PKK silah bırakırsa…

15.08.2019 medyascope.tv

15 Ağustos 2019’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bugün bu yayını yapmaya karar verdiğimde, inanın, bugünün PKK’nın ilk saldırılarını yaptığı 15 Ağustos 1984 Eruh-Şemdinli’nin yıldönümü olduğu aklımda değildi. Benim “PKK silah bırakırsa...” başlıklı bir yayın yapmak istememin nedeni, son günlerde tekrar Öcalan’ın avukat ziyaretleriyle de beraber yeniden gündeme gelen silah bırakma spekülasyonlarıydı. Ama denk geldi, ilginç bir şey oldu. Son anda, yani başlığı yapıp tanıtımını hazırladıktan sonra arkadaşlar hatırlatınca –yaşlandığım buradan da belli oluyor– bu 35. yıl. 35. yılda böyle bir yayını yapmanın başka bir anlamı var. 

Bu konuda zamanında çok değişik zamanlarda çok yazdım, konuştum. Toplantılarda konuştum, yazılar yazdım, televizyon tartışmalarında konuştum. Bilenler bilir; ben öteden beri Türkiye’de PKK’nın silah bırakmasının herkes için, öncelikle de Kürtler için en hayırlı hareketlerden birisi olacağını düşünüyorum; bir dönüm noktası olacağını düşünüyorum. Bunu değişik ortamlarda, değişik şekillerde Türkiye’de, Avrupa’da tartışma imkânım oldu; genellikle de Kürt hareketine yakın çevreler beni naiflikle suçladılar, bunun mümkün olmadığını söylediler, kurbanlık koyun olmadıklarını söylediler, devlete güvenemeyeceklerini söylediler vs.. Hatta bir gün, hiç unutmuyorum, Ankara’da bir barış meclisinin toplantıları vardı, oradaki bir oturumda ben de vardım ve orada da aynı şeyi söylediğimde –izleyicilerden sorular yazılı olarak alınıyordu ve yanılmıyorsam beş kişilik bir paneldi– bana onlarca soru gelmişti. Soruların büyük bir çoğunluğu benim kayıtsız şartsız silah bırakılması gerektiği yolundaki önermeme karşı çıkan, beni suçlayan, eleştiren sorulardı ya da yorumlardı. Ama o gün –çok kalabalık bir salondaydı Ankara’da– çok kişinin bizzat gelip beni tebrik ettiğini de hatırlıyorum. Çünkü bu silah meselesi artık insanları çok ciddi bir şekilde yordu ve bunun artık bir şekilde son bulmasını hemen hemen herkes bir şekilde istiyor, arzuluyor; ama kimse karşı tarafa güvenmediği için bu böyle sürüp gidiyor. 

Bir ara Çözüm Süreci’nde söz konusu olan PKK’nın silahlı güçlerinin ülkeden çekilmesi sürecinin de bayağı bir gürültüsü olmuştu, hatta Kandil’de basın toplantısıyla duyurulmuştu, ben de izleyen gazetecilerden birisiydim. Öcalan devredeydi, HDP’li milletvekilleri devredeydi, Ankara devredeydi ve bir geri çekilme başladı; ama çok kısa bir süre sonra o da sona ermişti. Çözüm Süreci sürmekle beraber o geri çekilmeyi de bir yerde yine güvensizlik ortaya çıktığı için Kandil’deki yöneticiler durdurmuştu. Şimdi avukatlarının Öcalan ile görüşmesiyle beraber herkes bir şekilde bir şeylerin pişirilmekte olduğunu düşünüyor. Tabii burada ilginç olan, bakılan yer Türkiye değil; bakılan yer Suriye. Suriye’de bir şeyler oluyor, olmak zorunda, olmak durumunda. Türkiye’yle ABD Suriye’de birtakım pazarlıklar yapıyor ve orada YPG/PYD ABD’yle beraber hareket ediyor, onların yetkililerinin yaptığı açıklamalar var — bugün de yaptılar. Ankara, YPG/PYD’yle dolaylı olarak ABD üzerinden görüşüyor, orada bir şeyler oluyor, olmak üzere, karşılıklı açıklamalar var. Bugün yine Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’nin kendilerini oyalamasına izin vermeyeceğini söyledi, hâlâ ABD’nin YPG’yi silahlandırmaya devam ettiğini söyledi. Yani rezervlerle beraber yürüyen bir mutabakat ve PKK’nın silahsızlandırılması meselesi de bu bağlamda gündeme geliyor. Tabii burada ilginç olan bir husus var; silah bırakma derken, silahın Türkiye’de bırakılması söz konusu ediliyor. Buna karşılık özellikle Suriye’de tam tersine daha fazla silahlandırılması — tabii PKK değil, PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan YPG’nin. Yani Türkiye’de silahsızlandırılması, Türkiye’de silahtan arınması ama buna karşılık Suriye’de, hatta Irak’ta ve tabii ki İran’da silahlı güçlerini muhafaza etmesine çok fazla ses çıkarılmaması, tam tersine buralarda o güçlerin, o ülkelerin dizayn edilmesinde, şekillenmesinde bir şekilde bir aktör olarak ya da en azından faktör olarak kullanılması söz konusu. İlginç bir durumla karşı karşıyayız. ABD bu olaya, böyle bir şeye sıcak bakabilir; çünkü bir yandan PKK’yla Suriye’de stratejik bir işbirliği yapıyor, diğer yandan Türkiye’yle olan ilişkilerini sonlandırmak istemiyor ve PKK’yla Türkiye’nin arasındaki çok ciddi savaş halinden dolayı da böyle bir formül yıllardan beri bir şekilde dile getiriliyor. Burada tabii Öcalan faktörü devreye giriyor. Öcalan bunu gündeme getirebilir, getirir ve böylece yepyeni bir süreç açılmış olur. Bunun olacağını açıkçası sanmıyorum. Burada Öcalan istese de olacağını sanmıyorum; çünkü Öcalan bu hareketin tek karar vereni değil. O bir şeyler söylüyor, ama sonuçta karar Kandil’de alınıyor ve Öcalan da bunu bildiği için o tür bağlayıcı çıkışlar yapmaya çok fazla yanaşmıyor. 

Bir diğer husus tabii ki bunun bu noktaya gelinebilmesi için Türkiye’de bir şeylerin değişmesi lâzım. Şu anda Türkiye, zamanında yaşadığımız çözüm süreçlerindeki atmosferin hayli gerisine gitmiş durumda. O tarihlerde konuşulan şeyler konuşulamıyor; hatta o tarihte Kürt hareketinin kazanım olarak alabildiği birçok şey elinden alınmış durumda, cezaevlerinde çok sayıda insan var ve devletin güvenlikçi politikaları sürüyor, PKK da yine silahlı güçlerini Türkiye’de bulundurmaya devam ediyor. Buradan silah bırakılması gibi bir noktaya gelinebilmesi için öncelikle bu iradenin beyan edilmesi ve ardından tüm tarafların bu konuda birtakım karşılıklı güven artırıcı tedbirler –eskiden çok konuşulurdu bunlar, ne zamandır konuşulmuyor bile– ve adımlarla beraber yol yürünmesi gerekir. Burada zaten, daha işin başında devlet, böyle bir şeyde iki tarafın söz konusu olamayacağını, devletin her zaman için kendi silah bulundurma tekelini hiçbir şekilde kimseyle paylaşmaya yanaşmayacağını, bir terör örgütüyle eşit bir konumda olmasının asla söz konusu olamayacağını söylüyor. Daha o andan itibaren çok ciddi bir sorun başlıyor. Ama diyelim ki Öcalan bir şekilde silah bırakılmasını telaffuz etti, bu hiçbir zaman bugünden yarına olabilecek bir şey değil; ama şöyle bir şey olabilir: Böyle bir şeyin telaffuzuyla beraber en azından ABD Suriye’de YPG’nin de dahil olduğu birtakım senaryoları gündeme getirebilir; çünkü silah bırakma yolunda bir irade beyanı, olumlu olması beklenen bir sürecin başladığının işareti olabilir. 

Bir yanda devlet, bir yanda PKK örgütü arasında yaşanan çatışmanın sonlandırılmasının ötesinde olayın başka bir boyutu var; beni en çok ilgilendiren boyutu da bu: Ben açıkçası artık Türkiye’de Kürtlerin silahı putlaştırmasından, silahı her şeyin önüne koymasından vazgeçmeleri gerektiğini ve bunda çok geç kaldıklarını düşünüyorum. Önümde Vatan gazetesinde yazdığım, Kasım 2010’da yazdığım iki yazı var, peşpeşe yazmışım. O sırada Brüksel’de bir Kürt konferasına katılmıştım, orada yine bu tür silah bırakma tezini dile getirmiştim, çok sert cevaplar almıştım, çok kişiyle Avrupa’da yaşayan Kürtlerle bu konuyu tartışmıştık; bunun üzerine yazdığım yazılardı bunlar. Orada mesela şöyle bir şeydi birisinin başlığı: “Kürt hareketi Ortadoğu’dan kurtulmak zorunda”. Evet, artık Kürtlerin yüzlerini Batı’ya döndürmeleri gerekiyor; çünkü silahı meşrulaştırırken hep verilerini Ortadoğu üzerinden alıyorlar. Yani diyorlar ki: “Biz Ortadoğu’da yaşıyoruz ve burada silah olmazsa olmaz”. Ama aslında şunu biliyoruz ki Kürtler –Türkiye’deki Kürtler değil sadece, ama esas olarak Türkiyeli Kürtler– Batı’ya çok yüzünü dönmüş ve oralarda çok ciddi bir şekilde kök salmış bir hareket. Ama tabii 2010 yılında Türkiye’de Avrupa Birliği’ne tam üyelik vs. gibi iyimser bir ortamın olduğunu da kabul etmek lâzım. Burada sorun şu: Kürtler Ortadoğu’dan çıkmak isteseler bile Türkiye ne zamandan beri Batı’dan uzaklaşıp iyice Doğu’ya doğru yönelen bir ülke haline geldi ve dolayısıyla iş giderek zorlaşıyor. Ama yine de bu silahın kutsallaştırılması meselesinden artık Kürtlerin bundan kurtulması gerektiği kanısındayım. Çünkü Türkiye’de şu ya da bu şekilde Kürtler artık kendilerinin bilincinde olan, Türkiye’nin politik anlamda en bilinçli kesimini bence oluşturuyorlar, haklarının bilincindeler, haklarını savunma konusunda çok kararlılar ve bunu pekâlâ silah olmadan da yapabilecek durumdalar. Silah bazı işleri onlara göre kolaylaştırıyor olabilir; ama bence tam tersine zorlaştırıyor. Mesela 2010’da yazdığım bu yazılar, aradan dokuz yıl geçti, bu dokuz yılda çok büyük acılar yaşandı ve bu acıları büyük ölçüde Kürtler yaşadı, çok büyük hak ihlâlleri yaşandı, çok büyük kayıplar yaşandı. Eğer silah bir denklem olarak sürekli gündemde tutulmasıydı, mesela bir dönem 2015 sonrasında bölgede yaşanan o “öz savunma” diye tanımlanmaya çalışılan süreç yaşanmasaydı, hendek savaşları vs. yaşanmasaydı, bence Türkiye hem daha iyi bir ülke olurdu ve Kürtlerin de durumu çok daha iyi olabilirdi. Burada kim sorumlu, ne kadar sorumlu, bunun tartışmasını çok fazla yapmak istemiyorum; ama şunu çok iyi biliyorum ki silahın bu kadar kült bir objeye dönüştürülmesi, birçok araç varken o araçların hepsinin önüne bir şekilde konuluyor olması, Kürtlere de, ama tüm Türkiye’ye de çok ciddi bir şekilde kaybettiriyor. Devleti eleştirmeden sadece Kürtleri eleştirmek tabii ki doğru değil. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Kürt sorununda hep hata yaptı, şu anda çok daha büyük hatalar yapıyor; özellikle son dört-beş yıldır ve Erdoğan’ın Bahçeli’yle kurduğu ittifaktan sonra artık çözüm noktasından iyice uzaklaşmış olduğunu görüyoruz. Dil iyice sertleşmiş, şahinleşmiş durumda. Ancak Suriye olayında da gördüğümüz gibi bunun bir çıkmaz olduğunu en iyi kendileri biliyor; onun için bir arayışa girmiş durumdalar. Bunu şu anda Suriye’de yaşanan bu realiteyle devletin dolaylı olarak bir şekilde yüzleşmesi olarak görebiliriz, ben öyle görüyorum. Ama esas önemli olan bunun Türkiye’ye teşmil edilmesi, Türkiye’ye taşınabilmesi, Türkiye’de Kürt sorununun barışçıl bir şekilde, silahların hiçbir şekilde devrede olmadığı bir şekilde ve kalıcı bir şekilde çözümü yolunda adım atılması. Bu noktada devletin de, örgütün de, Kürt hareketinin de her türlü unsuruyla ayrı ayrı yapması gereken, sivil toplumun da yapması gereken çok şey var; ama öncelikle yapılması gereken, silahla kurulan bu sözümona kutsal ilişkinin artık bir sonlandırılması gerekiyor. Önce silahların bırakılması, ondan sonra da bir hak mücadelesinin, demokrasi mücadelesinin Türkiye’de tüm demokrasi yanlılarıyla beraber verilmesi gerekiyor. 

Şu âna kadar yapılan, hem silah hem demokrasi mücadelesi olarak sunulmak istendi. Bir yerlerde demokrasi mücadeleleri verilirken, ya da mesela HDP Haziran seçimlerinde çok büyük bir başarı elde etmişken, ardından PKK’nın bir saldırısı, ardından PKK’nın uzantısı olduğu artık herkesin bildiği TAK adı verilen örgütün kör terör eylemleri, İstanbul’da, Ankara’da… bütün her şeyi bozabiliyor ve burada da şunu biliyoruz ki demokratik alanda mücadele yürüten insanların bu silah konusunda yapabilecekleri, silahlı saldırılar konusunda, terör eylemleri konusunda yapabilecekleri hiçbir şey yok. Dolayısıyla ikisinin beraber yürütülmesi mümkün olamadı, olabileceğe de benzemiyor. Demokrasi mücadelesinin yürütülebilmesi için de öncelikle silahlara veda etmek gerekiyor. 35. yılında artık Türkiye’nin daha fazla bu Kürt meselesi üzerinden silahlı çatışma olayını bir kader olarak görmemesi gerekiyor. 35 yıl geçmiş; yüzlerce, binlerce kişi hayatını kaybetti, nice acılar yaşandı, çok ağır bir fatura oldu. Artık buna bir nokta verilmesi gerekiyor. Herkesin üzerine düşen görev var, herkesin yapması gereken şeyler var; ama Kürtlerin öncelikle yapması gereken bana göre artık silah dışındaki yollarla haklarını aramak; kazanımlarını savunmayı, bu iradeyi her şeyin önüne çıkarabilmek. Benim görüşüm yıllardır böyleydi, bundan sonra da böyle olacak. Silah hiçbir şeyin çözümü olmadı, devlet için de aynı şey geçerli; devlet de silahla Kürtlerin taleplerini hiçbir şekilde bastıramadı, bu bir realite olarak önümüzde duruyor. Dolayısıyla barışçıl bir şekilde demokrasi içerisinde bu olayın, Kürt sorununun çözülmesi için gayret sarf etmek gerekiyor. Ama şu anda tabii ki Türkiye’nin demokrasi konusunda çok çok geride olduğu, iyice gerilemiş olduğu gerçeğini de tabii ki aklamızdan çıkarmamamız gerekiyor. Dolayısıyla işimiz çok zor ve silahlar daha uzun bir süre konuşacağa, hâkim olacağa benziyor.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler. 




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.09.2019 Davutoğlu ve arkadaşlarının AKP’den istifasının muhtemel sonuçları
12.09.2019 CHP değişmeli mi? Değişebilir mi?
11.09.2019 11 Eylül’ü kim yaptı?
11.09.2019 Transatlantik: John Bolton olayı, Ali Babacan söyleşisi, Kremlin’deki CIA ajanı & Kuzey Suriye’de Güvenli Bölge’de son durum
10.09.2019 Ali Babacan’ın söyledikleri ve söylemedikleri
09.09.2019 Bir “muhalefet” stratejisi olarak felaket tellallığı
06.09.2019 Yargı vesayetinde son nokta: Canan Kaftancıoğlu’na mahkumiyet
05.09.2019 Ekrem İmamoğlu’nun başkanlıkta 70 günü
04.09.2019 Erken seçim olur mu? Olursa ne olur?
03.09.2019 İçeride ve dışarıda Erdoğan’ın zor günleri: Murat Yetkin ile söyleşi
13.09.2019 Davutoğlu ve arkadaşlarının AKP’den istifasının muhtemel sonuçları
04.09.2019 Turkey: Could there be an early election? If so, what will happen?
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
24.07.2019 Pourquoi le gouvernement turc change-t-il son attitude face aux syriens ?
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı