine geçen bir kulüp oldu. Ben Amedspor'un, çözüm süreciyle bir ilişkilendirecek olursak, elbette ki Amedspor'un önünde birtakım engellerin kaldırılması, ayrımcılığın azalması gibi etkileri oldu çözüm sürecinin; ama daha büyük hikaye bence Amedspor'un Süper Lig'e gitmesi esas çözüm sürecini teşvik edecek bir şey olacak. Yani Türkiye'de demokratik entegrasyon dediğiniz ya da diyelim ki toplumsal uyum nasıl olur? En yumuşak futbol ve spor üzerinden olur ve bunun üzerinden kurulacak ilişkilerin siyasi alana ve toplumsal alana yansıması çok daha hızlı olur. Örneğin Trabzonspor Amedspor'u tebrik etmedi ama Trabzonlu TFF Başkanı, Trabzon'da Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapmış Diyarbakır Valisi gelip Amedspor'u desteklediler. Şimdi bu gibi aktörler ve bu gibi diyalogların ben çözüm süreci, yani süreç dediğimiz şeyde daha kolaylaştırıcı olacağını hem hükümet ve AK Parti, Cumhur İttifakı cenahı için söylüyorum hem de Kürt siyaseti için söylüyorum. Süreç için ve Kürtlerin ana akım görünürlükleri için çok müthiş bir kaldıraç potansiyeli taşıyor. Fakat bunu kullanabilirler mi? O sorunun cevabı henüz masada yok.

Ruşen Çakır: Şimdi Trabzonspor, Amedspor diye bahsederken hatırlarsın, Selahattin Demirtaş maç yapmalarını önermişti. Ne oldu Demirtaş? Yine çıkmasını bekliyoruz.
Reha Ruhavioğlu: Evet. Bir kere oradan, yani Trabzonspor'dan alarak tekrar devam edeyim. Mesela Selahattin Demirtaş bu teklifi yaptığında, ‘‘Trabzonspor'la Amedspor bir maç yapsın’’ dediğinde bu aslında zor olan bir şeyi teklif etmekti. Öyle değil mi? Amedspor'un Süper Lig'e çıkması otomatikman iki maçı zaten garantiye alıyor. Yani zaten Amedspor'la Trabzonspor iki maç yapacaklar. Dolayısıyla Selahattin Demirtaş'ın bir ideal olarak gösterdiği, ‘‘zor bir şeydir ama yapalım’’ gibi önümüze koyduğu bir şeyi Amedspor otomatikman yapacak, Trabzonspor otomatikman yapacak. Yani şeye bakmayın, ben mesela çok fazla deplasmana gittim. Tribünlerden çok kötü laflar işittik, 90 dakika boyunca işittiğimiz de oldu; ama yönetimler tarafından iyi ağırlandık genelde, sohbetler iyi oldu. Dolayısıyla Amedspor'la Trabzonspor arasında ben hele hele hegemonik İstanbul takımlarına karşı ilk başkaldırmış Trabzonspor'la son başkaldırmış Amedspor'u bir kefeye koyacak olursak bunlar arasındaki ortak ilişkinin de fazla olduğunu, bu işleri kolaylaştıracağını düşünüyorum. Gelelim Selahattin Demirtaş başlığına. Orada iki şey var: Bir, kendisinin durumu; iki, toplumdaki durumu. Şimdi kendisinin durumuyla ilgili bir değişiklik maalesef yok. Çünkü defalarca bu kararlar çıktı; AİHM kararları ve artık en son burada, bir yıl önce sanırım tekrar böyle bir stüdyo programı yapmıştık ve orada Mehmet Tatlı ile şeyi konuştuğumuzu hatırlıyorum: "Artık Selahattin Demirtaş'ın çıkmadığı her gün gecikiyoruz." Ve o gecikmenin üzerinden bir yıl geçmiş. Kürt toplumundaki güven problemi; biz desteği söyledik ama mesela süreç başladığından bu yana biz duyguları soruyoruz. Güven, umut, sürecin olumlu sonuçları ortaya çıkaracağına dair kanaatler; bunlar hiç hareket etmedi. Yani destek %40-50'lerden %80'lere geldi, %70'lere geriledi; ama güven hiçbir zaman ortalamanın üstüne çıkmadı. Hatta geriye düşüyor çoğunlukla. Çünkü manzaraya bakıyor; Selahattin Demirtaş hapiste, Mardin, Van, Hakkâri belediyeleri kayyumla yönetiliyor. Bu güven sorununun en temel sebeplerinden bir tanesi Selahattin Demirtaş. Ve epeydir şunu söylüyorum: Demirtaş'ın tahliyesi dışında Kürt toplumunun süreçle ilgili motivasyonunu güçlendirecek çok az şey var. Yani şu an "Sayın" deseniz aklıma gelmez Demirtaş dışındaki faktörler. Orada da hükümet bazen talepleri sınırlamak için... Bakın mesela çok doğalında olması gereken bir şeyi masada bir talebe dönüştürüyor neredeyse. Hem talepleri sınırlandırmak hem de önceki süreçten Tayyip Erdoğan'ın fazlaca sütten ağzı yandı. Yani beğenelim beğenmeyelim, bir çözüm süreci yürüttü; hem Türkiye içinde siyaseten kaybetti hem de sınır ötesinde Kürtler onun umduğundan çok daha fazla alana açıldılar. Buradan bir yıkım yaşandı ve o sebeple çok fazla temkinli hareket ediyor. Ama bugün Türkiye'de Selahattin Demirtaş'ın geçenlerde kendilerinin de söylediği gibi tahliyesi hukuki yollarla olmayacak, siyasi yollarla olacak. Yani Selahattin Demirtaş'ın hapse girmesi nasıl siyasi bir karar ve müdahale ise tahliyesi ve serbest bırakılması da böyle olacak. Kürt toplumunun aslında Amedspor'la başlamış bu mobilizasyonu, bu coşkusunun üzerine Selahattin Demirtaş'ın tahliyesi bugünlerde hakikaten çok çok iyi gider ve bir sürü can sıkıcı şeyi teferruata dönüştürerek süreci hızlandıracak bir şeye vesile olabilir onun tahliyesi ama topluma sorduğumuzda mesela biliyorsunuz biz birkaç ay önce bir araştırma yaptık. O böyle bir yaygara koptu, "Rekabet mi yaratılıyor?" vesaire diye. Tekrar tekrar soruyoruz. Hâlâ Kürt toplumu... Bakın Selahattin Demirtaş siyaseti bırakma kararı aldığını söyledi. Epeydir kimseyle görüşmüyor biliyorsunuz, dışarıdan ziyaretçi kabul etmiyor. Dolayısıyla kendisi iradi olarak toplumla iletişimini de azaltıyor aslında. Ama buna rağmen Kürt toplumunun Selahattin Demirtaş gündemi değişmiyor. Geçen sene itibarı neyse Selahattin Demirtaş'ın bu sene itibarı o. Geçen sene kendisinin politikasıyla ilgili insanlar ne kadar ilgiliydiyse bugün yine o kadar ilgililer. İlgi azalmıyor Selahattin Demirtaş'a; bilakis özlem arttığı için ilgi de artıyor. Bazen şimdi taksiye biniyorsunuz İstanbul'da; Kürt siyaseti, futbol falan bir sürü şey konuşuyorsunuz bir Kürt taksiciyle. Konu Selahattin Demirtaş'a geldiğinde böyle gözleri parlıyor insanların. Orada çok istisnai bir gündeme dönüşmüş durumda. Ben Amedspor Kürt toplumu için nasıl bir değere karşılık geliyorsa, aşağı yukarı Selahattin Demirtaş'la Amedspor arasında bir analiz yapacak olursam; ben Selahattin Demirtaş'ın kimliğinin Amedspor şeklinde Kürt toplumuna dağıldığını söyleyebilirim. Ya da Amedspor'la oluşan coşkuyu toplayıp bir şahsın mücessem hâli hâline getirirsek bunun Selahattin Demirtaş'a dönüşeceğini düşünüyorum. Yani bu kadar ana akımlaşmış Kürt değer ve kimliklerini iyi taşıyan ama diğer tarafla da teması iyi olan aktörler, kurumlar çok fazla yok. O yüzden birbirlerine çok benziyorlar. Yani çok özetle bu insan peki neden bu kadar ya da bu takım neden bu kadar popüler dediğimizde kabaca şunu söyleyebilirim: Kürt toplumuyla Türk toplumu arasında bir duvar var. Bir sürü iyi şeyin geçmesini engelliyor bu duvar ve Amedspor gibi kulüpler, kurumlar ya da Selahattin Demirtaş gibi aktörler boyu uzun aktörler. Yani o duvarın üstünden diğer tarafla konuşabilen ve diğer tarafla konuşurken de diğer tarafın "Aa bu öcü değilmiş" diyebildiği temsil, yani kendi toplumunu iyi temsil eden ama diğer tarafla da iyi köprü olabilen aktörler ve kurumlar. Ama maalesef hayatının siyaseten ve toplumuna en verimli olacak 10 senesini çok haksız bir şekilde hapiste geçirdi.

Ruşen Çakır: Evet.
Reha Ruhavioğlu: Ve yani bu bir adım, ancak Tayyip Erdoğan bir karar verirse Selahattin Demirtaş toplumun içine döner. Ama elbette ki insanların beklentisi çok yüksek bu konuda. Ama umutları yüksek mi? Umudu düşük tutmak istemiyorlar. Öyle diyeyim. Aslında bütün bu hikayenin tek bir kişinin vereceği bir karara bağlı olduğunu gayet herkes biliyor diye tahmin ediyorum.

Ruşen Çakır: Devlet Bahçeli bir süredir sesini düşürmüştü süreçle ilgili ama salı günü konuşmasının büyük bir kısmını buna ayırdı ve orada özellikle Öcalan'ın kritik bir hususu olan statüsü meselesine çok açık net bir çıkış yaptı. Şimdi ona gelmeden bir başka husus; bugün de Ekrem İmamoğlu imzasıyla bir açıklama yayınlandı. Ekrem İmamoğlu Erdoğan'a hitaben diyor ki: "Görevinizi yapın, düşmanı sevindirmeyin. Milleti sevindirin." Söylediği ne? Terörsüz Türkiye süreci. "Bunu istemeyen düşmanlarımız var. Siz bunu yapmak zorundasınız" diyerek sürece açık bir destek verdi. Çünkü bu süreç karşıtlarının en güvendiği alan ya da en çok üzerinde çalıştığı alan CHP biliyorsun. CHP mesela İmralı'ya temsilci yollamadı, onların hoşuna gitti; ama komisyona girdi, hoşuna gitmedi. Şimdi burada Ekrem İmamoğlu çok net bir şekilde bölgede bazı düşmanların terörsüz Türkiye istemediğini; Erdoğan'ın ama bunu kendisinin yeniden seçilmesine endekslediğini söylüyor ve bunu yapmaması gerektiğini söylüyor. Ne dersin? CHP sürece gerçekten çok ciddi bir şekilde katkıda bulunuyor mu? Bulunur mu?
Reha Ruhavioğlu: Yani CHP liderliğiyle CHP'nin ikinci üçüncü aktörleri ve CHP'nin tabanı gibi birkaç ayrım yapmamız gerekiyor burada. Çünkü özellikle İmamoğlu-Özgür Özel ikilisinin sürecin başından bu yana demokratikleşmeyi de dahil ederek süreci desteklediklerini görüyoruz. Yani İmamoğlu'nun gözaltına alınmadan üç gün önce Diyarbakır'daki performansına bir dönüp bakmak gerektiğini ben öneriyorum. Hem Amedspor'la ilgili söyledikleri hem Nevruz'u Kürtçe kutlaması hem "Kürtlerle Türkler bu ülkenin tapuda ortaklarıdır" gibi bir bağlamla Kürt meselesine yaklaşması güçlü bir şeydi. Yani ben İmamoğlu'nun bugüne kadar Kürt meselesiyle kurduğu en güçlü ilişkinin Diyarbakır konuşması olduğunu düşünüyorum. Şimdi fakat söylediğiniz gibi CHP'nin içinde AK Parti gibi ya da MHP gibi çok yekpare tek fotoğraf çıkmıyor. Özgür Özel süreci destekleyen bir şey söylüyor ama akşamında ikinci düzey aktörler, yani grup başkan vekili falan gibi insanlar bakıyorsunuz Kürtlerin gönlünü kıracak şeyler söyleyebiliyorlar. Fakat bütün bu manzarada AK Parti'nin CHP liderliğine hiç yardımcı olmadığını da söylemek lazım. Yani AK Parti bir yandan sol eliyle CHP'yi döverken sağ eliyle CHP'nin sürecin içinde kalması gerektiğini anlatıyor. Ama bugüne kadar CHP liderliğinin sürecin içinde kalma dirayeti göstermiş olmasının kendisi çok önemli bir şey bence. Çünkü böyle bir ilişkide kolay kolay sürdüremezsiniz; hele CHP gibi çok parçalı bir yapıda. O yüzden buradaki sorumluluğun büyüğünü ben hükümete yükleyerek; CHP'yi ve CHP'nin tabanını başka hesapların Kürt meselesinin çözümündeki tarihi fırsatı heba edecek risklere dönüştürmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Yani CHP'ye baskı, CHP'nin süreçten çekilmesiyle sonuçlanırsa ne olur? Türkiye'nin hayrına bir şey olmaz bu. Ama bir yandan sürekli bu baskıyı uyguluyorlar CHP'ye. Diğer taraftan CHP liderliğinin elbette ki hem Kürtlerin oyunu alan hem de Türkiye'ye gelecek vizyonu sunan bir parti olarak bu süreçten çekilmemesi gerekiyor. Çekilecek anlamında demiyorum; yani AK Parti baskı yapsa bile pozisyonu korumaya devam etmesi gerekiyor. Sürecin başında bakın bir sürü komplo teorisi çıktı. Bugüne kadar ne Kürt siyasi hareketinin, yani DEM Parti ve onun çevresindeki sivilliğin CHP'den ayrıştığına, yeni bir yol izlediğine şahit olduk ne de Tayyip Erdoğan lehine çok anlamlı sonuçlar ortaya çıktığını gördük, yani oy bakımından. Bir buçuk yıl önce süreç başladığında oylar nasılsa aşağı yukarı öyle devam ediyor. Küçük partilerin bazen sıçraması falanı filanı dışında hem Kürt toplumunda hem Türk toplumunda kabaca oyları etkilemeyen bir süreçten bahsediyoruz. Dolayısıyla AK Parti açısından, yani Kürt meselesini çözmek isteyen, silahları devreden çıkarmak isteyen bir hükümet kolay kolay şu fırsatları aynı anda bulamaz bakın; Ortadoğu'da bir savaş var ama Kürt silahlı gücü diyor ki: "Ben çözüm tarafında olayım." Onun lideri, Türkiye'de mahpus olan lideri diyor ki: "Ben İsrail karşısında Türkiye'nin blokunda yer alacağım." Kürt siyasi partisi bu sürece destek olduğunu söylüyor. Ana muhalefet partisi "Buyurun beraber halledelim" diyor. Yine en milliyetçi parti bu işin neredeyse sözcülüğünü ve lokomotifliğini üstlenmiş vaziyette. Bütün bu yıldızları aynı hizaya dizmek kolay bir şey değil. Ama bütün bu yıldızlar aynı hizaya dizilmiş ve Cumhurbaşkanının daha cesur, daha yapıcı birkaç adım atmasını bekliyorlar ve o adım gelmiyor maalesef.

Ruşen Çakır: Evet, o zaman son olarak da onu sorayım. Bahçeli salı günkü konuşmasında ne dedi? ‘‘Cumhur İttifakı, bürokrasi, tüm bakanlıklar vesaire bu olaya birlikte dahil olması lazım.’’ dedi. Belli ki bir sorun görüyor. Ve ben dün bir yayın yaptım, orada dört ayrı katılımcıya da aynı şeyi sordum. Çarşamba günü Erdoğan sürece ciddi bir şekilde sahip çıkan bir konuşma yaptı. Perşembe günü Bahçeli'yi Külliye’de kabul etti. Salı günü de Bahçeli bu konuşmayı yaptı. Şimdi herkese bunu sordum; bir mutabakat var ve buna istinaden mi konuştu yoksa mutabakat yok, bundan rahatsız olarak mı konuştu?
Reha Ruhavioğlu: Yani bunu tabii kesin olarak bilmemiz mümkün değil biliyorsunuz; ancak tahmin yapabiliriz. Ama benim okumam, sürecin genel hatlarında mutabakat olduğu ama detaylarıyla ilgili Bahçeli'nin Cumhurbaşkanını teşvik etmekle ilgili politikasının devam ettiği yönünde. Bahçeli'nin söyledikleri, zaten "DEM Parti'nin sözünün altına imzamızı atıyoruz" gibi şeyler söyledi biliyorsunuz. Bakın iki tane absürt örnek var mesela önümüzde. Bir tanesi; Amedspor'un Iğdırspor'u yendiği maçta Amedspor'un Senegalli oyuncusu kendi ülkesinin bayrağını açtı ve yeşil-sarı-kırmızı ortasında da bir yıldız var diye polisler buna müdahale ettiler. Ertesi gün de Diyarbakır'daki evindeki balkonda asılan Senegal bayrağı için gelmişler. Birincisi bu. İkincisi; biz aktif olarak elinde silah olan örgüt üyelerinin, militanların evlerine dönmesini konuşuyoruz; ama geçtiğimiz hafta mesela bir Kürt yayıncı attığı tweetler sebebiyle örgüt üyesi olmak iddiasıyla ifadeye çağrıldı. Şimdi Devlet Bahçeli'nin söylediği şeye uyan burası. Tayyip Erdoğan güçlü bir siyasi pozisyon göstermediği için, bürokrasisini teşvik etmediği için bürokrasi eski usul hareket ediyor. Velev ki o maçta ortaya çıkan bayrak sarı-kırmızı-yeşil bir Kürt rengi olsaydı, yani Senegal bayrağı olmasaydı ne olacaktı bundan? Bundan bir tehdit mi var? Ya da siz bir yandan süreç yürütüyorsunuz, "Silahlı olanlar geri dönsün" diyorsunuz ama sizin emniyetiniz ya da savcılığınız sivil bir insanı attığı tweet sebebiyle çağırıyor. Bürokrasi normalde çözüm süreçlerinde, 2013-15'i hatırlayın, bu istikamete uygun kendisini konumlandırır. Burada bürokrasi yanlış yaptığında bürokrasiye "Sen yanlış yapıyorsun" demeyen, dolayısıyla yanlışın sürdürülmesine bir anlamda dolaylı olarak cevaz veren bir yaklaşım ortaya çıkıyor. Bu yanlış yaklaşım da bu yüzden değişmiyor. Yani emniyetinden savcısına elbette ki bir sürü şey değişti. Diyarbakır Valisi ile Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı bu kadar rahat görüşebiliyorsa elbette ki biz bunu sürece borçluyuz. Önceki valilerle önceki belediye başkanları görüşemiyorlardı. Fakat bir yandan bu kadar önemli bir şey yürütüyorsunuz ve silahsızlanma yasası ne olacak diyorsunuz; bir yandan çok absürt örnekler ancak fıkralara konu olacak şekilde ortaya çıkıyor. Ama belli ki Cumhurbaşkanı bürokrasisine "Biz Kürt meselesi ile ilgili ciddi bir şey yapıyoruz, bu absürtlüklere son verin" gibi bir haber yollamamış, böyle bir tutum göstermemiş. Biz bu çelişkileri görmeye devam ediyoruz. Ama biliyorsunuz silahsızlanma yasasının kendisi de gecikti, Meclis’e gelmesi. Yani normalde bayramdan sonra gelecekti. Şimdi bir İran savaşı biraz geciktirdi; daha önce Suriye'deki hareket geciktirmişti. Teyit ve tespit mekanizması gibi bir şey var biliyorsunuz; devletin ön koşul olarak öne sürdüğü ve örgütün de "Biz hangi koşulla bırakacağız?" diye... Hepimiz şöyle bir bekleme aşamasındayız; kimse bir adım ileriye gidemiyor. Devlet "Önce örgüt silahlarını tamamen bıraksın, biz de teyit edelim, ondan sonra kanun çıkaralım" diyor. Örgüt de diyor ki: "Ya kanun çıkar da biz de ona göre silahları bir yere bırakıp teslim edip ne yapacaksak yapalım." Bu çelişkiyi giderebilecek iki tane aktör var. Buradan çıkış yapabilecek iki aktörün iş birliği var; yani Recep Tayyip Erdoğan'la Abdullah Öcalan'ın birlikte bulduğu formülle biz buradan çıkabiliriz. Aksi hâlde buradan hareketlilik olmaz. Ben bunun da biraz örgütün daha fazla silah bıraktığını göstererek Türk toplumunu ve Türk siyasetini rahatlatmak, biraz da devletin bu arada yasal adımları tartışmaya başlayarak yani iki kümeyi birbirinin içine geçirerek, bir kesişim kümesi oluşturarak ilerleyebileceğimizi düşünüyorum. Bugün sürecin önünde çok önemli bir stres testi var: Kanun nasıl yapılacak? Ve herkes şunu merak ediyor, özellikle iktidar cenahı; bu kanunun seçime nasıl bir yansıması olacak? Tayyip Erdoğan'ın seçim hesapları, yani seçim sathı maili yaklaştıkça, biz oraya girdikçe bu işlerin yapılması daha zor olacak. O yüzden neden geciktiğine ben anlam veremiyorum. Normalde makul bir siyasetin bir an önce bu yasaları çıkarması, kopacaksa yaygaranın kopması ama yaygaranın kopup o tozun dinmesiyle seçim süreci arasına en az bir yıl mesafenin konulması gibi bir makul senaryonun çalışması gerekiyor. Çünkü şöyle bir şey göreceğiz biz Ruşen abi: Bir kanun çıkacak, bazı örgüt mensupları çıkacak, yurt dışından bazı insanlar çıkacak ve kıyametin kopmadığını göreceğiz. Sonra İYİ Parti gibi, Zafer Partisi gibi partilerin kısa bir dönem oyları artacak; ama seçim dönemi Tayyip Erdoğan Türkiye ile şöyle konuşacak: "40 yıldır bitirilemeyen silahı ben bitirdim. Kimsenin yapamadığını ben yaptım." Ve "Bunun Türkiye'ye maliyeti fazla olur, biz bunun bedelini öderiz" diyen o Zafer Partisi gibi partiler de haksız çıktılar. ‘‘Bakın, Türkiye milliyetçiliğinin temsil aktörü benim yanımda ve bu insanlar az ya da çok döndüler evlerine, bir kıyamet de kopmadı,’’ şimdi Tayyip Erdoğan'ın önünde böyle bir fırsat var. Bu fırsatı gösterebilir ama bu fırsatı göstermesi için bu kanunun erken çıkması ve toplumsal uyumun mümkün olabildiğini Türk toplumunun görmesi lazım. Yani Türk toplumunun "Aa korkacak bir şey yokmuş, iyi ki de bu süreç olmuş" diyeceği bir süreci gösterirsek ancak siyaseten de Tayyip Erdoğan'a yarar. Fakat bu sürecin nihayetinde Tayyip Erdoğan'ın başkanlığına doğrudan bağlantılı olduğu tezine ben katılmıyorum. Nasıl ki bugüne kadar oyları etkilemediyse, onun başkanlığını garantileyecek bir sürece benzemiyor. Burada siyasi performansların; Kürt meselesi ile ilişkili CHP ve AK Parti'nin siyasi performanslarının çok daha belirleyici olacağını düşünüyorum. O yüzden şunu söylemeye çalışıyorum: CHP yönetimi ve tabanı "Eyvah gitti bitti, bunu da yaparsa kesin kazanacak" senaryosundan çıkıp, "Bizden önceki Cumhurbaşkanı Kürt meselesi gibi büyük bir sorunu çözerek işimizi hafifletti" senaryosuna çalışmanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorum onlar açısından da. Esas o zaman biz güçlü bir rekabet görebiliriz seçime doğru. Seçim sathı mailine girmeden bu stres testinin sürecin üstünden kalkması gerektiğini düşünüyorum; hem bu yasanın çıkarılmasıyla hem de İBB davası gibi davalarla CHP tabanını daha fazla tahrik etmemek gerektiğini düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Reha yayınımıza katıldığın için. Çok sağ ol. Evet; Kürt meselesi, Kürt kimliği, Kürt milliyetçiliği, çözüm süreci. Bütün bunları Kürt Çalışmaları Merkezi Direktörü Reha Ruhavioğlu ile konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
17.05.2026 İmralı ile Kandil arasında sorun çıkmasını umanların yaşadığı derin hayal kırıklığı
15.05.2026 Evet, hedefte Özgür Özel var
14.05.2026 Mevcut yargı sistemi en ufak bir iyimserliğe bile izin vermiyor
12.05.2026 Acayip bir dava: Casus dediler "Jön Türk" çıktı
11.05.2026 Uyduruk bir “casus davası”nın peşinde
10.05.2026 Öcalan’a statü meselesi niçin son derece kritik?
09.05.2026 Burcu Köksal'ın AKP'ye katılacak olmasının düşündürdükleri
08.05.2026 Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, Erdoğan’a rağmen sürece sahip çıkıyor
07.05.2026 İdris Baluken ile söyleşi: Somut adımlar atılacak mı? Süreç menzile varacak mı?
07.05.2026 Hayvan düşmanlığının siyasi boyutları
17.05.2026 İmralı ile Kandil arasında sorun çıkmasını umanların yaşadığı derin hayal kırıklığı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı