İstanbul Sözleşmesi İslâmcı sözleşmeyi çatırdatıyor

02.08.2020 medyascope.tv

2 Ağustos 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Fazıl Alp Akiş hazırladı.

Merhaba, iyi günler ve tabii ki iyi bayramlar. İstanbul Sözleşmesi’ni konuşmaya devam ediyoruz. Türkiye'nin gündeminde her geçen gün daha fazla yer işgal eden bir konu oldu. Bu konu esas olarak kadınlar üzerinden tartışılıyor. Kadın dernekleri, feminist hareket, başından beri İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyor ve hayata geçirilmesini istiyor. Çünkü kabul edilmiş bir sözleşme, ama gereği yapılmış bir sözleşme değil. Buna karşılık olarak da iktidarı destekleyen bazı çevreler bu sözleşmenin örf ve âdetlere aykırı olduğunu, aile yapısını parçalamayı hedeflediğini ileri sürüp kaldırılmasını istiyorlar. Ve büyük ölçüde de kaldırılma eğilimi iktidar tarafından da benimsenmiş gözüküyordu.


Avrupa’da, Doğu Avrupa’da bazı örnekler yaşanıyor. Polonya’da örneğin, onlar da kaldırmayı düşünüyorlar. Türkiye’de de bir kaldırma eğilimi güçlendi, önce Numan Kurtulmuş’un açıklamasıyla başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan da kaldırılması yönünde işaretler verdi ve bu arada birtakım İslâmî yapılar ve şahsiyetler bu konuda birbirleriyle yarışırcasına, birbirlerini çiğnercesine İstanbul Sözleşmesi aleyhtarı çıkışlar yaptılar. 

Bu aslında geleneksel olarak böyledir, hep böyledir. İşareti devletten alırlar, devletin bu olaya onay verdiğini görürler ve orada, bütün içlerinde birikmiş ne kadar öfke, hırs, ihtiras, ne varsa hepsini dökerler. Ama burada işaretin devletten gelmiş olması önemlidir. İstanbul Sözleşmesi’nde bu ayrıca önemli; çünkü Türkiye bunun başını çekti. O tarihte başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’ni Türkiye’nin bir zaferi olarak lanse etti. Dolayısıyla ona karşı çıkmak Erdoğan’a karşı çıkmak anlamına gelecekti. Bu nedenle “kol kırılır yen içinde kalır” düşüncesiyle, İslâmî câmiada bir çok kişi, istemeye istemeye bu sözleşmeye karşı sessizliği tercih etmişti yıllar boyunca. Ama Erdoğan’dan da işaret gelince, Numan Kurtulmuş'tan, Erdoğan’dan, ve diğer iktidar sözcülerinden işaret gelince, birden zincirlerinden boşanmış gibi aldılar başlarını gittiler ve büyük bir zafer sarhoşluğuyla bunun kaldırılmasının an meselesi olduğu düşüncesiyle gittiler.

Fakat bu coşku hâli, bu kendini kaybetme hâli, çok ciddi hatalara da yol açtı. Bunlardan birisi de hiç şaşırtmayacak şekilde Abdurrahman Dilipak tarafından yapıldı. Aslında Abdurrahman Dilipak, üzerinde çok söz söylenmesi gereken biri değil; ama onun bu olayda, 27 Temmuz’da Yeni Akit gazetesinde “AKP'nin papatyaları” diye yazdığı yazıyla işin akışı değişiverdi; çünkü Dilipak kendisini “sessiz çoğunluğun atanmamış sözcüsü” olarak tanımlıyor. İddiaya göre İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkan çok geniş bir kesim var, ama onlar seslerini çıkartmıyorlar, o kendisini ve bazı kişileri bu konuda bir çeşit sözcü olarak görüyor. 

Ve Abdurrahman Dilipak Istanbul Sözleşmesi hakkında bildik şeyleri söyledi, ama ölçüyü şöyle kaçırdı: Sözleşme konusunda, sözleşmeye destek verdiğini düşündüğü KADEM’i hedef aldı.  KADEM ki, İslâmî câmianın feminist hareketlere ve derneklere karşı kurduğu alternatif bir yapı, Sümeyye Erdoğan Bayraktar başkan yardımcısı, yani Erdoğan ailesinin doğrudan desteği olan bir yapı. KADEM kadın-erkek eşitliği konusunda çıkışlar yaptı dönem dönem; ama bunlar, İslâmî câmianın erkekleri tarafından devamlı bastırılmak istendi.
İstanbul Sözleşmesi’ne de başta sahip çıkıyor gibiydiler; ama sonra iktidarın içerisinden gelen tepkilerle bir tür geri adım attılar. Fakat Abdurrahman Dilipak bütün bunların hepsini bir kenara bırakıp hoyrat bir şekilde KADEM’i, adını vererek, ve de şu anda Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı olan, yeniden seçilen, eskiden Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Fatma Şahin’i isim vererek hedef gösterdi. Ve bu yazının içerisinde “fahişe” ibaresi de geçti ve ortalık karıştı. İslâmî câmianın kadınları, kadın hakları konusunda belli iddiaları olan kişiler tek tek, ardından KADEM dernek olarak açık bir şekilde tavır aldılar. Ve tavır almak sadece Dilipak ve benzeri –ki sayıları aslında çok değil, ama sesleri gür çıkıyor bunların– olanları hedef almanın ötesinde, İstanbul Sözleşmesi’ni savunmaya başladılar.

Yani şöyle bir şey oldu: “Bunlar karşı çıkıyorsa bu iyi bir şeydir” noktasındalar. Şu anda İstanbul Sözleşmesi konusunda o câmiada dengeler ciddi bir şekilde değişiyor. Ve AKP de Dilipak hakkında dava açacağını belirtti Fatih Şahin, genel sekreter. Ve bu açıklamayı yaparken de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi dahilinde hareket ettiğini söyledi. Zaten AKP’nin genel başkanı Erdoğan, dolayısıyla ondan habersiz böyle bir durumda bir tasarrufta bulunmaları zaten söz konusu olamaz.


Yani işler tersine dönüyor. Peki niye böyle oluyor? Aslında bu Türkiye’de İslâmî hareketin kısa dönemdeki tarihiyle alâkalı bir şey. 80’li yıllarda İslâmî hareketin Türkiye’de yükselişe geçmesinde kadınların çok ciddi bir rolü oldu. Hem harekete doğrudan katıldılar, hem de 80’li 90’li yılların en temel mücadele konusu olan başörtüsü meselesinin doğrudan mağduru oldular.


Aslında Türkiye’de büyük ölçüde 80’li 90’li yıllarda ortaya çıkan İslâmî hareketlerin büyük bir çoğunluğunda kadın ağırlığı gittikçe arttı ve bu kadın ağırlığı bu hareketlerdeki erkek egemen zihniyeti de büyük ölçüde esnetti, çatırdattı. Ama kadınlar yine de kendiliğinden harekete katkıları ölçüsünde hareket içerisinde iktidar alanı istemekten çekindiler, hep dışlandılar, yönetici yerlere gelme konusunda dışlandılar. En fazla, vitrin olarak milletvekili adayı gösterildiler veya belediye başkanı adayı gösterildiler veya il başkanı oldular. Ama büyük bir çoğunluk hep erkekler oldu. Ama kadınların bu süreç içerisinde kadın kimliğine sahip çıkmasıyla, bu yaşadıkları mağduriyetler, azalacağına daha da arttı. Mağduriyet derken eskiden devletten gelen mağduriyet, kendi hareketleri içerisinden gelen mağduriyetler olarak değişti. Ve burada dipten bir kadın hareketi gelişti. Bazıları açık açık kendini feminist olarak tanımladılar ve ana hareketten koptular. Diğer feminist hareketlerle, kadın hareketleriyle daha fazla yakınlaştılar. Bazı kadınlar bütün inançlarını, kılık kıyafetlerini koruyarak İslâmî hareketi terk edip sol ya da sola yakın hareketlere ya da partilere de yöneldiler. Tabii ki bunların sayısı azınlıkta kaldı.

Bütün bu süreçte baktığımız zaman, AKP’nin tek başına iktidarı ve iktidarla beraber dindar kesimlerin iyice güç kazanması ile beraber kadınlar da güçlendi ve bunların içerisinde bazıları iktidarın nimetlerinden istifade edip, yani kişisel çıkarlarını her şeyin önüne koyup, diğer konuları, sorunları çok fazla görmezden geldiler. Öte yandan yine sayıları az olmakla beraber bazı kadınlar da bu hareketin içerisinde, iktidarın içerisinde kadınlara özerk bir alan açmak için çaba gösterdiler. Bu çabanın çok destek gördüğü söylenemez; kadınlar büyük ölçüde kendi başlarına bunu yapmaya çalıştılar. Az sayıda erkeğin desteğini aldılar ve yine de, yine buna ek olarak kendisi gibi olmayan kesimlerin de çok az desteğini aldılar, ilgisini gördüler. Genellikle onlara önem atfedilmedi.

Ama şimdi baktığımızda, KADEM gibi yapılar –ki bu yapıların içerisinde AKP iktidarının en önde gelen isimlerinin kızları, eşleri yer alıyor–, belli bir güçle hareket ediyorlar. İmkânları geniş, ekonomik olarak fon bulmakta zorlanmıyorlar. Abdurrahman Dilipak’ın bir suçmuş gibi söylediği, yurtdışından da fon buluyorlar. KADEM ve benzeri kuruluşların faaliyetleri Avrupa Birliği başta olmak üzere kadın haklarının geliştirilmesini isteyen, savunan ve teşvik eden çevreler tarafından da görülüp takdir ediliyor ve belli ölçülerde destekleniyor. Ama hâlâ çok zor durumda olduklarını, güçleri oranında –ki güçlüler– ama güçleri oranında bir iktidarları olmadığını kabul etmek lâzım.


Abdurrahman Dilipak olayında “Bir musibet…” diye başlayan atasözünü yaşıyoruz. Böyle bir çıkış, böyle bir çirkin çıkış, lümpen bir çıkış olmasaydı, belki de bu kadınlar yine adım adım iktidarın İstanbul Sözleşmesi’nden uzaklaşması sürecine çok fazla ses çıkartmayacak, bağırlarına taş basacaklardı. Fakat bu çıkış ve benzeri çıkışlar tek değil. Dilipak, biliyoruz, birbirinden farklı yerlerde çoğu erkek, az sayıda da kadın, İstanbul Sözleşmesi üzerinden kadınlara ve kendileri gibi düşünmeyen, yaşamayan insanlara hakaret kusmaya, onları hedef göstermeye devam ediyorlar. Ve bu olaylardan sanki bir kıyamet alâmetiymiş gibi bahsediyorlar. Bu çıkış ve benzeri çıkışlar bir yerden sonra “ya herru ya merru” noktasına getirdi bazılarını. Ve öyle bir noktaya geldiler ki, “O zaman biz de İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkıyoruz” dediler. 


Şu an güçlü bir desteği var İstanbul Sözleşmesi’nin. Beklenmedik bir şekilde İslâmî hareketin içinde veya İslâmî câmia içerisindeki sözleşmeyi çatırdattı, çatırdatıyor. O sözleşme nedir: “İçimizde sorunlar olabilir, farklı görüşler olabilir; fakat egemen olana tâbi olalım, sayıca az olanlarımız sesini çıkarmasın, ‘nasılsa düzelir’ desin, şükretsin, tevekkül göstersin”. Böyle bir sözleşme vardı ve burada bu sözleşmede, elinde kalem olan, yani imzayı basan, mührü basan erkeklerdi. Ve erkeklerin de en sert, en kaba, en maço, en lümpen olanlarıydı. Şimdi bu sözleşme çatırdıyor. Sonuçta bir kopuşa yol açar mı açmaz mı bilmiyorum, ancak bugün baktığımda, Abdurrahman Dilipak’ın köşe yazısının “aşırılığın zararları” üzerine olduğunu görünce, herhalde birazcık ders çıkarmışlar diye insan düşünmeden edemiyor.


Dilipak ve benzerleri Türkiye’de bir şeyin temsilcisi. O şey, yok olan bir şey. O şey, yok olması gereken ve yok olan bir şey. Ve onların hiddeti, saldırganlığı zaten kaybetmelerinin verdiği hiddet. Kaybetmelerinin verdiği hiddetle beraber daha da saldırganlaşıyorlar ve bir yerde iktidardan destek gördüklerini düşündükleri anda da iktidarın diliyle “Her şeyi dizayn etmeye” çalışıyorlar; ama burada ölçüyü kaçırdıkları zaman da iktidarı karşılarına alıp birdenbire son sürat duvara toslayan kamyona dönüşüyorlar.

Dilipak’ın övgüyle bahsettiği bir iş insanı var: Erol Yarar, MÜSİAD’ın kurucu başkanı. O yazıda Dilipak iş çevrelerinin, dindar iş çevrelerinin kendilerine destek olmamalarından yakınıyor, Murat Yetkin “Yetkin Report”ta yazdığı yazıda buna, “Para istiyorlar ve alamamaktan şikâyetçiler” diye yazmış. Bilmiyorum para mı istiyorlar, olabilir, hiç şaşırtıcı olmaz. Orada örnek olarak Erol Yarar’ı vermiş. Erol Yarar İstanbul Sözleşmesi’ne açıkça karşı çıkan bir iş insanı. Onun MÜSİAD kuruluşunda ve sonrasında Türkiye'de nasıl bir iz bıraktığını bilen bilir. Bir keresinde bir devlet adamının yurtdışı seyahatinde aynı uçakta MÜSİAD heyeti de vardı ve Erol Yarar’lar da vardı, hayatta ilk ve son görüşüm odur. MÜSİAD’ın diğer üyeleri ve çalışanları onun karşısında önlerini ilikliyordu, o kadar bir otorite sahibi birisiydi; ama MÜSİAD başkanlığı bittikten sonra kendisi de ortadan yok oldu.

Bunlar iktidarla ilgili bir şey. İnsanlar iktidar istiyor, iktidarlarını korumak istiyor. İktidarlarını artırmak istiyor ve iktidarlarının önünde gördükleri ne varsa ezip geçmek istiyorlar. Erkek egemen sitemde ve erkek egemen İslâmî harekette de birtakım erkekler kendilerine olduklarından çok daha fazla güç atfedip önlerinde engel yarattığını düşündükleri kadınları ezip geçmek istiyorlar. Ama bu son olayda gördüğümüz gibi hiç de o kadar kolay bir şey değil. Şu anda çok acınası bir haldeler. 

Umarım bu dalga, bu direniş giderek artar ve içeriden İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkma dinamizmi, hareketliliği daha fazla artar. Biliyoruz ki AKP iktidarı, Erdoğan, kendinden olmayan kesimlerin itirazlarını vs. hiçbir şekilde kale almıyor. Türkiye çoğulcu bir ülke değil, rakiplerin, muhalefetin söyledikleri şeylerin tersini yapmak gibi bir tercihleri var. “Onlar ne söylüyorsa tersi doğrudur” gibi bir yaklaşımları var. Burada ne mutlu ki, nihayet içeriden birileri İstanbul Sözleşmesi’nin aslında iyi bir şey olduğunu, savunulması ve hayata geçirilmesi gereken bir şey olduğunu söyledi. Burada işler şu an kilitlenmiş gibi gözüküyor. 

Bu sözleşmenin kaldırılmayacağı anlamına gelmez, ama sözleşmenin iptal edilmesi halinde içerideki kadın direnişi ve onlara destek olan az sayıdaki erkek direnişinin daha da artacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.09.2020 Hâlâ AKP diye bir parti var mı?
17.09.2020 İktidarın tabipleri hedef almasının nedenleri ve anlamı
16.09.2020 İslam’da tarikat ve cemaatlerin yeri: Prof. Mustafa Öztürk ile söyleşi
15.09.2020 Ruşen Çakır ve İsmail Saymaz tartışıyor: Tüm yönleriyle tarikat ve cemaatler
11.09.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (31): Türkiye-Fransa gerginliği, Demirtaş söyleşisinin yankıları & salgınla mücadelenin gidişatı
09.09.2020 CHP’nin tanık olduğum 50 yılı
08.09.2020 Erdoğan artık neden eskisi gibi gündemi belirleyemiyor?
07.09.2020 Selahattin Demirtaş, Ruşen Çakır’ın sorularını cevapladı: “Dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim”
07.09.2020 Selahattin Demirtaş’ın farkı
05.09.2020 Tarikat Sorunu : Çözüm Yasakçı Olmayan Laiklik
19.09.2020 Hâlâ AKP diye bir parti var mı?
24.06.2020 Turkey-Egypt: The unending fight
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı