Mümtaz’er Türköne ile söyleşi: Fon krizi çözüm sürecini engeller mi?

01.10.2026 medyascope.tv

1 Ekim 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Profesör Mümtaz'er Türköne ile çözüm sürecini konuşacağız ama tabii ki çözüm sürecinin fon krizinin gölgesinde kalmasını konuşacağız. Mümtaz'er merhaba.
Mümtaz'er Türköne: Merhabalar Ruşen, merhabalar.

Ruşen Çakır: Geçen Silivri'ye gittim. Pardon Silivri'den önce... Artık günleri karıştırıyorum. Deniz Göktaş'ın davasını izlemeye gittiğimde orada DEM Partili bir milletvekiliyle karşılaştım. O da izlemeye gelmişti. Yakından tanıdığım birisidir. Bana şey dedi, ‘‘abi’’ der bana, yaşça benden küçüktür; ‘‘Ya Ruşen abi, bu fon krizi bizim çözüm sürecini ortadan kaldırmasın’’ diye bir şey yaptı. Böyle şakayla karışık ama bir tedirginliği de vardı açıkçası. Yani bunun iktidarın üzerinde ne kadar ağır bir yük olduğunu biliyor ve orada iktidarın fon krizinden hareketle, fon krizi yüzünden daha doğrusu çözüm sürecini ağaca çıkarabilme ihtimali, yarıda bırakma ihtimalinden endişeliydi. Ne dersin? Böyle bir endişenin karşılığı var mı sence?
Mümtaz'er Türköne: Hiçbir anlamı yok. Yani böyle bir endişeye takılmak Türkiye'de siyasi süreçlere, siyasetin kendi dinamiklerine aykırı. Şöyle açıklamak mümkün: Çözüm süreci devlet açısından kurumsal bir altyapı kazandı. Yani devlet kurumsal olarak şu anda çözüm sürecinin arkasında, mekanizma işliyor. İşte takvimle ilgili daha önceden açıklamalar yapılmıştı, o kendi mecrasında ilerliyor. Ama en önemli gösterge, işte Milli Eğitim Bakanlığı çözüm süreci ile ilgili müfredata yönelik bazı adımlar attı. Bu, siyasi iktidarın da devletin de kurumsal olarak çözüm sürecinin arkasında olduğunu ve bu işi belirli bir yola, belirli bir halkla ilişkiler faaliyetine, yurttaş bilinçlendirme programına bağladığını gösteriyor. Yükseköğretim Kurulu (YÖK) çözüm sürecini konu alan master, doktora tezlerini teşvik eden bir tebliğde bulundu. Yani üniversitelerde Kürt sorunuyla ilgili, çözüm süreciyle ilgili çalışmalar teşvik edilecek. Bu da önemli göstergelerden biri. Yani şöyle bakmamız lazım galiba: Bir siyasi iktidar var, siyasi karar vericiler var; öbür taraftan siyasi iktidardan bağımsız, tabii ki siyasi iktidarın kararlarını alıp bunları devlet politikasına, devletin kurumsal reflekslerine dönüştüren kurumlar var, kişiler var, görevliler var. Bu fon krizi meselesi — özellikle yani bu ‘‘fon krizi’’ lafı çok hafife almak oluyor mevcut durumu — tam anlamıyla bir soygun bu. Sistematik, örgütlü, devlet içine yerleşmiş bir şebekenin marifeti olduğu daha ilk andan belli oluyor. Bu soygunun üzerine inşa edilen gündemlerin de ben çözüm süreci üzerindeki baskıları hafifleteceğini düşünüyorum. Şöyle mekanizma; şimdi özellikle Öcalan'ın statüsü meselesini temel bir gösterge olarak alırsak bu konuda endişeleri var devlet kurumlarının. Toplum tarafından tepkiyle karşılanacakları, işte bunun PR'ını yapmakta zorluk çekecekleri şeklinde bir yargıları var anlaşılan. Bu soygun meselesi, borsa soygunu meselesi siyasi iktidarın bu konudaki direncini veya işte ayak sürümesini ortadan kaldıracak kadar şiddetli bir dalga. Şiddetli bir dalga derken de şunu kastediyorum; şey birdenbire önemini kaybediyor, işte Öcalan'ın statüsü ile ilgili adım atmak söz konusu olduğunda o çekimser, işte biraz ayak sürüyen hali ortadan kalkıyor. Siyasi iktidar tarafının, siyasi iktidarın sözcülerinin veya politika yapıcılarının — çünkü başları belada, başları çok fena bir şekilde belada — öncelikleri değişiyor. Bu konuda direnç gösterecek, bu işi sürüncemede bırakacak bahaneleri, işte o direnç hatları neyse o kendiliğinden ortadan kalkıyor. İlk bakışta sana söylenen gibi görünüyor; birdenbire bu soygun meselesi patlayınca çözüm sürecinin hemen ikinci plana düştüğü, çözüm sürecinin konuşulmadığı gibi yani gündem meselesi, gündemde böyle bir devlet krizinin, devletin ekonomik iktidarıyla ilgili bu kadar sarsıcı bir krizin ortaya çıkması elbette geri kalan gündemlerin hepsini olduğu gibi çözüm sürecini de gündem olarak ikinci plana iter. Fakat kritik eşikler çözüm sürecinde aşıldı, her şey takvime bağlandı. O yüzden zannedildiği gibi çözüm sürecine yavaşlatıcı bir etkisi olacağını düşünmüyorum ben.

Ruşen Çakır: İstersen burada bir araya gireyim. Şimdi bugün Meclis’in açılışında Cumhurbaşkanı Erdoğan bir konuşma yaptı her zaman olduğu gibi. O konuşmasının ana izleklerinden birisi tabii ki fon kriziydi ve onu çözüyor olduklarını söyledi. Bir diğer husus da ‘‘terörsüz Türkiye’’ dediği çözüm süreciydi. Ona da sahip çıktı ve ikisini beraber ele aldı. Şimdi tabii ki yapmak isteyeceği en ideal şey hem bu fon krizini çözmek hem de çözüm sürecini de bir şekilde yolunda götürmektir. Ama sen yakından takip ediyorsun, Medyascope'a çok sayıda yazı yazdın fon krizi hakkında. Ben açıkçası çok anlamamakla beraber bunun öyle kolay kolay çözülebilecek bir mesele olduğunu düşünmüyorum. Erdoğan fazla, nasıl söyleyeyim, iyimser mi konuşuyor? "Çözüyoruz" derken sen çözüldüğünü görüyor musun? Çözülebileceğini görüyor musun?
Mümtaz'er Türköne: Çözülmesi imkansız. Yani bu bir retorik. Toplumdaki o güven kaybını telafi etmeye yönelik hamleler bunlar. Şöyle bir manzara var, çok net bir şekilde tebellür ediyor. "Tebellür" kelimesi billurlaşıyor anlamına geliyor. Şöyle bir manzara var: Şimdi soygun sistemli bir şekilde yapılmış; işte doğrudan doğruya devletin kurumları, denetlemekle, kontrol etmekle, bu işi önlemekle görevli devlet kurumları bir şekilde bu işe dahil olmuşlar veya haberleri olduğu halde, önlemeleri mümkün olduğu halde önlememişler. Yani aslında siyasal sistemden kaynaklanan, kontrol, denetim eksikliğinden kaynaklanan bir kriz bu. Bu kriz ortaya çıktıktan sonra bunun 90 milyar dolar civarında bir maliyeti olduğu söyleniyor. Türkiye 5 milyar, 10 milyar dolara mevcut ekonomik tabloyu bile iyileştirmek üzereyken böyle bir derin kapsamlı krizin üstesinden gelmek kolay değil. Şimdi kolay olmadığı zaten şuradan belli oluyor: Önümüze düşen haberlere göre, krizin yönetimiyle ilgili atılan adımlara göre çok sistematik bir direnç yani soygunun kendisi gibi sistemli olmayan, dağınık, merkezi olmayan, örgütlü olmayan bir direnç görülüyor. Tutarsız kararlar veriliyor, birbirinden kopuk kararlar veriliyor. Ben iktidar yapısının tam anlamıyla şaftının dağıldığını görüyorum verdikleri tepkilerden. Erdoğan'ın tabii hitabeti kuvvetli, retoriği kuvvetli, iyi konuşuyor, vurgulu konuşuyor ve bunu işte topluma bir miktar güven telkin etmek için kullanıyorlar. Fakat gerçekte olan manzara böyle değil. Daha işin başındayız, bu soygun meselesinde daha işin başındayız. Eskilerin tabiriyle bu pilav çok su götürür, tonlarca arıza çıkacak ortaya. En çok beklenen de şu, yani şöyle bir şeyi ifade etmek lazım sanıyorum bu krizi analiz ederken. AKP işte 2012 yılına kadar kurulduğu kimyasıyla, bünyesiyle devam etti. Ondan sonra bu ortaya çıkan krizden sonra ortaya çıkan isimlerin gösterdiği üzere bunların hiçbiri muhafazakar isimler değil; iktidara yanaşarak, iktidar yanında konumlanarak, iktidarla hizalanarak çıkar sağlayan, çıkar sağlamayı amaçlayan bir şebeke görüntüsü veriyor. Böyle bir çelik çekirdekle, iktidarın bu tür menfaate dayalı, çıkara dayalı kendi etrafında oluşturduğu çelik çekirdekle böyle bir kriz yönetilemez. Mutlaka ötenler olacak, işte birilerini satanlar... Çünkü çıkar bunların ortak dürtüsü. Bu ortadan kalktıktan sonra herkes kendi gemisini kurtarma telaşına düştüğü zaman birbirlerini satmaya başlayacaklar. Zeynel Emre, Özgür Özel de konuşmasında söyledi; içeriden, iktidarın içinden çok fazla bilgi geliyormuş muhalefete. Bu daha işin başında olduğumuzu, bu iş hikayenin dallanıp budaklanarak toplumun gündemini uzun süre baskı altına alarak devam edeceğini gösteriyor. Yani bu taraf, işte mesela 1 milyonun altındaki hissedarların parasının ödeneceğine dair hemen bir açıklama yaptılar. Miktarı alt alta yazıp topladığınız zaman bunun imkansız bir şey olduğunu fark etmek mümkün. Yani bunlar toplumu teskin etmeye, piyasayı rahatlatmaya yönelik, borsadaki çöküşü durdurmaya yönelik hamleler, belli. Ancak hasar çok büyük, çok derin. Yani 8 şiddetinde 7'nin çok üzerinde bir deprem gibi algılamak lazım bunu. Bunu derlemek, toparlamak, düzene sokmak, üzerine sünger çekmek, yeni bir başlangıç yapmak neredeyse imkansız bir şey. Dünyanın herhangi bir ülkesinde, Türkiye dışında dünyanın herhangi bir ülkesinde böyle bir kriz yaşansaydı iktidar hemen tasını tarığını toplar seçime giderdi veya istifa ederdi. Bu çok derin bir kriz, çok büyük bir kriz, kolay atlatılacak gibi görünmüyor. İktidar açısından da sonuçlarına katlanmak veya böyle bir yükü sırtında taşıyarak yoluna devam etmek çok kolay görünmüyor.

Ruşen Çakır: Şimdi çözüm sürecine geçecek olursak üç tane kritik husus vardı, tabii çok konu var ama üç tane kritik husus vardı. Bunlar: Bir, özellikle İmralı'dan gelişlerin ve kısmen de Avrupa'dan gelişlerin toplu mu bireysel mi olacağı meselesi. Devlet geçmişteki Habur olayından dolayı çok bu konuda ürkek ama örgüt de böyle tek tek insanları yollamak istemiyor. Şimdi birincisi buydu. İkincisi, ilk aşamada gelmesi söz konusu olmayan 800 diye tarif edilen bir grup var. Bunlar doğrudan örgütün üst düzey yöneticileri ve doğrudan silahlı öldürme vakalarına katıldıkları devlet tarafından düşünülen kişiler. Onların durumunun ne olacağı meselesi... Yani ileriki bir süreçte onların da gelmesi bekleniyor biliyorsun çerçeve yasaya göre. Ama onlar bu şeyde nasıl bekleyecekler meselesi iki taraf arasında ciddi bir tartışma konusu. Bir diğeri de tabii ki Öcalan'ın statüsü. Sen başta birazcık değindin. İstersen Öcalan’ın statüsü meselesiyle başlayalım.
Mümtaz'er Türköne: Üçüncüsü neydi? Üçüncüsünü söylemedin.

Ruşen Çakır: Üçüncüsü Öcalan'ın statüsü meselesi. Yani şimdi bir, gelişler nasıl olacak? İki, 800’e yakın kişinin durumu ne olacak? Üç, Öcalan'ın statüsü ne olacak? Ya da Öcalan'a bir statü verildiği kesin de bu statünün adını koymada bir tartışma var. Yani resmî belgelerde Öcalan'a statü vermek istemiyor devlet diye özetleyebiliriz. Sen daha Medyascope'ta yeni bu konuyu yazmış birisi olarak ne diyorsun? Öcalan'ın statüsü, yani de facto olarak bir statüsü var zaten, öyle değil mi? Yani başından beri devletin baş müzakereci olarak kabul ettiği birisi. Ama ne diyorsunuz? De jure olarak yok ve olacak gibi de sanki gözükmüyor. Ne dersin?
Mümtaz'er Türköne: Evet. Yani bu saydığın, sıraladığın problemlerin ilki bu süreçte aşılması gereken eşik, belki de en belirleyici olan Öcalan'ın statüsü meselesi. O çözüldüğü zaman diğerleri kendiliğinden yoluna girecekmiş gibi görünüyor. Devletteki direncin sebebi de biraz önce söylediğim gibi sanıyorum toplumdan gelecek tepkiyi karşılamaya hazır olmamaları. Fakat bu eşiğin de aşılması lazım. Yani Öcalan'a bir statü tanınması lazım. Ben 2009'da Öcalan'ın paşa yapılmasını önermiştim. Şimdi yani alegori olarak söylüyorum bunu ama bir büyükelçilik unvanı bile verilebilir, resmî olarak, statü olarak. Veya bazen veriyorlar sanatçılara, bir profesör unvanı da verebilirler. Ama tabii en önemlisi fiili olarak Öcalan'ın bütün rahatlıkla iletişim imkanlarına kavuşması, görüşmelerini rahat bir şekilde yürütebilmesi, bunun altyapısının sağlanması, bunun maddi şartlarının sağlanması önemli. Şimdi sanıyorum mevzunun merkezine odaklanmak yerine çevrede olup bitenlere bakarak, oradan gelen işaretleri değerlendirerek işin nasıl yürüdüğünü kestirmek mümkün. Şimdi mesela son olarak Öcalan Şengal'da, bu Ezidilerde uzantısı olan PKK örgütlenmesi vardı, ismini bir türlü telaffuz edemiyorum, onun Irak merkezi yönetimiyle silahları teslim etmek veya güvenlik açısından merkezi hükümetin güvenlik birimleriyle bütünleşmek gibi bir süreci var, bir kararı var. Öcalan bu konuda bir Türk modeli uygulanması gerektiğini söyledi. Söyledikleri çok doğru. Yani Ezidiler IŞİD'ten çok büyük katliamlarla karşılaştılar, belki de Irak'ta yaşanan o altüst oluşun en masum, en çok zulme uğrayan kesimini oluşturuyor Ezidiler. Bu konuda Türkiye yani çok basit, orada bayrak dalgalandıracak 10 kişilik bir askeri manga bile caydırıcılığı ile orada çok farklı bir hava estirebilir. Yani Amerika Irak'tan çekiliyor, özellikle Erbil yönetimi endişeli ve endişelerini de ifade ediyorlar, endişelerinde de haklılar. Haşdi Şabi'nin işte pusuda beklediğine dair korkuları var. Merkezi hükümetle Bağdat hükümeti ile Erbil arasında kurulan dengenin bozulacağından korkuyorlar, yani ellerinin zayıflayacağından korkuyorlar Amerika'nın gitmesi sonrasında. Burada da Türkiye'nin doldurabileceği bir boşluk olduğu belli ve Öcalan dikkatini oraya vermiş durumda. Şimdi bu tür tasarrufları Öcalan rahat bir şekilde yapabilirse yani önünde alan açılabilirse bu Türkiye'nin çok çıkarına, çok hayrına bir gelişme olur. Benim gördüğüm, gözlediğim, çok teferruatlı bir şekilde anlatabileceğim Öcalan'da bir stratejik akıl var. Bu stratejik aklın tezahürlerinden birini Diyarbakır'da Amedspor-Beşiktaş maçında gördük. Yani o koskoca stadyum İstiklal Marşı söylenirken ayaktaydı, İstiklal Marşı çok gür bir şekilde söylendi. Bu doğrudan doğruya Öcalan'ın çabalarının eseri. Yani bu Öcalan'a statü meselesinin gerçekten — bu işe karar verecek olanlar gelecek tepkilerden çekiniyorlar, belli — hızla aşılması lazım. Bu konuda da devletin elindeki halkla ilişkiler imkanları, kamu diplomasisi imkanları seferber edilerek bu çok kolay aşılabilir. Bir niyet, niyetle ilgili, bu konudaki gerçek niyetle ilgili bir problem olmadığı anlaşılıyor. Yani devletle bu işi kotaranlar da Öcalan'a statünün de jure olarak verilmesinden yana görülüyor. Fakat fiili durumdan, toplumdan gelecek tepkilerden korkuyorlar belli. Ondan sonra mesela Tuncer Bakırhan geçen gün işte ‘‘Bu süreç, bu aşamalar geçilse de bir an önce taleplerimizi dile getirmeye başlasak’’ gibi bir laf etti. Yani Kürt siyasetinde, Kürt siyasi hareketinde de bu konuda bir sabırsızlık olduğu, kendi siyasi tabanlarından gelen talepleri, baskıyı veya yönlendirmeleri göğüslemekte zorluk çektikleri belli oluyor. Kürtçe eğitim meselesi gündeme gelecek, çok doğal bir şekilde. Kürt sorunu Türkiye'de büyük ölçüde Kürtçe eğitim meselesi, Kürtçe meselesi. Bu konuda Suriye'de, Irak'ta gelişmeler var, önemli gelişmeler var. Suriye'de merkezi hükümetle, işte Kamışlı'da Haseke bölgesinde Kürtçe eğitimle ilgili protokoller imzalandı. Kürtleri tatmin etmedi bu protokoller. İşte bu sene orta dereceli okullarda Kürtçe eğitimle ilgili bazı düzenlemeler yapıldı: Haftada 3 saat Kürtçe dersi, bir de hazırlanmış müfredata göre sosyal derslerden Kürtçe eğitim bu seneye mahsus verildi. Fakat olumlu gelişmeler de olduğu görülüyor. İşte mesela Suriye'de Şam hükümeti Yükseköğrenim Bakanlığı Kamışlı'da, Haseke'de verilmiş, muhtemelen Kürtçe eğitimle verilmiş üniversite diplomalarının denkliğini kabul etti, kabul ettiğini açıkladı. Bir Kürtçe meselesi var, bu sadece bizde değil, Suriye'de de var. Irak'ta Erbil'de tam tersine tezahür ediyor; geçen ay Erbil'de Kürtçe olmayan tabelalar indirildi mesela, işletmelerin tabelaları. Muhtemelen Arapça veya Türkçe olan tabelalardan, hatta İngilizce olan tabelalardan bahsediliyor olabilir. Bir de Kürtçe eğitime talep düşmesi var; işte Süleymaniye'ye bağlı Tuzhurmatu'da Kürtçe eğitim veren okulların %40'ı kapanmış. Bu, Kürtlerin kendi aralarında da tartışacakları önemli bir mesele. Ben başından beri yani bu işe kafa yormaya başladığım tarihten beri, 90'lardan beri Kürt sorununun temelde Kürtçe sorunu olduğunu söylüyorum. Bu sorun da Kürtler açısından bir ana dil meselesinin çok ötesinde bir sorun. Öncelikli olarak bir haysiyet sorunu, yani kendilerine gösterilen saygının, eşit vatandaşlık, onurlu vatandaşlık taleplerinin karşılığı olarak görüyorlar Kürtçeye nasıl bakıldığı meselesine. Yani o meselenin işte "Bir ulus devlette iki farklı dil olmaz, bu bölünme getirir" falan filan gibi endişelerin çok ötesinde, Kürtlerin haysiyetiyle alakalı, onuruyla alakalı bir mesele olduğunu baştan kabul etmek ve buna göre çözümler üretmek lazım. Yani benim şahsi kanaatim Kürtlerin taleplerinin tamamını karşılayacak şekilde Kürtçenin önünün açılması lazım.

Ruşen Çakır: Şimdi, Mümtaz'er, şu Öcalan bahsine tekrar biraz dönelim istiyorum. Şimdi, statü meselesini konuşuyoruz, kamuoyu tepkisinden devletin ürktüğünü söylüyoruz. Geçen biliyorsun milli maçta, Bursa'da tribünler Abdullah Öcalan'ın anasına küfretti organize bir şekilde ve bir şey de olmadı. Şimdi bundan mutlu olanlar var, mutsuz olanlar var. Yani birilerinin çok hoşuna gitti, birileri de çok, nasıl diyeyim, kızdı. Şimdi böyle nasıl gidilebilir? Yani hep bu böyle sürüp gidecek mi? Geçen seferki, hani bu beyaz Toros falan şeylerine emniyet bir şeyler yapmıştı ama bu olayla ilgili şu ana kadar görmedim ve bir de öyle bir kişi, iki kişi ya da 8 kişi değil, tribünler organize bir şekilde bunu yapmış.
Mümtaz'er Türköne: Yani bu organizasyonlar konusunda bence işin altını biraz karıştırmak lazım, arka planını karıştırmak lazım. Örgütlü olmadığı takdirde, dışarıdan siyasi anlamda bir merkezin örgütlediği proje olmadığı takdirde bunların gerçekleşmesi imkansız. Bu İzmit'te o sarı torba meselesi de benzer bir meseleydi. Hiç kimse arkasında ciddi bir destek olmadan, merkez olmadan, güçlü bir yer olmadan böyle bir şeye cesaret edemez Türkiye'de. Yani Türkiye'de Kürt sorunu hiçbir zaman Türklerle Kürtler arasında bir çatışmaya konu olmadı; devletle Kürtler arasında bir mesele olarak gelişti, serpildi. Bu raddelere geldi, bugünkü haline geldi. Çözümü de devlet katında bulduğumuz için zaten umudumuz arttı. İşte daha güvenli bir şekilde sürece de, taraflara da bakmaya başladık. Ben o yüzden çok kesin bir şekilde, yani ben futboldan çok anlamam, sen daha iyi biliyorsun ama statlardaki bu slogan organizasyonlarının, amigoların yaptığı işlerin de tesadüfen olmadığını, biri bir slogan attığı zaman bunun hemen sirayet ettiğini, oradaki psikolojik atmosferin, havanın hemen kontrol altına alındığını sanıyorum onu fark ederek bu tür stat protestolarını değerlendirmek lazım. Yani kendiliğinden ortaya çıkması imkansız olan şeyler. Devlet bu işlerle uğraşıyor mu? Yani güvenlik birimleri bunların peşine düşüyor mu düşmüyor mu? Yani bak, çok somut, Türkiye'nin şu anda İsrail'de Netanyahu yönetimiyle problemleri var. İşte "Yahudilerle problemimiz yok, Netanyahu'yla var, Likud'la var" diyorlar. Fakat Türkiye'nin İsrail'e karşı duruşuna en güçlü destek, bu konuda zayıf karnı olarak düşünülen Kürtleri temsilen Öcalan'dan geldi. Yani Kürtleri aklı çelinen, işte bu konuda, İsrail konusunda daha önce de bir şekilde tezgaha düşmesi mümkün olan Kürtleri uyaran ve onları Türk devletinin yanında konumlandıran Öcalan'ın kendisi oldu. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: Öcalan'ın statüsü tanındığında, eline önüne mesajlarını doğrudan doğruya iletme imkanı sunulduğunda Türkiye'nin çok lehine işler yapacağı kesin. Bugüne kadar yaptıkları da onu gösteriyor. Yani o Diyarbakır'da bahsettiğim manzara da onun eseri. Onun 27 Şubat'taki mesajı olmasaydı Diyarbakır'da işte zaman içinde böyle bir olgunluğun ortaya çıkması çok zordu. Yani Kürt kamuoyunu kontrol etmede, manipüle etmede, yönlendirmede etkili Öcalan ve bunların hepsi hepimizin menfaatine olan şeyler. Öcalan'a statü tanınmasının gerekçesi de bunlar.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda şeyi de söylemek lazım tabii; Öcalan'ın gazetecilerle görüşmesi meselesi. Çok istiyor kendisi, birçok görüşmede ısrarla bunu vurguluyor. Devlet de ‘‘hayır’’ demiyor ama bekletiyor. Ama bu arada birtakım asparagas haberler yaptılar: "Gazeteciler gitti ama yazmıyorlar" falan gibi. Doğru olması mümkün değil yani, gazeteci gidip niye yazmasın yani, ne işi var İmralı'da? Bir an önce onun olması herhalde çok iyi olacak, çünkü doğrudan Öcalan kendi tabanı dışındaki kesimlerin de okuyacağı ya da izleyeceği bir şeyler söyleyecek. Yani kabaca Türk kamuoyuna da seslenme imkanı olacak ve bu artık kaçınılmaz bir şey yani, adını koymak lazım. Öyle değil mi?
Mümtaz'er Türköne: Kesinlikle öyle. Yani Türkiye'de uzun süre Avrupa Birliği'ne yönelik, Avrupa'ya yönelik demokrasi kısıtlarından dolayı Türkiye'ye yöneltilen eleştiriler, işte mesela vize muafiyeti meselesinin en önemli, altı maddeden en önemlisi terör tanımı meselesiydi. En son Avrupa Birliği Türkiye'nin de içinde bulunduğu bazı ülkelere biraz yumuşatılmış ortaklık şartları öne sürmek üzere hazırlık yapmış, bir rapor yayınlamış, gündemde o vardı. Mesela Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde en önemli sorunlardan biri Kürt sorunuydu. Çünkü demokratik standartları biz özgürlük standartlarını Kürt sorunu yüzünden karşılayamıyorduk veya devlet o bahanenin arkasına sığınıyordu. Yani iktidarların hürriyetleri kısıtlayıcı uygulamaları o bahanenin arkasında gerçekleşiyordu, özellikle de terör bahanesinin. Şimdi bu mani ortadan kalktı. Türkiye'nin Avrupa nezdinde, yani ekonomik anlamda da vize muafiyeti ekonomik olarak Türkiye'ye çok büyük avantajlar kazandıracak. Bu son bahsedilen rapordaki düzenlemelerde özellikle teknoloji alanındaki iş birliği, pazarlar konusunda öncelikler var. Dış politika da var, güvenlik de var ama özellikle pazar açısından Türkiye'ye ekonomik olarak çok şey kazandıracak gelişmeler bunlar. Kürt sorununun çözüldüğü, Irak'ta ve Suriye'de Kürtlerle Türkiye'nin herhangi bir problemi kalmadığı, hatta tam tersine bölgede Türkiye'nin varlığının Suriye ve Irak Kürtleri için bir teminat olarak algılandığı, İran'la işte Kürtler arasındaki gerilimde Türkiye'nin Kürtlerin yanında ve yapıcı bir rolle Kürtlerin yanında yer alması gibi gelişmelerin hepsi yaşadığımız sürece bağlı. Yani doğrudan doğruya bunun en önemli sonuçlarından biri de Öcalan'a tanınacak statükoya bağlı. Öcalan'ın, yani ben çok derinlemesine okudum, anlamaya çalıştım Öcalan'ın sözlerini, yapmaya çalıştığı şeyi. 27 Şubat'ta o yayınladığı bildiriyle neyi amaçladığını anlamaya çalıştım: Öcalan'da stratejik akıl var. Ve bu akıl Türkiye'nin ihtiyaçlarını, çıkarlarını gözetmeden Kürt sorununa herhangi bir ilerleme sağlanamayacağı şeklinde bir yargıya dayanıyor. Bu doğru bir yargı. Yani Türklerle Kürtlerin, daha doğrusu Kürtlerle Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin menfaatlerinin uzlaştırılmasına dayanıyor. Üstlendiği rol de bu ve bu rolü hakkıyla yerine getiriyor, getirmeye çalışıyor ve bu konuda önü açılırsa, yani o istediği rahatlığa, iletişimde istediği rahatlığa kavuşursa bu Türkiye'nin lehine olur. Bunu anlamak ve anlatmak çok zor bir şey değil. Yani ben devlet kurumlarında, özellikle güvenlik birimlerinde bu konuda yeterli bilincin var olduğunu, kararlılığın da var olduğunu ama siyasi alandan gelen işaretlere göre yürüyüşün biraz aksadığını görüyorum.

Ruşen Çakır: Peki, şimdi diğer iki konuya hızlıca değinecek olursak; gelişlerin nasıl olacağı konusunda benim edindiğim bilgiye göre bireysel değil de küçük gruplar halinde gelinmesi ama organizasyon olarak karşılama organizasyonu yapılmaması gibi bir noktada anlaştıklarını duydum.
Mümtaz'er Türköne: Evet, mantıklı.

Ruşen Çakır: Yüzde yüz emin değilim ama çok makul geliyor bu bana. Yani iki tarafın da bir şeylerden geri adım atması anlamında. Ama diğer sorun çok ciddi bir sorun. Yani düşünsene, Murat Karayılan, Duran Kalkan, diğerleri ne yapacaklar? Nerede bekleyecekler? Şimdi üçüncü ülke şıkkını iki taraf da istemiyor biliyorsun, yok, İsveç, Norveç falan, bunları istemiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de istemiyor, örgüt de istemiyor. Normal şartlarda Irak'ın kuzeyinde, Kürt bölgelerinde kalmaları ama bu kalmak böyle bir hafta, 15 gün falan değil, birkaç ay hatta yıl da olabilir Türkiye'deki diğer şeyle ilgili olarak. Şimdi silahlı kadrolar silahı bırakıp Türkiye'ye dönecek. Bu, çoğu orta yaşın üstünde hatta yaşlı olan kadrolar da bir yerde bekleyecekler. Bunu böyle hani gözümün önüne canlandırmakta gerçekten zorlanıyorum, buna bir formül bulmak zorundalar. Çünkü onların da aynı anda diğerleriyle beraber gelmesi halinde çarşı tam anlamıyla karışır. Öyle değil mi? Yani böyle bir, düşünebiliyor musun? Daha ilk andan itibaren Murat Karayılan, Duran Kalkan, Cemil Bayık hep beraber geliyorlar falan ya da ayrı ayrı da olsa. Ne diyorsun? Bu çözülebilecek bir sorun mu?
Mümtaz'er Türköne: Yani alternatifi ne, çözülmezse ne olur diye bakmak lazım buna. Fakat ben PKK'nın politbürosunun epeyce yaşlı olduğunu — hepsi benim yaşlarımdalar, benim gibi yaşlılar — hayatlarının bundan sonraki evresinde muhtemelen örgüt işlerinden çok bir huzur arayışı içinde olacaklarını düşünüyorum. Yani hepsinin hayalinde Boğaz'da bir rakı balık yemek vardır mutlaka ama bu gerçekleşebilir mi? Bu, tamamıyla sürecin yönetimine bağlı, sürecin psikolojisine bağlı. Çok fazla üzerinde düşündüğüm, "çözülmezse ne olur, alternatifi ne olur, işler karışır mı?" diye de çok kafa yormadığım bir mesele. Yani işte Irak coğrafyası var, Kuzey Irak coğrafyası var, Kürdistan bölgesinin coğrafyası var, Suriye coğrafyası var. Sanıyorum ara formüller, ara çözümler bulunur. Şimdi yakın zamanda birkaç ay içinde onların Türkiye'ye ellerini kollarını sallayarak gelmeleri, işte Boğaz'da bir lokantada yemek yemeleri çok zor görünüyor, imkansız görünüyor. Ben hep sürecin psikolojisinin, yönetiminin önemli olduğunu söylüyorum. Yani bu işe de, bu meseleye de sürecin sağlıklı bir şekilde yürümesini sağlayacak psikolojik zemini dikkate alarak çözüm bulmak gerektiğini düşünüyorum. Yani işte Öcalan'ın statüsünden bahsediyoruz. Öcalan'ın statüsü meselesi çözüldüğü takdirde diğerlerinin ağırlığı zaten kendiliğinden azalır. Yani oradaki ağırlık, oradan gelen baskı kendiliğinden azalır. Bu konuda Öcalan'ın oynayacağı rol de var, yani teskin etmek anlamında veya herkese kendince bir rol dağıtmak anlamında Öcalan'ın üstleneceği bir sorumluluk da var. Şu aşamada saydığın diğer hususların biraz erteleneceği gibi bir hisse kapılıyorum. Fakat Öcalan'ın statüsü meselesinin en kısa zamanda çözülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Mümtaz'er. Nasıl toparlayalım? Ne diyorsun? Fon krizi biraz gölgeledi ama sürecin gidişatında bir sorun olmadığı kanısındasın.
Mümtaz'er Türköne: Yani özellikle Kürtlerde "işte artık bizden bahsedilmiyor, Kürt sorunundan bahsedilmiyor" gibi bir düşünce, bir hayal kırıklığı yaşanıyor olabilir. Fakat sürecin matematiğinde, sürecin mantığında herhangi bir aksama yok.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler.
Mümtaz'er Türköne: Ben teşekkür ediyorum.

Ruşen Çakır: Evet, ‘‘Fon krizi çözüm sürecini gölgeliyor mu?’’ sorusunu Profesör Mümtaz'er Türköne ile değerlendirdik. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
11.10.2026 Gazetecileri sahipsiz olan bir ülkeyiz
10.10.2026 CHP'den seçilen bir belediye başkanı niçin AKP'ye geçer?
09.10.2026 YENİ Parti'nin fon kriziyle kötü sınavı
08.10.2026 Muş'ta barış, kardeşlik ve süreç muhabbeti: Ya felah ya helak!
07.10.2026 Cemil Tugay milleti mi seçecek devleti mi?
06.10.2026 Cemil Tugay olayına İzmirliler nasıl bakıyor? | Dr. Serkan Turgut ile söyleşi
06.10.2026 Öcalan'a kim(ler) nasıl konuşmalı ve neleri sormalı?
05.10.2026 AKP milletvekili Serkan Bayram’ın 72 saat sürmeyen sert iktidar eleştirisi
04.10.2026 Fon krizinden hareketle din ile ahlak ilişkisini yeniden düşünmek
03.10.2026 Tek adam rejimi bağlamında fon krizini anlamak
11.10.2026 Gazetecileri sahipsiz olan bir ülkeyiz
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı