Prof. Dr. Nebi Sümer’le söyleşi: 14 Mayıs seçimlerinde psikolojik üstünlük kimde?

08.05.2023 medyascope.tv

8 Mayıs 2023’te medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nebi Sümer’le birlikteyiz. Kendisiyle 14 Mayıs seçimlerinde psikolojik üstünlüğün kimlerde ya da kimde olduğunu konuşacağız. Hocam, merhaba.
Nebi Sümer: Merhaba Ruşen Bey.

Ruşen Çakır: Önce en sıcak gelişmeyle başlayalım: Dün Erzurum’da Ekrem İmamoğlu ve yanındakilere taşlı bir saldırı oldu. Birileri yaralandı. İlk aşamada kimse gözaltına alınmadı, ama yeni yeni birileri alınıyormuş. İktidar çevrelerinden de, kınama yerine, daha çok olayı mâzur gösterici birtakım açıklamalar yapıldı. Ben biraz önce bu konuyla ilgili izleyicilerle interaktif bir yayın https://medyascope.tv/2023/05/08/rusen-cakir-izleyicilerle-degerlendiriyor-istanbulda-iki-buyuk-miting-ve-erzurumda-imamogluna-saldiri/ yaptım. En çok da bu işin kime yarayacağı sorusu soruldu. Ben de cevap olarak Ekrem İmamoğlu’na yarayacağını söyledim. Haklı mıyım?
Nebi Sümer: Uzun vâdede öyle. Ama hükûmet, özellikle Erdoğan ve çevresi kampanyayı negatif bir kampanyaya dayandırdı biliyorsunuz. Genellikle kutuplaşmış toplumlarda baş başa giden yarışmalarda, negatif kampanya çok yaygın kullanılır. Ama burada AK Parti ve MHP grubu, Cumhur İttifâkı, bir tercih olarak negatif kampanyayı çok sert bir dinamikte başlattı ve aslında negatif kampanya yürütenlerin bile politik doğruluk nedeniyle başvurmadıkları bâzı yöntemleri de kullanmaya başladılar. Buradaki en belirgin örneği, artık dünyada kabul edilmeyecek, cinsiyet yönelimi nedeniyle insanları dışlama meselesi. Hepsi, sürekli olarak LGBT-İ topluluğunu hedef gösteren bir yöne doğru gittiler. Bu, psikolojide tipik olarak kalıp yargı, yani önyargı ve onun devâmında nefret suçu ve ayrımcılığa giden bir yoldur. Yani bunun tehlikesi politika ötesinde, demokraside insânî olmadığı için yapılmayan, kabul edilmeyen bir yöntemdi. Örneğin en popülist sistemlerde bile artık, içinden düşünse bile ayrımcılık söylemi kullanamıyorlar, öyle bir noktaya gelmişti. Türkiye’de ise bu, açıkça reklamda, bildirilerde yazıyor ve biz bunu normalleştirdik. Düşünün, bir insan ten tercihinden dolayı dışlanarak, nefret kampanyası unsuruna dönüştürüldü. Böyle bir kitle var toplumda. Bu aslında kutuplaşmış toplumlara uygun olarak daha önce Kürtler ve Alevîler üzerinden yapılıyordu. Biliyorsunuz Erdoğan, Kılıçdaroğlu için “Alevî” demişti. Çok geç de olsa, çok doğru iki video ile Kılıçdaroğlu bunun önünü aldı. Çok sağlıklı bir gelişme demokrasi için. Çünkü bu, politika ötesinde, insan haklarına ilişkin bir durumdu. Yani kimliğine sâhip olanın kendi kimliğini gururla söyleyebilmesi ve kimliğinden dolayı da hiçbir şekilde bir damgalanmaya, ötekileştirmeye mâruz kalmaması evrensel bir kuraldı. Ama bunu yapmıyorlar. Aslında bunun yapılması çok doğru bir şeydi. Daha önce yapıldı biliyorsunuz bâzı seçimlerde. Ama şimdi burada çok ileri düzeyde bir nefret suçu işleniyor.
Erzurum vakasını bunun evrilmiş bir hâli olarak görmek lâzım. Zâten rakamlarda da bu görüldü. Araştırmalar, son dört yılda Cumhur İttifâkı’nın kendi tabanını sağa çekerek muhâfaza ettiğini ortaya koydu. Yankı odalarıyla, tekdüze medya sistemiyle gruplar arası kontağı minimize ederek konsolide eden kesim, aynı zamanda psikolojik olarak besleniyordu. Bu beslenmenin çok negatif olması, doğal olarak kızgınlık ve öfkeyle çalıştığı için bu potansiyeli barındırıyordu. Ama dünkü Erzurum olayında benim gözlemlediğim şu var: Önlemin tam alınmaması, sizin başta söylediğiniz gibi, bu işi yapanların hâlâ açıkça suçlanmaması… Gerçi bâzı hükûmet sözcüleri –meselâ ben bu sabah Ömer Çelik’i dinledim yolda gelirken– olayı eleştiriyor, “Olmaması lâzım” diyor. Ama tutuklama yapılmadı, olay engellenmedi. Bunun olması bir risk içeriyor.
Buradaki mantık nedir? Aslında politik yeterlilik duygusu çok yükseldi. Ne demek istiyorum açıklayayım. Daha önceki seçimlerde, ittifaklar olmadan önceki durumda, muhâlefet taraftarı sandığa giderken bile kendi grubunun çoğunluk olmadığını biliyordu. Literatürde “politik yeterlilik” dediğimiz, “Attığım oy akçe eder, mutlaka tarafım kazanır” görüşü çok düşüktü. Araştırmalarda CHP seçmeninin %60’ı partisinin iktidâra gelmeyeceğini düşünüyordu. Bu %16’ya kadar düştü. Bu oran tabiî ki sağda çok yüksek. Özellikle AKP tabanında çok yüksekti. Bu, ilk defâ çok arttı. Araştırmalar şunu gösteriyor. Eğer öfke duygusu çok yüksek, politik yetkinlik duygusu, yani “Attığım oy işe yaramayacak zâten” duygusu da yüksekse, insanlar geri çekiliyor, korkuyor, sandığa gitmiyorlar. Ya da politik mobilizasyon dediğimiz katılım hareketlerini göstermiyorlar. Ama eğer öfke duygusuyla berâber politik yetkinlik yüksekse, yani “Durum sınırda. Ben de gidersem fark yaratır” diyorsa tam ters etki yapıyor.

Ruşen Çakır: Sözünüzü keseceğim, ama basitleştirerek söyleyecek olsam şöyle diyebilir miyiz? Zâten kazanma ihtimâlini düşük gördüğü bir seçim öncesi yaşanan olayda, bu tür olaylar seçmeni sandıktan uzak tutarken, kazanma ihtimâlinin güçlü olduğu olaylarda, tam tersine bu tür saldırılar onları partisi etrâfında daha konsolide ediyor. Bana çok sayıda izleyicimizden, “Sandığa gitmek istemeyen ya da kararsız olan seçmenlerin, İmamoğlu ve dolayısıyla Kılıçdaroğlu lehine sandığa gitmesini sağlayabilir” yorumları geldi — ki ben de bu düşünceye katıldım.
Nebi Sümer: Doğru. Aslında o yorumla, benim bilimsel araştırmalardan çıkarttığım sonuç aynı yere gidiyor. Tam da sizin özetlediğiniz şekilde. Sonuçta bu olay, uzun vâdede, İmamoğlu’nun ve Millet İttifâkı’nın yarârına olur, ama meydanlara katılımı görece düşürebilir. Bunu şimdi önümüzdeki Konya mitinginde göreceğiz. Çünkü insanların doğrudan bir güvenlik endîşesi ortaya çıkmaya başlıyor. İnsanlar taşla yaralanmış kişileri gördüler. Bu nasıl yansır bilmiyorum. Siz de bilirsiniz, daha önce 77’de, İzmir’de havaalanında Ecevit’e o meşhur suikast girişiminden sonra yapacağı miting öncesinde İstanbul coşmuştu. Oradaki katılım rekor kırmıştı. Yani ters etki de yaratabilir. İnsanlar sosyal dayanışma duygusuyla daha çok meydanlara gidebilir. Ya da meydana gitmeden, sandığa yönelim de artabilir. Ama zâten katılımın yüksek olacağını biz dünkü rakamdan da gördük. Dünkü yurtdışı seçmen katılımı –ki oy kullanımının bitmesine daha 2 gün var– biliyorsunuz, ilk defâ 2018’in üzerine çıktı. Daha önce 1 milyon 300 bindi, dün îtibâriyle 1 milyon 500 bini geçti. 1 milyon 900 bine ulaşması tahmin ediliyor — ki bu rekor bir katılım olacak. Bu da tamâmen Millet İttifâkı’nın yarârına. Yani bu yarışın başa baş geçtiğine ilişkin çok kanıt var. Tabiî bu, politik yeterlilik duygusunu çok besliyor. Çünkü kim kıl payı öne geçerse o alacak gibi görünüyor.
Ama çok önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Bu psikolojik üstünlüğün bir dinamiği politik yeterlilik duygusuyla ilişkili, bir dinamiği de tamâmen ahlâkî üstünlükle ilgili bir durum. Ahlâkî, vicdanî, insanî ve adâlet duygusunun kimin elinde olduğu... Bu yüzden, ben bu önyargılardan, nefret suçundan, negatif kampanyadan bahsettim. Politikadan bağımsız olarak, dışlanmış insanları, cinsiyet yönelimi farklı olanları, etnik kökenini kullanarak bir şey yaptığınızda, doğrudan haklılık duygusunu kaybediyorsunuz zâten. Çünkü insânî olarak bu kabul edilmez. Geçmişte de hep görülmüştür; Türkiye’de mağdûriyete, haksızlığa karşı büyük bir tepki var. 2019 yerel seçimlerinde bu ikisi birleşti. 2019’da, 6 Mayıs’ta İstanbul seçiminin iptaliyle hem bir haksızlık açık olarak ortaya çıktı, hem de o iptâle karşı, “Sandığa gidersek kazanırız” duygusu yükseldi. Çünkü 20 yıldır her seçimde aynı sonuç alınırken, ilk defâ, bu bir ittifakla büyük bir farka dönüştü. Farklılık da bir hakkaniyete dayandı. Çünkü açık bir haksızlık vardı. Bir zarftan çıkan 4 oydan birini saymıyorsunuz, üçünü sayıyorsunuz gibi bir durum var. Psikolojik üstünlüğün dayandığı hakkaniyet temelli adalet duygusu ve onu harekete geçiren psikolojik etkinlik dediğimiz mobilizasyon duygusu birleşti. Bu ikisi de şu anda Millet İttifâkı’nın yanında.
Bunun bir göstergesini de, gündemde kimin defansta kimin saldırıda olduğuna bakarak görürüz. Psikolojik olarak her zaman defansta kalmak bir eksiklik göstergesidir. Benim gözlemime göre şu anda en çok defansta olan, yani gündemi belirleyene karşı defansif söylem üreten, Cumhur İttifâkı görünüyor. Bu da Millet İttifâkı’nın bir psikolojik üstünlük yakaladığını gösteriyor. Kampanyayı da mümkün olduğu kadar pozitif yürütüyorlar. Negatif kampanya genellikle karşılıklıdır. Özellikle Amerikan seçimlerinde çok kullanırlar. Baş başa geçen seçimlerde, bir taraf negatif kampanya başlattığında, karşı taraf buna negatif kampanyayla cevap verir genellikle. Ben bu süreçte Türkiye’de bunu görmedim. Cumhur İttifâkı’nın negatif kampanyasına karşı, Millet İttifâkı’nın negatif bir kampanyası yok. Daha önceki seçimlerde, örneğin laiklik ya da vatanın bölünmesi üzerinden karşılıklı negatif kampanya kullanılırdı. Ama şimdi, Millet İttifâkı’nın, özellikle cumhurbaşkanı adayı Kılıçdaroğlu’nun çektiği videolardan ve gelişme, büyüme, yatırım, gelecek politikası söylemleriyle pozitif promosyon üzerinden yürütülen bir kampanya var. Aslında bu bir asimetri oluşturuyor. Bu asimetriyi dün Erzurum biraz bozdu. Yani bir saldırı oldu. Dün İstanbul’a dönüşünde İmamoğlu’nu dinledim. O konuşmasında da, bu saldırıya karşı, “Cevâbını veririz, gösteririz” gibi bir tutum yok. Tam tersi, “Sevgi gösterin” cevâbını verdi. Yani pozitif kampanya ile cevap verdi. Muhâlefette İmamoğlu’nu destekleyenlerin mesajlarını okuyun. Örneğin Ümit Özdağ, saldırıyı kınamasına rağmen, “Bir de bize yapın, bakın biz ne yaparız?” diyor.

Ruşen Çakır: Hocam, dün Erdoğan’ın İstanbul mitingini izlediğimde, bayağı bir kalabalık, yüz binlerce kişi vardı. Erdoğan çağırdığı için gitmişlerdi, belli. O mitingde söylediğiniz menfî kampanyanın çok örneği sergilendi. Videolar gösterdiler. Yayınlanan o videolarda, Kılıçdaroğlu’nun Alevî videosundan da bir bölüm vardı, Canan Kaftancıoğlu ile ilgili bir video vardı, HDP milletvekillerinin konuşmalarından kesilmiş bölümler vardı. Erdoğan konuşmasında da bunları tekrar etti. Şimdi insanın aklına şöyle bir soru geliyor: Erdoğan bunları göstererek ne elde etmek istiyor olabilir? Bu insanlar zâten Erdoğan’a oy vermiyor mu? 
Nebi Sümer: Orada istenen, bu konsolidasyonda grup dinamiğini sağlam tutmak ve gruplar arası geçişi minimize etmek, engellemek. Bunu araştırmalar da çok net gösteriyor. Çünkü Türkiye’nin mevcut yapısında, bu aşırı kutuplaşmış ama duygusal kutuplaşmış… Bu, politik kutuplaşmadan biraz farklı bir şey. Yani karşıt grupla hiç temas kurmama, sâdece kendi radyo ve televizyonunu izlemeyi, kendi gettosunda kalmayı son yıllarda çok artırdı Türkiye. Bu tür propagandalar, bir taraftan kendisine oy verecek insanları konsolide ediyor, diğer taraftan onların psikolojik olarak motivasyonunu, bir anlamda kızgınlıkla, karşıtlıkla sağlıyor ve karşıt grupla temâsı engelliyor. Mesela sağlıklı demokrasilerde seçimden önce yapılan liderler arası tartışma, bunu soğutur genellikle. Çünkü iki insanın, yan yana durması bile, hiç konuşmadan bile bir müzâkere temelidir. Demokrasinin birkaç tâne psikolojik temeli var. En önemli temeli de müzâkeredir. Müzâkere ortamı olduğunda kutuplaşma, duygusal kutuplaşma azalır. İnsanlar karşısındakinin fikrine karşı çıkar; ama benim gibi bir insan olduğu için, diğer insan özelliklerimizle –saygı gösterme, berâber olma– belli sosyal normlara saygı gösterilir. Bu durumda, gösterilmiyor. Bir amacı bunu tutmak.
İkincisi de negatif kampanyanın dayandığı birkaç tâne ögeyi dominant unsur hâle getirmek. Rasyonel bir durumda, mevcut seçimde eğer performans temelli bir yarışma olsaydı, konuşulacak temel konu mutlaka enflasyon olurdu. Çünkü bütün araştırmalarda ekonomi en önemli sorun çıkıyor; zâten bunu hepimiz görüyoruz. Türkiye’de enflasyon çok yüksek. Demokraside bu konuşulurdu. Bu tür propaganda ve taraftara yapılan grup içi propagandayla, gündem buradan tamâmen kimlik konularına tekrar kaydırılıyor. Zâten dikkat edersiniz, gösterilen videoların hepsi de, kimlik, Millet İttifâkı’nın iddia edilen terörizmle ilişkisi üzerine bir tehdit algısı. Tehdit algısı öne çıkarıldığında, güvenlik temelli, hayatta kalma temelli güdüleri öne çıkarıp, insanları rahatsız eden, ceplerini yakan durumları ikinci plana atmsını sağlamak. Yani yarışmanın temel unsurunu, riskli olan ekonomi alanından, daha “güvenli” olan güvenlik alanına, kutuplaşmaya yönelterek o alanda tutmak. Zâten çok sayıda araştırma da şunu gösteriyor. Mesela KONDA Araştırma’nın barometreleri bu konuda bayağı birikim elde etti. Son 6-7 yılda gruplar arası geçiş ve karşı grupla temas o kadar düştü ki... Örneğin kronik olarak, çekirdek AKP seçmeninin belli kanallar dışındaki kanalları izleme oranı %1-2’nin altında. Yani TRT, A TV, A Haber gibi kanalların izlenme oranı %96,4’te,
Diğer taraf da aynı. CHP’ye oy atanlar, FOX TV, Halk TV, Sözcü TV izliyor. Dolayısıyla bu bizim hep söylediğimiz, kendi içinde dönen ve eko yapan yankı odalarındaki sistem devam ediyor. Bu sistemin devâmını şöyle düşünün. Yani 21 yıldır çalıştı. Güvenlik, kimlik, din temelinde giderse, Türkiye’nin büyük çoğunluğu burada olduğu için “Biz alırız” diye düşünüyorlar. Ama bu değişti. Yani 20 yıllık şartlanma muhâlefette hâlâ var; ama yeterlilik duygusu, Millet İttifâkı’nın kurmuş olması, ittifâkın müzâkereyle demokrasi örneği sergilemiş olması,  krizleri, özellikle 3 Mart krizini konuşarak çözmüş olması… Bütün örnekler toplumda alternatif bir yapı oluşturdu. Bu yapı büyük bir özgüven oluşturdu ve bana göre ilk defâ bu değişecek. Değiştirenler bile bunun değişebileceğine hâlâ inanmıyor. Ama rakamlar, genel trend bunun değişeceğini gösteriyor. Çünkü burada bir hak temeli var. Bunu siz de daha önce yorumladınız, ben çok doğru buldum. Nasıl 2002’de ve öncesinde, 28 Şubat’ta temel hakları ihlâl eden, mağdûriyet yaratan duruma karşı, görece siyâsetten bağımsız bir ahlâkî karşı çıkış ona bir temel sağlamışsa, şimdi de öyle. Millet İttifâkı’nın demokrasi temelindeki müzâkeresi, pozitif kampanya, Alevî ve Kürt kimliğinin bir insan hakları sorunu olarak ortaya sunulması, psikolojik üstünlük için gerekli olan, doğru, haklı ve evrensel zemini ortaya koyuyor. Buna karşı negatif kampanya, ancak ve ancak dışlaştıran, öfkelendiren bir kampanya olabilir; haklı konuma geçemez. Bu nedenle üstünlük doğal olarak el değiştiriyor.

Ruşen Çakır: Burada sizin söylediklerinizin devâmı gibi olacak bir şey söylemek istiyorum. Ben, özellikle Kılıçdaroğlu’nun, kısmen de Akşener’in, Trabzon, Konya, İzmir, Kayseri, İstanbul gibi Türkiye’nin değişik yerlerindeki faaliyetlerini izledim. “Beş sene öncesine göre en önemli fark nedir?” diye düşündüğümde şöyle bir gözlemim var: 5 yıl önce insanlar bir şey umuyorlardı; şimdiyse insanlar bir şeye inanıyor. Yani bir şeyi deniyorlardı 5 yıl önce. Muharrem İnce ile denediler, başaramadılar. Meselâ 5 yıl önceki Maltepe mitinginde, geçtiğimiz Cumartesi günü yapılan mitingden çok daha büyük bir kalabalık ve büyük bir coşku varmış. Bu seferki daha az kalabalık, daha az coşkulu belki; ama birazcık bakınca kendine güvenen insanlar gördük. “Bu sefer bu iş oluyor” duygusu. Böyle bir fark olduğunu düşünüyorum. Hattâ buradan hareketle de adayın kim olduğunun bir yerden sonra çok da fazla önemli olmadığını, esas olarak, tabandaki bu “Artık değiştirmek lâzım” düşüncesinin ve “Bu sefer oluyor” düşüncesinin belirleyici olduğu kanısındayım. Ne dersiniz?
Nebi Sümer: Katılıyorum. Sâha gözlemi çok önemli. Ben doğrudan katılmasam da bunu gözlüyorum. Zâten inanmak, bu psikolojik yetkinliğin en önemli göstergesi. Yani inandığımızda bu yetkinlik duygusu harekete geçiyor. İnanmak bâzen doğrudan oy atmadan bile önemli olabiliyor. Şöyle bir fark doğdu bu süreçte. Birkaç kritik târihî olay yaşandı bence.  2019 yerel seçimlerinde, ilk defâ, otoriter sistem altında eşit olmayan yarışmada bile, rekabetçi otoriterlerin vazgeçemediği meşrûiyet alanında uygun mücâdeleyle kazanabileceğini gördü halk. Belki bu deyimle görmedi, ama bu çok çalışıldı. Önceden, “Seçimi alamayız” denirken, daha sonra “Vermezler zâten” duygusuna dönüştü. Hem “Alamayız” hem “Vermezler” duygusunu birden yıktı. Çünkü İstanbul seçimlerinin iptal edilmesinden sonra, ikincisinde 804.000 fark oldu ve bu, inancı çok artırdı. Bu inancın üzerine, bu ittifaklar durumu değiştirdi. Burada çoğu insanın yanıldığı –ki aslında ben de görece yanıldım– nokta şu oldu: Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten aday olsun isteniyordu. Özellikle Cumhur İttifâkı tarafından. Bunu da ifâde ediyorlardı. Çünkü bilinen bir insan. Daha önce, kutuplaştırılması kolay, karşıt grup üzerinden kendi seçmenini tutmak kolay diye düşünülüyordu. Ama bu, gerçekten bir ay içerisinde evrildi. Yani adaydan bağımsız olarak artık bu değişime dönük bir inanç hâkim oldu. Burada bence Millet İttifâkı, müzâkereyle kriz çözmenin bir avantajını gördü. Çatışma çözümü literatürü çok iyi anlatır bunu. Örneğin Meral Akşener’in masadan kalkması, kendi partisi için görece birkaç puanlık bir zarârı olsa da, İttifak için çözüm örneği oldu. Örneğin 2 büyükşehir belediye başkanının cumhurbaşkanı yardımcısı olarak gösterilmesi kendi içinde çok sorunu çözdü. Özellikle Ekrem İmamoğlu, Kemal Kılıçdaroğlu’nun taşıyıcı bir kolonu, o yüzden Erzurum’da bu olay oldu. Çünkü İmamoğlu gerçekten de hem karşı grup tarafından dışlanmamış, kolay temas kurabilen, insanların psikolojik kontağı yüksek kurduğu, teyzelerin kucaklayıp öptüğü bir kişi. Bu çok önemlidir. Yürürken bir pop yıldızı gibi olmanın çok büyük avantajı var. Bu, İmamoğlu’nda vardı; aslında başka kimsede yoktu. Bu etkiyi de yanına alarak, bir sürü dinamik yarârına çalıştı. Demokrasinin temeli olan, yaratıcı kolektif çözümler üreten, müzâkereyi sağlıklı kullanan, görece kriz yaşasa bile avantajı, çıkarı da kendi içinde gösterdi ve avantaja dönüştü bu.
3 Mart olmasaydı, doğrudan Kemal Bey’in söylediği şekilde aday olsaydı, yanlarında başkan olmasaydı, belki sonuç öyle olmayabilirdi. Yani kriz faydalı bir şeye dönüştü. Bu da bir psikolojik üstünlük. Yani konumuz olduğu için söylüyorum; bu da bir katkı sağladı. İşte dün gördük. Sivas’ta, Erzurum’da, Çorum’da birisi konuşuyor, Antalya’da ötekisi ve kitlesel olarak kalabalıkları topluyorlar. Fizikî avantaj bu. Diğer türlü olsa, 1 kişi konuşacaktı. Muharrem İnce 2018’de kitleleri toplamak için tek başına gezdi. Pratik avantajlar bakımından da üstünlük ele geçti.
Ama şunu unutmayalım; bu önemli: Türkiye’deki demokrasi hibrit (melez) bir demokrasi Ruşen Bey. Yani otoriter sistem altında, hâlâ eşit olmayan bir yarışmada devam ediyor bu kural. Yani her şeyin eşit olduğu bir durum yok hâlâ. Bu nedenle bir sürü başka kaygılar gündeme gelebilir. Ama ben muhâlefetin pozitif kampanyasını çok sağlıklı gördüm.

Ruşen Çakır: Geçen hafta Londra'da, çoğunlukla finans sektöründe çalışan üst orta sınıf bir grup Türk’le sohbetimiz oldu. Anladığım kadarıyla hepsi de iktidârın değişmesini istiyor. Bu sohbette de gördüğüm şey şu: Zâten bu ilk defâ karşılaştığım bir şey değil, hep karşıma çıkıyor. Sorunların büyük bir çoğunluğu hep, “Bu iş olmaz, seçimi vermezler. Seçim süreci çok sert geçer, seçim güvenliğinde sorunlar çıkar”... ya da diyelim ki muhâlefet, Kılıçdaroğlu kazandı, “Ne yapar eder vermezler, iktidârı teslim etmezler” düşüncesi hâkim. İnsan ne diyeceğini şaşırıyor. Bu değişimi isteyen insanların, değişimin olabileceğine inancının bu kadar düşük olması… İnsanlar bunu İstanbul seçiminde de yaşadı biliyorsunuz. “Erdoğan seçimi tekrarlattıysa bir bildiği vardır” dediler — bu tekzip edildi. Ama şimdi, “Seçim huzur içinde olmayacak, olsa bile seçim tercihleri tam yansımayacak, yansısa bile iktidârı vermeyecek” gibi bir yığın komplo teorisi var. Bu konuda ne dersiniz? Brezilya’da da böyle bir şey yaşandı mı bilemiyorum.
Nebi Sümer: Hayır, o 4 yıllık bir dönemdi. Bu 21 yıllık bir dönem. Artık dillere pelesenk oldu ama, bu “öğrenilmiş çâresizlik” deyimi çok kullanıldı literatürde. Bu temkinli karamsarlığın ötesine geçen bir inanamama duygusu maalesef çok hâkim. Bunun üretim şekli kısmen gerçeklere dayanıyor hakîkaten. Yani şöyle: 21 yıldır kazanılamamış bir durum var ve kazanmamanın, sonucu açıklarken de, özellikle muhâlefet kesimde, daha önce seçimlerde hîle yapıldığı, başka şeyler de çok görüldüğü için, “Acaba yine olur mu?” kaygısı var. Bunların birkaç tânesi de güvenli bir temkinlilik — 2017 seçimindeki mühürsüz zarflar meselesini hatırlarsanız. Bu, trendi değiştiren bir sonuç oldu. Dolayısıyla, “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz”. Yani insanlar, “Bunların bâzılarını gördük” demek istiyor. Bu da karamsarlığı çok pekiştiren bir şey.
Diğer taraftan da, otoriter sistemin doğasına bakarak, “Verilmez” deniyor ama, şunu gözden kaçırıyorlar: Gerçekten de halkın bu tür rejimlerde meşrûiyet algısı çok kritik ve gerçekten her zaman için açık bir çoğunluğu olan alır. Bir de, potansiyel hayal kırıklığına karşı da bilinçaltı, psikolojik olarak kendini korumaya çalışır. “Zâten kazanamadık. Yine kazanamadığımda, eğer çok yatırım yaparsam, psikolojik olarak çökmeye gider. Böyle düşünüp de alırsam daha iyi hissederim” diye düşünmüş olabiliyor. Ama bu, 21 yıllık kronikleşmiş bir karamsarlık duygusuna dayanıyor. Bence artık mevcut durumda, yani 14 Mayıs’ta, böyle bir durum yok; trend çok değişti. Rakamlar, bütün eğilimler bunu gösteriyor. Çünkü bu yarışa eşitliğinden bağımsız olarak giren taraflar sonucu kabul etmek durumunda. Maç bitmiş, hakem sonucu îlân etmiş, “Ben bunu kabul etmiyorum” dediğinizde hiçbir anlamı yok, hiçbir taraf için. Böyle bir şey olmayacak; ama genel olarak ben bunu çok gözlemliyorum. İşte o yüzden onunla başladım. Bu “politik yeterlilik, yetkinlik duygusu” dediğimiz olay tamâmen bunun altını çiziyor.
Sâdece şunu söyleyeyim: Açık ara farklarla, birinci parti, ikinci parti gidiyor. Bu çok önemli. Sağlıklı demokrasilerde muhâlefet hep iktidarın ensesindedir; çok az farkla gider. İttifak olmadan önce, hattâ birkaç seçimde, AK Parti’nin oyu CHP’nin iki katıydı, hattâ biraz daha fazlaydı bile. Yani gerçekçi olarak almama ihtimâli yoktu. Ama bu durum onu değiştirdi. Fakat bizim zihinsel düşünme setimiz, bakışımız hâlâ eskinin bir tekrârı; kendi içerisinde onu üretiyor. O yüzden bu karamsarlık içerisinde inanlar. Ama göreceğiz, eğer Millet İttifâkı seçimi alırsa, hakkı tamâmen verilecek. 2002’de nasıl AK Parti’ye verildiyse, İstanbul seçiminde nasıl verilmişse, aynı şekilde verilecek. Çünkü tersini düşünmek tam bir saçmalık olur; yani kaybettiği halde tutan bir iktidarın, ihrâcâtı ve ticâretinin %50’si Avrupa’yla iken, dünyanın merkezinde köprü olan bir ülkenin bunu yapması mümkün değil.
Son bir şey daha söyleyeyim: “Hibrit otoriter sistem” diyoruz; ama Türkiye’nin, özellikle Rusya'dan ya da başka yerlerden bir farkı var. Hiçbir zaman için mevcut otoriter yapı %50’nin çok üzerine geçemedi. Örneğin, Putin hep 60’larda, 70’lerde. Yani konsolide ettiği kesim hep sınırda kaldı. Bu da muhâlefetin canlı kalmasına çok yardım etti Türkiye’de. Şimdi ittifakta yaratıcı çözümler daha da arttı. Dolayısıyla alışkanlığa, kötü tecrübeye, kısmen de deneyimlere dayanan bu karamsarlığın, sonuçla yıkılacağına da inanıyorum. Büyük grupta da azalıyor gibi. Dediğim gibi, 2019’daki İstanbul Haziran seçimi de bunun bir kanıtı oldu zâten.

Ruşen Çakır: Hocam son bir soru daha soracağım. Hep genç seçmenden bahsediliyor. Meselâ dün Erdoğan özellikle gençlere yönelik çok vaatlerde bulundu. Kılıçdaroğlu son konuşmalarında gençleri hedef alıyor. Meselâ Alevî videosunu da gençlere hitâben yapmıştı hatırlayacaksınız. İzmir konuşması tamâmen gençler üzerindeydi. Muharrem İnce’nin, o ilk zamanlar çok yüksek gibi görünen oylarının da, büyük ölçüde ilk kez oy kullanacak seçmenden geldiği söylendi. “Gençler” derken, ilk defâ oy kullanacak insanlardan söz ediyorum. Tabiî ki bunun bir kalıbı yok; ama öne çıkan husus nedir? Âilelerine bakarak mı, âilelerine tepki duyarak mı oy kullanacaklar? Kimileri gençlerin apolitik olduğunu söylüyor, kimileri başka tür bir politizasyon yaşandığını söylüyor. Seçmen psikolojisi anlamında baktığımız zaman, literatürde de herhalde bu vardır. Gençlerin nasıl bir farklılıkları var ya da diğerleri ile benzeştikleri ve ayrıldıkları yönler nelerdir?
Nebi Sümer: Aslında tek bir dinamik yok. Burada aşırı genellemeler yapıyoruz. “Z Kuşağı” genellemesi bunlardan bir tânesi. Araştırmalara baktığımızda, tek bir trend yok. Gençleri genel tanımlayan bir trend: Hakîkaten politikleşme düzeyleri daha düşük. Zâten târihî olarak seçime katılımları da daha düşük. Ama bu kez artacağı tahmin ediliyor. Türkiye’de geçen seçimde genel katılım %86 iken, bu, ilk defâ oy kullanacaklarda %70’e kadar düşmüştü.
Baktığımızda, yaklaşık %30-35’nin, âilesinin çizgisinde devam ettiğini, bir kısmının karşıt olduğu… Bu negatif kimliklenmenin bir sürü psikolojik dinamiği var, burada bunu anlatmaya süremiz yetmeyecek; ama homojen bir grup olmadığını görüyoruz. Gençler, hapsedilmemiş, geçişkenliği daha kolay olan bir grup. Çünkü politik âidiyetleri yetişkinler kadar kristalize olmamış bir gruptur. Özellikle, ilk defâ oy kullanacak 6 milyona yakın, 18-22 yaş arası gençlerden bahsediyorum. O yüzden de önemli. Kitlesel olarak bir kısmı –ki bunu araştırmada çok net gördük– Nisan ayı başına kadar, Muharrem İnce’ye %8-8,5 aldığı dönemlerde, bunların yarısından fazlası, %54’ü ilk kez oy kullanacaklardandı. %70’i de 28 yaş ve altıydı. Burada bir âidiyet yok, bir akışkanlık göstergesi var. Bu akışkanlığı genel psikolojik ortam çok etkileyebilir.
Ben son bir ay içerisinde şunu gördüm —  unun birkaç tâne de göstergesi var aslında: Gençlerin haksızlığa, adâletsizliğe karşı, vicdânî çıkışları hakîkaten çok serttir; hakkaniyet peşinde koşarlar. Çünkü gençlikte, kimlik, adâlet, haklılık çok önemli bir duygudur. Dolayısıyla bu haklılık duygusu kimin elindeyse ona destek verirler. Gençler bu Erzurum olayı nedeniyle şu anda İmamoğlu’na ve Millet İttifâkı’na çok büyük destek olacaktır. Benim gördüğüm, özellikle Muharrem İnce’ye yakın olan gruplardan bu tarafa bir kayma beklenebilir. Ama gençlerin reaksiyon oy atması, kısmen bir gelişimsel dönem özelliklerindendir. Bu normaldir, anlayışla karşılanmalıdır. Ama çok küçük marjinalleşmiş bir kesim dışında, hiçbir zaman için bu grupta, “demir leblebi” dediğimiz, her koşulda değişmeyecek bir âidiyet yok. Değiştirebilirler.
Benim görüşüm, genç katılımının yüksekliği yetişkinlerden az olacaktır. Tahminim, yetişkinlerdeki katılım ilk kez %86’yı çok geçecek, %90’lara ulaşacaktır. Pazar günü göreceğiz. Gençlerde ise bu oran %70-75’lerde kalabilir. Geçmişe göre yüksek, ama çok da yüksek olmayacaktır. Bu da apati dediğimiz bir durum yaratıyor. Yani kafalar çok karışık. Çünkü gençler mevcut sisteme karşı başkaldırırlar. Dolayısıyla Erdoğan da, Kılıçdaroğlu da sistem insanı olarak görülüyorlar gençler tarafından. Yani muhâlefet olup olmaması önemli değil; hep mâruz kaldığı insanlara karşı bir îtiraz vardı; ama bu itiraz, şimdi hakkaniyet, haklılık-haksızlık eksenine kaydı. Bu çok önemli bir şey. Burada gençler, marjinal olmayanlar dışında, yani taş atmayanlar dışında olanlar, onu gözleyenler bakımından hakkaniyet tarafına doğru kayar. Bunu çok yakında göreceğiz. Çünkü bir gencin kimlikteki, sağlık gelişimindeki en büyük şey... “Ama bana haksızlık yaptın!” der bir genç, biliyorsunuz. Bu haklılık-haksızlık durumu çok önemlidir. Meselâ miting alanına gidiyorsunuz, bekliyorsunuz, üzerinize taşlar atılıyor ve polis de bunu engellemiyor. Dışarıdan bakan biri nasıl görür bunu? İnsanlar buna bakıp düşünecek. Ve gençler bu duyguda kalacaklar.
Ama şunu söyleyeyim: Homojen yaklaşım doğru değil. O yüzden zâten bu konuda bir karar veremiyoruz. Yani gençler tek tip değil; kentlisi, köylüsü, bir sürü grup var. Bir de, bu sosyal medya kullanımı ve siber kullanımın domine ettiği bir gruptur gençler. Dolayısıyla onların, bizim geleneksel yöntemlerimizin dışında etkileşim kanalları var. Sosyal medyada hâkim olanlar –ki son birkaç seçim, özellikle Batı’da, sosyal medyayı fark ettiren bir durum oldu; özellikle Obama seçiminden sonra bu çok yazılıp çizildi–, şimdi Türkiye’de de gençler buna çok hâkimler. Siz daha iyi bilirsiniz, politik kampanyada sosyal medyada kim daha çok hâkimse, gençler daha çok onun yanında olacaklar. Oraya doğru gidecek iş. Çünkü gençler onu üreten bir kültüre sâhipler.

Ruşen Çakır: Hocam, çok sağ olun, çok verimli bir yayın oldu, çok teşekkür ederiz.
Nebi Sümer: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır:
Sabancı Üniversitesi'nden Prof. Dr. Nebi Sümer’le, 14 Mayıs seçimlerinde psikolojik üstünlüğün kimde ya da kimlerde olduğunu konuştuk. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
03.03.2024 Sahiden “Ekrem İmamoğlu ile Kürtler arasına kimse giremez” mi?
25.02.2024 Murat Kurum’daki dönüşümün farkında mısınız?
23.02.2024 Haftaya Bakış (203): CHP-DEM Parti ilişkisi – Gözler Hatay’da – Yeniden Refah Partisi ne yapacak?
23.02.2024 DEM Parti İBB Eş Başkan adayı Meral Danış Beştaş ile söyleşi: “Biz CHP’ye ‘Diyarbakır’da neden aday gösterdiniz?’ diye soruyor muyuz?”
21.02.2024 Gökhan Zan ile söyleşi: “Adaylıktan çekilmem için rüşvet teklif ettiler; ayrıca mafya iki kez tehdit etti”
20.02.2024 Ateş İlyas Başsoy ile söyleşi: CHP yerel seçimlere kimlerle ve nasıl giriyor?
19.02.2024 Medya İYİ Parti’ye neden küstü?
18.02.2024 Muhalefetten geriye ne kaldı?
17.02.2024 İmparatorluk, Cumhuriyet ve siyâset: Prof. Ali Yaycıoğlu ile söyleşi
16.02.2024 İYİ Parti Balıkesir Büyükşehir belediye başkan adayı Turhan Çömez anlatıyor
03.03.2024 Sahiden “Ekrem İmamoğlu ile Kürtler arasına kimse giremez” mi?
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı