Montrö Boğazlar Sözleşmesi nedir, ne değildir? Prof. Dr. Serhat Güvenç ile söyleşi

01.04.2026 medyascope.tv

1 Nisan 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Montrö Boğazlar Sözleşmesi uzun zamandır Türkiye'de tartışılıp duruyor. Bugünlerde bu tartışma tekrar başladı. Bunun birçok nedeni var. Bütün bunları Profesör Serhat Güvenç'le konuşacağız. Montrö nedir, ne değildir? Serhat, merhaba.
Serhat Güvenç: Merhaba Ruşen. İyi yayınlar.

Ruşen Çakır: Sağ ol. Şimdi Montrö oldum olası hep tartışılıyor bir şekilde. Ukrayna Savaşı'ndan sonra daha fazla tartışılır oldu. Şimdi bir yandan İran Savaşı, Hürmüz Boğazı derken orada da bir gemilerin geçmesi, geçmemesi, Montrö benzetmesi yapılıyor. Bir diğer yandan İstanbul Boğazı'nda yeni bir faaliyet var, Ukrayna savaşıyla bağlantılı bir şekilde ve bu konuda birileri, özellikle emekli askerler Montrö'nün tehlikeye atıldığını söylüyorlar. Şimdi öncelikle bundan başlayalım. Boğazda ne oluyor? Nasıl bir şey oluyor?
Serhat Güvenç: Yani şimdi benim takip edebildiğim kadarıyla bu Ukrayna'da barış sonrası için oluşturulması planlanan çok uluslu güç bağlamında bir deniz unsuru oluşturuyor. Türkiye bu tür çok uluslu kuvvet tartışmaları gündeme geldiği andan itibaren buna ilgisini beyan etti; değişik vesilelerle, değişik düzeyde ve Türkiye'nin bu güce katkısının da Karadeniz'in güvenliği bağlamında olacağını yine defaatle ilan etti. Dolayısıyla henüz Ukrayna'da barış yok ama belli ki gelişmeler hızlandığı için böyle bir barışa nispeten yakın bir evredeyiz ve bu güç oluşturuldu, çok uluslu Ukrayna gücü, yani en azından planlaması yapıldı ve bunun bir uzantısı olarak da işte Türkiye'nin Karadeniz güvenliği boyutuna ilişkin üstleneceği sorumluluk çerçevesinde böyle bir unsur boğazlarda, hemen Karadeniz çıkışında aktive edileceğe benziyor. Yani bu Türkiye'nin iradesi dışında olan bir şeye benzemiyor. 6 Ocak'ta Paris'te bir deklarasyon yayınlanmış; ‘‘Ukrayna'da sağlam ve kalıcı barış için güvenlik teminatları’’ başlıklı. Burada "reassurance measures" diyor. Güvence tedbirlerinden bahsediliyor ve ABD-Ukrayna koalisyon koordinasyon hücresinin Paris'teki karargahta kurulacağı söyleniyor 6 Ocak'ta. Dolayısıyla bizim Mart itibarıyla karşılaştığımız gelişme, 6 Ocak'ta başlayan sürecin bir uzantısı. Yine 15 Ocak'ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın bu Ukrayna'daki çok uluslu barış gücü ya da istikrar gücüne ilişkin açıklaması var. Orada da Türkiye'nin kalıcı barış sağlandıktan sonra ve Rusya'nın da rızası alındıktan sonra bu güce katkıda bulunacağını ve Türkiye'nin deniz güvenliği alanında sorumluluk almaya hazır olduğunu beyan etmiş. Yani burada gelişmelerin geçmişine baktığımızda bugün vardığımız sonucun İran’a yönelik Amerikan-İsrail saldırgan savaşıyla bir bağlantısı olmadığı, Ukrayna savaşı sonrası tesis edilecek barışın korunması ve Ukrayna'nın güvenliğinin sağlanması çerçevesinde bu tedbirin alındığını gösteriyor.

Ruşen Çakır: Yani sen bunun normal bir şey olduğunu, önceden çalışılan bir şey olduğunu söylüyorsun. Bir de ama şöyle bir şey var. Yakında Karadeniz'de birtakım saldırılar oldu, hatta bir Türk petrol gemisi de hasar gördü biliyoruz. Onların ardından genellikle insansız araçlarla yapılan saldırılar oluyor Karadeniz'de. Onların üstüne bu haber çıkınca onunla irtibatlandıranlar da oldu.
Serhat Güvenç: Her şeye şimdi günlük pencereden bakarsak ki hepimiz o aynı tuzağa düşüyoruz çoklukla; günlük pencereden baktığımız zaman böyle birtakım olaylar dizisi, zinciri bize birbirini takip eden ve mantıklı bütünlük oluşturan bir şeymiş gibi geliyor. Ama burada yani baktığımız zaman, boğazdaki gelişmeden söz ediyorum, bunun Ukrayna ile ilgili olduğu çok net biçimde söylenebilir. Bir de Milli Savunma Bakanlığı'nın bu konuyla ilgili 24 Mart tarihli açıklamasında bir Fransız bir de İngiliz tümgeneralin ziyaret ettiğinden söz ediliyor. Yani bu Fransız tümgenerali üzerinde "Mavi Vatan" yazan bir haritanın önünde fotoğraf çektirtmişler adama. Şimdi işin şeyine bakarsanız yani bir Fransız generali böyle bir haritanın önünde fotoğraf çektirtmek Yunanlıları falan zıplatacak bir gelişmedir. Dolayısıyla Türkiye'yi savaşa çekmek, Türkiye'ye kumpasa getirmek gibilerinden bir niyetlenmiş sonuç olduğunu düşünmüyorum. Arka planını bilemem ama yani açık kaynaklarda bulduğumuz veriler ve olayların akışı, bunun Ukrayna'da barış tesis edildikten sonra kurulacak çok uluslu barış gücünün bir parçası olacağını gösteriyor. Yani tabii o insansız deniz araçları, birkaç ay öncesine kadar gündemimizi meşgul eden dronelar, Türkiye'ye giren, bunları dikkate aldığımız zaman belki biraz daha kötümser, karamsar bir sonuç çıkarmak mümkün ama bunu kendi bağlamında düşündüğümüzde... Üstelik Türkiye'nin talep ettiği bir şey bu. Çünkü Türkiye Karadeniz'e, Karadeniz'e kıyısı olmayan ülkelerin girmesini istemiyor. En azından deniz gücü varlığı göstermesini istemiyor. Bu deniz güvenliği sorununa talip olmasının bir nedeni de o aslında. Yani buraya başka kimse girmesin. Türkiye de bunu elde etmiş oluyor aslında. Bir başka önemi de şu: Karadeniz'de Romanya'da Amerika'nın en büyük üssü kuruluyor. Yine Romanya, Avrupa Birliği için o "Karadeniz Hub"ı dedikleri yer için seçilmiş bir ülke. Şimdi Türkiye'nin Karadeniz'de elinde güçlü kozlar olabilmesi için böyle girişimlere katılması gerekiyor. Aksi takdirde meydanı boş bulan diğer kıyıdaş ülkeler, Türkiye'nin her zaman yararına olmayacak birtakım şeyler yapabilirler. Bölge dışı ülkeler deniz varlığı konusunda Türkiye'ye göre daha gevşek, daha serbest tutum takınabilirler. Türkiye aslında olayların seyri üzerinde kontrol sahibi olmak istiyor buna talip olarak ve bu kontrol için de kullanabileceği bir araca kavuşmuş olacak; dediğim gibi açık kaynaklardan takip edebildiğimiz kadarıyla.

Ruşen Çakır: Peki Serhat, bu Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nin ana omurgası nedir? Çok detaylı değişik şeyler var ama benim okuduğumdan şöyle bir şey çıkıyor: Karadeniz'e giriş çıkış ya da Karadeniz'den Akdeniz'e giriş çıkışların kontrolü Türkiye'de. Kimseyle bunu paylaşmıyor. Ama birtakım şartlar zaten önceden belirlenmiş, o şartları da değiştiremiyor. Yani buradaki mesele hükümranlığın Türkiye'de olması meselesi ve "Montrö deliniyor" endişesi taşıyanların da en temel endişesi Türkiye'nin bu hükümranlığını başkalarıyla paylaşma ihtimali galiba.
Serhat Güvenç: Vallahi bu yani kurgulanan deniz unsuru tam da Türkiye'nin bu kaygılarına aslında bir yanıt getiriyor. Yani Montrö delinmesin diye Türkiye bu konuda ana sorumluluğa sahip olmak istiyor. Bu unsurun Montrö'nün delinmesinde nasıl bir rolü olacağını ben anlamadım. Eğer bu unsur Montrö kısıtlamaların ötesinde bir deniz gücünün Karadeniz'e çıkmasını sağlayacak bir şekilde planlandıysa bu zaten mümkün değil. Çünkü Montrö kısıtlamalarını bu şekilde delmeniz olası değil. Bana biraz fazla kötümser yorumlama gibi geliyor; böyle bir karargahın varlığı, böyle bir unsurun varlığı niye Montrö'yü delsin? Bunu anlamıyorum. Çünkü Montrö'yü delmeniz için sizin bir kere zaten savaş ve barış zamanında seyir serbestisi söz konusu boğazlarda. Türkiye'nin hükümranlığı diyorsun ama bu çok sınırsız bir hükümranlık değil. Savaş gemileri söz konusu olduğunda evet, birtakım tonaj, sayı ve süre kısıtlamaları var. Tabii kıyıdaş devletler için bu kısıtlamalar hani daha onları gözeten nitelikte ama kıyıdaş olmayan ülkelerin Karadeniz'e çıkartabileceği deniz gücüne ilişkin çok katı kısıtlamalar var ve Türkiye sözleşmenin imzalandığı 20 Temmuz 1936 tarihinden beri bunları uygulama konusunda çok katı bir tutum sergiliyor. Zaman zaman değişen siyasi havaya göre Sovyetler Birliği, Rusya veya Amerika lehine yorumladığı oluyor ama yani bu konuda Türkiye Montrö'ye halel gelmemesi için çok titizlenen bir ülke. Bu son savaşta da Türkiye hatta Montrö'nün kendisine verdiği yetkilerin bir kısmını fiilen, hukuken değil fiilen uygulayarak kıyıdaş olmayan yabancı savaş gemilerinin ve savaşan tarafların, yani Ukrayna ve Rusya'nın Karadeniz'e savaş gemisi sokmalarına veya Karadeniz'den Akdeniz'e savaş gemisi çıkartmalarına izin vermiyor. Yani bu fiili bir uygulama ama Türkiye bir anlamda ricacı oluyor. Buraya gemi göndermeyin ya da buradan gemi çıkartmayın anlamında Montrö'nün 21. maddesini Türkiye fiilen uyguluyor ama 19. maddeden farklı olarak; yani o savaşan tarafların savaş gemilerine, askeri gemilerine kapatılmasıdır. Onu uyguluyor. Bir de 21. maddeyi uyguluyor; yakın savaş hali maddesi diyebiliriz buna. Orada da kontrol sağlıyor ve şu ana kadar hem Rusya'yı hem de kıyıdaş olmayan NATO üyelerini Karadeniz'e gemi göndermeme konusunda ikna edebildi.

Ruşen Çakır: Yani bu Rusya-Ukrayna Savaşı'nda Türkiye Montrö bağlamında çok zor ama başarılı bir sınav verdi mi diyoruz?
Serhat Güvenç: Evet. Başta da çok tepki vardı aslında; biz niye gemi çıkaramıyoruz diye. İngilizler her ortamda bizi bu konuda sıkıştırmaya çalışırlardı. Yine bir başka sıkıştırma konusu ki hâlâ karşılaşıyoruz katıldığımız toplantılarda; ‘‘Niye bu Rusların ‘hayalet filo’ adı verilen işte petrol taşıyan tankerlerinin boğazdan geçişine izin veriyor Türkiye?’’ diye. Yani bu konuda Türkiye'nin boğazlarda tam seyir serbestisi olduğu için ticaret gemilerine bu konuda hiçbir şey yapması mümkün değil. Hatta ben 90'lardan bir örnek veriyorum; sen hatırlarsın gazetecilik döneminde Kıbrıs Rum bandıralı İran'ın kiraladığı bir gemi Burgaz'dan silah almış ve bu yükü deklare etmemişti. Boğazda Sarıyer yakınlarında Büyükdere açıklarında bu gemi durduruldu; silah yüküne ve gemiye el konuldu. Ama daha sonra yerel mahkemenin verdiği kararı Yargıtay bozdu. Çünkü Montrö kapsamında ticaret gemileri tam seyir serbestisinden yararlanır. Ancak eğer Türkiye savaş halindeyse Türkiye'nin savaştığı ülkelere işte malzeme taşıyan ve o ülkelerin bandıralı ticaret gemileri durdurulabilir ve el konulabilir. Hatta o Yargıtay, Dışişleri Bakanlığı'na Türkiye ile Kıbrıs Rum kesimi arasında savaş hali olup olmadığını bile sormuştu. Sonuçta Türkiye'nin böyle bir hakkı olmadığına karar verdi Yargıtay ve gemi ve yükü serbest bırakıldı. Bu da yetmiyormuş gibi İran Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne şikâyet etti hareket serbestisini kısıtladığı gerekçesiyle ve yanılmıyorsam 30-35.000 euroya mahkûm edildi Türkiye bu konuda. Dolayısıyla iki şeyimiz var: Ticaret gemileri için tam geçiş serbestisi, savaş gemileri içinse ciddi kısıtlamaların söz konusu olduğu bir geçiş rejiminden söz ediyoruz.

Ruşen Çakır: Geçen hafta Meclis’teydim ve Meclis’te Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan'ı dinlerken o Montrö'den bahsetti ve dedi ki: "Kanal İstanbul projesi Montrö'yü tehlikeye atıyor. Vazgeçilmeli." Ben Kanal İstanbul'un yapılmamasını savunan bir vatandaşım ama olayın Montrö ile nasıl bir ilişkisi var?
Serhat Güvenç: Şöyle bir ilişkisi var: İstanbul Boğazı'na alternatif bir geçiş kullanıldığı takdirde bu geçişi kullanan gemiler Montrö hükümlerine tabi olacak mı olmayacak mı? Tartışma bu. Ama Montrö Boğazlar Sözleşmesi'nde "Boğazlar Bölgesi"nden söz edilir. Dolayısıyla sadece İstanbul Boğazı'nı bypass edecek bir kanal yetmez; Çanakkale Boğazı'nı da bypass edecek bir kanal açıldığı takdirde bu kanallarda Montrö rejimi uygulanmaz ve gerçekten de delinmiş olur. Ama bu girişim Kanal İstanbul'la sınırlı kaldığı takdirde Montrö rejiminde fiilen ve yasal olarak herhangi bir aşınma söz konusu değil. Çünkü Kanal İstanbul'dan geçecek; tabii varsayıma dayalı konuşuyorum, günün birinde böyle bir şey hayata geçerse Kanal İstanbul'dan geçecek ticaret gemileri ve savaş gemileri Çanakkale Boğazı'na girdiklerinde yine Montrö hükümlerine tabi olacaklardır.

Ruşen Çakır: Peki, şimdi İran Savaşı'nda iş döndü dolaştı Hürmüz Boğazı'na odaklandı. Hürmüz Boğazı'nın açılması, kapanması, kapalı tutulması... Aslında kapalı değil de insanlar korktukları için geçemiyorlar diye söylenebilecek bir şey var. Hürmüz'ün statüsü nasıldı burada? Hürmüz krizine baktığımız zaman aklımıza Montrö'yü getirebilecek unsurlar var mı?
Serhat Güvenç: Yok. Hiç karşılaştırılabilir gibi değil. Montrö çok özel bir rejim. Hürmüz Boğazı yanılmıyorsam özel bir statüye tabi değil. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ndeki geçiş serbestisi ilkesine tabi. Yani orada karasuları haricinde uluslararası sularda savaş gemileri ve ticaret gemileri seyir serbestisi hakkından yararlanabilirler. Bu rejimi Montrö türü bir şeye dönüştürmek zor. Çünkü Montrö tarihsel bir istisna ve sözünü ettiğim Uluslararası Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne de Türk diplomatlar tarafından bir istisna olarak kaydedilmiş. Yani oradaki genel hükümlerin Türk Boğazları söz konusu olduğunda uygulanamayacağı çünkü geçmişi bir uluslararası sözleşmeye dayanan tarihi bir rejimin burada geçerli olduğu hükmü kayda alınmıştır. Yani bunu Hürmüz'e uygulamak mümkün değildir. Bu neredeyse evrensel diyeceğimiz uluslararası sularda ve uluslararası deniz geçiş yollarındaki seyir serbestisi ilkesiyle çelişir. Bunu kısıtlamak uluslararası deniz hukukunun bugün vardığı noktayla biraz çelişmek anlamına gelir. Ama bu konuda daha fazla yorum yapmak istemiyorum çünkü bu hakikaten çok teknik ve ince bir deniz hukuku meselesi.

Ruşen Çakır: Peki son olarak şunu sorabilir miyim? 1936'ydı değil mi Montrö'nün imzalanış tarihi?
Serhat Güvenç: Evet evet.

Ruşen Çakır: O zamandan bu zamana çok şey değişti; hem deniz taşımacılığı anlamında hem de savunma sanayi anlamında çok şey değişti. Montrö'nün Türkiye'yi zorlayan bazı maddeleri var mı? Yani update edilmesi herhalde çok kolay olmayacak ama mesela 36'daki imzalanan bu anlaşma bugün nelerde zorluyor Ankara'yı?
Serhat Güvenç: Çok zorlamıyor aslında. Ankara'ya uluslararası siyasette ve bölgesel siyasette kendi sıkletinin ötesinde bir rol oynama imkanı sağlıyor. Yani bu Karadeniz'deki güvenliğin sorumluluğunu üstlenmek bunlardan bir tanesi. Montrö olmasa, Montrö'nün getirdiği kısıtlamalar olmasa Karadeniz'e herkes istediği ölçekte deniz gücü çıkarabileceği için belki Türkiye'yi bir kenara itecekler. Ama deniz gücü Montrö kısıtlamalarına tabi olmayan tek ülke Türkiye. Dolayısıyla bu avantajı sağlıyor. 90'lı yıllarda belki anımsarsın bir "Boğazlar Tüzüğü" tartışması vardı. İki şey üzerinde odaklanıyordu. Bir tanesini hakikaten benim çocukluğumda, gençliğimde çok sık duyardık bunu; işte karaya vuran, yola çıkan tankerler, gemiler vesaireler. Bu trafiği düzenleyici birtakım önlemler alındı boğazlarda 1990'larda. Ben mesela o zaman "Montrö'ye bir rötuş lazım" gibilerinden yorumları ilk defa duydum Türkiye'den. O işin galiba sorumlusu da rahmetli Oramiral Güven Erkaya'ydı. Sonra Ruslar çok itiraz ettiler buna; fakat herkes için kabul edilebilir, daha güvenli bir geçiş rejimi oluşturuldu. Şimdi bu Kanal İstanbul'u savunanların elindeki en büyük argüman da boğazlardan geçiş ücreti alamaması Türkiye'nin. Aynı İran'ın işte Hürmüz'de aldığı karar gibi, yani ‘‘buradan geçecekseniz bana para vereceksiniz’’ diye. Türkiye'nin hakikaten bu geçişlerden kılavuzluk ücretleri dışında herhangi bir gelir elde etmemesi, edememesi galiba Montrö'nün Türkiye açısından en dezavantajlı yönü. Yani bu Panama Kanalı gibi değil ya da Süveyş Kanalı gibi değil; gelire çeviremiyor Türkiye. Ve üstelik bu yoğun deniz trafiğinin yarattığı riskleri de tek başına göğüslemek zorunda kalıyor maddi olarak ve güvenlik imkanları olarak.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Serhat verdiğin bilgiler için. Çok sağ ol.
Serhat Güvenç: Rica ederim, ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Evet, gündemdeki Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni Profesör Serhat Güvenç'e sorduk. Montrö nedir, ne değildir? Çünkü açıkçası her kafadan bir ses çıkıyor. İşi uzmanına sormak lazım. Tekrar Serhat Güvenç'e çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
12.04.2026 CHP muhalefette niçin yalnız kaldı?
11.04.2026 Sürecin ve Türkiye’nin Demirtaş’a ihtiyacı var
10.04.2026 İktidar CHP’ye yönelik saldırılarını şiddetlendiriyor
09.04.2026 Gizli tanıklar neye tanık, etkin pişmanlar neden pişman?
08.04.2026 Salı günleri Devlet Bahçeli dinlemek
07.04.2026 Transatlantik: Zelensky'nin Ankara ve Şam ziyaretleri | Trump İran'ı tehdit etmeye devam ediyor
07.04.2026 Yılmaz Özdil olayı bize neler söylüyor?
06.04.2026 Ekrem İmamoğlu’nun karnesi
05.04.2026 Çözüm sürecinin önündeki en ciddi sorun: Öcalan’ın statüsü
05.04.2026 Sosyal medyada anonimliğin kalkacak olmasına sevinmeli miyiz?
12.04.2026 CHP muhalefette niçin yalnız kaldı?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı