İsraf ve kayırmacılık saadet zincirleri koparken…

24.09.2019 medyascope.tv

24 Eylül 2019’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Özellikle İstanbul ama diğer bazı büyük şehirlerde de yeni kazanan CHP’li belediye başkanları, geçmişe yönelik birtakım açıklamalarda bulunuyorlar. İşe almalar ya da verilen ihaleler, dağıtılan ihaleler gibi. Bir diğer husus da geçmişte yapılan israfla ilgili açıklamalar yapıyorlar. Bunlara her geçen gün yeni yeni şeyler ekleniyor. Hatırlayacaksınız İstanbul’da Yenikapı’da araçlar teşhir edilmişti; Büyükşehir Belediyesi bunların lüzumsuz olumsuz olarak kiralanan araçlar olduğunu açıklamıştı ve bunların elden çıkarılacağı söylenmişti. Çok sayıda işçinin alındığı, özellikle de seçime çok kısa bir süre kala, hatta İstanbul’da iki seçim arasında işçilerin istihdam edildiği söylendi, bunlar işten çıkarıldı. Benzer bir olayın Ankara’da da yaşandığını biliyoruz. Verilen ihaleler var; en son İSMEK’le ilgili İstanbul’da yapılan açıklama, Beyaz Holding’e yıllardır verilen İSMEK kursları ihaleleri ve milyonlarca lira paranın bu holdinge verilmesi — ki Beyaz Holding Türkiye’de Kanal 7 ve Ülke TV‘yi de barındıran bir holding. Zaten İstanbul’da yakın bir zamana kadar, yani İmamoğlu’dan önce toplu taşıma araçlarında –özellikle vapurlarda– sürekli Ülke TV gösterilirdi — onu da özellikle vapur kullanan İstanbullular bilir. Yeni Şafak gazetesinin kullandığı otoparkın belediyeye ait olduğunun çıkması gibi. Bunlar küçük küçük şeyler, üst üste ekleniyorlar, devamı da geleceğe benziyor.
Kadri Gürsel geçenlerde sosyal medyada, CHP’li belediye başkanlarının, ama özellikle Ekrem İmamoğlu’nun yolsuzluk yerine israf kavramını öne çıkararak çok akıllı bir strateji uyguladığını söylemişti. Bence haklı; çünkü Fethullahçılar sağ olsunlar, özellikle 17-25 Aralık’ta yolsuzluk kavramının içini bayağı bir boşalttılar. O dönemde yapılan yolsuzluk iddiaları vs. çok büyük yankı getirdi, ama devamı gelmedi, bütün soruşturmalar askıya alındı ve hatta en son orada adı geçenlerden Egemen Bağış büyükelçi bile oldu, üzeri kapandı. Daha doğrusu şöyle diyebiliriz: Yolsuzluk lâfı insanlarda bir kanıksama yarattı, “Bir şey çıkmaz buradan” duygusu yarattı. Ama yeni bir kavram olarak israfı görüyoruz — ve maaşallah, bayağı da var, görüyoruz. Zaten israf devletin her yerinde sirayet etmiş durumda. Burada, “İtibardan tasarruf edilmez” gibi bir yaklaşım en üst düzeyde Cumhurbaşkanı tarafından telaffuz ediliyor ve zaten cumhurbaşkanlığının harcamaları ortada; bana göre tam bir israf örneği olarak kayda geçiyor. Ama bugün ele aldığım konuyu esas olarak belediyeler üzerinden anlatmak istiyorum. Bir saadet zinciri söz konusuydu. Saadet zinciri Ponzi Sistemi diye bilinen bir sistem, ekonomide olan bir şey. Türkiye’de de çok yakından biliyoruz, en son Çiftlik Bank denen olayda yaşandı, ama geçmişte banker skandalları yaşanmıştı. Daha sonra özellikle Avrupa’da çalışan Türk işçilerden toplanan paralarla kurulan fabrikalarda bu yaşanmıştı, bunların hemen hemen hepsi çok büyük bir şekilde, çok sert bir şekilde battılar — Jet Fadıl ortada. Burada sistem genellikle şöyle çalışıyor: İlk girenler yeni girenlerin kattığı parayı alıyorlar ve bir kâr elde ediyorlar. Ama bu sistemin sürebilmesi için hep yeni katılımlar olması gerekiyor, çünkü ortaya konulan paralar aslında çok rasyonel bir şekilde değerlendirilmiyor, yatırıma dönüştürülmüyor. Burada esas arslan payını tabii ki bu olayı tezgâhlayan kişi alıyor. Ama ilk girenler sonradan gelenlerin paralarıyla bir müddet mutlu oluyorlar. 
En sonunda bakıyoruz ki bir yerde işler aksamaya başladığı zaman bütün sistem çöküyor ve tam bir çöküş yaşanıyor, tam bir kâbus yaşanıyor. Ama hızlı bir şekilde kolay para kazanma tutkusu nedeniyle insanlar dünyanın dört bir tarafında ve bol miktarda Türkiye’de de buna kapılıyorlar. Belediyeler olayındaki saadet zinciri tam böyle değildi, yeni gelenlerin katılımıyla yürüyen bir zincir söz konusu değildi. Ama şöyle yürüyen bir zincir söz konusuydu: Üst üste seçimleri kazanmakla. İstanbul ve Ankara belediyelerini ele alalım; 25 yıldır aynı çizgi tarafından hatta Ankara’da aynı belediye başkanı tarafından, Erdoğan istifa ettirmeseydi Melih Gökçek 25 yılını tamamlamış olacaktı– yürüyen bir sistem var. İlk başta burada daha dikkatli temkinli olunuyor, daha dikkatli adımlar atılıyor. Ama belli bir aşamadan sonra, olayın oturduğu düşünüldüğü andan itibaren iki mekanizma hayatı geçiyor: Birisi bir anlamda har vurup harman savurma gibi israf. İsrafın olduğu yerde tabii rant var. Bir araba ihtiyacınız varken üç araba alıyorsanız, burada araba satan kâr ediyor. Araba satanın kim olduğuna bakmak gerekiyor, araba satana baktığınız zaman da belediyeden birtakım isimler ya da belediyenin dahil olduğu siyasî partilerden isimler karşınıza çıkıyor gibi. Doğrudan bir rüşvet olmasa da, lâzım olandan fazla harcama yapılarak birileri belediye eliyle besleniyor, para akıtılıyor. İsraf üzerinden yürüyen bir düzen var, bir de bununla iç içe geçmiş olan kayırmacılık. Kayırmacılığın da değişik yöntemleri var; birincisi doğrudan tanıdık şirketlere ihale vermek, onlara belediye imkânlarını sonuna kadar açmak — en son İSMEK örneğinde gördüğümüz gibi. Birtakım durumlarda isme, adrese teslim ihaleler düzenlenmesi var. 
Bir diğer husus, istihdam yapılırken ihtiyaç fazlası olarak çok miktarda kişi istihdam ediliyor ve bunlar edilirken de genellikle tanıdık, yakın çevrelerden, özellikle parti çevrelerinden oluyor — kayırmacılığın bir boyutu bu. Bir diğer kayırmacılık da tabii ki hizmet dağıtılırken kendilerine yakın olan kişilerin kayırılması. İstanbul belediyesi örneğinde, Erdoğan ailesine yakın olan ya da birtakım İslamî cemaatlere yakın olan birtakım vakıfların kayırılması buna bir örnek. Normal şartlarda baktığımızda belediyelerin birtakım vakıflarla işbirliği yapması, birtakım kaynaklarını vakıflarla paylaşması çok anormal bir şey değil; sivil toplum kuruluşlarıyla paylaşması çok anormal bir şey değil. Ama eğer siz sadece hep aynı sivil toplum kuruluşlarıyla, aynı vakıflarla çalışırsanız, sadece size yakın vakıflarla çalışırsanız ve kimi durumda da belediyeyle çok da alâkası olmayan alanlarda faaliyet gösteren, mesela Okçuluk Vakfı gibi ne olduğunu hâlâ anlayamadığım bir vakıfla bir İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ne işi olabilir? Burada tamamen bir kayırmacılık söz konusu oluyor. İstanbul belediyesini Tayyip Erdoğan ilk aldığı zaman ya da ilçe belediyelerini Refah Partililer ilk aldığı zaman, devraldıkları belediyelerde daha önce çok göze batan kayırmacılık, rüşvet vs. gibi hususlara karşı çok net pozisyonlar almışlardı, şeffaf belediyecilik demişlerdi, halk meclisleri düzenlemişlerdi ve burada birebir, doğrudan demokrasi kanallarını işleterek ilk dönemlerde bayağı bir etkili olmuşlardı. Ama zamanla, çok geçmeden bu halk meclislerinin yapılmaz olduğuna, şeffaflığın yerine tam anlamıyla bir kapalılığın kendisini gösterdiğine tanık olduk. Belli bir aşamadan sonra da, geçmişte şikâyet edilen ne varsa ve yeni yöntemlerle fazlasıyla –her belediye muhakkak yapmamıştır, ama birçok belediyede– yapıldığı yolunda şikâyetler öteden beri vardı. Belli bir andan itibaren kanıksandı, çünkü bu belediyelere bir şey olmamaya başladı. Yani iktidarda da aynı parti var; özellikle AKP döneminde, “Kimi kime şikâyet edeceksin?” gibi bir durum oluştu ve kimi durumda da merkezî iktidar, AKP iktidarı kimi durumda kendi tabanıyla olan ilişkilerini, kayırmacılık ilişkilerini ya da birtakım ihaleleri dağıtma, birtakım yerlere rant aktarma işlerini merkezden değil de yerel yönetimler üzerinden yapmaya başladı. Dokunulmazlığı da olunca ortaya tam bir saadet zinciri çıktı, belediyenin kaynakları hoyratça kullanılır oldu. Ama bunlar yapılırken, bu hiçbir zaman sona ermeyecekmiş gibi yapıldı, saadet zincirine benzetmem bundan. Yani her seçim kazanılacak, her seçimde yeni yeni kaynaklar eklenecek ve bu çark böyle sürecek diye düşünüldü. Ama 31 Mart ve 23 Haziran’da bunun hiç de böyle olmadığı ortaya çıktı. Özellikle İstanbul ve Ankara’da 25 yıllık geleneğin sona ermiş olmasının çok ciddi sonuçları kendini gösteriyor. Bakıyoruz ki eski defterler açılıyor, eski yapılan hesaplar çıkartılıyor, ihaleler masaya yatırılıyor, yapılan birtakım sözleşmeler iptal ediliyor, bazı kurumlara tahsis edilen gayrimenkuller geri alınıyor vs.. Bunun tasarruf yapma anlamında yeni belediye yönetimlerini rahatlatan yönü var; ama bir diğer taraftan da bunca süredir bütün o belediyelerden beslenen bu yapılar çok ciddi bir şekilde kriz yaşamaya başlıyorlar ve iş aslında normale dönmeye başlıyor. Belediyelerde şu anda yaşananlar, Türkiye’de AKP iktidarında kurulmuş olan birtakım çarkların, birtakım saadet zincirlerinin hiç de kalıcı olmadığını bize göstermesi anlamında bir ilk.
Buradan hareketle şunu pekâlâ bugünden düşünebiliriz: Yerel yönetimlerin kaybından bu tür gerçekler ortaya çıkıyorsa, yaşanmışlıklar ortaya çıkıyorsa, merkezî iktidarın kaybolması durumunda hangi zincirler nasıl kopacak? Hangi iktidar ilişkileri, hangi rant dağıtma ilişkileri nasıl ortaya çıkacak? Bu gerçekten merak edilmesi gereken bir husus. 31 Mart’ın bize gösterdiği bunların hiçbirisinin sonsuz olmadığı, bunların hiçbirisinin mutlak olmadığı. Şu anda çok sayıda insan bunun şokunu yaşıyor. Hatırlayın, işten çıkartılanlar oldu, bunların bir kısmı Ekrem İmamoğlu’nun kapısına kadar geldiler; İmamoğlu onlardan iki tanesini makamında kabul etti. Şu makamda kabul edilen beyaz gömlekli kişinin fotoğrafı yayınlandığı anda zaten çok ilgi çekmişti, tepki de çekmişti. Sanki İmamoğlu o da, takım elbiseyle gelmiş olan kişi –yani İmamoğlu– işten atılmış kişi. Fotoğrafa baktığımız zaman acayip bir rahatlık, aslında oranın sahibinin kendisi olduğu gibi bir eda var, sembolik olarak baktığınızda. Çünkü bu, hâlâ durumu kabullenememekle ilgili bir durum; çünkü iktidarda hâlâ Adalet ve Kalkınma Partisi var ve Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının merkezi, tamam, Ankara, ama ilk başlangıç İstanbul ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Ve 25 yıl sonra birisi geliyor orayı alıyor ve orada birtakım kayırmacılıkların vs. zincirlerini koparmaya başlıyor. O fotoğraf bize hâlâ bunun tam olarak hazmedilemediğini göstermişti. Ama artık demokrasilerde böyle bir şey hazmetmekle herkes yükümlü. Bunu öteden beri Cumhurbaşkanı Erdoğan çok söylerdi, sandığa saygı gösterilmesi gerektiğinin altını çok vurgulardı, bir süredir bunu çok fazla vurgulamadığına tanık oluyoruz. Çünkü sandık artık kendisinin aleyhine dönmeye başladı.
İşte burada İstanbul’da, Ankara’da yaşananlar ve bundan sonra yaşanması mümkün olanla, bu arada Adana’dan, Mersin’den de birtakım haberler geliyor –tabii İstanbul, Ankara kadar çarpıcı değil–, Antalya’dan da birtakım haberler geliyor; ama görüyoruz ki uzun bir zamandır AKP iktidarının sürekliliğinin teminatlarından birisi işte bu tür saadet zincirleriydi. Üst kadrolardan toplumun zengin kesimlerine ihaleler, orta kesimlerine birtakım iş imkânları, alt kesimlerine iş ve hizmet imkânları dağıtarak, sağlayarak AKP bugüne kadar geldi. Ama belli bir yerde tıkanıp bu imkânları sağlayamaz hale gelmeye başladığından itibaren, zaten yaşamakta olduğu kriz çok daha ciddi bir şekilde derinleşecek. Daha önce İslamî cemaatlerle ilgili bu konuda bir değerlendirme yapmıştım, belediyelerin kaybıyla beraber bazı cemaatlerin ne kadar zorlandıklarını ve daha da zorlanacaklarını söylemiştim. Çünkü kendi öz kaynaklarıyla büyümediler, bu tür hortumlarla büyüdüler, kendilerine pompalanan imkânlarla büyüdüler, hormonlu bir şekilde büyüdüler. Şimdi normal hallerine dönmeleri gerekiyor, bence buna intibak etmekte çok ciddi bir şekilde zorluk yaşayacaklar. AKP iktidarı işte bu tür hizmetleri ve imkânları sağlayamaz hale gelmeye başladığı andan itibaren de toplumsal tabanını iyice kaybetmeye yüz tutacak. 31 Mart seçim sonuçları bize, uzun süredir inşa edilmiş olan kimisi 25, kimisi 17 yıllık bu saadet zincirlerinin de pekâlâ kopabileceğini gösterdi ve bunun etkileri sadece o zincirin koptuğu yerle sınırlı kalmayıp tüm Türkiye’ye olabiliyor. İstanbul’da Yenikapı’da sergilenen otomobillerin yarattığı etkiyi düşünün, tüm Türkiye’nin gündemine bir şekilde oturmuştu. Bundan sonra yaşanabilecekler ve açılacak başka eski defterlerle beraber işin rengi iyice değişecektir.
Evet, bir devir bir anlamda kapanıyor ve yepyeni bir Türkiye bu tür zincirleri kopararak ortaya çıkmaya başlıyor.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
11.10.2019 Bekir Ağırdır ile söyleşi: 23 Haziran sonrası ittifaklar, yeni partiler ve Suriye operasyonu
10.10.2019 “Türkiye İttifakı” kuruldu!
09.10.2019 Suriye’ye harekat Erdoğan’ın krizini çözer mi?
08.10.2019 Donald Trump’ın ipi
04.10.2019 İktidar ve yanlılarının Ekrem İmamoğlu’na yaptığı iyilikler
03.10.2019 KHK olayı: Kim kimi affedecek?
02.10.2019 İktidarın yüzde 50 artı bir oy paniği
01.10.2019 Erdoğan’ın alternatifi kim olabilir?
26.09.2019 Erdoğan filmi başa sarabilir mi?
25.09.2019 İYİ Parti’nin seçimi
11.10.2019 Bekir Ağırdır ile söyleşi: 23 Haziran sonrası ittifaklar, yeni partiler ve Suriye operasyonu
01.10.2019 Turkey: Who can be the alternative to Erdoğan?
12.09.2019 Turquie: Quel renouvellement pour le CHP?
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı