İyi ki gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi bir huyu var

01.10.2020 medyascope.tv

1 Ekim 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Fehimcan Şimşek hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bu yayının başlığı Türkiye'de uzun zamandır çok kullanılan, özellikle sosyal medyada çok kullanılan bir şey: “Gerçeklerin er geç ortaya çıkma huyu var”. Bunun kaynağına bakındım: Prof. Erdal İnönü Sosyal-Demokrat Halkçı Parti'nin genel başkanıydı biliyorsunuz; galiba Türkiye'de kullanıma ilk o sokmuş; ama sonra, değişik alanlarda, magazinde, sporda çok kullanılan bir cümle ve biz bu cümlenin bir kere daha gerçek olmasını dün itibariyle yaşadık. Mâlûm, Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, basın toplantısında Temmuz sonundan itibaren verdikleri rakamların aslında vakaları değil, hastaları yansıttığını söyledi. “Tabloda hasta olarak yazılıyor, ama artık bundan böyle vaka sayılarını değil, hasta sayılarını veriyoruz” diye bir açıklama yapılmadan yapılmış bir değişiklikti ve biz de, sıradan insanlar, konuya çok hâkim olmayan insanlar, böyle bir uyarı da yapılmadığı için eski sistemin devam ettiğini düşündük ve buradaki rakamlara bakarak Türkiye'deki salgının seyrinin nasıl olduğunu kendimizce çıkartmaya çalıştık ve baktığımızda tabii ki çok iç açıcı bir tablo yoktu. Ama çok da büyük, kâbus yaratmaya neden olacak tablo da görmedik. Çünkü test sayılarıyla vaka sayıları –ki vaka sanıyorduk, hastaymış meğer– arasındaki oran çok ürkütücü değildi. Fakat burada açıklanan sayıların hasta sayısı olduğu, aslında vakaların bunun çok üzerinde olduğu ve devletin bunu gizlemek için böyle bir uygulamaya gittiği yolunda iddialar ortaya atılmaya başlandı ve nihayet dün Fahrettin Koca bunları kabul etti. Şöyle dedi: “Her vaka hasta değildir. Belirtisiz, salgın açısından önemli bulaştırıcılık olan, izole edilip ortalama bir hafta sonra testi negatif çıkan, asemptomatik pozitifleri salgındaki öncelikli sorun olarak göremeyiz. Yani pozitif çıkmış, ama semptom göstermiyor olanlar öncelikli sorun değil. Önemli olan artan hasta sayımız ve sağlık sisteminin gücünü korumasıdır.” Peki daha önce niye vakaları veriyordunuz, madem öncelikli sorun değildi? Tabii burada bir gizleme olayı söz konusu. Rakamlar, vaka sayıları artınca, bu gösterilmek istenmeyince böyle bir formül bulunmuş. Bu anlaşılıyor ve böylelikle insanlara çok da endişe edecek bir durum olmadığı gösterilmek isteniyor.
Bu şaşırtıcı bir şey değil. Nitekim en son yapılan Metropoll araştırmasında da insanların devlet tarafından salgınla ilgili yapılan açıklamalara güvenip güvenmedikleri sorulduğunda, bir önceki araştırmaya göre neredeyse iki katı artan bir güvensizlik görülüyor. Bunun içerisine AK Parti seçmenleri de dahil, MHP seçmenleri de dahil. İnsanlar belli bir aşamadan sonra, özellikle son dönemde, yani normalleşmenin yaşanmasından sonraki süreçte yapılan açıklamaların inandırıcı, ikna edici olmadığını düşünüyorlardı. Herhalde Bakan’ın bu itirafı –diyelim, kendisi itiraf olarak görmeyecektir–, bu son açıklamasıyla beraber bu oran alabildiğine artmıştır. Aslında konunun uzmanlarına baktığınız zaman, bu açıklama şu âna kadar yapılan resmî açıklamaların, özellikle her akşam belli bir saatte, genellikle akşam 19:00-20:00 arasında yayınlanan tabloların çok da fazla bir anlamının artık kalmadığını söylüyor. Çünkü daha baştan itibaren bu rakamların şeffaf olmadığı, gerçeği yansıtmadığı yolunda çok ciddi eleştiriler vardı. Bakan’ın bu açıklamalarından sonra artık kimin neye neden inanacağı konusu tam bir belirsizlik kazandı ve salgın kadar önemli bir olayda, küresel bir olayda, en temel ihtiyaç olan güven konusunda çok ciddi bir krizimiz var. Bu krizi insanlar dile getirmiyor olabilir. Çok yüksek sesle dile getirilmiyor olabilir, çünkü insanlar normalleşme istiyor.  Sadece devlet değil, insanlar da, vatandaşlar da, işlerini normal olarak yapmak istiyorlar ve salgının çok fazla lâfını etmek istemiyorlar. Burada da bir tür kadercilikle karşı karşıyayız. Önceki günkü yayında söylediğim gibi, vatandaşlar bir yerden sonra kaderlerine razı olmuş durumdalar.
 Sanki ortada bir tür adı konmamış bir sürü bağışıklığı uygulaması var. Burada adı “sürü bağışıklığı” diye konmuyor, kimse koymuyor, kimse böyle bir resmî açıklamayı yapmadı ve burada tabii bir başka boyut var. Genel olarak kamuoyunun önemli bir kısmı bundan çok da fazla rahatsız değil. Daha doğrusu, rahatsız olunca eline bir şey geçmeyeceği düşüncesiyle bir tür kabullenme hâli var ve bu ülkeler için, toplumlar için hiç iyi bir şey değil. Türkiye için hele hiç iyi bir şey değil. Şimdi biz bu gerçekle baş başa kaldık. Aslında son iki ayda söylenen, belki de daha fazla süredir söylenen, belki baştan itibaren söylenen rakamlar bizi yatıştırmak için söyleniyormuş, bize gerçeği anlatmak için söylenmiyormuş, olay çok daha büyükmüş. Bu konuda değişik dönemlerde rakamların gerçeği yansıtmadığını söyleyen Türk Tabipleri Birliği temsilcileri, Tabip Odaları temsilcileri, bazı belediye başkanları galiba büyük ölçüde haklılarmış. Zaten Türk Tabipleri Birliği'nin bu kadar hedef alınması, özellikle Devlet Bahçeli tarafından hedef alınmasının da bir nedeni herhalde bu. Çünkü burada örtülmek istenen bir gerçeği, hakikati açmaya çalışan, göstermeye çalışan birtakım sivil inisiyatifler söz konusu ve bunlar resmî çevreleri çok ciddi bir şekilde ürkütüyor.  Aslında bu yaşadığımız, her zaman, tarihin her döneminde böyle şeyler olmuştur. Her zaman için devletler ya da yönetici sınıflar hep gerçekleri istedikleri gibi eğip bükerek insanlara, toplumlara, vatandaşlara iletmişlerdir ve vatandaşlar güçleri oranında buna karşı sahici gerçekleri –nasıl bir lâfsa şu anda aklıma geldi– ama gerçeğin ta kendisine ulaşma imkanları olduğu ölçüde belki ulaşabilmişlerdir ve genellikle de kendilerine sunulanla yetinmişlerdir. Ama günümüzde bir başka boyut var. Bu da hakikat-sonrası çağ dediğimiz çağda bu artık her alanda yaşanan bir olay. Bu Türkiye'nin, dünyanın her köşesinde, her olayda, özellikle egemen güçlerin, devletlerin, egemen medyanın ya da egemen sınıfların, artık herkesin çok kolaylıkla başvurdukları, ihtiyaç olmasa bile başvurdukları bir şey hâline geldi: Gerçeği çarpıtma, eğip bükme, tam zıddını gösterme ya da bir kısmını gösterme. Bu olayda da bu kadar hayatî bir olayda başından beri bir şekilde bunu yaşıyormuşuz.
Burada tabii salgının ilk günleri geliyor aklıma. Hepimiz bir şekilde, Fahrettin Koca'nın o ilk günlerdeki çıkışlarına hepimiz olmasa bile ben dahil birçok kişi, onlara bir olumluluk, pozitiflik atfettik. Onun AK Parti iktidarında, Erdoğan yönetiminde yönetici sınıfın, yönetici seçkinlerin, bakanların, danışmanların vs. pek yapmadığı bir şeyi yapmaya çalıştığını, herkese seslenen daha şeffaf bir profil çizdiğini düşündük ya da düşünmek istedik, temenni ettik. Ondan gelen en ufak bir şeyi, değişik yayın organlarından gazetecilerin de sorularını alabilmesini, bunların canlı yayınlanabilmesini önemli bulduk.
Bir zamanlar Deniz Türkali'nin bir oyunu vardı: “Küçük Sevinçler Bulmalıyım” – kendisine de buradan bir selam yollayalım. Küçük sevinçler, bunlardan küçük sevinçler üretmeye ve ülkemiz için hâlâ bir umudun olabileceğini düşünmek istedik ve o da çok kısa bir süre içerisinde hüsranla sonuçlandı. 
Hatırlıyorum, yaptığım yayınlarda Fahrettin Koca'nın tasavvuf ehli olmasına da referans vermiştim. Bunun çok da fazla bir anlamı olmadığını görüyoruz. Tabii ki esas önemli olan kendisinin özel hastane sahibi olması herhalde ve bu nedenle seçilmiş olması, tıpkı Turizm Bakanı’nın, tıpkı Milli Eğitim Bakanı’nın da hepsinin kendi sektörlerinde patron olmaları gibi. Bu noktada Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk da küçük çaplı bir heyecan yaratmıştı. Onun da kısa bir süre içerisinde, çok da fazla heyecan yaratmadığını ya da bir hayal kırıklığı yarattığını gördük. Bu neden böyle oluyor? Kişilerden mi kaynaklanıyor? Sistemden mi kaynaklanıyor? Tabii ki sistemler kişilerle birlikte yürüyen şeyler. Ama esas olarak bu Cumhurbaşkanlığı Başkanlık Sistemi denen Türk tipi –pardon, neydi adı? Adının ne olduğunu bile unuttuk ama– Türkiye'deki sistem, “Türk tipi başkanlık sistemi” diyelim. Türk tipi başkanlık sisteminin en büyük özelliği bunun içerisinde yer alan, belli bir alanda kendisine yetki sağlananların hemen o kabın şeklini almaları ve oranın içerisinden hareket etmeleri, hesap veriyormuş gibi yapıp, şeffaflık vaat edip, aslında hiç de bunu yapmamaları ve gerçekleri eğip bükmeleri, örtmeleri. Mesela okullar ne zaman açılacak?  Kim biliyor, nasıl biliyor ya da nasıl olacak eğitim? Bunların hepsi hâlâ muallakta. Normal olarak bu tür hususlarda; tüm toplumu, bu kadar çok geniş kesimi ilgilendiren konularda Türkiye'de benim çocukluğumdan beri yaşadığım, tanık olduğum parlamenter sistem içerisinde, bakanların, yetkililerin, başbakanların ya da müsteşarların hepsinin bir –tam kelime bu mu bilmiyorum ama– sorumluluk duygusu diyeceğim başka bir şey var. Yani ulaşılabilirlerdi ve birtakım konularda açıklamalar yapmak, bir şeyler söylemek, bir şeyler yapmak zorundaydılar. Çünkü birileri Meclis ya da medya bir şekilde onları denetleyebiliyor, sorgulayabiliyordu. Şu anda tamamen işler büyük ölçüde keyfiyete kalmış durumda. Demin okuduğum, Sağlık Bakanı’nın açıklaması neydi? “Semptom göstermeyen vakalar önemli değil, hastalar önemli.” Bunu söyledi ve bitirdi. “Peki o zaman niye daha önce vakaları açıklıyordunuz da sonra vazgeçtiniz?” diye bir soruyu sorduğunuz zaman, bu soru boşlukta kalıyor. Çünkü muhatap bulamıyorsunuz. Bunlar söyleniliyor ve gidiliyor. Bunu kamusal alanda tartışma imkânı yok. İnsanlar, bu konunun birtakım uzmanları bu cümle üzerine birçok söz söylediler ve bunların en anlamlılarından birisi de tabii bütün bu yaşananlardan sonra Bakan’ın istifa etmesi gerektiğiydi. Ama bunların olmayacağını büyük bir ihtimal de görebiliyoruz. Belki şöyle bir hususa vurgu yapabiliriz: Bir Bilim Kurulu var; bu Bilim Kurulu’nda çok sayıda işin uzmanı kişiler var; başından itibaren bu Bilim Kurulu’nun bir yetkisi olmadığı anlaşılıyor, ama her şeyde de Bilim Kurulu öne çıkartılıyor — alınan kararlarda vs.. İhtiyaç duyulduğunda, Bilim Kurulu devletin salgınla mücadelesine getirilen eleştirilere karşı bir tür kalkan işlevi görüyor anladığım kadarıyla — bir şey bildiğimden söylemiyorum, ama akıl yürütmeyle söylüyorum. Bakan’ın rakamların aslında vaka değil de hasta olduğunu açıklaması, herhalde Bilim Kurulu’ndan gelen birtakım itirazlarla gerçekleşti. Çünkü ne zamandan beri, Temmuz sonundan beri yapılan bir uygulama bu. İşte ilk defa Eylül sonunda açıklanma ihtiyacı hissediliyor. Belli ki burada artık engellenemeyen bir tazyikle karşı karşıya kalmışlar. 
Gerçekler ortaya çıkıyor, eninde sonunda ortaya çıkıyor. Daha henüz gerçeklerin çok az bir kısmı bu. Kim bilir üzeri örtülen başka ne gerçekler var? Bunlar da er geç ortaya çıkacak, iyi ki ortaya çıkacak; ama burada soru şu: Ortaya çıktıktan sonra ne olacak?  İşte burada, gerçeklerin ortaya çıkmasıyla beraber dönüştürücü bir güce ihtiyaç var. Bu gerçekler üzerinden siyasetin üretilebilmesi gerekiyor. Bunu yapabilmek gerekiyor. Şu anda kaç aydır Bakanlığın bir şeyi bir şekilde kamuoyunun “dikkatine sunmadığı” –diyelim, en “kibar” kelime bu olabilir, cümle bu olabilir– ortaya çıktı ve bunun üzerinden söylenecek çok şeyi var muhalefet partilerinin ya da kurumların, şunların bunların... Ama bunlar çok fazla etkili bir şekilde karşımıza çıkamıyor.
Türkiye'de büyük medya büyük ölçüde devletin denetiminde olduğu için, hatta sosyal medyayı da büyük ölçüde kontrol altına aldıkları için, bir bakıyorsunuz oralarda da sesler ya yayılamıyor ya da hemen bastırılıyor. Daha önce “Yeni Ekonomi Programı” açıklandıktan sonra, sosyal medyada yapılan “Berat Albayrak'ın yanındayız” kampanyaları, çalışmaları diyelim, şimdi bir tür “Fahrettin Koca'nın yanındayız”a dönüşüyor vs.. Bunlarla da olay dengelenmeye çalışılıyor. Böyle bir talihsizlikle karşı karşıyız.

Şunu söyleyerek bitirmek istiyorum. İyi ki gerçeklerin ortaya çıkma gibi bir huyu var. Ama maalesef gerçekler ortaya çıktıktan sonra da bunların Türkiye'nin daha iyiye gitmesine, sorunların çözülebilmesine yetmediği diye de bir gerçeğimiz var. Gerçekler ortaya çıkıyor, ama bu gerçekler üzerinden bir şeylerin değiştirilebilmesi, bazı sorunların çözülebilmesi gerekiyor. Henüz bu potansiyel kendini göstermiyor. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum. Bugün normal şartlarda Ayhan Bilgen hakkında bir yayın yapacaktım. Kars Belediye Eşbaşkanı gözaltında, hâlâ gözaltında. Onu daha sonra, durumu netleştikten sonra yapma sözü vereyim. Uzun yıllardır tanıdığım, çok sevdiğim, çok saygı duyduğum bir siyasetçidir Ayhan Bilgen. Daha kendisi HDP'de siyaset yapmadan önceden beri tanıdığım birisidir ve onun başına gelenler de aslında aynı husus. Aslında sadece o değil; o ve arkadaşlarının başına gelenler aynı. İşte, gerçeklerin örtülüp bu sahte şeylerle insanların gözaltına alınmaları… ki Ayhan bu konuda yazılı bir açıklama ile isyan etti biliyorsunuz. “Artık bu oyunları oynamayacak kadar, demokrasi oyunu oynamayacak yaştayım” diye uzun bir açıklama yaptı ve istifa edeceğini söyledi. Nitekim onun daha istifa etmesi beklenmeden bugün Kars'ta arkadaşlarına yönelik ciddi bir operasyon yapıldı ve muhtemelen kayyum atanacağı söyleniyor. Orada da gördük aslında –yayın yapmayacağım dedim, ama bir tür yapıyorum–, orada da gördük: Her koşul altında insanlar siyaset yapabiliyorlar. Ayhan Bilgen'in o yazılı açıklaması da gözaltından, herhalde avukatları üzerinden yolladığı açıklama Türkiye'de gündem belirleyebiliyor. Demek ki kimsenin şikâyet etmeye hakkı yok. Her koşul altında doğruları söylemek, gerçeklerin karartılmasına karşı mücadele etmek mümkün. Bahane çok, ama aslında bunların yapılabilmesi için zemin her zaman için var ve elverişli bir zemin var. Önemli olan bunu yapabilmek. Bu konuda bir iradeyi hayata geçirebilmek. Evet, dünkü açıklamasıyla beraber Sağlık Bakanı Fahrettin Koca'nın artık kamuoyunda tekrar eski babacan, şeffaf Sağlık Bakanı imajını tesis etmesinin kolay kolay mümkün olabileceğini sanmıyorum. Ama bu olay bir Fahrettin Koca olayı değil. Bu olay çok daha büyük bir olay. Gerçekler iktidarların düşmanı oluyor. Türkiye'de AKP iktidarının en önde gelen düşmanlarından birisi gerçekler. Bunu eğip bükemiyorlarsa en azından gizlemeye çalışıyorlar; ama iyi ki gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkma gibi bir huyu var.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
15.10.2020 Bekir Ağırdır, “Hikâyesini Arayan Gelecek” kitabını Ruşen Çakır’a anlattı
12.10.2020 Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan, iktidar ve Erdoğan’a yönelik eleştiri çıtasını ayrı ayrı yükseltiyorlar
11.10.2020 Türkiye’nin heder edilen “yumuşak güç”ü
09.10.2020 Rövanşist olmadan hesaplaşma mümkün mü?
09.10.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (35): Erdoğan AKP'yi Albayrak'a mı bırakacak? Sayıştay raporları, muhalefet içi temaslar & Kavala iddianamesi
08.10.2020 Erdoğan’ın çekirdek seçmeni: Efsaneler ve gerçekler
07.10.2020 Yoksulun sabrı, zenginin kibri
06.10.2020 HDP’yi yok saymak mümkün mü? Ruşen Çakır, Osman Sert ve Burak Bilgehan Özpek tartışıyor
06.10.2020 “Borgen”: Bir Danimarka dizisinin siyaset ve medya üzerine düşündürdükleri
05.10.2020 Dünyayı vasatlar yönetiyor, ya Türkiye’yi?
15.10.2020 Bekir Ağırdır, “Hikâyesini Arayan Gelecek” kitabını Ruşen Çakır’a anlattı
24.07.2020 Erdoğan’s greatest strategic mistake
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı