Prof. Seda Demiralp ile söyleşi: Fon krizinin muhtemel siyasi sonuçları

02.10.2026 medyascope.tv

2 Ekim 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Fon krizi Türkiye'nin gündeminde ve burada bu krizin siyasi etkilerinin neler olacağı konusu da yavaş yavaş tartışılmaya başlandı. Bunu Profesör Seda Demiralp'le konuşacağız ama Seda'yı bulmuşken sadece fon krizini de konuşmayacağız. Aynı zamanda YENİ Parti, CHP ve seçmen, o konuyu da ele almayı düşünüyorum. Merhaba Seda.
Seda Demiralp: Merhaba.

Ruşen Çakır: Tabii ki ağırlıkla fon krizi ve tam da senin çalıştığın duygu, siyaset meseleleri. Şimdi burada şöyle bir şey oldu. Kriz alenileşir alenileşmez AK Parti'nin çok önde gelen bir isminin adı çıktı. Hatta reddedemedi ve AKP içinden de çok fazla homurtu geldi ve CHP'nin kullandığı o ‘‘arınma’’ lafını kullananlar bile oldu AKP içerisinde. Türkiye'de AKP döneminde yaşanan birçok krize tanık olduk da bu sanki biraz farklı gibi. Ne dersin? Sen nasıl görüyorsun?
Seda Demiralp: Evet, bazı yönleriyle benzeyip bazı yönleriyle ayrışıyor. Biz uzun bir süredir şunu konuşuyoruz. Seçmenin artık ekonomik anlamda başta olmak üzere genel olarak yönetimden, gidişattan şikayetçi olduğunu biliyoruz. Bunu defalarca ölçtük, konuştuk, ettik. Ama artık soru: ‘‘Seçmen memnun mu? — değil — Seçmenin şikayetlerine rağmen değişim olur mu? Seçmen böyle bir değişimin olabileceğine inanıyor mu? Olabilirse bu değişimi kimin yapabileceğini düşünüyor?’’ Şimdi ekonomi meselesinde de ekonomik şikayetler üzerine epey konuştuk. Ekonomik şikayetlerin iktidarları değiştirebileceği ile ilgili genel kanıyı Türkiye'de birkaç defa bir test ettik. 2023 öncesinde çok konuştuk. Şimdi bazı şeyler gördük. Onlar ışığında bu son olay ne kadar farklı, ne kadar değil diye bakalım. Şimdi ekonomik şikayetler genel olarak en büyük oy değiştirme sebebi gibi görülüyor. İşte boş tencere sandık devir mi? Ama bir kere şunu gördük ki zaman içerisinde ekonomik problemlerin de türü önemli. Mesela ani bir işsizlik kriziyle enflasyon aynı etkiyi yaratmıyor. Birisi ani bir şok, kaybını çok net görüyor seçmen; diğeri daha tam başladığı zaman, azaldığı zaman sebebinin ne olduğu, sorumlusunun kim olduğu çok belli değil. Kendisi zamanla vatandaş ona alışıyor zaten. Fiyatlar sürekli değişiyor. O bir kargaşa yaratıyor. Dolayısıyla ‘‘şu tarihte oldu, şunun hatasıyla oldu, benden şu eksildi, benden eksilen şuna gitti’’ gibi ucunu çok fazla takip edemediği için bir öfkesi, bir şikayeti var ama tam o öfkeye, o şikayete bir sorumlu ismi bulup gösteremediği için veya sorumlular o sorumluluğu dağıtmanın çeşitli anlatılarla, propagandayla yolunu daha kolay bulabildiği için bunların etkisinin o derece kuvvetli olmadığını zaman içerisinde gördük. Bu fon krizinin şöyle bir farkı var. Bu bir kere ani geldi. Daha önceki mesela enflasyon daha çok maaşlı orta sınıfı etkilerken – ki maaşlı orta sınıf da bir iktidarın ana seçmen gruplarından birisi değildi – bu fon krizi daha partizan ayrım gözetmeksizin vurdu. İktidar seçmeninin de dahil olduğu, küçük yatırımcı dediğimiz grupları da vurdu. Dolayısıyla partizan ayrım yok canı yananlarda. Kimden eksilip kime gittiği çok daha net görüldü. Şimdi enflasyonda kimden eksilip kime gittiğini o kadar kolay göremiyorsun. Bu işte sofistike ekonomik analizler falan gerekiyor ama bu fon krizinde birisinden giden birisini aşırı zengin etmiş. Bir çoğunluktan eksilen küçük bir grubu çok zengin etmiş.

Ruşen Çakır: Peki burada pardon, sözünü keseceğim. Şimdi çok somut bir örneğimiz var. Bir siyasetçi, tek özelliği diyelim ya da en önde gelen özelliği AK Parti Genel Başkan Yardımcısı, eski bir bakan olması ve rakamlarda şimdi yanılıyor olabilirim ama aklımda kaldığı kadarıyla 64 milyon lira yatırıyor ve bu 64 milyon lira 4 ayda mı ne 2 milyar 200 milyon liraya dönüşüyor ve bu parayı da çekiyor. Şimdi bu çok aleni bir olay ve bu kişi iktidar partisinin yöneticisi. Mesela böyle bir olayda otomatik olarak seçmen şeyi, bunun iktidarı içeren bir yozlaşma, yolsuzluk ya da artık adına ne dersen dolandırıcılık, yani çünkü dünyanın hiçbir yerinde 4 ayda 64 milyon lira 2 milyar 200 milyon lira olmaz yani. Ve tek özelliği de, hani bir buluş yapar, bir şey yapar, hani var ya ABD’de, böyle yok Silikon Vadisi’nde falan, öyle bir şey de yok. Sadece parayı alıyor, koyuyor. Sonra o parayı çok yüksek bir şekilde alıyor. Böyle bir durumda seçmen anında bunu alıp, yani haberdar olan seçmeni söylüyorum, ona göre kendi tercihlerini dönüştürür mü?
Seda Demiralp: Bunu bir yozlaşma olarak, bir yolsuzluk olarak, bir sahtekârlık olarak olup bitenleri görüyor seçmen. Bunun izlerini görüyoruz. Sosyal medyadan görüyoruz en başta, işte sağımızda solumuzda görüyoruz. Burada üstelik, yani normalde hani bunu yolsuzluk olarak görmesi tek başına bunun siyasi bir sonuç olacağını göstermez. Çünkü yolsuzlukla ilgili artık bir refleks aşınması oldu. Yolsuzluğu bir mesela ahlaki sorun olarak çerçevelediğinde buna seçmen duyarsızlaşmış durumda. Yolsuzluğun artık sistemik bir mesele olduğunu düşünüyor vesaire. Ama kendinden eksilen, kendi yaşam koşullarını doğrudan etkileyen bir konu olarak gördüğü ölçüde başka türlü tepki veriyor. Bu olayda da bir gruptan eksilip bir gruba gidiyor olmasının çok net gözüküyor olması ve çok fahiş bir kazanç olması bir tepki yarattı. Fakat bir öfke yarattığını da görüyoruz. Çok ciddi bir öfke yarattı. Ama bu öfkeyi doğrudan iktidarın, yürütmenin tepesine mi yansıtır dersen ve bir siyasi fatura keser mi dersen ondan çok emin değilim. Çünkü öfkeyi yansıtma kanalları da söz konusu. Şöyle anlatayım; bir süredir genel olarak işte bu daha önce mavi yakalarla, iktidar seçmeni mavi yakalarla olan çalışmalarımıza da çeşitli benzer konular üzerinde, ekonomik şikayetler üzerinde dolanırken, çalışırken şunu görüyorduk: Birtakım aracı aktörleri, birtakım bürokratları, hani ekonomik birtakım aktörleri ve siyasi birtakım çok merkezde olmayan aktörleri hatalı bulmak, bunları suçlu bulmak. Fakat en tepedekini tam tersi, hani sorumlu görmek değil, bu suçluları cezalandıracak bir sopa olarak görmek, onlara gücünü yetirebilecek, sopasını hatta daha da hızlı sert vursa daha da iyi olacak, yani çözümü demokratikleşme, kurumların restorasyonu, kurumların şeffaflaşması ve daha denetlenebilir olmasından ziyade bu yolsuzları cezalandıracak, disipline edecek bir isimde arama yolu da seçilebiliyor. Ne zaman bunu seçebiliyor dersen, aslında hep uzun zamandır konuştuğumuz seçmenin kendi gücüne inançsızlığı, siyasi anlamda kendini kırılgan ve güçsüz hissetmesi, yani ‘‘Kurumlar zaten yok, ben de güçsüzüm. O zaman ortamdaki en güçlü kimse bari onun arkasına gideyim’’ şeklinde de refleksler verilebildiğini, propagandanın da tam da böyle bir anlatıyı beslemekte kullanıldığını, belli kişileri cezalandırıp bir arınma ve bir temizlenme.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir husus var benim gördüğüm kadarıyla, bu senin söylediğin hani cezalandıracak kişi ve konumuz da Erdoğan tabii ki bu, Erdoğan'ı iktidar yanlısı insanlar bir tür bu olayın mağduru gibi göstermek istiyorlar.
Seda Demiralp: Tepesinden inmediniz, sırtından inmediniz, bir bitmediniz...

Ruşen Çakır: Bütün bunlar ona zarar veriyor. Hatta şey yapanlar bile var, bir komplo olarak tarif etmeye çalışanlar bile var. Ama orada da şöyle bir olay çıkıyor ortaya: ‘‘Bu kadar tek adam rejiminde böyle büyük bir olayı tek adam nasıl bilmiyor olabilir?’’ gibi de bir soru çıkıyor. Hani onun mağdur gösterilmesi aynı zamanda onu zayıf göstermek anlamına geliyor gibi böyle kritik bir durum var sanki.
Seda Demiralp: Öyle, öyle. Dolayısıyla bu üst üste gelen hayal kırıklıkları bir noktada bir çözülme yaratabiliyor. Buna da biz ‘‘ahlaki incinme’’ diyoruz. Yani öfkeyle, iktidarın tepesine yönelik öfkeyle kopmuyor belki, esas öfkesini çevre aktörlere yöneltiyor ama iktidarın tepesinin de o kötüleri cezalandırabileceği ile ilgili umudu zaman içerisinde sönerek kopuşlar söz konusu olabiliyor. Ama bir şeyin altını çizmek istiyorum. Bu eşitsizliklerle ilgili bir mesele. Biraz önce dediğim gibi, mesela yolsuzluk veya çeşitli ekonomik sorunları ya da ekonomiyle ilgili, ekonomi yönetimiyle ilgili birtakım yanlışları veya sahtekarlıkları vesaire bir ahlaki mesele olarak çerçevelediğimizde çok etkili olmadığını biraz önce konuştuk. Bu daha eşitsizliklerle ilgili olduğunda, birisinden eksilip birisinin zenginleştiğinin ana çerçeve olduğu noktada daha fazla ilgili olduğunu söyledik. Ama şunun altını çizmek isterim: Yaklaşık 2016'dan beri gelir adaleti ile ilgili ciddi bir sorun, 2020'den sonra servet dağılımı ile ilgili, onun adaleti ile ilgili ciddi bir kötüleşme söz konusu. Dolayısıyla eşitsizliklerin büyüdüğü bir dönem yaşıyoruz. Şimdi bu eşitsizliklerin siyasi sonucu nasıl olur diye aslında belki de bakmak daha sağlıklı. Şimdi bu konuda tam tersi iki yönde gidebileceğimiz, görebileceğimiz sonuçları var. Bir tarafıyla ekonomik eşitsizlikler evet şikayeti arttırıyor. Şikayet artınca insanların değişim, demokratikleşme ya da değişim talepleri de artıyor, yukarıya baskıları. Diğer taraftan ama bu eşitsizlikler şu anlama da geliyor çoğu zaman; siyasi ayrıcalıkları olanlar aynı zamanda ekonomik ayrıcalıklara sahip olmaya başladığı için bu eşitsizlikler artmış oluyor. O zaman o siyasi ayrıcalıkları olan kişilerin önüne bir demokratikleşme talebi geldiğinde, bir baskı geldiğinde, yani ‘‘bu baskıya direneyim mi, yoksa kabul edip taviz vereyim mi?’’ diye düşündüğünde kaybedeceği sadece siyasi makam değil, aynı zamanda ekonomik ayrıcalıklar olacağı için onun da o demokratikleşme talebine direnme motivasyonu daha fazla oluyor. Dolayısıyla eşitsizlikler arttıkça ekonomik anlamda değişim daha mı kolaylaşır, daha mı zorlaşır? Buna çok net bir cevabımız yok. Bunun cevabı dönüp dolaşıp şuraya geliyor; yukarıdakilerin değişime direnme isteği artacak. Bu şartta bile eşitsizlikler artarken yine demokratikleşmenin olabilmesinin bir yolu var. O da değişim baskısının, örgütlenme gücünün...

Ruşen Çakır: O zaman muhalefet yani.
Seda Demiralp: O iş muhalefete, seçmenin duygularına, özellikle muhalif duyarlılığı yüksek seçmenlerin duygularına geliyor. Bu duygularda da öfke değil artık aradığımız, seçmen zaten yeterince öfkeli, öfkeye eşlik eden bir etkililik duygusuna, bunu mobilize edecek, örgütsel kapasitesi olacak, bir alternatif sunabilecek, değişimin mümkün olduğuna inandırabilecek muhalefete ihtiyaç var. Yani ‘‘Değişim istiyor musun?’’ değil de ‘‘Değişimin mümkün olduğunu düşünüyor musun?’’ diye sormamız lazım.

Ruşen Çakır: O anlamda, tam bu noktada istersen biraz YENİ Parti, CHP konuşalım. Şimdi dün ben Hatem Ete ile bir yayın yaptım, Panorama TR'nin Eylül araştırması üzerine. Hatem şöyle özetledi; ‘‘Evet, eski CHP'nin oyları büyük ölçüde, ezici bir çoğunluğu YENİ Parti’de.’’ Bunda bir sorun yok. CHP %3 civarı falan gözüküyor onlarda. ‘‘Ama YENİ Parti’nin şu anda Türkiye'deki toplumsal muhalefetin temsilcisi olduğunu söylemek için erken’’ dedi. Yani burada çok ilginç bir durum var. Baktığımız zaman ana muhalefet belki ama ana muhalefet olması tek başına toplumsal muhalefetin temsilcisi olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü anladığım kadarıyla hâlâ çok büyük oranda kararsız ya da ‘‘oy vermeyeceğim’’ diyen seçmen var ve bu mutlak butlan sonrasında CHP tabanında da bu tür düşünenlerin sayısı artmış. Ne diyorsun? Bu anlamda YENİ Parti bütün bu şeyin, mesela Fatma Betül Sayan Kaya, o olayı mesela YENİ Parti Sözcüsü kamuoyuyla paylaşınca olay patlak verdi ama sonrasında, fon krizinin sonrasında YENİ Parti'nin sesi baştaki kadar yüksek çıkmaz oldu. Söylüyorlar, ediyorlar bir şeyler ama çok böyle kamuoyu oluşturacak bir şey de değil. Mesela bu krizi YENİ Parti bir fırsata dönüştürebilir mi?
Seda Demiralp: Evet. Şöyle, yani biraz önce şunu söylemiştik. Bu fon krizi seçmende bir ekonomik şikayet ve değişim baskısı yaratabilir diye düşünüyoruz; ama bir taraftan da niye iktidarın değişime bu kadar dirençli hale geldiği ve bunun için daha fazla bedel ödemeye de hazır olduğunu da görüyoruz. Çünkü kazanacağı çok şeyler var. Ve burada da bir anlatıyı devreye sokuyor iktidar dedik. Yani etraftaki kötüleri, kirli, çürük elmaları temizleme, bir temizlik operasyonu vesaire. Esas yürütmenin tepesinin iyileşme konusunda kararlı olduğu ve bunun için kendi yakınlarına dahi acımayan bir disiplinle hareket ettiği şeklinde bir anlatı. Şimdi bu anlatı başarılı da olabilir, başarısız da olabilir. Başarısız olması bana göre birkaç şeye bağlı. Bir tanesi bu kayıpların nasıl telafi edileceği. Yani bu fon krizinden canı yananların kayıplarının nasıl telafi edileceği. Burada YENİ Parti’ye bir fırsat çıkıyor. Yani bu kayıplar mesela devletin kasasından mı harcanacak? Adı öyle olmadan ama öyle mi olacak? Yoksa sorumluların bedel ödeyeceği bir yola mı gidilecek? Şimdi bir, YENİ Parti'nin burayla ilgili ne söyleyeceği, bu mağdurların kayıplarının nasıl telafi edileceği, iki, bir daha böyle bir krizin yaşanmaması için neler önerdiği, nasıl bir kurumsal reform önerdiği, nasıl bir denetleme mekanizması önerdiği, kim olduğunu, neyi daha iyi yapabileceğini anlatmak için bir fırsat. Çünkü vatandaşlar bunu, ‘‘Evet çok kötü olup bitenler ama Türkiye böyle, dünya böyle, bu yapısal bir sorun’’ diye gördüğü ölçüde ne kadar şikayetçi olursa olsun bu illa bir değişimin peşinden gidecekleri anlamına gelmez. Ancak bir alternatif görürlerse, yani o kızgınlıklarına başka bir tarafta bir umut, bir etkililik, yabi ‘‘burayı seçersek başka bir Türkiye mümkün’’ inancı gelirse yön değiştirecekler. Dolayısıyla YENİ Parti’nin sadece iktidarın hatalarının altını çizmesi değil, yani burada birilerinin hatalı olduğunu, birilerinin birilerine kötülük ettiğini vatandaş zaten görüyor. Ama ‘‘Biz olsaydık neyi farklı yapardık? İktidar neyi başka türlü yapmalı?’’ bunun altını çizmesi. Daha sonra tabii ki daha geniş anlamda bu eşitsizliklerle ilgili planlarının ne olduğu — yani çok ciddi bir artma var, en zenginlerin elindeki ve geri kalan vatandaşların elindeki arasındaki farkta — elbette ekonomik vizyonu yanı sıra siyasi vizyonu, bütün farklı vatandaşın günlük hayatını ilgilendiren önemli konularda tam olarak neyi önerdiği. Uzun bir süredir işte tam ‘‘bunu konuşacak’’ diyoruz, işte kucağına bir problem atılıyor. Belki bunların önüne geçip, işte operasyonlar vesaire, vizyonunu ortaya koymak, umut vermek ve tabii ki mobilizasyon kapasitesi. Yani fon krizinden bağımsız olarak, işte tamam seçmen tepkili dedik ama tepkili olmasının yanı sıra bir de etkili hissetme ihtiyacı var dedik. O etkili olma ihtiyacını bir, muhalefetin bir alternatif sunması; iki, muhalefetin bu tepkiyi mobilize edebilmesi, yani tek hepimizin ayrı ayrı, vatandaşların ayrı ayrı tepkileri ile değişim olmaz. Bu tepkilerin koordine edilmesi lazım. Kolektif bir aksiyon alınabilmesi birilerinin koordinasyon becerileriyle olacak. Bu konuda ne yapacağı, nasıl bir rota izleyeceği, mevcut yönetimin eksikliklerini kendisinin lehine çevirebilmesi ancak bu şekilde olur. Eksikliklerin sadece altını çizerek değil.

Ruşen Çakır: Şimdi ben fon krizinden önce iki tane YENİ Parti’nin önemli faaliyetini yerinde izledim. Birisi Üsküdar'da yaptığı miting. O Üsküdar'da miting yapmanın nedeni biliyorsun, Üsküdar'ı AK Parti'nin bir şekilde alması oldu. Yani Üsküdar Belediyesi'ni, belediye meclis üyelerini ayartarak vesaire. Üsküdar'daki mitingi izledim. Bir de onun ardından Bursa'da bir günlük programını izledim Özgür Özel'in. Halkın içine girdi, ‘‘esnaf ziyareti’’ diyorlar, kadınlarla buluştu bir köyde, yakında bir köyde ve miting yaptı. Yürüyüş ve miting yaptılar falan. Bütün bunları izledim. Orada gördüğüm birtakım hususlar var, onları sırayla gidelim istiyorum. Öncelikle, özellikle yürüyüş ve miting peş peşe, yani önce yürüdüler sonra mitinge dönüştü, oradaki yaş ortalaması çok yüksekti. Yani bariz bir şekilde yüksekti. 50 hatta 60 üstü, çoğu emekli olan... Mesela bir kadın şey dedi bana, işte Karadeniz'de bir yerde devlette memur olarak çalışıyormuş. Emekli olur olmaz Bursa'ya yerleşmiş ve ilk yaptığı iş YENİ Parti’ye üye olmakmış ve de mitinge gelmiş mesela. Ama emekli olduğuna göre en aşağı bir 50 ve üstü yaşlarda falan. Gençler çok azdı. Yani bu, gençler YENİ Parti’ye oy vermiyor anlamına gelmez herhalde ama gençler YENİ Parti'nin Bursa gibi bir yerde, ki kocaman bir şehir ve çok da yoğun bir genç nüfusu var. Yani hem okullar var hem şey var. Gençlerin az olması bana çok anlamlı geldi. Üsküdar'daki mitingde de öyleydi. Kadınların oranı ortalamanın üzerinde fazla ama yaşlar hani 40, 50 falan diye gidiyor. Şimdi böyle bir hani toplumsal muhalefetin taşıyıcısı olma iddiasındaki bir partinin bu yönü bana sorunlu geliyor.
Seda Demiralp: Şimdi bu dediğin çok önemli. Biz biliyorsun Nisan ve Haziran ayında iki dalga araştırma yaptık. Bir toplumsal dirençlilik endeksi başlattık Işık Üniversitesi'nde. Bu toplumsal dirençlilikle ölçtüğümüz aslında vatandaşların birtakım siyasi ve ekonomik riskleri ne ölçüde fark ettikleri, algıladıkları, bunları ne kadar önemsedikleri ve takip ettikleri, bu konuda bir şeyler yapılabileceğine ve bizzat kendilerinin bir şeyler yapabileceğine ne ölçüde inandıklarını ölçüyoruz. Yani dirençlilik ile bunu takip etmeye çalışıyoruz. Ve biz de tam söylediğin gibi toplumsal dirençliliği, yani ‘‘sorunları fark ediyorum, bu konuda bir şey yapabileceğime ve benim gibilerle bir araya gelirsek kolektif bir fark yaratabileceğimize inanıyorum’’, bunu ölçmeye çalıştığımız pek çok soru ile yaptığımız endekste en dirençli ölçtüğümüz 65 yaş üstü oldu ve daha çok kadınlar oldu cinsiyet farkına da baktığımızda. Gençlerde riskleri fark etmek, riskleri takip etmek kısmı yine söz konusu. Fakat bir fark yaratılabileceğine inanma kısmı düşük. Ne yazık ki umut kısmı, özellikle iş hayatına yeni girenlerde, hani öğrenciler değil de öğrencilik bitmiş, iş hayatına girmiş, ne yazık ki o kesimde en az ölçtük dirençliliği. Yani burada 65 yaş üstünde bu derece kuvvetli bir dirençlilik ölçmek belki emekliliklerle ilgili sorunlar olabilir. Dolayısıyla mesela öfkeyi de daha kuvvetli ölçüyoruz ama diğer taraftan etkililik duygusunu da daha çok ölçüyoruz. Zaten bu ikisi beraber olduğunda dirençliliğe gideceğine inanıyoruz. Öfke ama aynı zamanda etkisiz hisseden birey kendini siyasetten kopartıyor. Hani ‘‘yabancılaşma’’ dediğimiz, ‘‘apati’’ dediğimiz durum. Şimdi 65 yaş üstünde öfkenin sebeplerini belki bir ölçüde ekonomik kayıplarıyla, emeklilikle açıklayabiliriz. Diğer taraftan bu etkililik duygusunun belki bir kolektif hafızadan geldiğini, daha sosyal hareketlerin sonuç alabildiği dönemlere ait hafızalarının daha taze olmasıyla, yani buna dair bir hafızaları olmasıyla anlatabiliriz. Belki umut, daha genç yaştaki bireylerin önüne işte başka bir ülkede bir gelecek ya da daha sonra, işte ‘‘şimdi problemler var ama daha sonra iyi olacak’’ gibi birtakım şeyler sunulabiliyor yani. Ama 65 yaş üstünde iyi günleri daha ileri bir tarihte aramak çok daha az gerçekçi geliyor onlara. O yüzden onlar hemen bugün sonuç almak istiyorlar, daha bekletilmeye, oyalanmaya karınları tok diyebiliriz belki. Bunun da etkisi olabilir ama bu tam bahsettiğini biz ölçtük. Önümüzdeki ay tekrar sahada olacağız. Şimdi Haziran araştırmamız, en son YENİ Parti’ye çok yoğun ilgi görmüştük. Biraz önce dedin ya, yani muhalefetin taşıyıcısı, o muhalif dalgayı sürükleyecek güçte mi şu anda diye. Onu bir ay sonra kendi araştırmamızın sonuçlarına bakarak söyleyebilirim ama işte bu operasyonlar, ardı ardına gelen operasyonlar özellikle bu dirençliği kırıyor. Yani vatandaşta genel olarak muhalefetin fark yaratabileceği ile ilgili, hani ‘‘Seçiyorum ama seçtiğim kalıyor mu?’’

Ruşen Çakır: Tam onu soracaktım. Benim de gözlemim şu, sözünü kestim ama, insanlarla konuştuğumda, YENİ Parti eylemine giden insanlar, sonuçta o partiye yakın ya da o partinin üyesi olan insanlarla konuştuğumda onları çok motive, öfkeli, iktidardan kurtulmak isteyen insanlar olarak görüyorum. Ama konuşmanın bir yerinde bir şekilde, hepsinde olmasa bile önemli bir kısmında çok da fazla umutlu olmadıklarını seziyorum diyeyim. Yani böyle çok dile getirmiyorlar belki ama konuşmanın gidişatından biraz insan anlayabiliyor. Mesela durup dururken bir yerinde ‘‘ya Erdoğan bir daha aday olamaz, niye oluyor ki?’’ diyor mesela. Bu aslında Erdoğan'ın kazanma ihtimalinin, yeniden aday olursa kazanma ihtimalinin bayağı bir kafasında olduğunu gösteriyor. Yani şimdi ‘‘Erdoğan zaten kaybediyor, biz zaten geliyoruz’’ diyen birisinin Erdoğan'ın yeniden aday olması falan diye bir derdi olmaz. Yani bu bir örnekti ama birçok örnek var. Tam senin demin söylemeye çalıştığın gibi bir şey, hani öfke var, mücadele azmi var ama bunun başarılı olacağına dair çok bir kendinden eminlik göremedim. Ve buradaki mesele de kendilerinden değil de yapıdan, yani o parti, hareket, ondan dolayı, yani ‘‘Ben buradayım, yapıyorum ama acaba bunu becerebilecek mi bunlar?’’ gibi bir hissiyat var sanki.
Seda Demiralp: Evet. Muhalefetin örgütlenebilme kapasitesine, nefesinin sonuna kadar yetme kapasitesine inancı zayıf muhalif seçmenin. Muhalif partilerin gücüne, becerisine inancı zayıf. Yani ‘‘Değişim istiyor musun?’’ ‘‘Evet.’’ ‘‘Değişimin olabileceğine inanıyor musun?’’ İşte orada ‘‘evet’’ cevabı gelmemeye başlıyor. Bu da bizim aslında değişimin olup olmayacağını tahmin etmeye çalışırken en çok sormamız gereken. Genelde işte mevcut durumdan insanların şikayeti olup olmadığı hep soruldu, değişim isteyip istemediği soruldu kamuoyu araştırmalarında da. Ama asıl sorulması gereken sorulardan birisi, değişime inanılıyor mu? Vatandaşlar değişimin olabileceğine inanıyorlar mı? Çünkü değişimin olabileceğine inandığın zaman o iradeyi de ortaya koyuyorsun aslında. Ve bu arada şunu da söylemek lazım. Yani değişim talebi, bir şeylerin değişmesi talebi diye geniş tanımlayacak olursak sadece muhalif seçmenlerde değil, iktidar seçmeninde de çok kuvvetli. Yani kurumlara güvensizlik mesela bizim araştırmada baktığımız konulardan bir tanesi; mahkemelere, suçla mücadele ile ilgili özellikle mesela pek çok güveni ölçtüğümüz soru var. Ama şu mesela aklımda şu anda: mahkemelerin suçla mücadelede yeterli olup olmadığına inanmak, mahkemeler tarafından korunup korunmadığına inanmak, vatandaşların %70’i diye özetleyeyim, mahkemelere güvenmiyor. Mahkemelerin adil çalıştığına güvenmiyor ve partizan fark çok az. Yani anlamlı bir partizan fark yok iktidarla muhalefet arasında. Bu çok çok çarpıcı. Yani hep sanki muhalefetin güvenmediği kurumlara iktidar seçmenlerinin güvendiği gibi bir anlatı var. Halbuki iktidar seçmeninin evet yürütmenin en tepesine inancı var ama genel olarak siyaset sektörüne, devlet kurumlarına inancı, bunlar tarafından korunduğuna olan inancı çok düşük. Bu muhalefet için önemli bir fırsat. Ama işte bu fırsatın değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini zaten soruyorsun sen de.

Ruşen Çakır: Son olarak yine muhalefetten gidiyoruz. Şimdi AK Parti iktidarı başka partilerden insan devşiriyor; milletvekili, belediye başkanı, belediye meclis üyesi ve İstanbul'da mesela birçok yeri, en son önce Üsküdar'ı sonra Adalar'ı aldı. Başka yerleri de alabileceği, hatta İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ni alabileceği söyleniyor. Ve demin bahsettiğim Üsküdar mitinginde, Üsküdar'da ne olmuştu biliyorsun; birileri tutuklandı, üç kişi AKP'ye geçti, o da yetmedi, CHP'den seçilmiş iki kişi mi, üç kişi mi ne oylamada AK Parti adayına verdi, seçtirdi. Yani ortada kimlikleri belli olan birtakım, Adalar'da da böyle, yani alenen çıkıyorlar, CHP'den seçilmiş insan şey yapıyor. Hatta Tuzla Belediye Başkanı, Çerkezköy Belediye Başkanı falan onlar da doğrudan geçtiler ve bunlar sıradanlaştı. Ama seçmenin, yani YENİ Parti'de benim gördüğüm seçmenin bu çok ağırına gidiyor. Yani Üsküdar mitinginde Özgür Özel 20-25 dakika bu konuya ayırdı, isim isim şey yaptı, hani ifşa etti. Zaten bilinen isimler de... ‘‘Şu yüzden bu gitti, bu yüzden bu gitti’’ diye isimler verdi ama gittiler ve belediye gitti ve insanlarda benim gördüğüm, bunu bir kabullenememe... Şöyle söyleyeyim; gidene, saf değiştirene kızmak kadar ama kendi partisini de...
Seda Demiralp: Tutamadığı için, bir yolunu bulamadığı için...

Ruşen Çakır: Tabii. Böyle bir güven krizi var sanki.
Seda Demiralp: Çok çok ağır var. Şimdi bu parti değiştirmeler niye oluyor dersen, hani bir diyebilirsin ki yapılabildiği için, kısa cevabı bu. Ama bir tarafıyla da bence tam da bu toplumsal iradenin, toplumun etkililik duygusunun, seçmenin etkililik duygusunun, yani bunun hedeflendiğini de açıkçası düşünüyorum. En azından tam da burada çok ağır etkisini çok somut olarak görebiliyorum. Şimdi bu kopuşlar, işte kimisi birtakım vaatlerle, kimisi birtakım tehditlerle oluyor diyebiliriz. Mutlak butlan sonrası kopuşun bedeli azaldı bu kişiler için, kopuş maliyeti azalmış oldu. Yani çünkü işte bazıları CHP'li olmuşlardı artık ve CHP'nin marka değerinin düşmesiyle CHP'den ayrılıp AK Parti'ye geçmek eskiden olduğundan daha az maliyetli oldu bazı kişiler için. Bu onların niye bu tercihi yaptığı ile ilgili. Diğer taraftan bunun etkisi, vatandaşın yani ‘‘Ben seçiyorum ama seçtiğim yerinde kalıyor mu?’’, hani kalmadığı anda doğrudan oy kullanmanın temel motivasyonunu ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Dolayısıyla biraz önce bahsettiğimiz o etkililik duygusunu bundan daha ağır aşındıracak bir şey olamaz. Yani bir tarafıyla evet öfke yaratıyor ama bir tarafıyla da etkisizlik duygusu yaratıyor ve korkarım dirençliliğin ciddi bir şekilde örgütlenmediği bir ortamda bunun etkisizlik sonucu yaratması daha muhtemel. Bu olabilecek en büyük risklerden bir tanesi muhalefet açısından. Yani seçmenin tamamen etkisizlik duygusuyla siyasetten uzağa savrulması da; şimdi çekirdek seçmen için siyasetten uzağa savrulması en büyük risk, averaj seçmen için etkisizlik duygusu apati değil, daha iktidara yaklaşmaya da ulaşabilir. Çünkü bu tarafta ideolojik olarak net bir çizgin yoksa, ‘‘bu tarafla işlerimi halledemiyorum ama burada bir güç odağı var, bu tarafla işlerimi halledebiliyorum’’ deyip hani o sonuç alamama, engellenme öfkeyi bu şekilde bir güçlünün arkasında hizalanıp işlerini halletmek şeklinde gidermek de bir seçenek. Dolayısıyla ‘‘Bütün bu olup bitenler seçmeni kızdırıyor. Dolayısıyla demokrasiye aykırı olduğunu bunların herkes görüyor. Dolayısıyla bunların etkisi iktidara eksi, muhalefet artı yazar’’ diye otomatik düşünemeyiz. Tam tersi, işte etkililikle birleşmeyen öfke duygusu tehlikeli. Burada muhalefetin koordinasyon becerileri, tam olarak nasıl bir eylem planı içinde olduğu çok önemli.

Ruşen Çakır: Şimdi mesela ayrılan ya da AKP'ye geçen belediye başkanları sosyal medyada açıklamalar yapıyorlar, duyuruyorlar tercihlerini. Genellikle yoruma kapalı olarak yapıyorlar biliyorsun. Ve oralarda kendilerince bir şeyler söylüyorlar, işte neden yaptığını. Şimdi ona bakan, yani bir yeriyle kimse inanmıyor tabii ona da. Ama şöyle bir şey var. Bunu böyle meşrulaştırması, belediye başkanı seçilmiş ya da belediye meclis üyesi seçilmiş birisinin saf değiştirmeyi böyle meşrulaştırdığı bir yerde bir seçmen de korktuğundan ya da bir şeyler umduğundan pekâlâ çok daha basit bir şekilde saf değiştirebilir. Öyle değil mi?
Seda Demiralp: Tabii, ideolojik yönü çok kuvvetli değilse, evet.

Ruşen Çakır: Yani öyle de bir şey var, bu transferlerin bir yönü siyasi angajmanları anlamsızlaştırması gibi. Yani işte ne olacak? ‘‘Ben milletime hizmet için geldim, ha o parti, ha bu’’ vesaire diyorsa bir yerde seçilmiş birisi, adı sanı olan birisi, öteki tarafta da insanlar bu angajman denen olaya çok da fazla önem vermeyebilir yani.
Seda Demiralp: İşte kopuş maliyetinin azalması ya da sadakatsizliğin bir bedeli varsa o bedelin azalması. Mutlak butlanın çok büyük rolü oldu. Yani CHP'den ayrılıyor oldukları için, CHP'nin marka değerinin düşmesi çok büyük fırsat oldu. Ama dediğin gibi, hani o bir taraftan onlar için bu bir ayrılığın bedelini azaltırken onların birer örnek teşkil etmesi de arkadan gelenler için, ondan sonra da seçmenler için ‘‘bu şekilde işler halledilemiyorsa bu şekilde halledilebilir’’ pragmatizmi. Başka türlü bir değişimin mümkün olmadığı inancı, en başta hani ‘‘bu yol madem ki tamamen kapalı, o zaman işimize gücümüze bakacağız’’ şeklinde pragmatik mesajlar çıkartmak seçmenin çaresizliği aslında. Yani başka alternatifin var olup olmadığını görmesi sonucu belirleyecek. Olup bitenlerin eksikliklerini, kusurlarını, adalet kurumunda, işte ekonomide vesaire seçmen bunların hepsini görüyor. Sadece bir alternatifin mümkün olup olmadığına ne kadar inandığına göre ülkenin kaderi değişecek diyebiliriz.

Ruşen Çakır: O zaman şöyle bir toparlayalım. Şunu sormak istiyorum. Burada krize tekrar dönecek olursak, fon krizinden 450 bin kişinin doğrudan yatırımı olduğu söyleniyor ve bunların mağdur olduğu düşünülüyor şu anda. Devlet birtakım şeyler yapıp bu mağduriyetleri gidermeye çalışacakmış. Ama 450 bin kişi aileleriyle beraber düşünüldüğü zaman bayağı bir rakam aslında ve bunun içerisinde iktidar seçmeni de, muhalif seçmen de bir yönüyle var. Olayın bir doğrudan mağdur olanlar kısmı var; iki, olayda kâr edenlerin, haksız kazanç elde edenlerin yarattığı bir adaletsizlik duygusu var. Bir de bu olayların siyasetten, siyasi iktidardan bağımsız olamayacağı yoldaki inanç var. Normal şartlarda bütün bunların hepsine birlikte baktığımız zaman iktidarın çok aleyhine bir durum çıkıyor. Ama yayın boyunca senin anlattıklarından bunun bu kadar basit olmadığı ve esas olarak da herhalde anladığım kadarıyla top muhalefette sanki.
Seda Demiralp: Evet. Yani iktidarın bir anlatısı var bütün bunlarla ilgili. Bu anlatıdan başka bir anlatıyı muhalefet yaygınlaştırabilecek mi? İktidarın anlatısı; bunun daha sistemik bir problem olduğu ve bunun çözümünün iktidarın en tepesinin en sert bir şekilde bunların üzerine gitmek olduğu ve bunun da zaten yapılıyor olduğu. Diğer taraftan muhalefetin anlatısı ne olacak, değil mi? Hani kurumların şeffaflığı, başkanlık sisteminde sorumlulukların nasıl dağıtıldığı ve en önemlisi bunun nasıl çözüleceği. Şimdi olan oldu. Bir olanlarla ilgili bir anlatı var, bir de nasıl çözüleceği ile ilgili de çözüm planları var. Muhalefetin en çok bence devreye girdiği noktada, hani fark yaratabileceği yer, evet, ne olup bittiğini vatandaşa anlatmanın yanı sıra, daha hani şeffaflaştırmanın, karmaşık bulanlara anlatmanın ama ben vatandaşların bunu anladığını düşünüyorum. Bu bir enflasyon sorunu gibi değildi. Bedelin kim tarafından üstlenileceği, maliyetin, yani tamam, faydanın nasıl nereye gittiğini gördük ama bunun bir işte varsa reçete, hani burada da bir acı reçete olacak herhalde, bunu kimin üstleneceği, bununla ilgili hani iktidarın reçetesi neyse muhalefetin reçetesinin de ne olduğunu görüp karşılaştırmak, vatandaşın bunlara bakması, "Bunu değil, bunu ikna edici buldum. Bu anlatıyı değil, bu anlatıyı daha güven verici buldum" noktasına vatandaşı getirmek; fark yaratacak yaklaşım bu olacak diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Evet Seda, çok teşekkürler yayınımıza katıldığın için.
Seda Demiralp: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Evet, Işık Üniversitesi'nden Profesör Seda Demiralp'le fon krizinin siyasete muhtemel etkilerini ve CHP, YENİ Parti ayrışmasından sonra muhalefette partilerin seçmenle ilişkilerinin nasıl geliştiğini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
11.10.2026 Gazetecileri sahipsiz olan bir ülkeyiz
10.10.2026 CHP'den seçilen bir belediye başkanı niçin AKP'ye geçer?
09.10.2026 YENİ Parti'nin fon kriziyle kötü sınavı
08.10.2026 Muş'ta barış, kardeşlik ve süreç muhabbeti: Ya felah ya helak!
07.10.2026 Cemil Tugay milleti mi seçecek devleti mi?
06.10.2026 Cemil Tugay olayına İzmirliler nasıl bakıyor? | Dr. Serkan Turgut ile söyleşi
06.10.2026 Öcalan'a kim(ler) nasıl konuşmalı ve neleri sormalı?
05.10.2026 AKP milletvekili Serkan Bayram’ın 72 saat sürmeyen sert iktidar eleştirisi
04.10.2026 Fon krizinden hareketle din ile ahlak ilişkisini yeniden düşünmek
03.10.2026 Tek adam rejimi bağlamında fon krizini anlamak
11.10.2026 Gazetecileri sahipsiz olan bir ülkeyiz
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı