Hüseyin Kocabıyık ile "derin devlet", "derin Türkiye" ve "bürokratik oligarşi" üzerine söyleşi

27.06.2026 medyascope.tv

27 Haziran 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Ankara’yı en iyi bilen isimlerden, Hüseyin Kocabıyık’la birlikteyiz. Hoş geldiniz Hüseyin Bey.
Hüseyin Kocabıyık: Hoş buldum, iyi yayınlar.

Ruşen Çakır: Sağ olun. Siz bir dönem Başbakan Tansu Çiller’in başdanışmanıydınız. Yıllar sonra AK Parti'den İzmir Milletvekili oldunuz. Ama sonra başınıza bir iş de geldi; Cumhurbaşkanına hakaretten sizi de aldılar, bir süre misafir ettiler. Hüseyin Bey, birbirimizi yıllardır biliriz, ama ilk kez böyle bir şey yapıyoruz. Sizinle, bütün yaşadığınız o deneyimlerden hareketle, bugünün ve muhtemel yakın geleceğin Türkiye'sini konuşalım istiyorum. Önce direkt soracağım; Son günlerde sıkça bir baskın seçim muhabbeti oluyor, siz de duyuyorsunuzdur. Hatta kasım ayı diye telaffuz ediliyor.  Cumhuriyet Halk Partisi'nin içine düşürüldüğü durum nedeniyle konuşuluyor bu. Siz siyasetin içinde birisi olarak, çok erken seçim, baskın seçim görmüş, bizzat yaşamış birisi olarak, bugün bu ihtimali önemsiyor musunuz? Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yıl bitmeden bir baskın seçim yapma ihtimali var mı sizce?
Hüseyin Kocabıyık: Var. Hem de hayli kuvvetli bir ihtimal.
Aslında bir yönüyle bakarsanız, şöyle bir izlenim veriyorlar. ‘’Hayır. Seçim 2028'e kadar, yani normal süreç neyse, o döneme kadar devam edecek. İktidar bir erken seçime gitmeyecek’’ izlenimini vermeye çalışıyorlar. Ama diğer taraftan da icraatları, hamleleri, operasyonları üst üste koyduğunuz zaman, hepsi bir erken seçime göre düşünülmüş hamleler olarak önümüze çıkıyor. CHP'nin zayıflatılması, bir çıkmaza sokulması, memurlara iyi bir zam hazırlığının sürmesi, hatta TOKİ’nin daha önceki dönemlerden de farklı olarak hızla devreye sokulması, dar gelirlere ev projeleri filan, bütün bunlar üstü süte geldiğinde, bir erken seçimin bayağı bir ihtimal dahilinde olduğu söylenebilir. Biraz da Tayyip Bey'in düşünce biçimini, tarzını bildiğimiz için, aslında Tayyip Bey bu seçim konularında biraz fırsatçı bir insandır. Yani ölçme ve değerlendirme tekniklerini iyi kullandığı için kamuoyunun tomografisini çok sık görebildiği için, ana muhalefetin, daha doğrusu muhalefet birikiminin olduğu yerin bir çıkmaza girmesi, zayıflaması, bölünmesi ki CHP'nin hali ortada, böyle bir durumda bunu bir fırsat olarak görebilir. Bu bir.
İkincisi, ‘’Terörsüz Türkiye’’ projesi konusunda Devlet Bahçeli kadar cesur değil Tayyip Bey ve o konuda bir derinleşme fikri yok gibi görünüyor. O konuda bir derinleşme zorunluluğun içine girmeden belki bir erken seçimi gündeme getirebilir. Tabii bunların hepsi bir ihtimal. Ama benim üzerinde en çok durduğum şey şu: ‘’Tayyip Bey kendisi için en uygun erken seçim ihtimalini, daha doğrusu erken seçim tarihini hangi noktada görür? Kendisine uygun bulur?’’ diye soruyorum kendime. Kendisinin en güçlü, rakibinin en zayıf olduğu anda bunu yapar. Özgür Özel'in arkasında bir muhalefet enerjisi var. Bu enerji gün geçtikçe artıyor gibi de görünüyor. Tayyip Bey bunu görüyordur ve izliyordur. Özgür Özel yeni bir partileşmeye gidebilir, arkasında beklenmedik bir muhalefet birikimi olabilir. Bunlara zaman tanımadan erken seçime gitmek Tayyip Bey'in düşünce biçimi bakımından mantıklı geliyor bana. Dolayısıyla bir erken seçim ihtimali var. Bahçeli'nin ve saraydaki bazı bürokratların bu konudaki açıklamaları da doğrusu biraz erken seçim konusunda kafalarında bir düşünce olduğunu düşündürtüyor bana.

Ruşen Çakır: 19 Mart'a dönecek olursak: Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasının ardından, benim başından itibaren yaptığım bir değerlendirme var. Özgür Özel, mucizevi bir şekilde bu saldırıyı püskürttü ve CHP için bir fırsata dönüştürdü diye düşünüyorum. Erdoğan’ın, 21 Mayıs’ı, mutlak butlanı da bu nedenle, yani baş edemediği için yapmak zorunda kaldığını düşünüyorum. Katılıyor musunuz? Erdoğan 19 Mart operasyonuyla beklediğini bulamadı, hatta tam tersi oldu derim. Siz ne dersiniz?
Hüseyin Kocabıyık: Bu konuda size katılmak bir tarafa, bu düşüncenizin daha ötesine geçerek düşünüyorum. Bana göre 19 Mart, çok açık bir şekilde yargı eliyle yapılan bir darbeydi. Bunu başından beri söylüyoruz zaten. Başımıza bazı işlerin gelmesi, bizi cezalandırma ihtiyacı duymalarının sebeplerinden birisi de, bu konudaki düşüncelerimizi çok inançlı ve güçlü bir şekilde, tarihte yaşanmış olaylarla ilgili bazı mukayeseler yaparak da ortaya koymamızdan dolayıdır. 19 Mart'ta Ekrem İmamoğlu üzerinden CHP vurulmak istendi. Bu, çok gözü kara bir şekilde yapılmış bir operasyondu ve ilk hedefi, cumhurbaşkanlığı konusunda Tayyip Erdoğan'ın her gün önüne gelen anketlerde Ekrem İmamoğlu'nun kendisini hatırı sayılır bir şekilde geçtiğini gördükten sonra, onu, kendi tabiriyle ‘’telef’’ etmekti ve bunu yaptılar. İmamoğlu’nun diplomasının iptali, hemen arkasından evinin basılması, cezaevine atılması… Bütün bunlar oturulmuş, tasarlanmış, planlanmış, senaryolaştırılmış hareketlerdi. Bu çok açık. Yani orta mektep bir talebesi bile bunun böyle olduğunu bilir zaten. Zaten bunu söylediğiniz zaman, hem iktidar kanadından hem muhalefet kanadından buna itiraz eden bir merci de yok.
Ekrem İmamoğlu cezaevine girdikten sonra ilk somut hedef, İstanbul Belediyesi'ne kayyum atanmasıydı. Fakat orada Özgür Özel faktörü devreye girdi. Adam gitti, orada yattı bir hafta. Bu arada üniversite gençliği çok açık bir destek verdi, halk destek verdi. Görevlendirilen kayyum geldi, karşıdaki kafede oturdu, çay, kahve içti ve gelecek emri beklediler. Fakat orada biriken muhalefet enerjisinden dolayı ve bazı aklı başında adamların hükümete ‘’bunu yapmayın. Bunun arkasından başka toplumsal hadiseler olabilir’’ şeklindeki telkinlerinden dolayı İstanbul Belediyesi'ne el koyamadılar.
Ondan sonra ortaya çıkan tablo, bir manşet cümlesiyle söyleyecek olursak bir liderin ortaya çıkışı oldu. Hani gençliğimizde okuduğumuz, yanılmıyorsam Mayakovski’nin, ‘’Bir Aktör Hazırlanıyor’’ diye bir kitabı vardı tiyatroyla ilgili. Bu dönemleri yazacak olsak herhalde ‘’Bir lider yaratmak’’ diye bir isim koymak gerekirdi. Müthiş bir enerji sergiledi Özgür Özel. Ben Özgür Özel'le aynı dönemde parlamentodaydım. Hakikaten çok etkili bir grup başkanvekiliydi. Bizim AK Partili arkadaşlara epey bir sıkıntı yaratıyordu orada. Hem natıkası çok güçlüydü hem zekiydi, hem de kısa sürede konulara hazırlık yapabilen bir ekibi de vardı. Dolayısıyla Özgür Özel benim o dönemlerde şahit olduğum yeteneklerini CHP Genel Başkanı olarak sergilemeye başladı. Bugün geldiğimiz noktada bazı şeyler söylemek lazım. Ben bu düşüncelerimi arkadaşlar arasında da söylüyorum. Onlar da Özgür Özel'e gereğinden fazla bir paye verdiğimi düşünüyorlar. Ama gerçekten öyle değil. Sonuçta ben siyasetin dışında bir insanım şu anda ve gözlemciyim. İşim de bu zaten. Özgür Özel şu anda üzerine doktora çalışması yapılacak bir siyasetçi. Ben öyle görüyorum.

Ruşen Çakır: Özgür Özel’e sürekli olarak doğrudan ya da el altından aracılarla Ankara’da siyaseti yapması çağrısı var. Sizin tam kıta sağlığınıza giriyoruz. Yani ona ‘’gel burada grup toplantılarında istediğin kadar Erdoğan'a atıp tut, şunu yap, bunu yap ama Silivri'yi bırak. Burada bir şey yap’’ çağrısı. Erdoğan’ın daha önce CHP'den alıştığı tipte bir muhalefetin dışında bir muhalefet yaptığı için herhalde bu söyleniyor.
Hüseyin Kocabıyık: Biraz önceki sözlerimi bir cümleyle tamamlayayım. Özgür Özel genel başkanlığa geldikten sonra, 19 Mart'tan sonra, arka arkaya bir dolu operasyon yapıldı. İstanbul'da yapıldı. Başka belediyeler üzerinden yapılmaya devam etti. Ama Özgür Özel hepsini püskürttü. İşte o söylediğiniz ‘’gel Ankara'da siyaset yap’’ lafı biraz da oradan çıktı. Çünkü Özgür Özel bu önündeki dezavantajlı durumu, olumsuzlukları, kendisine yapılan operasyonu bir politik stratejiyle lehine çevirdi. Dikkat ederseniz, 2024 mahalli seçimlerinden beri oyu AK Parti'nin altına hiç düşmedi. Yani yüzde 32-36 bandının arasında gitti geldi. İşte bunu gördükten sonra iktidar, ‘’Ankara'da otur’’ demeye başladı. Çünkü Özgür Özel'in muhalefeti örgütlediğini ve beklenenin üstünde motive ettiğini gördü Tayyip Bey. O yüzden o uyarıyı yaptı. O uyarıyı dinlemediği için de vites daha da yükseltildi. Daha büyük bir operasyonla Özgür Özel bir bakıma geçici olarak -bunun altını çiziyorum- etkisiz hale getirildi. ‘’Etkisiz hâle getirildi’’ demek doğru değil. Altında CHP gibi bir parti varken, örgütü, teşkilatı, imkanları varken yaptığı muhalefet liderliğini, şimdi arkasında enerjik bir kitleyle, bir portakal kasasının, bir kırık sandalyenin üstünde yapıyor. aynı enerjiyi taşıyor, insanları peşinden sürüklüyor.

Ruşen Çakır: Mutlak butlan konusuna geldiğimize göre şunu sormak istiyorum. Yanılmıyorsam siz Bülent Kuşoğlu ile Meclisten de tanışıyorsunuz. Kendisi, Cansu Çamlıbel'e sıcağı sıcağına verdiği bir röportajda https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/kilicdaroglunun-45-yillik-yol-arkadasi-kusoglu-devlet-akli-bir-seyler-kurguluyor-adayimiz-mansur-bey-de-ozgur-bey-de-olabilir,55478?_t=1782909303140 ‘’Devlet aklı bir şeyler kurguluyor.’’ Sanki şöyle bir hava yaratılmaya çalışılıyor: Butlanla gelen atanmış CHP tarafında, özellikle İmamoğlu, ülkenin, devletin bekasına aykırı bir profil. Onun Cumhurbaşkanı olmasını devlet istemiyor. Siz biraz önce bahsettiniz, Erdoğan İmamoğlu'nun kendisini geçtiğini görüyor. Normalde Erdoğan'ın İmamoğlu’nu kendisine dişli bir rakip olarak görmesi başka bir olay, bir de İmamoğlu’nu bir tür ülkeye yönelik tehdit olarak göstermeye çalışmak ayrı bir olay. Bülent Kuşoğlu'nun röportajı da bir anlamda böyle bir şeydi. Yani devlet bu gidişatı beğenmedi, bu olaya müdahil oldu. Böyle bir devlet var mı hakikaten? Yani kökü dışarıda güçler, FETÖ'cü, şu bu gibi yapılar, Erdoğan'dan ayrı -ya da Erdoğan da dahil olabilir ama ona ek olarak birileri- oturup tartışıyor ve böyle birtakım kararlar alıyor. Mutlak butlan da bunun sonucunda çıkıyor gibi bir olay mı var? Yoksa Erdoğan bunları saraydan kendisi mi yürütüyor? Hangisi?
Hüseyin Kocabıyık: Bir kere şu tespiti yapayım. Ekrem İmamoğlu'na dönük, siyasetin ve devletin içinde -bazen işbirliği de yapıyorlar- bir psikolojik harp yöntemleri düzeneği kurulmuş gözüküyor. Yani Ekrem İmamoğlu’yla ilgili ‘’Türkiye için tehlikeli şudur budur’’ diye tamamen psikolojik harp teknikleriyle böyle bir dedikodu yayan bir sınıf var. Bunlar bir emirle mi yapıyorlar bunu, bir plan dahilinde mi yapıyorlar yoksa kendi kafalarından mı yapıyorlar, bilemiyorum. Doğrusu elimde bir bilgi yok bu konuda. Ama Ekrem İmamoğlu'na dönük böyle bir dezenformasyon yapıldığı ayan beyan ortada. Bazen hızlarını alamıyorlar, bizim de bulunduğumuz ortamlarda konuşuluyor bu. Yani oralara kadar sızıyorlar. Tamamen kötü amaçlı, psikolojik harp teknikleriyle yapılan böyle bir çalışma var. Yani birtakım yargı mensuplarına, birtakım bürokratlara, güvenlik bürokratlarına böyle telkinlerin yapıldığını biliyoruz. Ankara'da herkes biliyor bunu.
Bülent Kuşoğlu meselesine gelince: Ben Bülent Kuşoğlu'nu çok eski tarihlerden tanırım. Doğru Yol Partisi'nin İl başkanıydı. Ankara'da herkes bilir, Bülent Bey son derece düzgün bir insandır. O röportajda ne kendini tam olarak anlatabildi ne de insanlar onu doğru anladı. Aslında o Ankara'da son dönemlerde çok konuşulan edilen bir algıdan söz etti daha çok. Yani, tanık olduğu, duyduğu şeylerden söz etti. Herkes onu Bülent Kuşoğlu'nun fikirleri gibi de algıladı. Bu doğru değil. Ama ben yanlış anlaşıldığı şekliyle sorunuza cevap vereyim. Şimdi bu derin devlet meselesi, 80'li yılların sonunda 90'lı yıllarda bizim siyasi sözcük terminolojimize girdi. O dönemlerde terör vardı. Bu ‘’derin devlet’’ denilen şey tam bir saçmalık. Devleti iyi kötü 40 senedir tanıyoruz. Çok uzun yıllar, içinde de dışında da bulunduk. Devlete dair teorik şeyleri de okuduk, ettik. Devlet son 40 yılda üst düzey görev alan neredeyse herkesle ahbaplık ettik, oturduk kalktık. Başbakanların yanında bulunduk. Devletin gizli evrakını gördük, okuduk.
Derin devlet denilen şey tam bir saçmalık ve bir bürokrat uydurmasıdır. Her dönemde önümüze çıkar. Derin devlet denilen şey aslında şudur. Yani olmayan şey de bu. Her devlette olur bu. Bürokrasinin belli bir gücü vardır. Yasaların, kanunların verdiği bir gücü vardır. Bu daha çok güvenlik bürokrasisinde, askeriyede istihbarat organizasyonlarında olur. Burada derin devlet diye tabir edilen iki şekilde çalışma çıkar. Bir tanesi, orta seviyede zekaya sahip, ama devlet imkanlarıyla teçhiz edilmiş birtakım bürokrat oturur, ülkelere dair bir birtakım tehdit konuları bulurlar. Buna inanırlar veya inanmazlar. Devletin, Türkiye'nin, ülkenin böyle bir tehdit altında olduğuna dair bir rapor hazırlayıp, bir üstüne havale ederler. Bir çalışma grubu kurulur ya da bir amir talimat verir. Altında bir çalışma grubu kurulur. Bunlar alırlar bu raporları, tehdit değerlendirmeleri yaparak birtakım sonuçlara ulaşarak, siyasi makamlara veya daha üst rütbedeki organlara iletirler. Burada daha geniş bir çalışma ortamı yaratırlar ve bu fikirler zaman zaman devlet yönetimine, siyaset yönetimine aksettirilir. Medya üzerinden dolaşıma sokulur, bir etki alanı yaratılır falan. Biz buna ‘’derin devlet’’ diyoruz. Ben devleti bu kadar yakından takip ettim, derin devlet denilen şeye hiç inanmadım. Sadece birtakım bürokratların çalışmalarından derin devlet diye bir şey çıkartıyorlar. O çalışmalar zamanla örgütlenebiliyor, operasyonel birtakım şeyler yapılabiliyor. İşte bunlara derin devlet deniyor. Ama derin devlet diye bir mekanizma yok.

Ruşen Çakır: Bu arada ‘’derin devlet kavramını Amerika'ya ihraç ettiğimizi biliyorsunuz değil mi? Amerika Birleşik Devletleri bu kavramı, Türkiye'yi de referans vererek ‘’deep state’’ olarak kullanıyorlar. Özellikle Trump çok kullanıyor.
Hüseyin Kocabıyık: Nereden bakarsanız bakın, terminolojik olarak da doğru bir şey değil bu. Bizde ‘’derin devlet’’ kavramı Mete Han’dan beri var. O, zaman zaman devreye giriyor. Herkes ayar veriyor, şunu yapıyor, bunu yapıyor, darbe yapıyor filan. Böyle bir şey yok. Yani devletlerin içinde özel çalışma grupları oluşabiliyor. Zaman zaman çok etkili olabiliyorlar. Bazı yasa dışı şeyler yapabiliyorlar. Biz bunlara derin devlet diyoruz.  Rahmetli Nur Vergin’i siz de tanırsınız, çok büyük bir sosyologtu. Onun ‘’Derin Türkiye’’ diye bir kavramı vardı. Ben ona inanırım. Derin Türkiye vardır. O ‘’Derin Türkiye’’ demokrasilerde çok etkindir. Seçimden seçime devreye girer. O sandıkta söyleyeceğini söyler. Bu ‘’Derin Türkiye'dir. Yani kitlelerin bilgeliği diyorlar ya buna, işte ben ona daha çok inanırım. Esasen devlete de siyaset üzerinden yön veren ‘’Derin Türkiye'dir, Derin devlet değil. Siz de Fransız ekolündensiniz, iyi bilirsiniz, ‘’raison d'État’’ kavramı, eski Osmanlı söyleyişiyle ‘’hikmet-i hükümet’’ dediğimiz şey, yerleşik, sabit bir varlık değil. Bu zaman zaman devletlerin tehdit algılamalarıyla ortaya çıkan bir şey. Yani bir yetki kullanma meselesi bu derin devlet meselesi dediğimiz şey. O yüzden benim tavsiyem, Kim ‘’derin devlet’’ lafını fazla kullanıyorsa, kim ‘’devlet aklı’’ lafını fazla kullanıyorsa ondan uzak dursun. Oradan hiç iyi bir şey çıkmamıştır. Bundan sonra da çıkmaz.

Ruşen Çakır: 19 Mart'tan bu yana Türkiye çok olağanüstü şeyler yaşıyor ve doğma büyüme bir solcu olarak ben de artık ‘’millet’’ kavramını kullanmaya başladım. Biliyorsunuz Türkiye'de sağın kavramı ‘’millet,’’ solun kavramı ‘’halk, toplumdu.’’  Ama o meşhur "Yeter! Söz milletindir" sloganı Türkiye'de sağın alameti farikası. Şimdi Özgür Özel'in, Ekrem İmamoğlu'nun dilinden ‘’millet’’ düşmüyor. Biz de kullanıyoruz artık. ‘’Milli irade’’ kavramı mesela. Bu kavram da Türkiye'de Demokrat Parti'den beri sağın kullandığı bir kavram. Nasıl değişti böyle birdenbire? Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi o kavramları çok rahat bir şekilde, çok da sırıtmadan, Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve diğer aktörler tarafından kullanılabiliyor. Ama bu kavramlar, Demokrat Parti ve diğerleri tarafından Cumhuriyet Halk Partisi'ne karşı üretilmiş kavramlardı. Bu çok ilginç bir durum değil mi?
Hüseyin Kocabıyık: Bana müsaade ederseniz, biraz belki uzatabilirim ama bir süredir zihnimde bu sorduğunuz soruya dair dolaştırdığım düşünceleri ilk kez burada sizin kanalınızda ifade etmeye çalışayım. Belki eksik ifade edebilirim, belki tam anlaşılmayabilirim ama müsaade ederseniz bu kavramların niye böyle göç ettiğini, niye terminolojilerin değiştiğini anlatmaya çalışayım. Türkiye'de çok partili hayata geçtiğimizden bu yana bir sosyoloji var. Daha çok siyasi sosyolojiden söz ediyorum. Yüzde 30-70, yüzde 35-65 gibi bir parçalanma söz konusu. Yani %65 sağ dediğimiz, %35 sol dediğimiz veya birbirinin karşıtı olan iki kesim. Şimdi bunların oluşturduğu bir merkez vardı. Yani merkez sağ, merkez sol. Hem merkez solun hem merkez sağın oluşturduğu genel sosyolojinin bir merkezi vardı. Bu merkez içerisinde farklı kavramlar, farklı kendini ifade ediş biçimleri de vardı. ‘’Halk millet, ulus, ulusalcılık, milliyetçilik’’ gibi daha çoğaltabileceğimiz örnekler var. 12 Eylül 2010 referandumundan sonra bence bu sosyolojide bir değişim yaşanmaya başladı.
Bir kere merkez dediğimiz sağdan ve soldan merkez kaç dediğimiz uç unsurlara kapalı olan bir merkez vardı. O merkez dağılmaya başladı. Yani biraz da bu merkezi AK Parti dağıtmaya başladı. Aslında AK Parti bir merkez oluşturmuştu. Yani 2002'den 2012 yılına kadar AK Parti Türkiye'de sağ ağırlıklı bir merkez oluşturmuştu. Bu merkezin bir parçası da tabii ki CHP gibi partiler tarafından temsil ediyordu ama bir merkez sağ blok AK Parti tarafından oluşturulmuştu. Sonra bu merkez dağılmaya başladı. Tayyip Erdoğan'daki değişiklikler, AK Parti'deki değişiklikler… Merkezin dağıldığını nereden anlıyoruz? Orta sınıf orta sınıf küçülmeye başladı. 2002 yılında AK Parti iktidara geldiğinde Türkiye'de orta sınıfın genel nüfusa oranı %22'ydi bilebildiğim kadarıyla. Sanıyorum 2012 yılında bir istatistiğe baktığım zaman, bunun AK Parti döneminde %44'e yükseldiğini gördüm. Yani AK Parti 2002'den 2012'ye kadar geçen dönemde orta sınıfı bir misli büyütmüştü. Şu anda orta sınıfın %20'lere gerilediğini görüyoruz.
Türkiye'de olup biten sosyal, siyasal, ekonomik bütün sorunların, değişimlerin, rakamlardaki ve kavramlardaki farklılaşmanın sebebini burada arayın. Sanıyorum Clinton'ın danışmanlarının yazdığı ‘’It’s Middle Class, Stupid’’ isimli bir kitap vardı. İsmi de tuhaftı. Kitap şunu söylüyordu: ‘’Bütün mesele orta sınıf. Geri zekalılık etmeyin. Ekonomi filan değil. Orta sınıfta arayın her şeyi.’’ Sanıyorum 2000'li yıllarda çıkmıştı. Çok şey öğrendiğim kitaplardan birisiydi o. Belki de orta sınıf küçülünce merkez de dağıldı. Şimdi merkezi kim temsil ediyor, bu belli değil. MHP, bugünkü iktidarın motoru adeta; merkezi o yönetiyor. DEM dün merkezden dışlanmış bir partiydi, bugün merkezle beraber iş tutuyor. AK Parti dün daha merkez değerlere sahipti, bugün siyasal İslam kavramlarının devreye girdiği, Gelelim terminolojideki değişikliğe. Dürüstçe söylemek gerekirse, Kemal Kılıçdaroğlu, bugün üstlendiği rol ve yaptığı yanlışları bir kenara koyalım, Türk siyasetinde CHP üzerinden çok önemli bazı şeyler yaptı genel başkanlığı döneminde. Tamam, 12-13 seçim kaybetmiş olabilir. Bu zaten söyleniyor ve doğrudur da; bir başarısızlık söz konusu. Ama CHP üzerinden o merkezin kapılarını CHP'ye açtı. Yani o helalleşme çabaları, başörtü konusunda gösterdiği tutum, dindar kesimlerle barışma isteği, o insanlara yaklaşma arzusunu fiili olarak göstermesi… Ben bunu dün de bugün de çok önemsedim. O kutuplaşma, kesin bloklaşma arasında köprüler kurdu. Bu kavram transferleri de bu açılan kapılardan girdi doğrusu.
Şimdi şöyle bir durum ortaya çıktı: 19 Mart’ta operasyonlar yapıldı, şu oldu, bu oldu. Kemal Kılıçdaroğlu devri bitti. Özgür Özel diye bir lider doğdu. İmamoğlu cezaevine girdi ama topluma verdiği ümit ve enerji azalmadı. Toplum da ona sahip çıkmaya çalıştı. Diğer taraftan, Mansur Yavaş diye sevilip sayılan bir aktör var. Dolayısıyla Özgür Özel, Mansur Yavaş ve İmamoğlu üçlüsü, -özellikle Özgür Özel'in buradaki liderliğini öne çıkartmak istiyorum-, bir bakıma Kemal Kılıçdaroğlu'nun açtığı kapıları kapatmadığı gibi, daha geniş açmaya devam etti Özgür. Mesela davet ederken şu cümleyi kullanıyor: ‘’Dindar milliyetçiler, milliyetçi demokratlar, dindar demokratlar, muhafazakâr demokratlar, Kürt demokratlar, Türk demokratlar…’’ Yani herkese kapısını açan bir tutum sergiledi.
Şimdi ortaya şöyle bir şey çıktı. Yeni merkezi, Özgür Özel'in, CHP'nin kuracağı yavaş yavaş anlaşılmaya başlandı. CHP’nin birinci parti olması, seçim kazanması ve giderek arkasında bir toplumsal enerjinin dolaşması, bir büyük merkez kurma ihtimali doğdu. Büyük merkezin de geniş orta sınıfı olması lazım. Bu kavramları ben ilk kez, sizin sorduğunuz sorunun verdiği ilhamla burada kullanıyorum. Özgür Özel'in amacının bu olduğunu zannediyorum CHP'nin başındayken. Yaptığı şeylerden bunu çıkartıyorum. Kemal Kılıçdaroğlu'nun da buna altyapı hazırladığını bir hakşinas olarak söylemek gerektiğini düşünüyorum. Büyük merkezin de geniş orta sınıfı ortaya çıkaracak bir ekonomik programın hazırlıklarını yaptırdığını duyuyorum.
Dolayısıyla siz büyük merkezi, yani Türk toplumunun, Türk siyasi sosyolojisinin merkezini kuracaksanız ‘’millet’’ demek zorundasınız. Bu sosyokültürel bir zorunluluk. Cuma namazına gideceksiniz, cenaze defnederken Müslümanlığın ritüellerine uyacaksınız. Bu ülkenin insanları gibi inanan, düşünen birisi olduğunuz olduğunu göstereceksiniz. Dolayısıyla bu kavramların böyle yer değiştirmesini ben buna bağlıyorum ve CHP'nin başına gelen felaketlerin sebebinin de bu olduğunu, Tayyip Bey'i korkutan şeyin de bu değişim olduğunu düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Geçenlerde siz sosyal medyada çok önemli bir değerlendirme yaptınız ve ben bu değerlendirmenize referans verdim. Malum, ‘’Erdoğan sonrası kim gelecek?’’ tartışması var. Aslında tam ne derece bir tartışma bilemiyorum ama bir tarafta oğlu, bir tarafta damatlar, iki damadın da adı geçiyor çünkü. Bir de Hakan Fidan’ın adı geçiyordu. Siz sahaya girdiniz ve bunların hiçbirisi olmaz. Olsa olsa Akın Gürlek olur. Diğerlerini Özgür Özel çıtır çıtır yer’’ dediniz. AK Parti milletvekilleri ve teşkilatının Akın Gürlek'i çok fazla sevmediğini biliyorum. Çünkü aşağıdan gelen birisi değil. Tamamen yukarıdan gelen birisi. Siz de milletvekilliği yaptınız ama öncesinde mesela Tansu Çiller’in yanında çok etkiliydiniz. Eminim o tarihte de sizi gücünüzden dolayı ya da Çiller’e ulaşabildiğiniz için milletvekilleri pek sevmiyordu değil mi? Akın Gürlek derken tam olarak ne söylemek istiyorsunuz? Kendisi siyasetçi değil. Ama siz onda bir şey yakalamışsınız. Onu merak ediyorum.
Hüseyin Kocabıyık: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, ki ben de oy verenlerden birisiyim. Oy vermekle çok yanlış bir şey yaptığımı şimdi görüyorum net bir şekilde. O yüzden de bu mücadeleyi yapacak, bu dünyada siyasetten başka bir sürü iş olduğu halde, kendimize vakit ayırabileceğimiz halde, bunları yapmıyoruz, uğraşıyoruz. Çünkü bizim de geçmişte hatalarımız oldu. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ucubeye oy verdiğimiz için şahsen kendimi hiç affetmiyorum. Bunun kâğıt üzerinde durduğu gibi olamayacağını görebilmeliydik. O tecrübemiz, o bilgimiz de vardı. Göremedik hata ettik. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin, yani bu yeni rejimin getirdiği pek çok sakat uygulama var. Birtakım önemli kurumları etkisiz hale getirmiştir. Parlamentoyu etkisiz hale getirmiştir. Fakat en sakat sonucu siyaseti etkisizleştirmiştir. Parlamentoyu etkisizleştirmiştir. Milletvekilliği dediğimiz statüyü ve partileri etkisizleştirmiştir. Bu sistemde ahalinin muhatabı siyasetçi değildir, milletvekili değildir, bürokrattır. O hâle getirmiştir. Adeta bir bürokratik oligarşi yaratmıştır.
Yargı bürokrasisinin yaptığı işleri görüyoruz. Önümüzdeki günlerde Ankara’da NATO toplantısı var. NATO toplantısı ya bu. 2004'te de Türkiye'de oldu. Şu anda 100'ün üzerinde insan tutuklandı Ankara'da. Ankara'da caddeler kapatılıyor. Ankara'da hayat durduruluyor. Nedir bu? Bu inanılmaz bir şey. Yargı bürokrasisi ağzını açanı içeriye atıyor. Düşünün, ben milletvekilliği yapmışım, bir sürü görev yapmışım statülerle. Cumhurbaşkanını sadece eleştirdim. Cumhurbaşkanına hakaret etmek aklımdan geçmez. Öyle bir şey yok zaten. Ama yargı bürokrasisi tutuyor içeriye atıyor. Atabiliyor yani beni. Yetmiş gün cezaevinde tutuyor. Ondan sonra terör savcısına iddianame hazırlatıyor. Mahkemede savcıya ‘’benim suçum nedir?’’ diye soruyorum. Söyle de cevabını vereyim. ‘’Söyleyecek bir şeyim yok’’ diyor. Yurt dışı yasağı veriyor, bilmem ne veriyor filan. Yani bir yargı bürokrasisi ve diğer bürokratik kanallar devrede. Tuhaf bir ülke haline geldi bu ülke.
Askiden siyaset gidiş gelişli bir yoldu. Böyle bir ikili şey vardı, şimdi tek kanala düştü devletle halk ilişkisi ve o kanal bürokrasiye çıkıyor. Nereden gidersen git bürokrasiye çıkıyor. Temel sorun buradan kaynaklanıyor. Şimdi bu sistem devam ettirilmek isteniyor. CHP'nin başına gelen, Ekrem İmamoğlu'nun başına gelen ve bize tuhaf gelen, siyasi tarihimizde hiç olmamış yaşanan olaylar. Bunlar bu sistemin, bu bürokratik oligarşinin devam etmesinin istendiğini gösteriyor bize. Bunu da cumhurbaşkanının oğlu, bilmem damadı, şu bu bunu yürüteceği bir şey değil bu. Çünkü siz böyle bir bürokratik devlet modelinin devam etmesini istiyorsanız, böyle gözü kara, hiç gözünü budaktan sakınmayacak, yerine göre anayasa dinlemeyecek, kanun dinlemeyecek, aldığı emri canı pahasına yapacak birilerine ihtiyacınız var. Diyelim ki Erdoğan anayasal zorunluluklardan dolayı tekrar cumhurbaşkanı adayı olamadı. ‘’Erdoğan'dan sonra kim gelir?’’ sorusunu sorduğunuz zaman, eğer bu sistem devam ettirilmek isteniyorsa ki öyle, Akın Gürlek gibi birinin olması lazım. Benim hareket noktam burası ve bu düşüncenin bir mantığı var tabii.

Ruşen Çakır: Bu bürokratik oligarşi tespitiniz çok önemli. Son olarak ‘’çözüm süreci ya da ‘’Terörsüz Türkiye'den kısaca bahsedelim. Ama sizden söz alayım. Bir sonraki yayında sadece bu konuyu konuşalım. Çünkü sizin çok hâkim olduğunuz bir konu olduğunu biliyorum. Geçmişten bu yana en kritik zamanlarda devlette önemli yerler üstlendiniz. Bunu daha geniş bir şekilde ele alabiliriz. Ama şunu merak ediyorum: NATO Zirvesi’nin ardından Mecliste bir yasanın geçirileceği yolunda çok güçlü beklentiler var. Erdoğan da bir şekilde ‘’evet’’ dedi. Hazırlık yapıldığı söyleniyor ve muhtemelen temmuz ayı sonuna kadar ya da meclis kapanmadan yapılması bekleniyor.  Meclisin tatil takvimi uzatıldı biliyorsunuz. Avrupa'dan, Kandil'den, şuradan buradan binlerce kişinin kademeli olarak ya da artık nasıl olacaksa bir takvime bağlı olarak dönmesi bekleniyor. Siz bunun olabileceğini düşünüyor musunuz? Olursa, bunun siyasi sonucu ne olur? Çünkü Erdoğan'ın bu zamana kadar tereddütlerinin en büyük nedeninin bunun siyaseten aleyhine olmasından endişe ettiği şeklinde bir analiz var biliyorsunuz.
Hüseyin Kocabıyık: Evet. Ben hükümetin bu konuda samimi davranmadığını düşünüyorum. Birtakım sembolik yasalar çıkartacaklar. Ama bu, özellikle Kürt tarafının taleplerini karşılama konusunda çok zayıf, çok sembolik şeyler olacak ve sorun yine devam edecek. Sorunu çözmeye dönük bir irade göremiyorum ben. Sorunu çözmeye dönük bir irade olsaydı, mesela şunu beklememiz lazımdı. Bütün partilerin katıldığı bir komisyon kuruldu. CHP bile belli zorlukları olduğu halde bu komisyona katıldı ve katkı sundu. Bu komisyonda bazı kararlar alındı. Bu kararlardan bir tanesi ve en önemlisi, demokrasiyle ilgili sorunların çözümüyle birlikte çözüleceğine dair bir madde kondu oraya. Şimdi bu madde uygulanıyor mu? Tam tersine, ana muhalefet partisi çökertildi. Ana muhalefet partisi bir partinin kararıyla el değiştirildi ve bunun arkasında neyin olduğu, hangi siyasi müşevviğin olduğu besbelli. Bunu bilmeyen mi var Türkiye'de?
Şimdi NATO toplantısı olacak. Öğretim üyesi tutuklanıyor, aydınlar tutuklanıyor. Yüzün üzerinde insanın tutuklandığını öğrendim bugün Ankara'da. Böyle tuhaf şeyler oluyor. Konuşanı hapse atıyorlar. Demokrasiye yönelik böyle hırçınlıkların, hırpalamaların olduğu bir ortamda, bir etnik gruba dönük çözüm amaçlı düzenlemelerin olacağına ben inanmıyorum. Devlet Bahçeli’nin lafı yerde kalmasın diye birtakım yasalar çıkartılıyor. Ama göreceksiniz bu çıkacak yasalar kimseyi tatmin etmeyecek ve sorun aynen olduğu gibi devam edecek. Belki daha kötüleşecek. Yani insanlar inançlarını kaybedecekler. Aldatılmış olduklarını düşünecekler. Çünkü bu işi yürütmekte sorumlu olan iktidar makamları, iktidarın başındaki irade, bu meseleye bir çözüm bulmak yönünde kafa yormuyor. Davranışları da bunu göstermiyor. Kafalarında bir seçim var. Erken seçim veya şu şekilde bu şekilde bir seçim. Ondan önce seçilme oranını %40'a çekecek bir anayasa değişikliği belki, hatta yine seçilmeye matuf bir düşünce olarak bir parlamenter sistem atağı bile getirebilirler. Bu noktada Mecliste bir güç temerküzü sağlamak için sanki bu Kürt meselesiyle oynuyorlar. Benim hissiyatım bu.
Gerçekten bu işin iyi niyetle başladığını hep düşündüm. Ama geçen zaman içinde gördüm ki oyalamalar, ağırdan almalar, tamamen o benim dediğim seçime ayarlı, meclis aritmetiğine ayarlı düşünce biçimleri, ister istemez bu noktada tam bir güvensizlik duygusu kazandırdı.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Hüseyin Bey. Çok yoğun bir yayın oldu, 50 dakikayı aştık Çok güzel oldu, benim çok hoşuma gitti. Arada sizin kapınızı yine çalacağım, yayınlara devam edeceğiz. Çünkü gündem de çok yoğun, çok önemli şeyler oluyor. Çok teşekkürler, eksik olmayın.
Hüseyin Kocabıyık: Ben teşekkür ederim

Ruşen Çakır: Evet. Hüseyin Kocabıyık'la Türkiye siyasetindeki gelişmeleri  konuştuk. Sağı, solu, CHP'yi, AK Parti'yi, MHP'yi, çözüm sürecini ve devleti. Derin devlet var mı yok mu? Hüseyin Kocabıyık, ‘’Türkiye’de derin devlet yok, derin Türkiye var’’ dedi. Ve şu anda Türkiye'de bürokratik bir oligarşi olduğunu da ekledi. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
06.07.2026 Bana Kürt sorununu öğreten adam
05.07.2026 Kemal Bey bizleri salacak mı?
04.07.2026 Neşemizi tabii ki çalamayacaklar
03.07.2026 Çözüm sürecinde çerçeve yasa muamması
02.07.2026 Muhtemel yeni parti için bazı notlar
01.07.2026 Muhafazakâr ailelerin seküler çocukları
30.06.2026 Prof. Serhat Güvenç ile söyleşi: "NATO Zirvesi yapılmasa daha iyi olabilirdi"
30.06.2026 Deniz Göktaş olayı: Meyve veren ağacı taşlıyorlar
28.06.2026 “İlliberal barış”
28.06.2026 Türkiye'de solcu olmak ve solcu kalabilmek mümkün mü?
06.07.2026 Bana Kürt sorununu öğreten adam
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı