İstanbul Barosu Başkanı Prof. İbrahim Kaboğlu anlatıyor

21.10.2026 medyascope.tv

21 Ekim 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Hafta sonu İstanbul Barosu genel kurula ve seçime gidiyor. Çok önemli. 60.000’i aşkın aktif üyesi olan bir barodan bahsediyoruz. Çok köklü bir kurum ve çok sayıda aday yarışacak. Şu anda baronun başkanı olan Profesör İbrahim Kaboğlu, Değişim İçin Avukatlar Grubu'nun adayı olarak yeniden hafta sonu yarışacak diyelim, baro başkanlığı için. Kendisi stüdyoda konuğumuz. Onunla bugüne kadar, yani son iki yılda yaptıklarını, seçimi ve bundan sonra neler yapmayı düşündüğünü konuşacağız. Hocam hoş geldiniz.
İbrahim Kaboğlu: Hoş bulduk. İyi yayınlar diliyorum.

Ruşen Çakır: Sağ olun. Ben iki yıl öncesini hatırlıyorum. Siz çok da hevesli değildiniz baro başkanlığı için diye hatırlıyorum. Yanlışsam düzeltin ama bir değişim için avukatların sizi ikna ettiğini biliyorum. İki yıl geçti. Galiba pişman değilsiniz ki yeniden aday olmuşsunuz.
İbrahim Kaboğlu: Şöyle; çok istekli olmak ya da olmamak ötesine geçti Türkiye'nin durumu. Aslında şimdi de sorarsanız yine çok istekli değilim. Yani aslında ikinci kez aday olmayı düşünmüyordum ama üç neden var. Bir; gerçekten çok talep oldu, çok istek var. Yani "Size oy vermedik iki yıl önce ama sizin yaptıklarınız, sizin verdiğiniz hukuk mücadelesi, hukuku etkili kılma yolundaki çabalarınız nedeniyle size oy veriyorum." diyen çok değişik kesimlerden avukatlar oldu, avukat grupları. Birinci neden o. İkinci neden; iki yıl öncesine göre Türkiye hukuk bakımından çok geriledi. Evet, biz İstanbul Barosu olarak çok mücadele ettik ama Türkiye genelinde çok geriledi. Üçüncü bir neden var; bize karşı, hukuk hakkını istediğimiz için, yani bir soruşturma talep ettiğimiz için – ki bu bizim Avukatlık Kanunu'nda var: hukukun üstünlüğünü savunmak, insan haklarını korumak – bize çok ciddi davalar açıldı. Şimdi bu üç neden beni, yeniden aday olma konusunda yoğun çağrılar karşısında sessiz kalmamı engelledi. "Hayır, ben bu tarihi sorumluluk karşısında sessiz duramam." dedim, "Seyirci kalamam." dedim ve "Evet" dedim. Çünkü bu deneyimlerimiz, iki yılda kazandığımız... Evet, çok yıprandık, çok hırpalandık, çok yorulduk da ama çok ciddi deneyimler de kazandık, çok önemli işler de yaptık, bunlara imza attık.

Ruşen Çakır: O işlere geleceğim. Şunu biliyorum; ben gerek gazeteci olarak ama aynı zamanda tutuksuz sanık olarak Büyükşehir Belediyesi davasında yargılanıyorum, ama gazeteci olarak da tabii birçok kez gittim ve bunların çoğunda da sizinle karşılaştım, şahsen sizinle. Bir de anladığım kadarıyla siz oraya Baro olarak düzenli bir tür nöbetçi de yolluyorsunuz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası tek dava değil ama en sembol dava ve oraya bakıldığı zaman da Türkiye'deki hukuk düzeni ya da yargının ne kadar tarafsız ve bağımsız olduğu, olup olmadığı meselesi ortaya çıkıyor ki bunlar tam da sizin başkan olduğunuz döneme denk geldi. Neredeyse siz seçildikten kısa bir süre sonra, değil mi, 19 Mart süreci yaşandı. Ne dersiniz, bu son dönemdeki özellikle CHP'den seçilen belediyelere yönelik operasyonların hukuki perspektifinden baktığınız zaman?
İbrahim Kaboğlu: Şöyle; Silivri gerçekten belirttiğiniz gibi haliyle İstanbul'da ve İstanbul, Silivri ve İstanbul bir tür Türkiye'de adaletsizliklerin merkezi konumunda. Yani bunlara baktığımız zaman Türkiye'deki adaletsizlikleri yansıtan bir yer görünümünde. Bu görevden alınan ve parti değiştiren adaylara baktığımız zaman esasen bunun da merkezinin İstanbul olduğunu görüyoruz. 19 Mart'tan itibaren dediniz, gerçekten çok önemli bir tarih. Mesela biz de Silivri'de yargılandık. İstanbul Barosu’na karşı açılan dava tam bizim göreve geldiğimizden iki ay sonra. Yani 20 Ekim'de göreve geldik, 21-22 Aralık'ta hemen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti. Mesela ben göreve başladıktan birkaç gün sonra Ahmet Özer görevden alındı. Ben o sabah hastanedeydim, bir rastlantı olarak Münevver'le, eşimle hastanedeydik, onu şeye götürmüştüm. Telefon geldi bana, dendi ki: "Görevden alındı ve şu anda Vatan'da." Münevver'e dedim ki: "Sen kal hastanede, ben İstanbul Barosu Başkanı olarak hastanede daha çok geçirecek şeyim yok." Ve gittim ben Vatan önünde, Ahmet Özer'in bu şekilde sabahın köründe bir şafak operasyonuyla gözaltına alınmasının Anayasa'ya aykırı olduğu şeklinde bir açıklama yaptım. Emniyet Müdürü "Görüşmem" dediği andan itibaren 45 dakika bekledim Emniyet önünde. O Emniyet Müdürü, ki ben öğretim üyesiyken Marmara Üniversitesi'nde kapılar açılırdı ve birçok emniyet amiri, müdürü benim yanıma gelirdi ‘‘Sizin bize verdiğiniz bilgiler çok yararlı oluyor uygulamada’’ diye. Ama böyle bir döneme geldik ve o şeyden sonra, 30 Ekim 2024, sonra 19 Mart 2025 ve 22 Mart akşamı adliyeye gidiyoruz Çağlayan'a, İmamoğlu tutuklanacak ve polisler tarafından çevrili bütün Çağlayan. "Dur" diyor. Polise diyorum ki: "Ben İstanbul Barosu Başkanıyım." "Ama ben" diyor, "Çorum'dan geldim" diyor. Öbürünü, çünkü İstanbul'daki polisler tanıyorlar, az çok tanıyorlar. Çorum'dan geldi, öbürüne soruyorsunuz "Biz Tokat'tan geldik" diyor. Yani sizin sorunuza yanıt verirken hani "Şudur" diye veremeyiz. Çünkü baktım o sırada diploma ve diğer şeylere, ahmak davaları, hepsini birlikte şey yaptığımız zaman o 19 Mart, 20 Mart, 21, 22 Mart günlerine ve Anadolu'dan polis gücü getirilmiş, kolluk gücü getirilmiş. Yani önceden planlanmış bir durum olduğu belliydi ve ondan sonra tanık olduğumuz süreçte gerçekten belediye başkanlarının görevden alınması, onların yerine kayyum atanması, parti değiştiren belediye başkanları... Fakat Ruşen Bey, burada çok önemli bir konu gözden kaçırılıyor. Tabii ki hani partinin değiştirilmesi, evet hukuken geri çağırma yaptırımı seçmenlere verilebilir, Avrupa devletlerinde olduğu gibi ya da değiştirme yasağı konulabilir. Ahlaksız olan kişiyi ahlaklı yapmaz ama ahlaksızlığı azaltır. Fakat bunu geçerek şunu söylüyorum: Belki tırnak içerisinde bir belediye başkanı bir partiden seçildiği halde hemen sıkıştığı zaman iktidar partisine geçiyorsa bir satın alma işlemi var demektir burada. Fakat gözden kaçırdığımız husus şu: Diyor ki geçen belediye başkanları — bu Aydın olsun, Afyon olsun, en son İzmir de oldu — "Hizmet için geçiyorum" diyor. O zaman şunu itiraf ediyor: "Ankara" diyor, "Saray bana yeterince sübvansiyon vermedi. Çünkü ben Cumhuriyet Halk Partisi başkanıyım, çünkü ben YENİ Parti başkanıyım." O zaman ne olmuş oluyor? Madde 127 ihlal ediliyor Ankara tarafından. Yani artık hükümet olmadığı için tek kişi yönetimi tarafından kendi partisine mensup olan belediyelere yardım yapıyor, sübvansiyon, ama olmayanlara yapmıyor. Yani kamu hizmetinde eşitlik ilkesini Ankara bozuyor. Bunu aslında ifade etmiş oluyor belediye başkanları, bir tür tırnak içerisinde satılan ya da satın alınan belediye başkanları. Ama bunun üzerinde yeterince durmadık. Çünkü sonuç olarak ben cumhurbaşkanı olarak ya da yürütmenin başı olarak kendi partime mensup belediyenin başkanına "Şu hizmetleri yap" diye yardım ediyorsam, onu diğerine etmiyorsam ayrımcılık yapıyorum demektir. Ayrımcılık hem yasaktır hem suçtur. Bunu da bu vesileyle belirtmiş olayım.

Ruşen Çakır: Şimdi siz de benim gibi frankofonsunuz. Fransızcada bir laf var: "De bons avocats font de bons juges" yani "İyi avukatlar yargıçları da iyi kılar" gibi.
İbrahim Kaboğlu: Evet, güzel.

Ruşen Çakır: Ne oldu, Türkiye'de bu yaşanıyor mu?
İbrahim Kaboğlu: Şöyle; gerçekten bu söz Fransa baro çevrelerinde geçerli: "De bons avocats font de bons juges." Ben yeni stajyerleri olsun, ondan sonra ruhsat törenlerinde bunu yineliyorum, yinelemeye çalışıyorum. Tabii ki nicelik olarak avukat sayısı çok arttı ama hukuk fakülteleri yelpazesine baktığımız zaman çok farklı. Yani mesela biraz sonra ruhsat töreni yapacağız, 3 saat sonra 30-35 adaya ruhsat vereceğiz. Muhtemelen en az 20-25 ayrı üniversiteden gelen adaylar vardır. Bu tabii ki bizi şu bakımdan sevindiriyor: İstanbul Barosu çokça talep alan bir baro, ama o derecede de bu farklı kaynaklar, çeşitlilik, zenginlik olduğu kadar bir tür iyi yetişmişlik sorununu da beraberinde getirmektedir. O nedenle "Aman" diyorum, iyi avukatlar sav-savunma-hüküm üçlüsünde ortada yer alıyor, sol tarafta sav var, sağ tarafta yargıç var. Avukatlar ancak davanın en başından en sonuna kadar bilgiyle mücehhez olması gereken, eksenin ortasında yer alan sav-savunma-hüküm diyalektiğinin oluşmasında çok kendine özgü bir yere sahipler ve buna çaba gösteriyor. Çünkü iyi avukat, bilgili avukat hakime de... Biz ne diyoruz mesela, tutuklama, işte sizleri de birkaç hafta önce neredeyse tutuklayacaklardı. Ve ben diyorum ki arkadaşlara: "CMK, tamam, Ceza Muhakemesi Kanunu 101 ve devamı ama Anayasa madde 19'u mutlaka öne sürün." Çünkü 19. madde "Tutuklanabilir" diyor. Yani koşulları olsa da hakime "Tutukla" demiyor, "Tutuklanabilir" diyor. Çünkü seçenekler var, adli kontrol seçeneği var. Ha, kaldı ki diyorum, 13. maddeye göre, ölçülülük ilkesine göre tutuklamaması gerekiyor. Bir de özü var, özgürlüğün özüne dokunamaz. Buna rağmen tutuklama koşulları bulunmadığı halde tutuklarsa özgürlüğün özüne dokunmuş oluyor; kişi güvenliği ve özgürlüğüne. Bunları sürekli öne sürmemiz gerekir savcıya da hakime de. Dolayısıyla onlar Anayasa'nın doğrudan muhatabı olan aktörler olduğu için ‘‘bilgi’’ diyorum, ‘‘hukuki muhakemenin öncülüdür’’ ve bunun tuttuğu alanlar da oluyor. Ama tabii ki çok işlememiz gerekiyor bunları.

Ruşen Çakır: Çok sayıda hukuk fakültesi var ve çok sayıda mezun var. Mesela siz 2024'te göreve geldiniz, ne kadar ruhsat verdiniz son iki yılda?
İbrahim Kaboğlu: 7.000'e yaklaştı.

Ruşen Çakır: İki yılda 7.000! Sırf İstanbul'da... Bir de ikinci bir baro var, oraya başvurular ne kadarmış?
İbrahim Kaboğlu: Oranın duyduğumuza göre, aldığımız duyumlara göre İstanbul'da ve Ankara'da kurulan ikinci baroların, 2 no'lu baroların toplam sayısı —ama ben hani varsayım olarak söylüyorum — benim iki yılda verdiğim ruhsat kadar.

Ruşen Çakır: İkisinin toplamı.
İbrahim Kaboğlu: İkisinin toplamı.

Ruşen Çakır: Ben şey diye duydum, siz ruhsat törenlerinde yeni avukatlara mikrofon uzatıyormuşsunuz.
İbrahim Kaboğlu: Mikrofon uzatıyoruz, mikrofon uzatıyoruz. Çünkü avukat hemen cübbe giydikten sonra, ruhsatı vermeden önce tabii bir ant içiliyor. Ant; hukuka, ahlaka ve haysiyete. Şimdi tabii avukatlık mesleği... ‘‘Artık’’ diyorum, anddan sonra birkaç dakikalık, 10-15 dakikalık bir konuşma yapıyorum: "Özgürlükleriniz azaldı, görev ve sorumluluklarınız arttı" diyorum. Çünkü avukatlık bir kamu görevidir, kamu hizmeti göreceksiniz. O zaman cübbeyi giyiyor, giydiriliyor, ruhsatı vermeden: "Buyurun, savunma öznesi olarak bu mesleğe başladın, artık avukat oldun. İlk sözlerin neler olacak?" Çünkü o ilk sözler önümüzdeki 10 yıllarda mesleği ifa ve icra tarzını belirleyecek. Bu aynı zamanda bir gencin, işte 25-26 yaşındaki bir gencin kendini ifadesi ve mesleğe ilk adımını atan kişinin ilk sözleri, aynı zamanda onun özgüven açıklamasıdır ve bu bakımdan önemsiyoruz. Onlar da memnunlar, çok memnun kaldılar. Ve bunu da canlı olarak yayınlıyoruz. Düşünün; sizin işte yakınınız avukat olmuş, aileleri izliyor ve geleceğe yönelik olarak mesleğe ilk adımın İstanbul Barosu gibi dünyada emsali olmayan bir baroda böyle bir şeyle... Çok hoş dakikalar oluyor.

Ruşen Çakır: Peki hocam, şeyi merak ediyorum, şimdi iki yılda 7.000 avukat. Bunlardan diyelim ki hadi 1.000 tanesinin ailevi durumu falan iyi, şu bu, kendi ofisini açabiliyor falan ama eminim büyük bir kısmı... Ofis açmak İstanbul gibi yerde, şu bu, bayağı bir zor. Ve birtakım desteklere ihtiyaçları var. Var olan avukatların ofislerine giriyorlar, şu bu. Sizin Baro olarak bu konuda, özellikle yeni avukatların mesleklerini yapabilmesi konusunda bir çabanız, çalışmanız var mı?
İbrahim Kaboğlu: Çok yönlü çaba ve çalışmalarımız var. Tabii ki bir kısmı bizim yetki alanımızı aşıyor. Mesela ben, nasıl ki hakim ve savcılar staj aşamasında bile devletten maaş alıyorlarsa avukatların da alması gerekir, bunu sürekli savunuyorum. Hatta ilk 5 yılında sübvansiyon niteliğinde bu ödemenin yapılması gerekiyor bütçeden bütçe payı olarak, Anayasa'yı değiştirmeye filan gerek yok. Sosyal devlet olmaklığımız; madde 2, madde 5, madde 65, sosyal devletin öncelikleri. Öyle ya, bizim Anayasa madde 2, yani Cumhuriyet'in niteliklerini öngören madde, adalet anlayışı üzerine inşa edilen bir madde. Zaten Türkiye Cumhuriyeti'nin varlık nedeni de adalettir. O zaman bunlara ödeme yapılmalı diyorum. Bu görüşümü...

Ruşen Çakır: Devlet yani stajyer avukatlara...
İbrahim Kaboğlu: Devlet stajyer avukatlara maaş ödemeli, sembolik de olsa, asgari ücret karşılığı da olsa ödemeli ama ilk 5 yılında da mutlaka bir sübvansiyon öngörmeli. Bu da sosyal devlet gereğidir diyorum. Sosyal devletin öncelikleri arasında yer alır diyorum Anayasa madde 65'e göre. Ama bunun yanında tabii somut olarak size vereceğim yanıt üç ana başlık. Birincisi; CMK avukatlığı diyoruz. Yani CMK avukatlığı, avukat tutmayanlar, gözaltına alınanlar, zorunlu avukatlık. O zaman bu zorunlu avukatlık hem yurttaş için önemli haklarının savunulması açısından, hem de avukat için önemli, ona çünkü bir ödeme yapılıyor. İkincisi; adli yardım servislerimiz. Yalnızca bizim adliyelerdeki baro ofisleri değil buna özgü, aynı zamanda belediyelerle imzaladığımız protokoller. En son geçen hafta Silivri Belediyesi ile imzaladık. İstanbul'da eğer bu tutuklamalar olmasaydı, gözaltılar, belki de 39 ilçe içerisinde en az 20-25'iyle imzalayacaktık. Belediye bir birim açıyor "Adli Yardım Birimi" diye. Diyelim ki bir kadın şiddet gördü, oraya geliyor. Orada mahrem bir...

Ruşen Çakır: Orada danışmanlık yapıyor.
İbrahim Kaboğlu: Tabii, danışmanlık. Mahrem bir ortamda ve onun davasını biz açıyoruz, bizim avukatlar açıyor davayı. O böylece sosyal devletin nimetlerinden yararlanıyor, bizim davaya bakan avukata da biz ödeme yapıyoruz. Şimdi ikincisi bu. Üçüncüsü ise çok daha önemli: Sermayesi belli miktarın üzerinde olan anonim şirketler avukat çalıştırmak zorunda. İstanbul'da 34.000 bu şekilde anonim şirket saptadık ve onlara teker teker, tikel olarak yazı yazdık ve dönüşler oldu: "Avukat çalıştırıyor musunuz, çalıştırmıyor musunuz?" Dönüşler oldu ve yanıt vermeyenlere suç duyurusunda bulunduk. Yani burada amaç bizim avukatların zorunlu avukatlık alanlarının genişletilmesi elden geldiğince. Tabii ki diğer hususlar ise avukatların... Mesela "Ofis açamıyor" diyorsunuz haklı olarak. Biz her vesileyle Baro'da olsun, merkezde olsun, adliyelerde olsun, avukat ofislerini "Buyurun, kullanabilirsin" dediğimiz avukatlara... Gidiyorsun sabahleyin, sonra öğleden sonra ben gidiyorum, müvekkilimle görüşebiliyorum. Bu olanakları da yaratmaya çalışıyoruz.

Ruşen Çakır: Evet. Şimdi aslında konuşacak çok şey var. Mesela yapay zeka meselesi. Ben vallahi çok korkuyorum gazeteci olarak ama gazeteci... Mesela Medyascope'ta benden başka herkes istifade ediyor, benim ödüm kopuyor. Bunun yani avukatlıkta işleri çok kolaylaştırabileceğini varsayıyorum, yapay zekanın. Ama birtakım zorlukları da beraberinde getiriyor olması lazım. Bunları tartışıyor musunuz?
İbrahim Kaboğlu: Bunları tartışıyoruz. Ne yazık ki ihmal ettim, buraya çantamdan almayı ihmal ettim, elim boş geldim. Beş temel norm diye Anayasa'mız, Avukatlık Kanunu, Avukatlık Mesleğinin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni bir araya getiren bir kitap birkaç ay önce ve şimdi her ruhsat alan avukata, her stajyere dağıtıyoruz. Ve diyorum ki: ‘‘Bakın, bu 1. K. 2. K; ajanda diyorum. 3 K; Baro kalemi diyorum. 3 K sizin bu geçiş döneminde, 4. Devrim adı verilen yapay zekaya giden yolda klasik olanı muhafaza etme yönünde bir uyarı olsun. Yani siz hiçbir zaman kitabı, kağıdı ve kalemi ihmal etmeyin’’ diyorum. Zira yapay zeka tıpkı bizim işte kullandığımız, bizim haliyle mesleğimizin belirli aşamasından sonra kullanmaya başladığımız internet nimetlerinde olduğu gibi yapay zeka da birçok kolaylık sağlayacak. Ama dikkat edin, hiçbir zaman; işte buna dijital adalet deniyor, nümerik adalet deniyor ya da biz sanal adalet diyelim, sayısal adalet diyelim, hiçbir zaman hukuki muhakemenin yerini alamaz. Yani ‘‘O sizin hocanız olmaz, sizin asistanınızdır. Siz alacaksınız verileri ama sizin bu sürekli genişleyen bilginizle, oradan aldığınız bilgilerle hukuki muhakemenizi sürekli kullanacaksınız, ilerleteceksiniz ve onu sürekli teyit edeceksiniz’’ biçiminde bu yapay zeka kullanımının giderek şey olduğu bir ortamda bu tür uyarılarda bulunuyoruz. Öğreneceğiz, duruma göre kullanacağız ama asla insanın yerini o almayacak. "E ben avukatım, benim yerimi alsın" diyorsam, siz hakimsiniz, o zaman hakim ne yapacak? Benim mağduriyetime neden olan bir uyuşmazlığı yapay zekaya çözdürecek. Bunun tabii ki anlamı yok. Dikkat etmemiz gerekiyor, risklerini şimdiden görmemiz gerekiyor.

Ruşen Çakır: Peki, şunu sormak istiyorum. Son dönemde çok sayıda haberle karşılaşıyorum. Siz daha yakından biliyorsunuzdur. Birtakım usulsüzlüklere, yolsuzluklara, dolandırıcılık ya da rüşvet falan gibi olaylara karıştığı iddia edilen avukatlar var. Özellikle hani tahliye için devreye giren avukat ya da işte bu FETÖ şeyi var biliyorsunuz, insanlara böyle kumpaslar kuruluyor falan. Orada birtakım avukatların adları geçiyor. Şu oluyor, bu oluyor. Bu haberlere daha kolay ulaştığımız için mi gözüküyor yoksa bu konuda avukatların böyle usulsüzlüklere bulaşma şeyinde bir artış mı var ve siz ne yapıyorsunuz bu konuda?
İbrahim Kaboğlu: Şöyle; tabii ki ben sayıyı veremem baro başkanı olarak. Bizim Avukatlık Kanunu'na göre, madde 95 fıkra 4'e göre hem avukatlarımızı korumakla yükümlüyüz... İşte mesela Silivri'de, biraz önce değindiniz, ben orada kalktım, "Bizim üyemiz olan Avukat Pehlivan da buradadır, onun için konuşacağım." dedim. Bunu baro olarak, baro başkanı olarak korumak durumundayız. Ama aynı zamanda avukatlarımızı yakından izlemekle yükümlüyüz ve şu anda baroda yürütülmekte olan disiplin dosyaları, avukatlara karşı şikayetler, bu tür haberler hep bizim Disiplin Kurulu tarafından inceleniyor.

Ruşen Çakır: Bir artış var mı?
İbrahim Kaboğlu: Artış tabii bu kadar büyük baroda haliyle kaçınılmaz bir şey. O nedenle ilk baştan itibaren "Lütfen disiplinle karşımıza çıkmayın." diyoruz. Tabii burada belirttiğiniz gibi görünür olması yanı sıra bir de tabii açıkça yalnızca avukatların şeye bulaştığı değil, yargının çürümesi. Yargının çürümesi ise yasama, yürütme, yargı içerisinde 2017 Anayasa değişikliğinde yürütmenin çökmesi, yürütmenin tarihimizde ilk kez bir kişinin elinde toplanması ve o kişinin de parti genel başkanı olması. Ruşen Bey, şimdi biz tabii ki avukatlarımıza karşı hemen disiplin soruşturması sürecini işletiyoruz ama hakimler ve savcılara karşı yapılan başvurular, bize yönelik başvurular, biz onlara karşı bir disiplin işlemini başlatamadığımız için hemen Hakimler ve Savcılar Kurulu’na yönlendiriyoruz, "Soruşturun." diyoruz. Ama biz, bizim avukatlara karşı yürüttüğümüz soruşturmalarda gösterdiğimiz duyarlılığı Hakimler ve Savcılar Kurulu’ndan görmüyoruz demeyeyim de o dönüş olmuyor. İstanbul Barosu, koca İstanbul Barosu eğer Hakimler ve Savcılar Kurulu’na bir başvuruda bulunuyorsa dönüş yapılmalıdır, mutlaka dönüş yapılmalıdır. Anayasamız açıktır; madde 159'a göre Anayasa'ya ve kanuna aykırı işlem ve eylemde bulunan hakim ve savcıları soruşturmak sorumluluğu Hakimler ve Savcılar Kurulu’nda bulunuyor. Demek ki buna bir bütüncül olarak bakmamız gerekir.

Ruşen Çakır: Şimdi baktığım zaman baro... Mesela İzmir'de geçen bir seçim oldu ve orada yeni bir grup kazandı ve yaptıkları açıklamalar, sosyal medyada falan gördük, hukuktan ziyade siyaset üzerine konuşuyorlar. Ve anladığım kadarıyla da sizin baro seçimlerinde de İstanbul'da da siyaset bayağı bir öne çıkacağa benziyor. Mesela sizin baronun yargılanmış olmasını ‘‘baroyu siyasallaştırmak’’ olarak tanımlıyorlar vesaire. Ne diyorsunuz bu eleştirilere? Siyasi tartışmalara çok girmek istemediğinizi biliyorum ama bunu yok da saymamız mümkün değil, realite de bu.
İbrahim Kaboğlu: Teşekkürler, bu soru da önemli. Şimdi birkaç husus var, belirteceğim birkaç husus var. Bir; ben bugüne kadar hep yineledim, "Ben kampanya yapmayacağım." dedim, seçim kampanyası yapmayacağım. Çünkü yapabilecek konumda değilim. Birkaç neden var: Bu bir siyasal parti değil, bu bir Meclis seçimi değil; bu bir baro, hukuk kurumu, yargı kurumu seçimidir. Bir görev değişimidir, yapmayacağım. Zaten zamanım da yok. Zamanım da yok, çünkü gece yarılarına kadar baroda çalışmak durumundayım. Zamanım da yok ama bütün bu bize yöneltilen eleştirilerin temelsiz olduğunu günbegün anlamaktayız. Beni tanıyorsunuz ama izleyicilerimizin de bilmesi açısından; ben hem siyaset bilimi teorisi yaptım hem de siyasetçi olarak 5 yıl Meclis’te bulundum. Dolayısıyla hukuk ve siyasetin nerede örtüştüğünü, nerede içe geçtiğini, nerede ayrıştığını gayet iyi biliyorum. Ve herhalde benim kadar baro yönetimine siyasetin bulaşmaması gerektiği konusunda duyarlılık gösteren, titizlik gösteren bir baro yöneticisi yoktur. Ben bunu yaptım ve eğer ben baro başkanı olsaydım, örneğin Silivri Hapishanesinde bazı kişileri hiçbir biçimde ziyaret etmezdim. Özellikle Meclisteyken benim hakkımda Anayasa şantajında bulunan siyasetçiler. Ama baro başkanı olduğum için ben bütün rozetlerimi, Yeşil Artvin Derneği rozetinden yakamdaki Türkiye Büyük Millet Meclisi rozetine kadar bütün rozetlerimi takımlarımdan çıkardım. Her takıma taktığım rozet, yeniden taktığım rozet: İstanbul Barosu. 20 yıllık köşe yazarlığımı bıraktım. Şimdi İstanbul Barosu Başkanlığı kolay bir görev değildir, "Nötr olmam gerekir." dedim ve aynen bunu uygulamaya geçirdim. Dolayısıyla o konularda çok müsterihim. Ben politikacıların hukuka saygı göstermesi konusunda çok mücadele ettim ama hiçbir zaman baroyla politikayı iç içe geçirmedim.

Ruşen Çakır: Peki farklı gruplardan olup, yani kaybedenler sonra baroda sizinle beraber çalışabildiler mi? Bir baro içi demokrasi, yani çoğulcu bir yapı söz konusu mu İstanbul Barosunda?
İbrahim Kaboğlu: Aynen öyle. Burada iki çok önemli gelişme var. Birincisi; 76. maddeye göre Avukatlık Kanunu "Evet, baro demokratik bir kuruluştur, yöneticilere demokrasiyle gelir fakat iç işleyişte demokratik kurallara tabidir." denir. Tıpkı hani partiler, siyasal partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır ama iç işleyişi de demokratiktir. İlk kez biz baroda mevcut olan 40-41 komisyon, merkez ve meclisin seçimle belirlenmesini; yönetimlerinin, başkanların, sekreterlerin, yürütme kurullarının seçimle belirlenmesi ilkesini uygulamaya geçirdik. Dendi ki: "Ama farklı gruplar..." "Amaç bu." dedim, "Amaç bu. Biz eğer demokrasiyi uygulayacaksak..." Herkes DİA'ya, yani Değişim İçin Avukatlar Grubu'na oy vermiş değil, farklı gruplar ve bunu başardık, yaptık bunu. Fakat bir önemli şeye daha imza attık, demokratik sürece. O da şu oldu: Bizim aleyhimize dava açılınca baktık şeyde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 15 Ocak'ta ikinci bir dava açtı. 15 Ocak'ta, 15 Ocak 2025'te yani "Bir ceza davası açıyorum." dedi. Sonra 15 Ocak'ta bir davaname, "Sizi görevden alma davası da açacağım." O zaman bütün benimle, bizimle 20 Ekim 2024'te yarışan adaylar, önceki başkanlar dahil hepsi geldi, baroda ortak resim verdi. "Seçimle gelen seçimle gider" dediler ve o süreçte — şimdi buradan sizin aracılığınızla teşekkür etmek isterim — Turgut Kazan'dan Filiz Saraç'a kadar diğer bütün bizimle yarışan gruplara kadar... Ve Ruşen Beyciğim, 23 Haziran 2025'te olağanüstü genel kurul yaptık. Bir tür hukuk yoluyla demokrasi; "Hayır" dedik. Güven tazelemesi biçiminde olan ve orada gelen bütün başkanlara ve bizimle yarışan gruplara söz hakkı verdik, konuştular ve onları da kitaplaştırdık. Ve ben o tarihten iki hafta önce yaptığımız Adil Yargılanma Hakkı'nın Anayasalaşmasının 25. Yılı Çalıştayı'na kadar her önemli toplantıya bizzat WhatsApp yoluyla hem önceki başkanları hem de bizimle seçimde yarışan grupların temsilcilerini davet ettim toplantılarımıza. Dolayısıyla bu da aslında "Biz yarışabiliriz seçimlerde fakat bir hukuk kurumuyuz, kurumsallaşma yolunda atacağımız adımları birlikte atmalıyız." görüşünün uygulamaya yansımasıydı. Bunu büyük ölçüde başardık diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Son olarak hocam, kapatırken şunu sormak istiyorum. İki senedir başkanlığı yürütüyorsunuz ve yine iki seneliğine mi talipsiniz yeniden başkanlığa? Bu sefer ne vaat edeceksiniz, ne söyleyeceksiniz? Yani "Yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır" mı diyeceksiniz, yoksa somut olarak önümüzdeki döneme ilişkin olarak ne tür şeyler sunmayı düşünüyorsunuz?
İbrahim Kaboğlu: Şöyle, teşekkür ederim bunun için de, tabii ki hani can yakıcı sorun olan avukatların ve özellikle genç avukatların mesleklerini daha az sıkıntılı bir biçimde yapabilmeleri için ortam ve koşulları hazırlamaya çalışmak. Tabii ki hani bir toplumda eğer yoksullaşma yaygınlaşmışsa ve derinleşmişse bu yoksullaşma savunmayı da etkiliyor. Çünkü yurttaş şeye gidemiyor, pahalı mahkemeye gidemiyor. Bunun bilincindeyiz ve bu bakımdan biz baro olarak hem bu yoksullaşmaya dikkat çekmeye çalışıyoruz. Yoksullaşma neyin sonucudur? Hukuka saygısızlık yoksullaşmayı doğurur. İşte Meclisteydim, bu benim kısaltılmış olarak ‘‘KeKeMe’’ adını verdiğim Kur Korumalı Mevduat da Anayasa'ya çok yönlü olarak aykırıydı. Anayasa madde 24’e de aykırıydı, laiklik ilkesine de ama dinletemedik. Anayasa Mahkemesine başvuru şeyini bizzat yazmıştım, dinletemedik. Ve ne oldu? Hazineden büyük ödemeler yapıldı. Yani biz faize karşıyken çifte faiz ödedik; hem dövize hem Türk lirasına. Dolayısıyla şimdi hukuka saygısızlıkla, hukukun etkisizleşmesiyle toplumsal sefaletin yoğunlaşması, derinleşmesi arasında çok sıkı bir ilişki var, tıpkı şimdi fonlar skandalında olduğu gibi. Bu da yargıyı etkiliyor. Yargının özellikle savunma ayağını etkiliyor. O nedenle biz bütün bu sorunları birlikte dile getirme konusundaki söylemimizi, dayanışmamızı ve eylemimizi sürdüreceğiz. Mesela bir 2017 değişikliğini dikkate alalım. Hani hükümeti ilga eden Anayasa kurgusu... O zaman da karşıydım, baro başkanı olarak da her seferinde bunu dillendirdim ki hani Türkiye'de hükümetsiz Türkiye'yi yönetmek çok zor. İşte fon skandalı gibi birçok çürümüşlüklerle karşılaşıyoruz. Bunlar tabii ki yansıyanlar, buzdağının görünen yüzü. Ya görünmeyenler, görünmeyenler... Çünkü Ruşen Beyciğim, siyasal sorumluluk yok. Siyasal hesap verebilirlik ilkesi kalktığı için 2017'de, siyasal hesap verebilirliğin olmadığı bir devlette hukuki hesap verebilirlik kuralını işletmek çok zor. O nedenle ben bunları birlikte dillendirmek durumundayım. Birlikte dillendirdiğim zaman siyaset yapmış olmuyorum, anayasal çerçevede bir baro başkanlığı yapıyorum. O nedenle bunları tabii ki dillendireceğiz. Mesela az önce dile getirdiğim CMK; yani 32.000 avukatımız CMK, yani zorunlu avukatlık sürecinden yararlanarak bizzat bizden avukatlık ücreti alıyor. Düşünün, biz iki yılda şu kadar bin avukatı bu programdan geçirdik. Şimdi ise ruhsatını alır almaz hemen bu programdan geçirip bizzat ders veriyorum; ben başlatıyorum, ben kapatıyorum. Yani hani kaliteyi yükseltmek için bunu yapıyoruz. Ve tabii avukatlarımız da bakıyor; avukat, yeni göreve gelmiştim, ilk aylardı, geldi bana, "5 ay önce ruhsat aldım ama elim değemedi, hiç paraya değemedi." dedi. Hemen CMK'dan sorumlu Yönetim Kurulu üyesini davet ettim, "Hayır, buna çözüm bulmalıyız." dedim. Hemen hızlandırdık şeylerimizi ve şimdi ruhsatı alan meslektaşımızı, genç avukatı hemen bu sürece tabi tutuyoruz ki otomatik avukatlık yapabilsin diye. Bütün bu alanları genişletmek... Ve şeye başvurduk, şu anda Danıştayda bizim davamız. Bu 4.000, 5.000, 6.000 liralar, bunlar komik rakamlardır. Avukat şey değildir, parya değildir. Emek sömürüsü olmasın diye muhtemelen önümüzdeki haftalarda Danıştay’da yapılacak duruşmada savunmayı ben yapacağım. Yani hani bu şeyler, avukatların hakları, savunmanın hakları sonuna kadar korunmalı. Unutmayalım ki Türkiye'deki üç avukattan biri İstanbul'da. Yani hani ne kadar biz İstanbul'da avukatlık mesleğini saygın kılabilirsek – ki ben buna iç saygınlık diyorum – dış saygınlığı sağlarız, diğer kurumların bize saygı göstermesini sağlarız. Bu yolda iki yılda yaptıklarımız, belirttiğiniz gibi, bize yapacaklarımız konusunda, zaaflarımız konusunda ciddi şeyler öğretti. Ama burada tabii ki mesela dava, bize karşı açılan davalarda da aslında çok zaman kaybettik ama çok şeyi öğretti. Geliştirdiğimiz savunma taktik ve stratejileri birçok Avrupa barosunu esinledi ve ilk kez, Ruşen Beyciğim, ilk kez Silivri'de görülen bir davada oy birliğiyle aklanma kararı verdi ve güzel bir haber: Dün de aldığımız haber, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, yani İstinaf Mahkemesi o Silivri kararını onayladı. Dolayısıyla şimdi biz hani hukuk hakkı istediğimiz için bu dava bize karşı açıldı ama püskürttük hepsini, hukuk yoluyla püskürttük. "Hukuk yoluyla demokrasi" dedik. Ve son sözüm şu olsun: Şimdi biz tabii kaybettiğimiz zaman nedeniyle örneğin Türkiye'nin çok büyük eksiği olan Adil Yargılanma Hakkı Yasa Önerisi'ni büyük ölçüde hazırladık ama örneğin Türkiye Afet Yönetimi Yasa Önerisi'ni yeterince sonuçlandıramadık bütün bu uğraşlar nedeniyle. Mesela Adli Kolluk Yasa Önerisi'ne çok ihtiyacımız var Türkiye'de. Ben öğrenciyken, 70'li yıllarda hocalarımız bunun gerekliliğini anlatırdı ama 50 yılda olmadı. Demek ki barolara da görev düşüyor diye biz yeni dönemde yine çok katmanlı; yerel, ulusal ve uluslararası dayanışma yoluyla İstanbul Barosu'nun sahip olduğu — 150. yılını kutlayacak 5 Nisan 2028'de — ona yaraşır bir süreci işletmek konusunda, ilerletmek konusunda deneyimlerimizden yararlanarak... Tabii benim aynı zamanda öğretim üyeliği, TBMM'deki deneyimim; burada da deneyim kazandık, bütün bunları kümüle edip birleştirip daha saygın bir savunma görevine, mesleğine katkımız olursa bu yurttaşlarımızın mağduriyetinin azaltılması konusunda bir katkı olacaktır diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler hocam yayınımıza katıldığınız için. Sağ olun. Evet, bu hafta sonu İstanbul Barosu’nda seçim olacak. Baro Başkanı Profesör İbrahim Kaboğlu yeniden aday, Değişim İçin Avukatlar Grubu'nun adayı olarak yeniden seçilmek istiyor ve kendisiyle neler yaptığını ve neler yapmayı düşündüğünü konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
31.10.2026 Ankara-Bakü gerilimi: Ne oldu, neden oldu, neler olabilir?
28.10.2026 Doç. Vahap Coşkun ile söyleşi: Çözüm süreci niçin sessizliğe gömüldü?
26.10.2026 Lula'nın seçim zaferini Brezilya'da yaşayan siyaset bilimci Karabekir Akkoyunlu yorumluyor
24.10.2026 Bir yanılsama olarak "muhalif medya”
24.10.2026 Unuttuğumuz İran savaşı ve Azerbaycan’da başörtüsü yasağı: Reza Talebi ile söyleşi
23.10.2026 Aykut Erdoğdu ile söyleşi: “CHP, Erdoğan’ı padişah ilan etmeye çalışan mekanizmanın aparatına dönüştü”
23.10.2026 Sahi Fatma Betül Sayan Kaya'ya ne oldu?
23.10.2026 Murat Aksoy ile söyleşi: Mutlak butlandan beş ay sonra YENİ Parti ve CHP
22.10.2026 Azerbaycan, Türkiye ile başörtüsü krizini niçin tırmandırıyor?
21.10.2026 Kandil'in gözü İmralı'da, İmralı'nın gözü Ankara’da
31.10.2026 Ankara-Bakü gerilimi: Ne oldu, neden oldu, neler olabilir?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı