İktidar belediyelerden neden bu kadar korkuyor?

20.04.2020 medyascope.tv
Lire en Français

20 Nisan 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Sema Kahriman Gökçe hazırladı.

Türkiye'nin şimdi de bir yerel yönetimler krizi var. Daha doğrusu yerel yönetimlerin yarattığı kriz değil, yerel yönetimlerin yaptıklarından dolayı iktidarın rahatsız olması ve buradan hareketle bir kriz çıkartma çalışması var. 

Bu noktada, iktidar partisinin önde gelen isimlerinden Mahir Ünal çok çarpıcı bir çıkış yaptı: Konu Mersin Büyükşehir Belediyesi'nin ücretsiz ekmek dağıtması. Bu yasaklandı. CHP'li belediyelere getirilen ilk yasak değil bu — yardım toplamak da yasaklanmıştı. Burada Mahir Ünal, bunun üzerine, “Anadolu'da ‘ayrı baş çekmek’ deyimi vardır. Bunun devletteki karşılığı paralel yapıdır. Devlet bir yönetim ve organizasyon biçimi olarak yüksek koordinasyon içerisinde ve yasalar çerçevesinde çalışır. Tüm yasalar dayanağını anayasadan alır” diye başladı. Ve bütün bunları bir paralel örgütlenme olarak tanımladı. Mesela dedi ki: “Pandemi ile mücadelede de gördük ki, bazı CHP'li belediyeler bu koordinasyonun bir parçası olmak yerine ayrı baş çekmeyi tercih ediyorlar. Aynı zamanda ilk pandemi kurulu üyesi olan belediye başkanları bu kurullarla çalışmıyor. Hatta paralel kurullar oluşturuyor, merkezî hükümetin yerine yerel merkez, yerel hükümet diye söylemler dile getiriyorlar” diye devam etti. 

Mahir Ünal’ın bu çıkışı aslında yeni bir olay değil. Adalet ve Kalkınma Partisi yerel yönetimlerin kendisinden gideceğini hissettiği andan itibaren belediyeler konusundaki tutumunu, yerel yönetimler konusundaki tutumunu kademeli bir şekilde değiştirdi. Zaten bu ilk olarak HDP’li belediyelere –o tarihte HDP de değildi, belediye başkanları Demokratik Bölgeler Partisi’ne bağlıydılar, daha sonra HDP’lilere de yapıldı– kayyum atama olayında da bu olay dile gelmişti. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın aslında belediyelerin seçimle değil de atanma yoluyla gelmesi yolunda bir niyetinin olduğunu bir şekilde görmüştük. Bunları öncelikle güneydoğudaki atamalarla, kayyum atamaları ile yapmaya çalıştılar ve adım adım bu gelişti. Belli bir bölgede kaldığı müddetçe genel kamuoyu çok fazla ilgilenmedi. Hatta AKP’ye oy vermemiş olmakla beraber Kürt meselesinde milliyetçi tavırlara sahip olan birçok kişi bu kayyumlara çok da fazla ses çıkarmadı — hatta destek de vermiş olabilir. Ama işin rengi 31 Mart ile beraber değişti. Aslında 31 Mart’a gelinen süreçte de değişmişti. Ve belediyeler iktidar tarafından bir yük olarak görülmeye başlandı. 

Şimdi, “merkezî hükümet” diyeceğim, Mahir Ünal hemen buradan “Vay, sen karşılığında paralel hükümet mi kurmak istiyorsun?” diyecek. Bu merkezî hükümet çok söylenen bir lâftır. Yıllarca kendilerinin de söylediği bir lâftır. Özellikle Refah Partisi belediyeleri zamanında –ki Tayyip Erdoğan da bunlardan belediye başkanıydı–, bu çok sıklıkla kendileri tarafından da kullanılmış bir şeydir. Zaten burada işin ilginç tarafı, yerel yönetimlerden gelen, yerel yönetimlerden gelip siyasî iktidarı ele geçiren bir hareketten bahsediyoruz. Adım adım yerel yönetimdeki faaliyetleriyle, aktiviteleriyle buraya doğru yönelmiş bir hareketten bahsediyoruz. Ve bu hareket şimdi, kendisi iktidardayken, yani Ankara'dayken ya da merkezî iktidarı kontrol ederken, yerel yönetimlerin önünü tıkamak istiyor. 

Bunun birinci nedeni tabii ki yerel yönetimlerin kendisine ayak bağı olmaması, kendi eksikliklerini ortaya çıkarmaması — böyle bir neden var; çünkü bunlar muhalefet partilerinden. Onların başarıları iktidarı rahatsız ediyor — başarılı oldukları takdirde tabii ki. Ama bir diğer husus kendi deneyimleri. Bu olay, özellikle İstanbul, Ankara gibi yerler gittikten sonra tıpkı Refah Partisi'nin adım adım, Erdoğan’ın adım adım gelmesi gibi, onların da yerel yönetimler üzerinden iktidara gelmeleri ihtimali. Bundan çok ciddi bir şekilde rahatsız oluyorlar. Bu noktada bir diğer husus eski Merkez Bankası eski başkanı Durmuş Yılmaz’ın –şimdi İYİ Parti'de siyaset yapıyor biliyorsunuz– iki gün önce sosyal medyadaki bir paylaşımı. Bence olayı çok çok iyi özetliyor. İki tane tweet attı. Onları okumak istiyorum. “AKP yoksullukla mücadele etmedi, yoksulluğu yönetmenin siyasî rantının çok yüksek olduğunu keşfetti. Sosyal devleti; üreten, saygılı bireyler hedefleyen bir araç olmaktan çıkarıp, yurttaşlarını ‘Biz gidersek bu yardımlar kesilir’ propagandası ile bir kişinin müşterisi haline getirdi.” Evet, bu altı çizilmesi gereken bir husus. “Sosyal devleti; üreten, saygın bireyler hedefleyen bir araç olmaktan çıkarıp, yurttaşlarını ‘Biz gidersek bu yardımlar kesilir’ propagandası ile bir kişinin müşterisi haline getirdi”. İkinci tweet’inde diyor ki: “İstanbul, Ankara ve diğer büyükşehir belediyeleri AKP gittiğinde yardımların kesilmeyeceğini, daha etkin bir sosyal devlet anlayışı ile devam edeceğini net bir şekilde yurttaşlara gösterdiği için AKP panikledi. Saçma yasaklar getiriyor. Milletin parasıyla oluşturulan bu yanlış ezber mutlaka bozulacaktır”. Evet, olayın en çarpıcı yönü bu. Aslında belediyeler –İstanbul, Ankara, Mersin, Adana, İzmir– CHP’nin elindeki belediyeler; daha önce HDP’liler kısmen bunu yapıyordu, ama büyükşehir belediyelerine kayyumlar atanarak fırsat verilmedi. Fakat şimdi CHP’deki büyükşehir belediyeleri AKP efsanesinin gerçeğini gözler önüne seriyor. Çünkü neydi AKP efsanesi? Aslında AKP efsanesi de değil, Tayyip Erdoğan efsanesi. Halka veren, halka hizmet götüren, özellikle alt gelir gruplarına her türlü yardımı doğrudan getiren bir siyasetçi. Ama Durmuş Yılmaz'ın dediği gibi bu, halkı siyasete katarak yapılan bir şey değildi, halkın sorunlarını köklü bir şekilde çözerek yapılan bir siyaset değildi. Ve onu gerçekten çok isabetli bir müşteri olarak gören bir siyasî çizgiydi. İşte şimdi başka partiler, muhalefet partisi, benzerini ya da daha başarılısını –duruma göre, yoruma göre değişir– yapmaya başladığı andan itibaren büyük bir panik başlıyor. Çünkü onların yaptıkları AKP iktidarının yapamadıklarını gözler önüne seriyor. 

İlk olayda hatırlayalım, salgın meselesinde ne oldu? İlk yardımı, halktan yardımı, belediyeler toplamaya başladı. Oradan toplanacak paralarla işlerini kaybeden yoksullara yardımlar yapılacağı ilan edildi. Kısa sürede büyük başarı elde ettiği görülen bu kampanyanın önü devlet tarafından kesildi. Ve yerine devlet bir kampanya açtı. İstanbul, Ankara gibi büyükşehir belediyelerinin paralarını Vakıfbank üzerinden bloke etti ve soruşturma açtı. Süleyman Soylu –gidip gelen, arada istifa edip kabul edilmeyen Süleyman Soylu–, bunun çok doğal olduğunu çünkü kendilerinin “işkillendiğini” söyledi. Neden işkilleniyorlar? Bu para toplama işi, aslında devletin burada denetleyebileceği bir olayı baştan itibaren kesmesi — hepsinin yasalara uygun olduğu ortaya çıktı, gerekirse denetleyebilirdi. Buradaki işkillenme, bir yolsuzluktan işkillenme falan değil; buradaki işkillenme, bu kampanyaların başarılı olma ihtimalinden işkillenme meselesiydi. 

Şimdi Mahir Ünal’a dönecek olursak, Mahir Ünal'ın sık sık paralel lafını kullanıyor olmasının nedeni mâlûm: Fethullahçılık. Fethullahçılığa “paralel yapı” dendi. Fethullahçılığa devletin örgütlenmesinin dışında paralel bir örgütlenme tesis etmeye çalıştıkları söylendi. Ama biliyoruz ki bu paralel örgütlenmeye iktidar göz yumdu, izin verdi — hatta teşvik etti. Burada, derin devleti tasfiye etmek için devlet içerisinde Fethullahçı örgütlenmenin paralel bir şekilde örgütlenmesinin lâzım olduğu düşüncesiyle bu yapılmıştı. Sonra da önce derin devletin tasfiyesi, ardından Fethullahçıların tasfiyesi olayını gördük. Şimdi burada belediyelerin yaptığıyla Fethullahçılığın devlet içerisindeki örgütlenmesini paralel lafı üzerinden benzetmeye çalışmak –nasıl söyleyeyim?– çok ucuz bir şey, basit bir şey. Tutması imkânsız bir şey. Burada Fethullahçı yapılanmanın paralel yapılanması, devletin içerisinde, devletin hiyerarşisine aykırı bir şekilde ayrı hiyerarşiler kurmaktı. Mesela diyelim ki valiler dışarıdaki bir imamdan emir alıyor. Ya da komutanlar, albaylar kendi üstlerinden ziyade kim olduğunu kimsenin bilmediği, genellikle kod adı olan birtakım imamlardan görev alıyorlar ve ayrı bir hiyerarşi örgütleniyor. Burada belediyelerin yaptığı böyle bir şey değil. Belediyelerin yaptığı, zaten anayasal anlamda Türkiye’nin imzalamış olduğu bütün uluslararası sözleşmelerin de gerektirdiği gibi belediyelerin yerel siyaset yapma gibi bir alanı var. Ve bu alan ne kadar genişse o ülke o kadar daha demokratik ve çoğulcu oluyor. Yani siz bir ülkenin demokrasi karnesini esas olarak oradaki yerel yönetimlerin güçlülüğüyle ölçüyorsunuz. 

Dolayısıyla yerel yönetimlerin faaliyet yapması, kendi çalışmalarını sergilemesinde hiçbir sakınca yok. Tam tersine aslında teşvik edilmesi gereken bir şey. Burada mesele şu: Belediyeler kendilerinden olmadığı zaman, kendi partilerinden olmadığı zaman bunu bir siyasî meydan okuyuş olarak görüyor –ki bu doğru aslında, siyasî bir meydan okuyuş da oluyor–, ama buna karşı iktidar partisinin yapması gereken hem kendi belediyelerini bu yarışa dahil etmek, hem de merkezî yönetimin çok daha güçlü adımlarla yerel yönetimlerin bu türden sosyal belediyecilik anlayışını çok da gerekli kılmayacak düzenlemeler yapması gerekiyor. Ama bunu yapamıyorlar. Bir boşluk doğuyor. Ve bu boşluk tercihi şu: Sosyal devlette boşluk olabilir, ama burayı dolduramazsınız, bırakın boş kalsın; yapmayın etmeyin, yoksa sizi engellerim. Böyle bir noktaya geldi. Ve bu tamamen siyasî bir perspektif. 

Tabii bu hareketin –birçok yayında söyledim–, Türkiye'deki İslamî hareketin, yasal İslamî hareketin en büyük iddialarından birisi merkeziyetçiliği zayıflatmak ve yetkiyi olabildiğince yerele yaymaktır. Ama geldiğimiz noktada çok katı bir Ankara, her şeyin Ankara'dan yönetildiği, hatta Ankara'nın içerisinde de bir kişi ve etrafındaki bir avuç insan tarafından yönetildiği bir yere doğru gidiliyor. Ve bunun teorisini yapanlar, uzun bir süre teorisini yapanların büyük bir kısmı da şimdi aynı kervana kapılmış bir şekilde yerel yönetimlerin her faaliyetini ülkenin üniter devlet yapısına bir tehditmiş gibi algılıyorlar, böyle göstermeye çalışıyorlar. 

Bunun böyle olmadığını en iyi bilenler şu anda, benim bildiğim, Cumhurbaşkanı’nın etrafındaki danışmanların içerisinde de çok kişi var, bu işin kitabını yazmış kişiler de var. Yerel yönetimlerden gelen, yerel yönetimlerin gücünü bilen, bu gücün artırılmasının ülke hayrına olduğunu söyleyen kişiler de var. Burada paralel yapı vs. gibi şeylerle belediyelerin faaliyetlerini kriminalize etmek, şeytanîleştirmek hiç gerçekçi değil — tutacağını da sanmıyorum. Öte yandan şöyle de bir sorun var: Bir koordinasyondan bahsediliyor. Bütün pandemiye karşı, Mahir Ünal’ın dediği gibi, illerde pandemi komiteleri var, herkes burada yer alsın. Burada belediyeler de olsun. Ama benim Ekrem İmamoğlu ile yaptığım yayında Ekrem İmamoğlu’nun da söylediği gibi, kendisi bu kurula günler sonra çağrıldığını söylemişti. Defalarca ulaşmak istediğini, birçok şeyin kendilerinden habersiz yapıldığını söylemişti — ki biliyoruz, sokağa çıkma yasağı, o apar topar yapılan sokağa çıkma yasağı da aynı şekilde belediyelere haber verilmeden yapılmıştı. 

Ortada bir koordinasyon yok. Ortada devlet eliyle tamamen atanmışlar tarafından yürütülmek istenen bir salgınla mücadele stratejisi var. Ve burada belediyeler, özellikle muhalefet belediyeleri aktif aktörler olarak değil, figüran olarak görülüyorlar. Hatta kimi durumda, hele muhalefet ise ayak bağı olarak görülüyorlar ve onlara rağmen bir şeyler yapma çabası öne çıkıyor. Yapamadıkları, güçlerinin yetmediği yerlerde, yerel yönetimlerin devreye girmesinden de çok ciddi bir şekilde rahatsız oluyorlar. Olay aslında bu kadar basit. Yani bu 31 Mart'ın Türkiye'de yepyeni bir dönem açtığı tespitini doğrulayan günlerden geçiyoruz. Tabii ki çok ağır koşullardayız şu anda. Salgınla mücadele gibi bir mesele var. Ama şu âna kadar CHP'li belediyelerin aslında çok da  yoğun bir şekilde yapmadıkları, yapamadıkları, ama yaptıkça etkili olan adımlarının, irili ufaklı uygulamalarının nasıl rahatsızlık yarattığını görüyoruz. Bu rahatsızlık üniter devlet yapısını koruma hassasiyeti falan değil. Siyasî iktidarını koruma hassasiyetinden ibaret. Bu devrin, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, Erdoğan iktidarı devrinin kapanmakta olduğunun görülmesi için belediyelerin bir iki ufak tefek sosyal faaliyeti yeterli oldu. Burada yaşanan panik –yani diyelim ki Mersin’de bedava ekmek dağıtmaktan bir siyasî iktidarın bu kadar rahatsız olması–, o siyasî iktidarın ne kadar güçsüz olduğunu bize gösteriyor.
 
Bu anlamda belediyeler eğer işlerini yapmaya yoğunlaşırlarsa, eğer sakin sakin halka hizmet götürme konusunda kapanan bütün kapılara, engellere rağmen birtakım yollarla –ki o yollar var; bunlar yakın zamanda, bir yıl önce çok geniş halk desteği ile seçilmiş iktidarlar– halkı da işin içerisine katarak, vatandaşı da için içerisine katarak yapabildikleri ölçüde, iktidar da bundan rahatsızlık duyacaktır. Rahatsızlığı katlanarak artacaktır. 
Son bir not: İktidarın büyükşehir belediyelerinden duyduğu rahatsızlık giderek belirginleşince, klasik bir sinik muhalif tavrı var –onu geçen Kemal Can ile “Haftaya Bakış”ta konuşmuştuk–, muhalefet yapmayı el yükseltmek sananlar var. El yükseltmek derken, kendi elini değil iktidarın elini yükseltmek sananlar var. Ve şimdi diyelim ki burada belediyelerle siyasî iktidar arasında bir olay yaşanıyor, belediyeler bayağı inisiyatifi ele alıyorlar. “Şimdi siyasî iktidar ne yapacak? Ne yapabilir?” diye birtakım kötü senaryolar ortaya atıyorlar. Bu kötü senaryo olarak ortaya attıkça da aslında insanların –nasıl söyleyeyim? – moralini bozuyorlar. Aslında yaşanan bir siyasî mücadele ve oyunu kuralları ile oynayan ve iyi oynayabildiği ölçüde de başarılı olan belediyeler var. Oyunun kurallarını sürekli değiştirmeye kalkan bir siyasî iktidar var. Ve bunu da beceremeyen, engelleyemeyen bir siyasî iktidar var. Ama burada, bu olayda hem kendini muhalif olarak tanımlayıp, hem de belediye başkanlarının icraatını değil de, siyasî iktidarın yapabileceği kötülükleri speküle ederek kendinin ne kadar muhalif olduğunu göstermeye çalışanlar var. Onlara da Allah akıl fikir versin diyelim. Ne diyelim?
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
23.05.2020 Babacan, Erdoğan’ı neden öfkelendiriyor?
22.05.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (15): Trollerin yeniden yapılanması, Cihat Yaycı olayı ve Avrasyacılık, Gelecek ve Deva partilerinin durumu
21.05.2020 Ulusalcılık nedir, ne değildir?
19.05.2020 Ulusalcılara ne oldu?
18.05.2020 Üçüncü Milliyetçi Cephe yolda mı?
16.05.2020 İYİ Parti’yi anlamak için 5 soru
15.05.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile “Haftaya Bakış” (14):
14.05.2020 Sırrı Süreyya Önder söyleşisi ve bir kısım “ana akım” medya
14.05.2020 Murat Yetkin ve Ruşen Çakır tartışıyor: İttifakların geleceği
12.05.2020 HDP’nin sırrı
23.05.2020 Babacan, Erdoğan’ı neden öfkelendiriyor?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
05.04.2020 Turkey: A multi-party “single-party state”
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı