Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi: Çerçeve yasa beklentileri karşılayabilecek mi?

08.08.2026 medyascope.tv

2 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Çözüm sürecini başından itibaren Profesör Mehmet Gürses'le takip ediyoruz, artık sayısını unuttum. Kendisiyle şimdi bu hafta Meclis’e gelmesi beklenen çerçeve yasa, onun birtakım detaylarından hareketle sürecin bu kritik noktasını değerlendireceğiz. Hocam, merhaba.
Mehmet Gürses: Merhaba. Merhaba.

Ruşen Çakır: Şimdi ben geçen Kandil'deydim biliyorsun. Orada birbirinden farklı değişik kategorilerde örgüt üyeleri çok yakından Medyascope'u takip ediyorlarmış ve birlikte yaptığımız programları da çok izliyorlarmış. Bir tanesi hatta hepsini izlediğini söyledi. Sorsam sayısını o biliyor olabilirdi. Ben inan bilmiyorum ama 10’u aştık sanki. Şimdi kritik bir yerdeyiz. Geçen hafta bekleniyordu, bir hafta ertelendi. Bu salı günü komisyona çerçeve yasa, Öcalan'ın ‘‘kök yasa’’ dediği yasanın gelmesi bekleniyor. Ama son anda birtakım sorular sorulmuş sanki ve bu hafta sonu bunu taraflar, yani İmralı heyetiyle AK Parti yöneticileri tartışacaklar diye okuyoruz. Öcalan'la varılan mutabakata birtakım değişiklikler yapmak istemiş AKP'liler diye söylendi ama biz o şeyi bir kenara koyalım. Bildiğimiz bayağı elimizde bir olay var. Ben şöyle bir özetleyeyim: İlk aşamada bir yasa çıkacak ve bu yasaya göre doğrudan kasten öldürmek vesaire gibi birtakım kritik suçlara karışmamış kişilerin suçlamaları düşecek. Bunun ardından yasa çıktıktan sonra Abdullah Öcalan'ın taahhüdünü örgütün yerine getirip getirmediği, yani nedir, silah bırakma; silah bırakma taahhüdünün yerine getirilip getirilmediğini Milli İstihbarat Teşkilatı kontrol edecek, tespit edecek ve bir rapor hazırlayarak bunu Milli Güvenlik Kuruluna sunacak. Milli Güvenlik Kurulu bu raporu onaylarsa böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti resmen örgütün feshedildiğini onaylamış olacak ve yasa uygulanacak. Bu aşamada Türkiye cezaevlerinde, Avrupa ağırlıklı olmak üzere diasporada ve Kandil'deki binlerce kişinin bundan yararlanması bekleniyor. Ama ilk aşamayı kapsamayan yaklaşık 1000 kişinin durumunun da, ki Abdullah Öcalan da bunlardan birisi tabii ki, örgüt üst düzey yöneticileri ve diğer önemli isimler, onların da zaman içerisinde yapılması söz konusu. Şimdi böyle baktığımız zaman tabii çok detay var ama özet olarak böyle yapmak mümkün. Bu size ne söylüyor? Dünya örneklerini biliyorsunuz, her şeyi. Yani dünyada çok değişik örnekler var. Hepsi de kendine özgü birtakım örnekler tabii ama benzerlikler de var. Bu hakikaten yürüyebilir bir mutabakat izlenimi veriyor mu?
Mehmet Gürses: Şimdi öncelikle aslında şunun belki altını çizerek sohbetimize başlamamızda fayda var. Az önce sizin de söylediğiniz gibi, yani 1950'den bu yana çok sayıda, onlarca savaşın müzakereler yolu ile sonlandığını biliyoruz. Savaşlar ne kadar uzun sürerse sürsün, ne kadar tahrip ederse etsin bir şekilde sonlanıyor. Bakın en son Kolombiya'da 52 yıllık bir savaştan sonra Kolombiya'daki FARC örgütü ile Kolombiya hükümeti bir barış müzakeresi imzaladı. O barış müzakereleri çok uzun bir süreye yayıldı ve hâlâ o barış müzakerelerinin şartlarının ne oranda ve nasıl yerine getirilip getirilmediği tartışmalı. Dolayısıyla bu kadar uzun sürmüş bir savaşın özellikle Türkiye'deki Kürt meselesine, Kürt sorununa baktığımızda Türkiye'deki Kürt meselesi çok daha çetrefilli, çok daha komplike bir mesele. Bunun en basit nedeni Kürtlerin en az dört ülkeye bölünmüş olması, Kürtlerin coğrafyasının çok büyük olması ve Kürtlerin aslında ‘‘biz bu işten vazgeçtik’’ dese bile bu işten vazgeçmelerini engelleyecek bölgesel ve global dinamiklerin çok canlı olması. Dolayısıyla siz Kolombiya'da belki çok daha rahat bu savaşı sona erdirirsiniz ama Türkiye'de Kürt meselesini sona erdirmek için çok daha ciddi, çok daha iradesi sağlam bir siyasal iradeye ihtiyacımız var. Yani dünya meselesine baktığımızda birincisi silah bırakma ile demokratik reformların aynı anda veya demokratik reformların daha önce yapıldığını görüyoruz. Şimdi şunu da söylemek lazım: Yani Türkiye'de özellikle Bask ve İrlanda örnekleri hep ön plana çıkar. Bunun da sanırım Türkiye'nin NATO üyesi olmasının önemli bir nedeni var. Türkiye'nin Avrupa'ya daha aşina, Avrupa'ya daha yakın, hem kültürel anlamda hem siyaseten hem coğrafi anlamda çok yakın bir yerde durmasının bir nedeni var. Ama ne İspanya'daki Bask meselesi ne İrlanda'daki mesele Türkiye'deki meselenin onda biri bile komplike bir mesele değil, onda biri bile tahrip edici bir savaş değil idi. Ve onlardaki bitiş sürecine baktığımızda elbette onlardan öğrenebileceğimiz çok şey vardır. Ama İspanya'da, İngiltere'de mesele böyle bitti diye, bu şekilde sonlandı diye Türkiye'deki meselenin de aynı şekilde bitmesini beklemek gerçekçi değil. Dolayısıyla Türkiye'de devam eden, tırnak içerisinde, bir süreç var. Buna örgüt ve devlet farklı şekillerde isim veriyor. Her şeye rağmen devam eden bir diyalog süreci var. Bu diyalog sürecinin ben anlamlı olduğunu düşünüyorum. Ama burada bu asimetrik güç ilişkisinde devletin ve iktidarın ne yapmak istediği, örgütün ne yapmak istediğinden çok daha önem arz eder. Çünkü örgüt zaten güçsüz bir taraf olarak — örgüt derken buna ben hem Öcalan'ı hem Kandil'deki PKK'yi dahil ediyorum, hatta diğer bileşenlerini falan da dahil etmekte fayda var burada, hatta bir bütün olarak Kürt hareketini ön plana çıkarmakta fayda var burada — bütün her şeye rağmen Kürtlerin burada devlete karşı eli daha zayıf. Kürtlerin yapabileceklerinin çok ciddi bir sınırı var. Yapabileceklerinin de azamisini yapmış durumdalar gibi görünüyor bana. Şimdi burada asıl mesele dolayısıyla iktidarın ve devletin bu aşamada nasıl bir adım izleyeceği. Şimdi bu adımların bir anda olması mümkün değil. Bakın, yaklaşık 10 yıl önce Filipinler’deki savaş Türkiye'deki bazı grupların da ve Türk hükümetinin de arabuluculuk yapmasıyla, bak orada enteresan bir durum var; Türkiye Filipinler'deki savaşın bitmesi için, müzakereler ile bitmesi için arabuluculuk yapmış bir ülkedir ve Türkiye'den sivil toplum kuruluşları buna müdahil olmuştur; ama aynı Türkiye ‘‘Biz üçüncü göz istemiyoruz’’ diyor Kürtlerle olan meselesine bir çözüm bulmak için. Burada Türkiye'nin şartlarının farklı olduğunu kabul ediyorum, Türkiye'nin Filipinler olmadığı gerçeğini de kabul etmekte fayda var. Ama eğer ki ‘‘Biz başkasına muhtaç değiliz, biz kendi sorunumuzu kendi aramızda çözebilecek iradeye ve kapasiteye sahibiz’’ diyorsak o zaman Türk devletinin ve hükümetinin, iktidarın çok net bir şekilde bir irade beyanında bulunması lazım. Bu irade beyanının ilk aşaması az önce sizin de söylediğiniz gibi Avrupa'ya göç etmek zorunda kalan, Avrupa'ya geçmek zorunda kalan binlerce insanın, hapishanelerdeki binlerce insanın, belki de bir kısım örgüt üyesinin Türkiye'ye gelip demokratik bir çerçevede bir mücadelenin içine girebilmelerinin önünün açılması ilk adım olarak önemlidir. Ama şunu söyleyelim: Yani biz önümüzdeki 6 aya mı bakacağız, önümüzdeki 6 yıla mı bakacağız? Önümüzdeki 6 aylık süreç için az önce bahsettiğimiz bu ilk adım önemli bir adımdır. Ama ‘‘6 yıl, 10 yıl, 15 yıl sonrası nasıl bir Türkiye görmek istiyoruz?’’ sorusuna baktığımızda sanırım burada Türk hükümetinin çok net bir irade beyanında bulunması gerekiyor. Çünkü bu şartlarda örgütün sanırım yapabileceklerinin çoğunun, eğer hepsinin değilse, yapıldığını düşünüyorum. Az önce sizin teyit ve tespit dediğiniz, yani MİT'in gidip PKK'nin silah bıraktığını teyit ve tespiti meselesi de bana göre sorunlu bir mesele, şu aşamada sorunlu. Yani biz karşıda yeri, cismi, mekanı belli olan bir şeyden bahsetmiyoruz. Adı üstünde illegal bir yapılanmadan bahsediyoruz. Dağlarda yerleşmiş, dağları kendisine mesken edinmiş bir örgütlenmeden bahsediyoruz. Yani siz gidip de bir mağaranın içine mi bakacaksınız? "Tamam burada PKK yok, silahlar bırakıldı." Bunun tespiti ve teyidinin yapılması bana göre çok gerçekçi değil. Yani kocaman bir Kürdistan coğrafyası var, siz sadece Irak'ın kuzeyinden bahsetmiyorsunuz. Irak ve İran sınırında devasa bir dağ silsilesi var. Kocaman o Kürt coğrafyasına gidip tek tek metrekare metrekare gidip "Tamam burada PKK bitmiştir" mi diyeceksiniz? Yani bu bana çok mantıklı gelmiyor. Mantıklı gelmemesinin nedeni de burada belki de devletin artık şuna karar vermesi gerekiyor: Silah bırakma iradesini çok net bir şekilde beyan etmiş bir örgütün tasfiye sürecinin de en az 5-10 yıl süreceğinin daha gerçekçi bir beklenti olduğunu düşünüyorum. İlk adım doğru bir adım ama çok yüksek beklentilere sahip olmak doğru bir beklenti olmaz şu aşamada.

Ruşen Çakır: Şimdi burada olayın taraflar arasındaki görüşmelerin en kritik kavramlarından ikisi güven ve güvence olarak karşınıza çıkıyor. Şimdi yıllarca birbiriyle savaşan iki taraf, dolayısıyla birbirine güvenmeyen iki taraf var ama anlaşmak istiyorlar ve karşılıklı adımlar atılması gerekiyor. Burada da işte güvenin inşası için birtakım güvenceler verilmesi söz konusu. Bu müzakereleri böyle özetliyorlar, taraflar böyle özetliyor ve ilk aşamada Öcalan'ın 27 Şubat bildirgesi ve ardından silah yakma, Türkiye'deki güçlerin çekilmesi bir anlamda örgütün verdiği teminatlardı, güven oluşturmaya yönelik attığı teminatlardı. Meclis komisyonu kurulması devletin bir teminatıydı. Şimdi yasa, yasal düzenleme bir teminat olarak karşımıza çıkıyor. Ama sizin de demin bahsettiğiniz gibi güven tam olarak tesis edilebilmiş değil, hâlâ taraflar birbirlerine güvenmiyorlar. Ve bütün bu süreçler yürürken, mesela şöyle söyleyeyim: Güvenin olmadığı bir yerde Avrupa'daki, diasporadaki Kürt siyasetçilerin, gelmek isteyenlerin hepsi — yani şöyle söyleyeyim, bazıları orada yerleşmiş olabilir, gelmeyi düşünmüyordur zaten, onları katmıyorum — gelmek isteyen siyasetçilerin hepsi gelebilir mi? Ben çok emin değilim. Yani çok basit söyleyeyim, oyuna gelme endişesini silmek o kadar kolay olmayacak sanki.
Mehmet Gürses: Yani hem Avrupa'ya gidenlerin hem de daha örgütün belli bir kısmının, tırnak içerisinde, Türkiye'ye gelmesi veya dönmesi başlı başına önemli değil bence. Şu anlamda önemli değil: Yani siz sadece Türkiye'ye geri dönmek için mi 50 yıllık bir mücadelenin içine girdiniz? Hayır. Bu insanlar belli başlı talepleri olduğu için legal veya illegal yapılanmanın içerisinde yer aldılar. Bir kısmı Avrupa'ya geçmek zorunda kaldı, bir kısmı dağlarda illegal yapılanmanın bir parçası oldu. Yani "Biz sizin Türkiye'ye geri dönmenize müsaade ediyoruz" demek tek başına yeterli değil. Eğer bu insanlar Türkiye'deki demokratik bir çerçeve... Çerçeve yasa dediğimiz, kök yasa dediğimiz çerçevenin ne olacağını şu anda net olarak bilmiyoruz, yani bazı tahminlerde bulunmak mümkün ama önümüzdeki hafta Meclis’e gelmesi beklenen bir yasa taslağı var, o yasa taslağında sadece gidenlerin geri gelmesinin önünün açılması yeterli olmayacaktır. Dolayısıyla Kürt meselesinin de ve Kürtlerin demokratik taleplerinin de yerine gelmesinin önünü açabilecekse bu çerçeve yasa, gidenlerin gelip bu demokratik çerçevede barışçıl yöntemlerle bu talepleri ifade etme şansları gerçekleşebilecekse o zaman bu insanların gelmesinin hem bir anlamı olur hem de o çerçeve yasa ve devletin sunduğu bu anayasal güvence nispeten az önce sizin de bahsettiğiniz güven unsurunu önemli bir oranda, tam olarak olmasa bile önemli bir oranda teyit etmiş olur, yani onun siz altyapısını yapmış olursunuz. Ama öbür türlü, "Buyurun siz Türkiye'ye gelin, biz sizin gelmenize izin veriyoruz" demek başlı başına hiçbir şeye çare olmayacağı gibi bu insanların çoğunun da ben gelme ihtimalinin çok düşük olduğunu görüyorum. Türkiye'ye tek başına gelmek bu sorunu çözmeyecektir. Bu yasayla Kürtlerin bir halk olmaktan kaynaklı bazı temel haklarının önünün açılması gerekiyor. Demokratik çerçeve dediğimiz budur. Yani bunu sadece Kürtlere tabii sınırlamak doğru değil; Türkiye'deki bütün gruplar, dini gruplar, etnik gruplar, kültürel gruplar, herkesin bir anlamda kendisini demokratik bir çerçevede Türkiyeli bir grup olarak, Türkiyeli ama Türk olmak zorunda değilsiniz. Kürtler Türk değildir, yani bunun sanırım artık adını koymak zorundayız. Kürtler Türkiyelidir ama Türk değildir. Yani eğer Kürtler Türkiye'de Türkiyeli olarak ama bir Kürt olarak siyaset yapabilecek ise az önce bahsettiğimiz hem çerçeve yasanın hem de geri dönüşlerin bir anlamı olacaktır.

Ruşen Çakır: Şimdi şöyle bir husus var: Kademeli gelişlerden bahsediliyor ve kabaca şöyle söyleyelim, örgütün üst düzey yöneticileri bekleyecek; diğer sürecin işlemesine, kamuoyunun vereceği tepkiye vesaireye bakılarak zeminin elverişli olması halinde yeni birtakım düzenlemeler, belki yeni yasalar ya da birtakım düzenlemelerle onların da gelmesi söz konusu. Öcalan şey diye söylemiş: "Bu bir kapı açıyor, bu mutabakatta bir kapı açıyoruz, bu kapıdan devam edeceğiz." Ama ortada şöyle bir sorun var, çok teknik gibi gözüken ama hayati bir sorun; aylar önce Murat Karayılan'la yapılan bir röportajda görmüştüm, Kürt medyasındaki röportajda, Murat Karayılan şey diyor: "Bizim çok düşmanımız var. Bizi kim, nasıl koruyacak?" Yani şimdi silah bırakma diyoruz, örgütün silah bırakması diyoruz ama örgütün özellikle üst düzey yöneticilerinin gelmemesi, yani en azından ilk aşamada gelmemesi diyoruz. Ortada çok ciddi bir sorun var. Hatta şeyler çıktı biliyorsunuz, Süleymaniye'de kalacaklar vesaire falan ama şimdi örgütün diyelim ki 300-400 tane üst düzey isminin aylarca bir yerde beklemesi falan, yani benim açıkçası gözümü korkutuyor. Yani gittim gördüm de oradaki insanları ve lider kadronun çoğuyla geçen dönemde de ve geçen çözüm sürecinde ve burada da konuştum. Bunlar 40-50 yılları hareketin içinde geçmiş, hareketin kuruluşunda olan isimler var mesela bu örgütün. Şimdi bu insanlara "Siz 6 ay şurada oyalanın ama silah da olmasın, Türkiye'de işler yoluna girince siz de geleceksiniz" falan, bir acayip gözüküyor bana.
Mehmet Gürses: Yani ben bu konuda size katılıyorum. Siz de çok yakın zamanda gittiniz, yerinde gördünüz, çok da başarılı bir gazetecilik örneği sergilediniz, tekrar tebrik ediyorum. Yani aslında şöyle: İdeal bir dünyada olsaydık, ideal bir bölgede olsaydık, yani biz Belçika olsaydık mesela belki olabilirdi, yani etrafımızda istikrarlı, gelir durumu yüksek, demokratik ülkelerle sarılı bir bölgede olsaydık bu belki mümkün olabilirdi ama öyle değiliz, maalesef öyle bir lüksümüz yok. Ne Türkiye'nin ne Kürtlerin öyle bir lüksü var. Biz Ortadoğu'da yaşıyoruz, Ortadoğu'daki bütün komplikasyonların da bize yansıması olacaktır. Yani az önce sizin tarif ettiğiniz, yani örgütün üst düzey yöneticilerinin, hatta bir dönem şey söyleniyordu: "İşte bir kısmı Norveç'e gidecek, İsveç'e gidecek" falan gibi, yani geçen sene bu sürecin ilk dönemlerinde falan. Bunlar çok affedersiniz, yani kabaca olacak ama çocukça bana göre, gerçeklikten uzak sunumlar. Yani siz 50 yılınızı, ömrünüzün neredeyse tamamını dağlarda yaşamaya adamışsınız, buna da inandığınız için bunu yapıyorsunuz. Hani şu anda durduk yere "Tamam bu iş bitti, ben artık gidip Norveç'te, İsveç'te veya Süleymaniye'de yerleşip sivil bir hayat süreceğim" demez.

Ruşen Çakır: Burada araya bir girebilir miyim? Orada benim edindiğim iki taraftan da, devlet kaynaklarından ve örgüt kaynaklarından edindiğim izlenim, üst düzey yöneticilerin üçüncü ülkeye gitmesini iki taraf da istemiyor. Benim gördüğüm bu. Devletin istememesi bu tür yöneticilerin üçüncü bir ülkede olmasının bir risk potansiyeli taşıması. Yani bunlar çünkü deneyimli kadrolar ve birtakım ilişkilerle bir şeyler yapabilirler endişesi var. Ama öteki taraftakiler, doğrudan Duran Kalkan'a sordum mesela, Türkiye'ye gelmek istiyorlar, Türkiye'de siyaset yapmak. Tam da sizin söylediğiniz gibi, yani amaç bu, ülkeye gelmek istiyorlar. Dolayısıyla üçüncü ülke olayı birazcık gündemde değil galiba. Bir ara çok gündemdeydi, evet, çok söyleniyordu, Güney Afrika diyenler vardı falan hatta, Norveç, Güney Afrika falan diyenler vardı. O sanki devre dışı. Ama tekrar gelecek olursak Süleymaniye mesela, Süleymaniye'de onları kim koruyacak? Nasıl olacak? Nasıl yaşayacaklar? Yani gerçekten Süleymaniye Avrupa değil. Bir tarafında İran var, bölgede savaş var, bitmiş gibi değil, Kürtleri her an içerebilecek bir savaş var. Suriye hâlâ belli değil. Yani çok zor gözüküyor.
Mehmet Gürses: Zorun çok ötesinde. Bence biz eğer bunu başaracaksak bir, siyasi iradenin elini taşın altına koyması gerekiyor. İkincisi, gerçekçi çözümlerle, gerçekçi beklentiler ve taleplerle bu işe yaklaşmamız gerekiyor. Yani az önce bahsettiğimiz örgütün üst düzey yöneticilerinin gidip Süleymaniye'de oturması da gerçekçi bir söylem değil. Zaten bunlar Süleymaniye'nin hemen ilerisindeki Kandil dağlarında tahmin ettiğimiz kadarıyla. Süleymaniye'ye gelip bu insanlar ne yapacak yani? Dolayısıyla hani bunlar gerçekçi çözümler değil. Hatta şunu da söyleyeyim: Yani örgütün üst düzey yöneticisi, farazi olarak söylüyorum, diyelim ki bütün bunları kabul etti, "Tamam biz bütün silahları bırakıyoruz, Süleymaniye'ye gelip yerleşiyoruz" dese bile bölgedeki dinamikler, İsrail'in bölgeye olan ilgisi, İran'ın bölgeye olan ilgisi ve İran'ın çaresizliği, İran ve Türkiye arasındaki tarihsel mücadele ve İsrail ve Türkiye arasındaki son yıllarda iyice kızışan bu rekabetten dolayı bunlar istese bile bunu yapamayacaklardır. Yani Kürt meselesi bir kenara çekilecek kadar, bir köşeye hapsedilecek kadar küçük dar bir mesele değil. Bunu ya biz Kürtlerle bir bütün olarak, barışarak halledeceğiz ya da öbür türlü bölgesel dinamikler Kürtlerle bir bütün olarak savaşmayı gerektirecektir. Burada asıl mesele biz toplam bir barıştan mı, toplam bir savaştan mı yana bir tavır sergileyeceğiz? Asıl mesele o bence.

Ruşen Çakır: Şimdi bu bağlamda Eylül ayında, Eylül sonu galiba yapılması beklenen DEM Parti'nin kongresi söz konusu. Onun çok önemli olduğunu söylüyorlar bütün taraflar ve Öcalan o kongreye çok önem veriyormuş. Anladığım kadarıyla partinin adından programına, yöneticilerine kadar birçok şey değişecek gibi gözüküyor. Ve o parti, yani DEM Parti yola daha çözümün şartlarına göre ya da sürecin şartlarına göre yeniden yapılanmış bir parti olarak devam edecek sanki. Öcalan'ın çok şikayet ettiğini biliyoruz, ben Kandil'de konuştuğum mesela Duran Kalkan'la falan şey yaptığımda da off the record konuşmalarda da böyle, yani partinin tam ayak uyduramadığını düşünüyorlar anladığım kadarıyla. Ne dersiniz? Parti hakikaten bu süreçte ne kadar etkili oldu? Benim gözlemim de çok pozitif değil açıkçası. Yani özellikle sürecin toplumsallaşması ve Kürtlerin meramını Türklere anlatma konusunda çok etkili olamadığını düşünüyorum partinin.
Mehmet Gürses: Tabii ki hiçbirimiz siyasetçi değiliz, siyasi partileri temsilen burada değiliz ve onlar adına konuşmuyoruz. Ama ben dışarıdan bakan bir gözlemci olarak sizin söylediklerinize büyük oranda katılıyorum. DEM Parti'nin, yani elinden geleni yaptığını düşünüyorum, DEM Parti'de ciddi bir uğraşı, ciddi bir mücadelenin var olduğunu biliyorum ve gözlemliyorum. Ama sanırım DEM Parti'nin hem isminden hem kadrolarından başlamak üzere birçok şeyin değişme ihtimalinin de çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Yani eğer Eylül'de böyle bir değişiklik olacaksa ben hiç şaşırmam, aksine böyle bir değişikliğin ben gerekli olduğunu düşünüyorum. Bir kan tazelemeye ihtiyaç vardır; yeni kadrolarla, yeni bir vizyonla, yeni yöntem ve taktiklerle halka inebilen bir kadroya ihtiyacı var artık Kürt hareketinin. Yani Kürt hareketi gücünü halktan alan bir harekettir, DEM Parti gücünü Kürt sokağından alan bir partidir. Kürt sokağına çok daha rahat hitap edebilen, Kürt sokağının nabzını daha rahat okuyabilen bir yönetime ve bir anlayışa ihtiyaç olduğunu ben de düşünüyorum. Asıl mesele şu anda hem Türkiye hem bölge hem Kürtler ve Kürt hareketi çok büyük bir darboğazdan geçiyor herkes. Bu darboğazdan kim kendisini nasıl yenileyerek çıkacak, nasıl adapte olacak? Şu anda yeniden formatlanma dönemindeyiz. Kürtler de yeniden formatlanmak zorunda. Bu formatlanmayı Kürtler 20 sene önce çok başarılı bir şekilde gerçekleştirmiştir. Şu anda yeniden, benim daha önceki programlarda ‘‘PKK three point O’’ dediğim PKK'nin 3. safhasına geçerken Kürt hareketinin ve Kürt toplumunun kendisini yeniden formatlaması gerekiyor. Ve bu formatlama sadece isim değişikliğiyle olacak bir formatlama olmayacaktır. Eylül'de isim değişebilir, kadrolar da değişecektir. Halka inen, halkın dilini daha rahat konuşabilen ve halkın nabzını daha rahat okuyabilen bir anlayışla yeniden yola devam edebilmeli bence Kürt hareketi.

Ruşen Çakır: Burada tabii çok önemli bir sorun var. O da şu: Selahattin Demirtaş meselesi var. Ben açıkçası yakın bir zamana kadar Avrupa'daki siyasetçilerin, sürgündeki siyasetçilerin dönmesi ile eş zamanlı olarak Demirtaş'ın da bundan istifade edeceğini düşünüyordum. Ama şimdi ortaya çıktı ki Demirtaş'ın yargılandığı şeyler başka, kamu düzenini bozmak vesaire gibi bir şey. Yani doğrudan örgüt değil. Ötekilerin çoğu örgüt propagandası, örgüt üyeliği gibi suçlamalarla yargılandıkları için örgüt fesholunca otomatik olarak düşüyor. Ama Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve arkadaşlarının durumu farklıymış. Ve orada aslında biliyoruz ki Demirtaş’ın normalde hukuken çıkması gerekiyor kararlar nedeniyle ama siyasi olarak içeride tutuluyor. Orada anladığım kadarıyla —  anladığım kadarıyla değil, öyle — siyasi iktidarın Demirtaş'ın da bu süreçte bırakılmasını istemesi gerekiyor. Ben dün bu konuda bir yayın yaptım, Roj Girasun'la da bunu konuştuk. Yani düşünün; Kandil'den örgüt militanları geliyor, cezaevinden insanlar çıkıyor, Avrupa'dan siyasetçiler geliyor diyelim ki yasayla beraber ama Selahattin Demirtaş çıkmıyor. Tam da sizin demin bahsettiğiniz bu hareketin tam da ihtiyacı olan bir siyasetçi.
Mehmet Gürses: Onu söylemeniz çok iyi oldu. Yani ben iktidarın ve hükümetin Demirtaş meselesine bakışını bu meselede, asit test diyorlar hani, turnusol testi olarak görüyorum. Hükümet ve iktidar bu konuda gerçekten samimi ise Kürtlerin umutlarını, yani Kürt sokağının umudunu besleyebilecek ve Türk sokağının da korkularını giderebilecek kişilerin başında Demirtaş geliyor. Demirtaş bu konuda kendisini ispatlamış bir siyasetçidir, onun adına bizim burada bunları söylememize gerek yok. Hapishaneden gönderdiği kısa kısa mesajlar ve mektuplarla bile siyaseti belirleyebilecek, siyaseti etkileyebilecek yetenekte ve kapasitede bir Kürt siyasetçisidir. Dolayısıyla Demirtaş'ın hem Kürtlerin o umutlarını canlandıracak, o demokratik çerçevede "Bu iş demokrasiyle olur" demesi ve bence Türklerin de kendilerinin, yani kısmen de haklı oldukları Türk sokağının da bir korkusu var: ‘‘Ne oluyor, devlet elden mi gidiyor?’’, onu da belki en iyi açıklayacak, meselenin aslında Türklük ve Kürtlüğün demokratik bir çerçevede beraber eşit halklar olarak, bir bütün olarak yaşamasını sağlayacak, bunu en iyi anlatacak olan kişilerin başında Selahattin Demirtaş geliyor. Eğer bu süreçte Selahattin Demirtaş serbest bırakılırsa ve bu şekilde ona bir imkan sağlanırsa ben bunun sürece ciddi anlamda faydası olacağını düşünüyorum. Yani Öcalan'ın oynadığı rol farklıdır, Demirtaş'ın oynayacağı veya oynayabileceği rol de farklıdır. Bunlar birbirinden çok farklı liderlikleri temsil eden insanlar. Öcalan'ın yaptıklarını, yapacaklarını Demirtaş yapamaz ama Demirtaş'ın da yapabilecekleri, Demirtaş'ın da Kürt sokağının endişelerini, Kürt sokağının umutlarını anlatabilecek bir yeteneği var. Ve bu aşamada ben turnusol testi olarak onu görüyorum. Yani biz bu konuda ne kadar samimiyiz? Mesele sadece Demirtaş'ın kendisi değil, o bir sembol haline geldiği için söylüyorum. Demirtaş bu konuda çok ciddi pozitif katkı sağlayabilecek birisi.

Ruşen Çakır: Şimdi bu bağlamda malum Kürt sokağının çok hassas olduğu birtakım olaylar; Rojin Kabaiş cinayeti, Narin Güran cinayeti gibi olaylarda mesela Demirtaş bir başvuru merci haline geldi. Aileler ziyaret ediyor, o onları dinliyor, görüş beyan ediyor. En son Güran cinayeti ile ilgili çok uzun, hukukçu gözüyle bir değerlendirme yaptı. O başlı başına ona sokağın nasıl önem atfettiğini gösteriyor ve zaten aile de "genel başkanımız" diye bahsediyor biliyorsunuz. Demirtaş'tan bahsetmişken bir de Öcalan'dan bahsedelim, çok kısa bir soru. Öcalan belli ki bir mutabakata vardı, bunu biliyoruz. Ve bu mutabakatı Kandil'den yapılan açıklamalarda ‘‘Görmek istiyoruz, değerlendireceğiz’’ dediler. Ama ben Kandil'e gittiğimde de gördüm, hatta bir yayınımın başlığını öyle söyledim; ‘‘Cümleler Öcalan'la başlıyor, Öcalan'la bitiyor.’’ Yani Öcalan'ın onlara söyleyeceği bir şeyi Kandil'den toplu halde ya da bir iki yöneticinin itiraz etmesi, uymaması ihtimali var mı?
Mehmet Gürses: Ya ben bu konuda bu tür yorumların ve bu tür endişelerin çok gerçekçi olduğunu düşünmüyorum. Şu anlamda düşünmüyorum: Yani Kürt hareketi devasa bir hareket haline gelmiş, 50 yıllık, en az 50 yıllık geçmişi olan bir hareketten bahsediyoruz. Bunun birçok bileşeni var; en başta Öcalan var, Kandil var, Avrupa var, Türkiye'de Kürt sokağı var, Suriye var vesaire vesaire. Yani bu kadar çetrefilli ve bu kadar büyük bir harekette elbette fikir ayrılıkları, görüş ayrılıkları olabilir, olmalıdır da. Zaten bu kadar büyürseniz kendi içinizde bazı farklılıkların olması kaçınılmaz. Ama sanırım daha önceki programlarda da benzer şekillerde benzer bir soruyla devam etmiştik. Ben Öcalan'ın, Kandil'in yapamayacağını isteyeceğini zannetmiyorum. Öcalan Kandil'den yapamayacakları şeyi istemeyecektir, Kandil de Öcalan'ın sözünü kırmayacaktır. Yani orada aslında biraz tırnak içerisinde bir anlayış birliği geliştirdiklerini düşünüyorum. Yani bunlar 1970'lerden beri beraber büyümüş, beraber okula gitmiş, beraber savaşmış, beraber bu işi sırtlamış insanlar. Yani biz tabii buradan dışarıdan gözlemciler olarak buna bakıyoruz ama şimdi Murat Karayılan, Duran Kalkan, Öcalan'ın ne demek istediğini, kullandığı her sözün ne anlama gelmek istediğini en iyi onlar biliyor. Aynı şekilde Kandil bir açıklama yaptığında onun ne anlama geldiğini en iyi Öcalan biliyordur. Dolayısıyla bu iki örgüt, bu iki örgütün veya Kürt hareketinin bu iki önemli bileşeninin birbiriyle yarışan bileşenler olduğunu düşünmüyorum. Bunlar birbirine paralel ama bu paralellikte Öcalan'ın bir liderlik ve önderlik statüsü var. Dolayısıyla Kürt hareketi ve PKK veya örgüt Öcalan'ın söylediğini yapar ama Öcalan da örgütün yapamayacağı, örgütü çok zora sokacak bir talepte bulunmayacaktır.

Ruşen Çakır: Burada bir şey aktarmak istiyorum. Güvendiğim bir kaynak, Öcalan'la görüşen, devlet adına görüşen birisi şöyle demişmiş: "Sanki 27 yıl önce örgüte ne kadar hakimse hâlâ bugün öyle hakim." demiş. Onu bir not olarak düşelim. Hocam, son olarak şunu sormak istiyorum: Siz Medyascope'ta bir yazı yazdınız ve özellikle Öcalan'ın yürüttüğü bu müzakere ve mutabakatı milliyetçi bir perspektiften eleştirenlere cevaben yazılmış bir yazıydı. Ve sonra o yazıya da yine o perspektife sahip kişiler çok sert tepki verdiler. Yazının özü neydi okumayanlar için ve tepkilere ne diyorsunuz?
Mehmet Gürses: Şimdi gelen tepkileri sosyal medyada takip edebildiğim kadarıyla ben de gördüm. Bazıları da yakından tanıdığım, çok değer verdiğim arkadaşlarım aynı zamanda bu insanlar ve onların tepkilerini çok makul karşılıyorum, çok olağan karşılıyorum. Eleştirmeleri, benim söylediklerimi beğenmemeleri, katılmamaları kadar doğal bir şey yok. Ama aynı hakkı onların da bana veya benim gibi düşünenlere tanıması gerektiğini düşünüyorum. Onların varlığını, bu konudaki görüş farklılıklarını ben Kürt hareketi için, Kürt halkı için bir zenginlik olarak görüyorum. Yani bizim Kürtler olarak kendi aramızda görüş ayrılıklarımızın olması beklenir, olması gereken olur. Bu şekilde daha doğru yolu buluruz diye düşünüyorum. Şimdi benim orada şöyle bir itirazım var; yani yazıda da kısaca belirtmeye çalıştığım gibi art niyetli insanları, şahısları ben burada dışarıda bırakıyorum. Art niyetlilerle siz burada diyalog kuramazsınız, ne derseniz deyin o bir şekilde bir negatif tarafını bulacaktır. Ama eleştirenlerin büyük çoğunluğunun iyi niyetli olduğunu düşünüyorum. Ve yani Ahmed Arif'in deyişiyle "dostuna yarasını gösterir gibi" meselesi, aslında bir anlamda orada bir yara var, bir endişe var, bir gelecek endişesi var ve o endişeyi paylaştıkları için bazen bana göre çok sert eleştiriler yapıldığını düşünüyorum. Ve bu eleştirilerin dozunun kaçtığını düşünüyorum. Ve bu eleştiriler yapıcı olmaktan çok yıkıcı olmaya başlıyor bir yerden sonra. Yani siz sürekli negatiften bahsederseniz, sürekli neyi yapamadığımızdan bahsederseniz veya Kürt hareketinin neyi başaramadığından bahsederseniz Kürtler birbirini depresyona sokmuş olur. Birbirimizi depresyona sokmaya gerek yok, yeterince zaten biz depresif bir bölgede ve ortamda yaşıyoruz. Şimdi benim orada "kültüralist sığlık" dediğim şey şu: Kürt meselesini ben üç beş kültürel hakka indirgeme taraftarı değilim. Elbette bu kültürel haklar önemlidir, yani Kürt meselesini TRT Şeş'e, TRT Kurdî'ye indirgemeyelim. Orada ben Fas'taki Berberilerden, Meksika'nın güneyindeki Chiapaslılardan örnekler verdim. Bu iki halk ‘‘indigenous grup’’ dediğimiz mahalli, yerel halklardır. Bakın Fas'ta Berberi dili anayasada kabul gördü, Berberilerin kültürü ve dili resmen kabul gördü. Ama Berberilerin artık Fas'ta bir irade sahibi olduğunu söylemek doğru olmaz. Çünkü Berberilerin içinde yaşadığı siyasal ortam, Berberilerin örgütlenme biçimi, Berberilerin tarihi ve geçmişi Kürtlerden çok farklı. Aynı şekilde Meksika'da, Chiapas'ta çok sayıda yerli grup 1990'larda Zapatistalar diye bilinirdi o dönemlerde, belki izleyenlerin bir kısmı hatırlayacaktır, Meksika devletine silahlı bir isyana girişti ve 4 yıllık bir isyandan sonra Meksika hükümetiyle bir barış müzakeresi imzaladılar, kültürel ve yerel haklar almak üzere bir barış anlaşması imzalandı ve kendi köşelerine çekildi bu insanlar. Şimdi sorun şurada: Kürtler kendi köşelerine çekilecek kadar küçük bir halk değil. Yani Kürtleri siz o kültüralist argümana hapsederseniz, "Kürt hareketi neden kültürel haklar talep etmiyor?" deyip bir argüman sunarsanız bence devam etmekte olan tırnak içerisindeki diyalog sürecinin, müzakere sürecinin bana göre ruhunu, özünü kavramamış oluyorsunuz. Yani benim görüşüm o, benim meseleye bakışım, okumam o. Tabii ki bu konuda bana katılmayanların olduğunu biliyorum. Yani şunu söylemeye çalışıyorum, bir örnekle onu açıklamaya çalışayım. Siz sahada tribünlerde size bir yer ayrılsın mı istiyorsunuz? Tribünlerde size bir yer ayrıldığında, ben ‘‘kültüralist hak’’ diyorum ona, kültüralist argümanın sıklığını ve darlığını o anlamda söylüyorum. Yoksa sahaya oyuncu olarak çıkabilmek mi istiyorsunuz? Yani demokratik çerçevede, Kürtlerin meşru bir aktör olarak tanımlandığı bir çerçevede, yani siz sahaya eşit şartlarda yarışan bir oyuncu olarak çıktığınız zaman ufak tefek kültüralist hakları aşabilecek bir kapasiteye sahip bir Kürtlük var karşımızda. Dolayısıyla ben hani Kürt sokağına, ben kısa zaman öncesine kadar Türkiye'deydim, Diyarbakır dahil birçok yeri gezdim; yani Kürt halkının ve Kürt sokağının bu konuda hem geçmiş tecrübesi, örgütlenme yapısı ve tarihi anlamında çok geniş bir kapasiteden bahsediyorum. Yani "Benim istediklerim; bir şunu istiyorum, iki şunu istiyorum" demek bana göre Kürtlüğün kapasitesini dar kültüralist bir alana hapsetmek demektir. Benim kültüralist sığıklıktan kastım odur. Kürt meselesi deyince sadece dil haklarına, kültürel haklara hapsedilmeyecek kadar çetrefilli, bölgesel ve kapasitesi büyük bir olgudan bahsediyoruz. O yüzden eğer bu süreç ile Kürtlük meşru bir aktör olarak sistemin dışından sistemin içine geçecek ise, yani sahanın dışından tribünlere değil, sahanın dışından sahaya oyuncu olarak çıkıp oynayabilecek ise Kürtler kendi örgütlenmeleriyle, kendi güçleriyle o zaman sadece üç beş kültürel hak değil çok daha fazlasını talep edeceklerse de ederler. Ve bu bütün halklar, bütün gruplar için de geçerli olmak zorunda. Demokrasi dediğimiz şey o zaten. Demokrasi dediğimiz şey herkesin sahaya oyuncu olarak çıkma şansının olmasıdır. Kürtler sahaya oyuncu olarak çıksın, kendi gücü ve potansiyeli oranında hak talebinde bulunur. İki hak mı olur, üç hak mı olur; onu Kürtlerin örgütlenmesi, gücü ve kapasitesi belirleyecektir.

Ruşen Çakır: Evet, bunlar çok önemli tartışmalar. Tabii şöyle de bir not düşeyim: Bu süreçle ilgili tartışmalara çok sayıda Kürt olmayan kişiler de dahil olup özellikle yani örgütü ve Öcalan'ı ihanetle suçladıkları gibi ilginç durumlara da tanık oluyoruz. Onu da bir not olarak düşmek istedim. Tabii ki herkesin bu konuda konuşma hakkı var ama esas olarak bu oyunun aktörleri, yani bu olayın aktörlerinin yürüttüğü müzakereler, mutabakatlar vesairelere eleştirel bakmak ayrı ama bir de olayın gerçekliğini hesaba katmak gerekir. Hocam, çok teşekkürler. Nasıl bitirelim?
Mehmet Gürses: Nasıl bitirelim? Valla ben şöyle söyleyeyim: Çok zor bir dönemden geçiyoruz. Geçiyoruz derken hem Türklerden hem Kürtlerden ve bütün bölgeden bahsediyorum. Dolayısıyla bu zor dönemden geçerken kısa vadeli siyasi çıkarlarımızı ve şahsi ihtiraslarımızı bir kenara bırakabilmeliyiz, yoksa hepimiz kaybederiz.

Ruşen Çakır: Evet, çok teşekkürler. Çerçeve yasayı beklerken önümüzdeki fırsatları ve riskleri Profesör Mehmet Gürses'le konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.08.2026 Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi: Çerçeve yasa beklentileri karşılayabilecek mi?
08.08.2026 Türk ve Kürt milliyetçileri kol kola
07.08.2026 YENİ Parti süreç karşıtlarını hayal kırıklığına uğratıyor
06.08.2026 Çerçeve yasa referanduma götürülürse ne olur?
05.08.2026 1034 gün sonra Kılıçdaroğlu’nu canlı izlemek
04.08.2026 Anahtar "demokratik cumhuriyet"in kapısını açacak mı?
03.08.2026 YENİ Parti: Tek başına muhalefet
02.08.2026 CHP'den AKP'ye transferler sürüyor: Sorumlu kim? |
01.08.2026 Demirtaş olmadan olmaz
01.08.2026 Roj Girasun ile YENİ Parti, çerçeve yasa, DEM Parti ve Selahattin Demirtaş üzerine söyleşi
08.08.2026 Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi: Çerçeve yasa beklentileri karşılayabilecek mi?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı