Gizli tanıklar neye tanık, etkin pişmanlar neden pişman?

09.04.2026 medyascope.tv

9 Nisan 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. Dün Silivri'deydim. Bir gazeteci olarak gözlemeye ama bir sanık olarak da dinlemeye gittim. Üçüncü gidişim bu. Bir ilk gün gitmiştim, bir de bir hafta sonrasına gitmiştim. Bir de dün gittim. Yine tutuksuz sanıkların olduğu yerde oturdum. Ama tabii ki meslektaşlarımızla ki onların yeri nihayet daha iyileşmiş, onlarla da bayağı sohbet etme imkanı bulduk. Hatta daha sonra saat 14.00'te de bir canlı yayın yaptık Medyascope'ta. O günden bugüne, ilk günden bugüne olay iyice bir rutine binmiş, sakinleşmiş. İlk günler gergindi. Hele ilk gün çok gergindi. Çok kalabalıktı. Ortalık avukattan geçilmiyordu. Her yerde avukatlar vardı. Onun dışında çok sayıda izleyici vardı, siyasetçi vardı ve gerginlik vardı. Daha sonra yavaş yavaş birtakım normalleşmeler oldu. Ben dün saat 13.30'a kadar izledim. İki tutuklu sanığın savunmasını izledim. İkisi de bilgi işlem konusunda çalışan; birisi Cumhuriyet Halk Partisi'nin bilgi işlem sorumlusuydu, bir diğeri de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın sosyal medya sorumlusu, tutuklu yargılanan kişiler. Onları izledim. Her şey kitabına göre gidiyordu.
Ama orada şunu bir kere daha gördüm: Bu kişiler hakkında ifade veren insanların bazıları etkin pişman. Onların ifadeleri var. Onlar bir şeyler söylüyor ama o kişiler orada yok. Çünkü tutuksuzlar, gelmiyorlar. Kendi ifade sıraları geldiğinde gelecekler belki ama mesela o kişi, tutuklu yargılanan kişi orada diğer kendisini suçlayan, kendisine bir şey isnat eden kişiyle yüzleşme şansına sahip olamıyor. Şimdi bu 18. gününde, Büyükşehir Belediye davasının 18. gününde en çok ne yaşadık? Geri alan yani etkin pişmanlığını geri alan kişileri yaşadık ve bunların neredeyse hepsinin ortak özelliği tutuklu olmaları. Yani etkin pişmanlıktan yararlanıyorlar. Yararlanmalarının en önemli nedeni tahliye olabilmek ama bir şekilde tahliye olamıyorlar ve sonra etkin pişmanlıklarını geri çekiyorlar. Şimdi işler ne olacak? Onların ilk verdiği ifadeler iptal mi olacak? Şu mu olacak bu mu olacak? Karışık bir durum.
Baktığımız zaman 70'in üzerinde etkin pişman vardı. Sayıları her geçen gün azalıyor. Bunların önemli bir kısmı belediyeyle iş yapan bazı kişiler, iş insanları diyelim. En meşhuru kimdi? Aziz İhsan Aktaş. Suç örgütü lideri ama tutuksuz yargılanıyor. Onun verdiği ifadelerle belediye başkanları, belediye bürokratları hapiste yatıyor. İlk gün gelmişti. Korumalarıyla gelmişti. Sonra bir daha geldiğini sanmıyorum. Ama onun ifadeleri bayağı bir kişiyi içeride tutmaya, iddia makamının işine yarıyor. Şimdi etkin pişman olunca ne oluyorsunuz? Neden pişman oluyorsunuz? Aslında hiçbir şeyden pişman olduğunuz yok. Yaptığınız yanınıza kâr kalıyor. Neyin karşılığında kâr kalıyor? Birilerini ateşe atma. Yani diyorsunuz ki "Ben onlarla şu yasa dışı işi yaptım" diyorsunuz. Bunu dediğiniz için size bir şey olmuyor ama o kişiler hakkında ifade verdiğiniz için o kişilere oluyor. Etkin olmanız başkalarını yakmak anlamına geliyor. Pişman olmanız aslında yalan. Böyle bir pişmanlık yok. Ne derler? Bir daha olsa bir daha yapar belki de.
Bir de tabii şu var: Bir gidişatın içerisinde özellikle bürokratlar için, etkin pişman olan bürokratlar için söyleyeyim; "Ya burada başımız yanacak" deyip birtakım suçlar yaratmaya kalkıyorlar. Bunlardan bir tanesi bir daire başkanıydı. İlk etkin pişmanlardan birisiydi. Tutuklandı ve sonra iddiaya göre "Bir 5 dakika daha burada kalamam" deyip isimler verdi. Verdiği isimlerin hemen hemen hepsi kendi altında çalışanlardı ve bunların hatırı sayılır bir bölümünün tutuklanmasına yol açtı. Kendisi dışarıda. Bir şeyden pişman mı? Hayır, değil. Yani neden pişman olabilir? Çünkü ortada suç diye tarif edilen şeyin ne olduğu bile belli değil. Fakat bir amir olarak hakkında ifade verdiğiniz, aleyhine ifade verdiğiniz zaman diğer kişileri yakmış oluyorsunuz. Şimdi bunlar işin bir ayağı. Pişmanlar... Aslında pişman falan değiller. Aslında yaptıkları bir tür kendilerini kurtarmak için, kendilerinin zorda olduğunu düşünüyorlar; ya yanlış yaptıklarının bilinciyle ya da yanlış yapmasalar bile başlarına bir şey geleceği korkusuyla ve sonuçta pişman oluyorlar. Bu konuda da çok sayıda biliyorsunuz iddia var ortada. Birtakım avukatlar devreye giriyor. İnsanlar hastaneye diye çıkartılıp savcılığa götürülüyorlar. Şu oluyor, bu oluyor. ‘‘Eğer ifade vermezsen eşini de çocuğunu da alırız’’ deniyor ki bazıları öyle oldu, bunu biliyoruz. Ya da mal varlıklarıyla insanların gözü korkutuluyor. İş birliği yapmaları çağrısında bulunuluyor.
Bir de gizli tanıklar var. Bunların kim olduklarını bilmiyoruz. Tahmin ediyoruz belki ama — işin içinde olanlar daha da tahmin edebilir — bilmiyoruz. 15 tane olduğu söylenmişti ama iddianamede bunların sadece 10'unun ifadeleri geçti. 5’i gizli tanıklar, o kadar belli ki sallamışlar ki savcılar bile onları iddianameye dahil edememişler. Ama onlar da dosyada yargılandı. Mesela bizim arkadaşımız Furkan Karabay onlardan birisinin ifadelerini haberleştirmişti. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında suçlamalar vardı. Tabii ki hiçbir şekilde olaya dahil edilmedi. Ben de bir gizli tanık kurbanıyım. Aslında bir değil, iki gizli tanık kurbanıyım. Çünkü ilk başta bizimkinin adı Meşe'ydi. Sonra bir baktık adı İlke oldu. Bunu daha önce anlattığım için anlatmayayım. Ve ben şimdi şunu merak ediyorum, ne zaman sıra gelecek bilmiyorum. Bana "Gizli tanık İlke sizin için böyle böyle dedi" diyecekler, ben de "Çıkartın İlke'yi, benim yüzüme söylesin" diyeceğim. Çıkacak mı?
Şimdi gizli tanıklarda uygulama şu: Uzak bir yerde duruyor, yanında bir savcı oluyor yanılmıyorsam ya da yargıç ve sonra sesi değiştirilerek duruşmaya katılıyormuş. Çok merak ediyorum yani benim hakkımda, diğerleri hakkında da herhalde ama ben hakkımda söylediklerinin yalan olduğunu bildiğim için; bir insan tanımadığı bir insan hakkında — belki beni medyadan falan biliyordur tabii o ayrı, ama şahsen tanıdığını sanmıyorum — niye böyle şeyler uydurur? Yani neye tanık? Benim hakkımda söyledikleri... Kendimden biliyorum, başka sanıklar da aynı şekilde söylüyorlar; bir şeye tanık olduğu yok. "Duydum ki", "söyleniyor ki" vesairelerle dolaylı dolaylı şeyler uyduruyor. "Olsa olsa", "herhalde böyledir"le bunları söylüyorlar.
Şimdi bizim zamanımızda — bizim zamanımız derken ben 12 Eylül'de yargılanmış birisiyim, örgüt davasından yargılanmış birisiyim — o zaman gizli tanık diye bir şey yoktu. Etkin pişmanlık diye bir şey yoktu. İtirafçılık vardı. Örgütlerin içerisinden birtakım insanlar, çok değildi sayıları, itirafçı olurlardı. Onlar özel olarak korunurdu ve onların ifadeleriyle çok kişi ceza almıştır. Hatta bunların bazılarının sonra yeni kimliklerle hatta yüz ameliyatıyla hayatlarına devam ettikleri söylendi. Birtakım efsanevi isimler vardı eskide. Bir de pişmanlar vardı ama pişmanlar şuydu: Cezaevlerinde pişman olanlar. Çünkü cezaevlerinde — en azından İstanbul'da böyleydi — siyasi tutuklular, sol siyasi tutuklular cezaevi koşullarına karşı sürekli direniş hâlindeydi ve bunun bir bedeli vardı: Sürekli işkence görmek, dayak, aile ziyareti yasağı vesaire vesaire ve bazıları buna ayak uyduramayıp pişman olurlardı ama mahkemeyle ilgisi yoktu onların. Onlar sadece bir koğuşa giderler, o koğuşta — ‘‘bağımsız koğuşu’’ denirdi oralara — bağımsız koğuşlarında iktidara sadık bir şekilde — iktidar dediğim cezaevi iktidarı tabii — hayatlarına devam ederlerdi.
Hiç unutmayacağım bir anım vardır. Dün mahkemede etkin pişmanların şeylerini duyunca aklıma geldi. Galatasaray Lisesi'nde okurken daha ortaokuldayız, solculuğa yeni başlamışız ve birtakım abiler var, beraber takılıyoruz. Sonra o abiler çok daha radikal bir yere geçtiler, bir iki tanesi. Bizi de çağırdılar, biz gitmedik onlarla beraber. Bunlar bizimle dalga geçtiler. Nasıl dalga geçtiler? "Bunlar korkak, pasifist" vesaire dediler. O olay yanılmıyorsam 77 yılında yaşandı, 1977. 1982 Ağustos ayında ben Metris'te tahliye oldum ve koridorda işlemlerin bitmesini bekliyorum. O arada bağımsız koğuşu açıldı. Yani Metris'te idareye boyun eğenlerin koğuşu açıldı ve başlarında gardiyan olan asker hepsini aşağılıyordu. Çok utanç verici bir şeydi böyle, çünkü teslim olmuşsunuz. Aşağılıyorlardı ve en önde aile görüşüne çıkıyorlardı, hiç unutmuyorum. En önde bana zamanında onu söyleyen abi vardı. Eh, işte böyle... Ve beni görünce böyle bir durdu. "Nasılsın? İyi misin?" dedi. Ben "tahliye oldum" falan dedim.
Ben çıktım, o benden herhalde sonra çıkmıştır. İşte böyle keskinler. Eminim öyledir. Birtakım insanlar; atıp tutanlar, büyük konuşanlar vesaireler iş birazcık zora geldiği zaman kendilerini kurtarmak için her şeyi yapabiliyorlar. Tanık olmadıkları olaylara tanık oluyorlar. Bilmedikleri konularda... En acısı da bence bu. En acısı değil aslında, ne diyelim; utanç verici olanı bu: Kendi altındaki insanlara suç isnat edip kendileri sözüm ona ‘‘özgür’’ olan insanlar. Bunun davasının önemi yok; İstanbul Büyükşehir ya da şu ya da bu hiç önemli değil. Bu çok kötü bir insanlık sınavı. Nasıl bakabiliyorlar yüzlerine yakınlarının, arkadaşlarının? Arkadaşları hâlâ var mı? Nasıl insan içine çıkıyorlar, çıkacaklar, merak ediyorum. Bu sonuçta hapis yatılır, yıllarca da yatılır. Çok yatanlar var böyle. Ama önemli olan insanlık onuru. İnsanlık onurundan bir kere vazgeçtiğiniz zaman her türlü şeyi pekâlâ uydurabiliyorsunuz. Yani etkin pişman, gizli tanık; Allah kimseyi düşürmesin diyorum.
Bugünün ithafı Lucescu'ya tabii ki, büyük teknik direktör. Romanyalı, 1945 doğumluymuş. Yani bayağı bir son ana kadar bu işi yaptı. Futbolculukla başlıyor. Dinamo Bükreş'le 7 kez şampiyonluk yaşamış. Biz onu neyle tanıdık tabii; Galatasaray'la tanıdık. Fatih Terim'le UEFA Kupası'nı almıştık. UEFA Süper Kupası. Fatih Terim İtalya'ya gidince Lucescu gelmişti ve onunla Real Madrid'i yenerek Süper Kupa'yı almıştık. Ondan sonra ne yaptı? Lig ikincisi olduk o sene, yani geldiği ilk sene. Ama orada bir Şampiyonlar Ligi çeyrek finaline kadar çıkma var. Sonra da şampiyonluk var. Ardından Beşiktaş'ın başına geçti ve 100. yılında Beşiktaş'ı şampiyon yaptı. 12. hafta lider olmuş Beşiktaş ve sonuna kadar bunu sürdürmüş. Çok büyük bir başarı. Beşiktaş için çok unutulmaz bir şey. Yani Galatasaray'dan sonra Beşiktaş'ı şampiyon yapmış olmasına sevindiğimi hatırlıyorum. Yani Lucescu adına en azından, öyle söyleyeyim. Daha sonra bir Türkiye gerçeğiyle karşılaştı Lucescu. Beşiktaş iyi başladığı bir sezonda, acayip bir maç, böyle 4-5 kişi birden oyundan atılmıştı falan, bir düşüşe geçti ve muazzam saldırıya uğradı. Kim saldırdı? Malum Türkiye'de futbol medyası diye ki o zamanlar daha çok televizyonda olurdu futbol medyası; Ahmet Çakar, Hıncal Uluç vesaire Lucescu'ya demediklerini bırakmadılar.
Çünkü Lucescu'da başka bir şey vardı, böyle bir sıradan insan. Yani o bizim kibirli yorumcularımız, sözüm ona yorumcularımız için kolay lokmaydı. O kadar şampiyonluk kazanmış birisi, o kadar başarı yaşamış birisi. Lucescu'yu Türkiye'ye küstürdüler ve hatta Ukrayna'ya gitti. Shakhtar Donetsk'e gidiyor ve hatta arkasından teneke çaldılar. Dediler ki "Göreceğiz orada boyunun ölçüsünü." Ne yapmış? Shakhtar'la UEFA Kupası kazanmış. Ukrayna'da 9 kez şampiyon olmuş. Bunun hepsi Shakhtar'la değil, bir de galiba Dinamo Kiev'le var. Sonra en son hâlinde bir ara Türkiye Millî Takımı'nın da başına geldi çok kısa bir süre. En son Romanya. Ve geldi, nerede? Beşiktaş'ın stadyumunda, İnönü Stadyumu'nda. Çok istiyordu tabii ki hayatının son demlerinde ülkesini taşımayı Dünya Kupası'na; olmadı. Elendi. Türkiye'de elendi ve İnönü Stadyumu'nda elendi. Ondan sonra da anladığım kadarıyla son maçı bu maçtı. Sonra da hayatını kaybetti. Lucescu çok kültürlü birisi. 5-6 dil bilen, genç yaşta okuyan, eden, sanatla ilgili ve oyuncuları sürekli buna teşvik eden birisi. Böyle birisi olduğu için de tabii Türkiye'deki birtakım, sözüm ona her şeyi bilen yorumcuların bir türlü içine sinmeyen birisi oldu. Ama şunu biliyorum: Gerek Galatasaray'ın gerek Beşiktaş'ın taraftarlarının gözünde hep babacan, başarılı birisi olarak kaldı. Kendisini saygıyla selamlıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
12.04.2026 CHP muhalefette niçin yalnız kaldı?
11.04.2026 Sürecin ve Türkiye’nin Demirtaş’a ihtiyacı var
10.04.2026 İktidar CHP’ye yönelik saldırılarını şiddetlendiriyor
09.04.2026 Gizli tanıklar neye tanık, etkin pişmanlar neden pişman?
08.04.2026 Salı günleri Devlet Bahçeli dinlemek
07.04.2026 Transatlantik: Zelensky'nin Ankara ve Şam ziyaretleri | Trump İran'ı tehdit etmeye devam ediyor
07.04.2026 Yılmaz Özdil olayı bize neler söylüyor?
06.04.2026 Ekrem İmamoğlu’nun karnesi
05.04.2026 Çözüm sürecinin önündeki en ciddi sorun: Öcalan’ın statüsü
05.04.2026 Sosyal medyada anonimliğin kalkacak olmasına sevinmeli miyiz?
12.04.2026 CHP muhalefette niçin yalnız kaldı?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı