Hatem Ete ile söyleşi: İran savaşı seçmen tercihlerini nasıl etkiliyor?

04.04.2026 medyascope.tv

4 Nisan 2026’da medyascope.t’de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. PANORAMATR'nin Mart 2026 için yaptığı kamuoyu yoklamasını, PANORAMATR Direktörü Hatem Ete ile konuşuyoruz. Hatem, merhaba.

Hatem Ete: Merhaba.

Ruşen Çakır: Seninle yaptığımız yayınları, bir iki istisna dışında neredeyse her ay yapıyoruz. Bir süredir, iki sürecin, yani bir 19 Mart sürecinin, bir de ‘’çözüm süreci’’ ya da ‘’Terörsüz Türkiye’’ sürecinin paralel gittiği araştırma raporlarını konuşuyorduk. Bu sefer Mart ayında çok önemli yeni bir süreç eklendi, o da İran Savaşı.
Ete: Doğru.

Ruşen Çakır: Saldırılar ilk defa 28 Şubat’ta başladı ve o günden beri sürüyor. Siz de bunun en şiddetli anlarında bu araştırmayı yaptınız ve anladığım kadarıyla, savaş ortamının, seçmen tercihlerinin belirlenmesinde belli bir etkisi olmuş. Oradan gidelim istersen. Nasıl bir etkiden bahsedebilirsin?
Ete: Birincisi, seçmenin doğrudan tercihleriyle ilgili bir etkisi var. Bir de, seçmenin yaşanan gündemi değerlendirme ve algılama önceliklerinde bir etkisi var. Birincisini daha net ölçebiliyoruz. İkincisini ancak analiz edebiliyoruz. Ölçtüğümüz noktalarda, net olarak mevcut iktidarın Türkiye'nin güvenlik risklerini yönetme kapasitesinde 10 puana yakın bir yükseliş var. Biz bu soruyu zaman zaman soruyoruz. Hem, “Sizce iktidar mı daha iyi yönetir, muhalefet mi daha iyi yönetir?” gibi daha genel sorduğumuz sorularımız var, hem de “Türkiye'nin güvenlik sorunlarını mevcut iktidar yönetir mi, yönetemez mi?” sonucunu bize verecek sorular soruyoruz. Ona yönelik net bir artış var: ‘‘İktidar güvenlik sorunlarını yönetebilir’’ kanaati yükselmiş. Bu, etrafımızdaki güvenlik riskleri arttıkça, seçmenin, iktidarın güvenlik sorunlarını çözme kabiliyetine yönelik inancını tazelediğini, yeni bir kısım seçmenin de bu kanaate ulaştığını gösteren bir bulgu.
İkinci önemsenmesi gereken bulgu, yine bununla ilişkili bence. Erdoğan'ın başarı algısında dikkat çeken bir yükseliş var; başarısızlık algısında da paralel bir düşme var. Bizim, neredeyse 2019 yılından itibaren her ay vazgeçmediğimiz sorulardan biridir Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın performansı. Bu ay başarılı bulanlar %40'ın üstüne çıkmış. Başarısız bulanlar da ilk defa %50'nin altına düşmüş. 2020'den bu yana kaç defa bu trendi görmüşüz diye merak edip geçmişe döndüm. 2021'den itibaren makas çok net bir şekilde açılmış. 2021'den itibaren Erdoğan'ın başarısız bulunma oranı %90- 95 oranında, 50’nin üstünde yer almış. Yani %50'nin altına düştüğü ay sayısı, üç veya dört. Benzer şekilde, başarılı bulunma oranının %40'ı bulduğu ya da 40'ı geçtiği ay sayısı da iki, üç. Dolayısıyla, başarılı bulunma oranı itibariyle, son beş altı yılda Erdoğan’ın en lehine olan sonucu gördük. Fakat yine buna da bir ihtiyatla yaklaşmak lazım. Çünkü önceki aylardaki trend de benzerdi. Mesela Haziran 2025'te İran'a yönelik On İki Gün Savaşı yaşandığında, ciddi bir yükseliş olmuş, sonraki ay düşmüş. Buna benzer şekilde, pandemi döneminde dört, beş ay üst üste başarı algısı yükselmiş. Beş, altı ay boyunca yükselmiş, sonra tekrar düşmüş. Dolayısıyla, İran üzerinden enerji krizine, bölgesel gerilimlere, savaşın yayılma ihtimaline yönelen bu güvenlik riskinin ne kadar süreceği ve iç politikada seçmen algısını ne kadar şekillendireceği önemli. Eğer bu, konjonktürel, kısa dönemli bir şey olarak kalırsa, bu, bizim için sadece dış politikada yaşanan ya da bölgemizde yaşanan gerilimlerinin iktidar lehine, literatürle de uyumlu, bayrak altında toplanma refleksini yansıtan bir iyileşme olduğunu tespit edip geçeriz. Ama bu devamlılık arz ederse, yani bu savaş algısı tehdidi seçmeni etkilemeye devam ederse, iç kamuoyunda gündem oluşturmaya devam ederse, bunun yeni bir trend olduğunu kabul etmemiz lazım. Yani önümüzdeki dönemde buna yönelik şeyler bulmamız lazım.
Bunun çok küçük bir yansıması partiler düzeyinde de yaşanmış. Bence bunun da üzerinde durabiliriz. Mesela Erdoğan algısında bu kadar ciddi bir yükseliş varken, AK Parti'nin oy oranında o denli yüksek bir artış yaşanmamış gözüküyor. Ya da siyasal mücadele temelde AK Parti ile CHP arasında yaşandığı için, AK Parti'nin yükselişi ile CHP'nin düşmesinin ana belirleyicisi, seçmen davranışının ana belirleyicisi oluyor her ay. Ne CHP'de dikkate değer bir düşüş var bu ay ne de Erdoğan'a kıyasla, AK Parti'de dikkate değer bir yükseliş var. Özellikle AK Parti açısından söylersek, yine ikisinde de kısmi bir yükseliş var, ama bu kısmi yükseliş, Erdoğan'a yansıdığı kadar AK Parti’ye yüksek yansımamış. Benzer şekilde bunu da söylemem lazım. Bu ay CHP'de de çok kısmi bir yükseliş var. Ama bu yükselişi İBB davasıyla mı ilişkilendirmek lazım, yoksa savaş riski, daha küçük partilerden merkez partilere bir yönelişe mi yol açıyor, onu da önümüzdeki aylarda görmek lazım.

Ruşen Çakır: O konuya girdiğine göre, partilerin oy durumu üzerinden devam edelim. Üç aşağı beş yukarı partilerin oyları neredeyse aynı şekilde devam ediyor. Aynı dediğim, sizin araştırmalarınızı esas alırsak, inişler çıkışlar var, ama çok küçük. Fakat değişmeyen şey, oylar iki parti arasında dağılıyor. Yani kararsız seçmen dağıtıldıktan sonra, seçmenin oylarının yarıdan fazlası, neredeyse %70'e yakını CHP ve AKP'ye gidiyor. Kararsızlar dağıtılmadan, %50'nin üzerinde oy AKP'ye gidiyor. Sonra DEM Parti, sonra MHP ve sonra milliyetçi partiler; Zafer Partisi, İYİ Parti ve Anahtar Parti birbirleriyle yarışıyorlar. Değişmeyen bir başka olay da hâlâ kararsız olan ve ‘’oy vermeyeceğim’’ diyen seçmenlerin oranının dörtte birin üzerinde olması. Yanılıyor muyum?
Ete: Doğru. Bu, normal karşılanabilir bir şey. Bizim bu ayki araştırmamızda da yine %25'in üzerinde kararsız ve oy vermeyen seçmen var. Seçimlere daha uzunca bir süre var. Bu kararsız seçmen oranı üzerinde çok spekülasyon yapmamak lazım. Yani benim 10 yıla yaklaşan düzenli araştırma sürecinde gördüğüm, seçime yaklaştıkça bu oran 15'lere düşüyor. Ama seçim atmosferi oluşmadığında, bunun 30'a kadar yükselmesini normal karşılamak lazım. 30'un üstüne çıktığında, ya siyasetle ilgili ciddi bir kriz var ya da kamuoyu araştırmasının kalitesi ile ilgili bir sıkıntı var diye bakmamız lazım. Çünkü normalde seçime katılım oranları da %90'ların altında, genel ortalama %85'ler civarında. Yerel seçimlerde biraz daha düşük, genel seçimlerde, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde biraz daha yüksek. Dolayısıyla, bunun üzerine 10 puanın eklenmesini çok büyük bir sorun olarak görmemek lazım.
Asıl tartışma, bu oy oranlarının nasıl yansıtılacağı ile ilgili. Biz de geçirdiğimiz birkaç seçim tecrübesinden yola çıkıp, partilerin doğrudan tercihlerinde aldığı oy oranlarındaki duruma bakarak aritmetik olarak dağıtıyoruz. Bunu daha sağlıklı buluyoruz. Bu, ayrı bir tartışma. Ama genelde dediğin tablo doğru. Şimdi %25'in üzerinde bir oran kararsızsa, geriye kalan %50 de AK Parti ve CHP'ye dağılıyorsa, diğer bütün partiler, bu %25'in içerisinde kendilerine yönelik bir pay almaya çalışıyorlar. Dolayısıyla da, aslında asıl siyasal mücadele AK Parti ile CHP arasında yaşanıyor. O nedenle de, mesela 1,5 yıldır devam eden bu silahsızlanma süreci, seçmen üzerinde bu kadar belirleyici bir değişikliğe yol açmadı. Birazdan, ne kadar etkilediğini konuşuruz. Asıl belirleyici olan dinamik, AK Parti ile CHP ya da iktidarla CHP arasındaki mücadele denklemi oldu. Hatta bu, çözüm sürecine yönelik bir sürü seçmen önceliğinin oy tercihine yansıyacak ölçüde billurlaşmamasına da yol açtı. Yani asıl belirleyici olan, AK Parti ile CHP'nin siyasal gündemi. Bu siyasal gündem, seçmen tercihlerinin %50'sini etkiliyor. Dediğin gibi, kararsızları da dağıtacaksak %70'lere varıyor.
Burada da neredeyse bir bant oluşmuş vaziyette. Yani AK Parti'nin de, CHP'nin de yükselip azalma marjı çok yüksek değil. Son bir yıla baktığımız zaman, AK Parti neredeyse 3 puanlık bir banda sıkışmış vaziyette. Doğrudan tercihlerde indiği taban %22'ler. Çok büyük bir şey olduğunda %22'nin altına düşüyor. Bunun temel dinamiği de, yönetme performansı ve onun en doğal yansıması olan ekonomik kriz, adalet krizi vesaire diyebiliriz. En fazla yükseğe çıktığı zamanlar da %25. Yani %25'in üstüne çıktığı anlar, biraz önce bahsettiğimiz İran krizi, Suriye'de rejim değişikliği gibi, Türkiye'nin iç siyasal gündemini doğrudan etkileyen, seçmenin gündemine giren meselelerde, 1, 2 puanla %25'in üzerine çıkıyor. Dolayısıyla, AK Parti %22 ile 25 arası bir banda sıkışmış vaziyette; ne üstüne çıkabiliyor, ne de altına iniyor.
Benzer bir şey CHP için geçerli, ama bir farkla. CHP'nin marjı biraz daha geniş. CHP de son zamanlarda %21'in altına düşmüyor. Özellikle 31 Mart 2024 seçimlerinden sonra, artık %25 ekseninde bir yere oturdu. Onun da alt bandı %21, 22'lerde, altına düşmüyor. Ama yükselme süreçleri AK Parti'ninkinden biraz daha esnek. Yani zaman zaman biz CHP'nin %26'yı, 27'yi, 28'i bulduğuna da şahit olduk. Fakat bunlar da yine AK Parti'ye benzer şekilde, dış politikadan etkilenmiyor. İç politikadan etkileniyor, ama yine dönemsel oluyor, konjonktürel oluyor. Çok fazla orada kalıcı olamıyor.
Dolayısıyla, seçmen aslında her iki büyük parti için de 2,3 puanlık bir bant arasında salınıyor. Sadece, CHP için ve AK Parti için şunu eklememiz mümkün: Kasım ayından başlayarak son 4, 5 ay içerisinde AK Parti'nin yönü yukarı doğru, CHP'nin yönü aşağı doğru gidiyor. Normalde 19 Mart itibariyle CHP yükseliş trendindeydi, AK Parti bir düşme süreci içerisindeydi. Fakat o 19 Mart'la Ekim arasında hem İBB davası ile ilgili iddianamenin hazırlanması, hem Kurultay’da butlan kararının kapanması, istinafa devredilmesi, CHP'nin bu direnme ve savunma refleksiyle, seçmen mobilizasyonu momentini rutinleştirdi. Seçmen bunu kanıksadı. CHP bunun yerine daha proaktif bir gündem oluşturmadıkça da yarım puan, yarım puan, her ay bir düşüş sürecine girdi. Benzer bir şekilde, AK Parti zaten çok fazla erimediği için, CHP'nin bu motivasyonu da azaldığında, dış politikadaki bazı dinamikler de bunu etkileyince, AK Parti daha yükseliş trendine girmeye başladı. Temel olarak özetleyebileceğim dinamikler bunlar.

Ruşen Çakır: Burada, 19 Mart sürecine ve çözüm sürecine bakış konularında çok önemli farklılıklar görmedim. Onun için onları bu ay çok fazla deşmeye gerek yok. Ama şunu sormak istiyorum. Ben birkaç gündür bunu kişisel olarak da çok dert edindim. Aslında kamuoyunda da bir tartışma var. Özellikle Uşak ve Bursa operasyonlarından sonra, muhalefet çevresindeki bazı kişiler, senin demin söylediğine benzer bir şekilde, ‘’Bu mitinglerle nereye kadar?’’ gibi sorular sormaya başladılar. Sen demin, daha proaktif politikalardan bahsettin. Onun dışında şöyle bir soru var bence: 19 Mart sürecinde, Türkiye İşçi Partisi'ni saymazsak, bildiğim ve gördüğüm kadarıyla CHP'ye aktif bir şekilde destek veren hiçbir parti yok. “Kötü oldu” diyorlar tabii, ama CHP'nin o meselesine, mesela Akın Gürlek'le ilgili yönelttiği suçlamalara, Davutoğlu'nun bir cümlesi haricinde destek veren de olmadı. Bu, CHP için iyi bir şey mi, kötü bir şey mi? Bu soru bence önemli. Şimdi baktığımız zaman iki partili bir sistemde, CHP'nin tek başına olmasının bir avantaj hâli var. Ama senin de dediğin gibi, Türkiye'deki sisteme göre o oylar da yetmiyor. Yani CHP ne kadar zorlarsa zorlasın, hele cumhurbaşkanı adayını seçtirebilmesi için takviyeye ihtiyacı var. Yanılıyor muyum?
Ete: Çok doğru.

Ruşen Çakır: Buradaki mesele çok hayati bir mesele sanki. Yani Türkiye'deki sistem nedeniyle, tek tek partilerin aldıkları oyların bir değeri var, ama Erdoğan ne kadar arttırırsa arttırsın, Erdoğan da %50+1'i alamayacak, başkası da alamayacak. Erdoğan, MHP olmadan Mecliste istediği yasayı geçiremiyor.
Ete: Raporda da bunu analiz ettik aslında; tam bu senin sorunun cevabını oluşturacak şeyi. Burada, 19 Mart'la başlayan sürecin bir yıllık analizini yapacaksak, ‘’kim ne kazandı, kim ne kaybetti?’’ meselesinde, CHP'nin odağını nereye yoğunlaştırması gerektiği ile ilgili bir mesele. Mesele, bir iktidar yarışı ve önümüzdeki seçimleri kazanmaksa, şu anki tablo, tam da bu bahsettiğin gerekçeler dolayısıyla CHP açısından negatif. Mesele, CHP'nin bir siyasi parti olarak oy oranını artırmasıysa, CHP, 19 Mart sürecinde oy oranını yükseltti ve bir yerde tutmayı başardı. Şimdi önümüzdeki dönemdeki soru şu: CHP ya da Özgür Özel, 2027 yahut 2028 seçimlerinde CHP'yi bugüne kadar alamadığı oy oranına yükseltmeyi başarı için yeterli görüyorsa, bu politikalar, -eğer makro bir değişiklik olmazsa- CHP'yi büyük bir ihtimalle bugüne kadar genel seçimlerde aldığı en yüksek oya ulaştıracak. Fakat temel hedef bu mu? Yoksa hedef, seçimlerde CHP'nin desteklediği bir adayın cumhurbaşkanı olmasını sağlamaksa, 19 Mart'tan bu yana yaşadığımız süreç en büyük zararı buna verdi. Bunun da birkaç yansıması var. Sen bir tanesini söyledin. Muhalefet koalisyonunun ya da CHP'nin, iktidar dışında kalan siyasi partilerle kurduğu etkileşimin ve o siyasi partilerin, iktidarla CHP arasındaki gerilimde CHP'nin yanında durmayışlarını değiştirmeye yönelik bugüne kadar bir çabası da olmadı CHP'nin. Hatırlarsan Kılıçdaroğlu’yla Özgür Özel arasındaki kurultay tartışmasında da, Özgür Özel taraftarlarının ön plana çıkardığı en büyük dinamik buydu ve seçimlerden sonra o Altılı Masa’da yer alan siyasi partiler, CHP'li sözcüler ve taban tarafından çok ciddi bir şekilde suçlandılar. Anladığım kadarıyla o durum orada bir gönül kırıklığı oluşturmuş vaziyette.
19 Mart sonrasında düşen bir ivme varsa eğer, dediğim gibi parti perspektifinden değil, iktidar perspektifinden bakıldığı zaman, CHP'nin, sadece meydanlarda iktidarın kendisine yaptığı bu hamlelere karşı bir direniş göstermekle yetinmeyip, iktidar koalisyonu kurmaya yönelik bir çaba içerisinde olması lazım. Bu, benim dediğim proaktif çabalar içerisinde yer alıyor. Muhalefetle çok ciddi bir etkileşim ihtiyacı var CHP'nin. CHP bunu değiştirebilir mi, değiştiremez mi? Çünkü bu, sadece CHP'nin çabasından da kaynaklanmıyor. Siyasi partilerin öncelikleriyle örtüşüyor mu şu anda CHP ile bir yol yürümek? CHP'nin bunun arayışında olması lazım. Kendi önceliğini, diğer siyasi partilerin de önceliği hâline getirebilecek bir formül arayışında olması lazım. Birincisi bu.
İkincisi, bu aday meselesi, seçmenin gözünde bir soru işareti olmaya devam ediyor. Aday olarak İmamoğlu seçildi. İmamoğlu aday olarak seçildiği için, Mansur Yavaş İmamoğlu ile ilgili durum netleşinceye kadar bu meseleyi bir daha gündemine taşımayacağını söyledi. Kamuoyunda başka bir adayın bulunabileceği konuşuluyor. Dolayısıyla, önümüzdeki dönemde, bu siyasi partilerin CHP ile nasıl bir etkileşim içerisine girecekleriyle de ilişkili bir mesele bu. CHP, İmamoğlu ile ilgili meseleyi zihninde netleştirip, belki İmamoğlu ile de konuşup, bir B planı üzerinden diğer siyasi partileri de bu meseleye entegre eden bir yol bulabilir mi, bulamaz mı? Bunun zamanlamasını ben bilmem. Belki zamanlaması için şu an doğru zaman değildir. 2027 başları bunun zamanlamasıdır. Ona bir şey diyemem. Ama özetle, mesele, sadece diğer muhalefet partileri ve adaylık meselesi de değil. CHP ile AK Parti arasındaki bu gerilim ve kavga, iktidarın her hafta yeni bir belediye ile ilgili operasyon gerçekleştirmesi, Özgür Özel'in ve CHP'nin de bu operasyona maruz kalan belediye başkanları ile ilgili mitingler yapması, seçmende, ‘’Buradan bir sonuç çıkmıyor’’ duygusunu kanıksatıyor. Buradan bir yeni yol bulmak lazım. Bu yeni yolun ne olduğuna kafa yormak lazım. Bu rutin, zaten siyasetin denediği bazı meseleleri bir daha gündeme taşıyıp bir yol aramak olabilir; dediğim gibi, siyasi partilerle ittifak gibi, bir güç birliği oluşturmak gibi. Kimsenin henüz gündemine almadığı, ama siyasal denklemi bozabilecek daha güçlü siyasal hamleler de olabilir. Mesela bu hafta Özgür Özel'in söylediği erken seçim ya da ara seçim meselesini gündeme taşımak gibi. Bunun artılarını, eksilerini, CHP açısından ne oluşturacağını, CHP'nin iyi tartması lazım. Bu, riskli bir hamle de olabilir. Ama benim ilkesel olarak söylediğim şey şu: Bu rutini bozmadan, CHP bu denklemi bozacak bir yola giremiyor. Dolayısıyla, seçmen nezdinde, bu meselenin kapanmadığı, CHP'nin, yeni hamlelerle de bu meseleyi tekrar siyasal denklemi değiştirebilecek boyuta taşıyabileceğine yönelik yaratıcı formüller bulması lazım. Bu, bazen siyasal söylem olabilir, bazen proaktif siyaset olabilir, bazen aday meselesini netleştirmek olabilir. Bazen diğer siyasi partilerle bir ittifak ilişkisini ya da işbirliğini tazelemek olabilir. Bazen de, ara seçim gibi beklenmedik güçlü siyasal hamleler olabilir. Ama rutini işletmek CHP'nin bu oy düşüş trendini sürdürüyor diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Bahsettiğin son hamlede, yani ara seçim, erken seçim meselesinde bir olay yaşadık. DEM Parti açık bir şekilde karşı çıktı. Ayşegül Doğan hiçbir şekilde buna dâhil olmadıklarını söyledi. Hatta şöyle bir iddia var: Tunceli'deki DEM milletvekilini istifa ettirip, Ekrem İmamoğlu'nu orada aday göstermeye de yanaşmadılar. Bu da bizi başka bir yere taşıyor. ‘’Terörsüz Türkiye’’ sürecinin başından itibaren muhalefet kesiminde hâkim olan, DEM Parti'yi Cumhur İttifakı'nın yanına çekme meselesi. Ben bugün bu konuyu da ele alan bir yayın https://medyascope.tv/2026/04/04/chp-ile-dem-parti-arasindaki-makas-aciliyor-mu-video/ yaptım. DEM Parti’nin durumu çok zor. Yani CHP'ye yanaşsa süreci tehlikeye atıyor, Cumhur İttifakı’na yanaşsa, Erdoğan iktidarı döneminde yaşananlarla ilgili kendi tabanının da hafızası hâlâ çok canlı olduğu için, kendisini zora sokuyor. Sizin bütün araştırmalarınızda -diğer araştırmalarda da öyle- DEM Parti üçüncü parti, değil mi? Yani AKP ve CHP'den sonra üçüncü parti. Çok kritik bir yeri var. Bu, ne olacak? DEM’in krizi aslında bir şekilde herkesin krizi. Burada belki en rahat olan, siyasi iktidar. Çünkü DEM zaten onların yanında değildi. Oradan yanlarına pek bir şey gelmese, çok fazla bir şey kaybetmezler. Ama en son ara seçim meselesinde DEM Parti'nin açık ve net duruşu, CHP'yi biraz zorlayacak sanki.
Ete: Ben eksik takip etmiş olabilirim. Benim görebildiğim kadarıyla, DEM’in ara seçim formülüne kapıyı kapatması, Tunceli formülü üzerinden kendisinin bir rol oynama ihtimaline yönelikti. Kategorik olarak ara seçim formülüne kapalı diye okumadım ben bunu.

Ruşen Çakır: Yalnız, Ayşegül Doğan orada, “Şimdiki gündemimiz demokratikleşme. Seçim gündeme geldiği zaman başka şey konuşulamıyor” diye bir cümlesi var. Daha genelleştirdi yani.
Ete: Anladım. Eğer konu, İmamoğlu'nun Tunceli üzerinden gündeme girebileceği bir formüle DEM’in itiraz etmesi ise, bunu anlıyorum. Bunu biraz da, bir önceki çözüm sürecinde Selahattin Demirtaş'ın, “Seni başkan yaptırmayacağız” söylemi üzerinden yaşadıklarından çıkarılan dersle ilgili görürüm. Yani iktidarla kendi önceliklerini teşkil eden bir süreç yürütüyorlarken, iktidarın eşzamanlı olarak en büyük mücadeleyi yürüttüğü aktörün, tekrar siyasal sisteme dâhil olma çabasına alet olmama endişesini anlayabilirim siyaseten. Fakat DEM Parti, CHP'nin ara seçim formülüne kategorik olarak karşı çıkmasının gerekçelerini sadece demokratikleşme üzerinden meşrulaştırmakta zorlanabilir. Onu kaçırmış olabilirim ben. DEM Parti'nin durumu zaten zor. Bunu seninle birkaç defa konuştuk. Bir taraftan son 10 yıllık süreçte muhalefetle yürüttüğü bir işbirliği var. Şimdi, bu süreç üzerinden iktidarla yürüttüğü bir siyasal süreç var. Bunun seçimlere nasıl yansıyacağı ile ilgili meseleler henüz netleşmiş değil. Biraz, iktidarın bu süreci başarıyla sonuçlandırıp sonuçlandırmamasına ve seçmeni ikna edip etmemesine bağlı. Tam da bunun üzerinden bir mücadele yürüyor. CHP de bunu gördüğü için sürecin yanında yer alıyor. İkircikli tutum takınsa bile, ana stratejik doğrultusu, süreci desteklemek yönünde. Ama önümüzdeki dönemde bu tür hamleler gündeme geldikçe, DEM Parti zorlanmaya devam edecek.
Benim görebildiğim, DEM’in iki şey arasında net bir ayrım yapması kendisini kurtarabilir. Yani araçsal, siyasal mühendislik çabalarında rol oynamayıp, siyasal süreçlerle ilgili taleplerde kendi siyasal çizgisine uygun refleksler vermesi, kendisini rahatlatabilir. Örnek vermek gerekirse, mesela CHP'nin komisyona getirdiği demokratikleşme taleplerinin yasal düzenlemesi sürecinde ısrar etmesi durumunda, yani CHP'nin bir yasal düzenleme sürecinde demokratikleşme ile ilgili unsurların da katılması gerektiği ile ilgili talebi söz konusu olduğunda, DEM Parti'nin bunu desteklemesi. Çünkü bu, siyasal süreçlerle ilgili bir mesele, siyasetle ilgili bir mesele. Ama Tunceli'de kendi milletvekilinin istifa ettirilmesine karşı çıkması araçsal bir mühendislik projesi. Bu, kendisini biraz kurtar’abilir. Yani kendi seçmeni nezdinde de, muhalefet seçmeni nezdinde de, ‘Ben iktidarla CHP arasındaki kavgada, böyle araçsal enstrümanlara, formüllere mesafeli duruyorum. Kendi önceliğim yürüttüğüm süreç, ama Türkiye'nin genel demokratikleşmesini de sağlayabilecek siyasal hamleler olduğunda, siyaset önerileri olduğunda, benim tarafım demokratikleşmeden yana. Burada, iktidar ve muhalefet diye bir ayrım yapmıyorum’’ gibi bir şeye girebilir. Fakat tabii biz dışarıdan okuyoruz. Onlar, bu süreci yürüten aktörler. Her zaman bu kadar rahat bir tercihte bulunurlar mı bilmiyorum. Ama süreç ilerledikçe, belli ki DEM Parti gerilimli bir hat üzerinde yürümeye devam edecek. Öyle gözüküyor.

Ruşen Çakır: Milliyetçi partilerin durumuna da kısaca değinelim. Daha önce de konuştuk; aylara göre sizin tabloda, her ay milimlik farklarla İYİ Parti, Zafer Partisi, Anahtar Parti’de sürekli yerler değişiyor. Bu sefer yine Anahtar Parti kıl payı da olsa önde gözüküyor, ama üçü de, üç aşağı beş yukarı yan yana gözüküyor. Şimdi hep şöyle bir algı var: Bu üç parti de zaten İYİ Parti kökenli. Birisi zaten İYİ Parti’nin kendisi; diğerleri de İYİ Parti'den koptu. Aslında pekâlâ birlikte olabilirler, olurlar, ittifak yaparlar. Ama ben geçenlerde Yavuz Ağıralioğlu ile bir yayın https://medyascope.tv/2026/04/01/anahtar-parti-baraji-geciyor-mu-yavuz-agiralioglu-medyascopeta-anlatti-video/ yaptım; bir saate yakın konuştuk. Daha önceden izlenimlerim, bilgilerim de vardı ve ondan sonra açıkçası, onun çok ama çok mecbur kalmadıkça, böyle bir şeye yöneleceği hissiyatına kapılmadım. Yani o üç partiyi aslında bunlar tek parti diye okumak o kadar kolay değil sanki. Sen ne düşünüyorsun?
Ete: Burada müsaadenle kendime referans vereyim. Dikkat edersen, seninle yaptığımız programlarda sen bunu her söylediğinde, ben de bunun böyle olmayabileceğini, Anahtar Parti’nin, Zafer Partisi ve İYİ Parti'den farklı siyasal koordinatlar üzerinden siyaset yaptığını, kendi öncelikleri itibariyle aslında iktidar tabanını gözlediğini söyledim. Dolayısıyla, bu benim için şaşırtıcı değil. Ben baştan beri, üçü de İYİ Parti'den çıkmış olsa bile, Anahtar Parti’nin kendisine başka bir kulvar seçtiğini düşünüyorum ve bunu da akıllıca buluyorum. Zaten İYİ Parti'nin mirası üzerinde kavga eden iki parti varken ve bu ‘’süreç’’ meselesinde her iki parti de sürece karşı çıkıyorken, bir partinin, süreci yürüten iktidar seçmenine hitap etmesi daha akıllıca bir şey kendisi açısından. Çünkü burada daha iyi bir potansiyel var. Anladığım kadarıyla asıl boşluk, iktidar alanında bu meselede yaşanan sıkışmalarla ilgili bir boşluk, muhalefet alanında yaşanacak boşlukla ilgili değil. Dolayısıyla senin söylediklerin de, benim bu meseleyi böyle düşündüğümü teyit etti. Bence üç partiyi de ‘’milliyetçi parti’’ kategorisinde bir arada değerlendirsek de, aslında ittifak kurma ihtimalleri zor partiler. Muhtemelen genel seçimlerde ya da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, önümüzdeki dönemde tutumları birbirinden farklı olur diye tahmin ediyorum.
İkincisi, aslında bu süreç meselesi, milliyetçi oyların toplamında ciddi bir yükselişe yol açmamış durumda. Milliyetçi partiler arasında Eylül ayından itibaren ufak bir kıpırdanmaya rastladık; ‘’süreçten etkilenebilir’’ diye kayıt düşerek, Dolayısıyla, bu yürüyen sürecin milliyetçi partilerin oy hareketine yansımasına ilk rastladığımız ay 25 Eylül’dü. Şimdi onun üzerinden buraya kadar geldiğimizde, bu 6, 7 aylık süreçte, benim görebildiğim kadarıyla, bu siyasi partilerin oylarında çok ciddi bir yükseliş olmadı. Aynı havuzun farklı partiler arasında dağılımına şahit olduk sadece. Yani bir oy havuzu yükselişi varsa, o da, Anahtar Parti’nin iktidar tabanından aldığı %1,2'lik puanla sınırlı bir oy yükselişi oldu. Onu da, milliyetçi oyların yükselişi diye görmemek lazım; zaten MHP'de ya da AK Parti'de yer alan bir kısım milliyetçi seçmenin Anahtar Parti’ye yönelmesi olarak görmek lazım. Dolayısıyla bu, milliyetçi seçmen havuzunu büyütmüş değil, ama milliyetçi seçmeni yoğun bir hareketliliğe tabi tutmuş vaziyette. Dolayısıyla, MHP'yi de katarsak bu süreçte, dört partili bir milliyetçi havuz var. Bu milliyetçi havuz zaman zaman bu partilerden birine yönelik ufak kıpırdanmalar içerisinde. MHP, bir iki ay bu diğer üç partiyle paralel bir seyre gelmişti. Şimdi MHP son bir iki aydır aradaki farkı tekrar açtı,
onlardan ayrıştı. Bu diğer üç parti yine doğrudan tercihlerde %2,3 arası bir oy oranına sahipler. Yanlış hatırlamıyorsam toplamları %15'in altında, %11,12 diye hatırlıyorum. Bu hareketliliğe önümüzdeki dönemde de şahit olmaya devam edeceğiz.
Buraya sadece bir şey daha eklemem lazım. Önümüzdeki dönemde bu siyasi partiler lehine, bir olumlu, bir olumsuz dinamiğin gelişme ihtimali var. Olumlu gelişme, yasal düzenleme safhasına girdiğimizde, yasal düzenleme biraz daha somut, siyasetin elini taşın altına koyduğu ve kamuoyu nezdinde de hassasiyet teşkil eden bir mesele olacak. Bu, siyasi partilerin oy durumunu nasıl etkileyecek, onu görmek lazım. Yani onlar açısından bir büyüme ya da bir partinin diğerleri lehine farkı aralama potansiyeli, yasal düzenleme safhasında gündeme gelebilir. Ama bunu dengeleyebilecek bir süreç daha yaşanıyor. Bu da onların aleyhine olabilir. İran'ın merkezinde olduğu bu güvenlik krizi Türkiye'nin siyasal gündemini öncelik olarak etkilemeye devam ederse, bu yasal düzenleme süreci de yine bu milliyetçi partilerin beklediği ölçüde bir oy hareketine yol açmayabilir diye düşünüyorum. Çünkü güvenlik riskleri, seçmen gözünde, Bahçeli'nin bu süreci başlatırken gerekçe olarak gösterdiği iç cepheyi tahkim etme çizgisini biraz meşrulaştırıcı bir etkiye yol açtı. Bu güvenlik krizleri ortaya çıktıkça, ‘’Evet, biz bu PKK meselesini çözmeliyiz’’ duygusu seçmen nezdinde de yükseliyor diye gözlemliyorum ben. Özellikle, Amerika ve İsrail'in ilk günlerde, ‘’İran'da Kürtler sahaya insin, bir Kürt cephesi açalım’’ söylemine karşı, hem Irak'taki hem PKK çizgisindeki Kürtlerin bu söyleme temkinli yaklaşmaları ve bir süre sonra da reddetmeleri, kamuoyu nezdinde ve Türkiye'deki siyasi söylem üzerinden de beslendi. Bu, Türkiye'de yürüyen sürecin doğal bir sonucu olarak okundu. Dolayısıyla, eğer sürecin, iktidarın öngördüğü doğrultusunda, öngördüğü hassasiyetlerle, bir yol kazasına uğramadan devam etmesi için yasal düzenlemeye ihtiyaç varsa ve seçmen nezdinde, ‘’Bu, bizi güvenlik risklerinden daha korunaklı kılabilir’’ duygusu baki olmaya devam ettiği müddetçe, milliyetçi havuzun büyümesine rastlamayabiliriz diye düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Hatem, çok teşekkürler. Herhâlde bütün önemli konuları ele aldık.
Ete: Sadece bir mevzuyu konuşmadık. İstersen bir iki şey konuşabiliriz onun üzerinde. Bu yasal düzenleme safhası 11,5-2 aydır bekliyor aslında. 

Ruşen Çakır: Evet. Mesela geçen gün Mezopotamya Haber Ajansı bu konuda bir şeyler yazdı. Son yapılan ve 5 saat süren, devletin de heyet olarak katıldığı İmralı görüşmesinde, Öcalan'ın o konuda bayağı şikâyetçi olduğunu söyledi. Acele olmasını, hızlı olmasını ve birtakım şartların dayatılmamasını söylemiş. Kürt hareketi de bu konuda ne denilirse onu yapacak gibi değil. Ama en son, bayram sonrası denilmişti. Şimdi yaz başı deniliyor, değil mi?
Ete: Evet. Ben orada, bu İran dinamiğinin iki yönlü bir etki oluşturduğunu görüyorum. Bir yönüyle daha önceden, yani uzunca bir süreden beri iktidarın, ‘’Önce silah bırakılsın, sonra yasal düzenleme safhasına gelelim’’ çizgisini savunan aktörlerin tezlerini güçlendiren bir işlev gördü. İran krizi büyüdüğünde ya da İran krizi şimdiye kadarki hâliyle bile, PKK'nın bir kısmında silah bırakmama duygusunu tetikleyebilir endişesi belirdi. Bunu engellemek için de, ‘’silah bırakılsın, sonra yasal düzenlemeye geçelim’’ baskısını arttırıyorlar. Dolayısıyla, İran onlar açısından meşrulaştırıcı bir gerekçe işlevi gördü. Bu yasal düzenleme safhası geciktikçe, ‘’PKK gibi bir silahlı örgütün kendi etrafında yaşanan bunca gelişmeye refleks verme ihtimaline de açık kapı bırakılıyor’’ tezini savunan ve bu nedenle de, ‘’Yasal düzenleme bir an önce çıkarılsın. PKK şeytana uymayı düşünüyorsa bile, bunun önünü keselim’’ tezini güçlendiren aktörlerin de elini güçlendirdi. Dolayısıyla, bu önümüzdeki dönemde iktidar nezdinde hangi çizginin daha öne çıkacağı belirleyici olacak.
Benim kanaatim ve daha doğru bulduğum, yasal düzenleme geciktikçe, bu tür risklerin arttığı. Eğer iktidarın bir kesimi bu riskleri ciddiye alıyor ve bunu engellemek üzere silah bırakma ısrarında bulunuyorsa, bunu ciddiye alıp, tam da bunu engellemek üzere yasal düzenlemeyi PKK'yı tersinden etkileyen bir mekanizma olarak devreye sokup, bunu bir an önce çözmenin daha doğru olduğu kanaatindeyim. Bu olmadıkça, bu süreç, bir sürü yeni girdiyle bambaşka bir yöne evrilebilir. Hele önümüzdeki dönemde bir kara harekâtı süreci de yaşanacaksa ya da yaşanma ihtimali gündemdeyse, bu tür işlerde çok fazla, ‘’Her şey netleşsin. Ondan sonra biz kendi çizgimizi değiştirmeden sürdürelim’’ politikasını yanlış buluyorum. Siz bir süreç başlatmış olabilirsiniz, bu süreçte bir takviminiz olabilir. O takvimle ilgili aşılması gereken belli başlı eşikler koymuş olabilirsiniz. Ama, İran krizi gibi çok büyük bir gelişme meydana geldiğinde, bunların bir kısmında bazı revizyonlar yapmanız daha akıllıca olur. Devlet aklıyla da, siyasetin maslahatıyla da daha bağdaştırılabilir diye düşünüyorum. Dolayısıyla, burada yaşanan gecikmeyi doğru görmüyorum. Ama görebildiğim, okuyabildiğim kadarıyla, bu gecikme hâlâ masada gibi duruyor.

Ruşen Çakır: Evet, öyle gözüküyor. Ve bahsettiğim haberde de zaten Öcalan'ın da benzer bir şikâyette olduğunu görüyoruz. Onun söylediği şu: “Silahlı mücadele devri bitmiştir. Nokta. Artık zaten bunun ayrıca saptanmasına vesaireye gerek yok. Ne yapılacaksa yapılsın.” Bu arada, bu ayki araştırmada özel olarak yapay zekâ konusunu ele almışsınız. Ama siyaset konuşmaktan ona vakit ayıramadık. Bu konuya bayağı büyük bir ilgi var, değil mi? Hızlı ve büyük bir ilgi var.
Ete: Evet, ilgi var. Biraz da güvensizlik ve temkin var. Yani insanlar henüz ne olduğunu tam olarak zihninde netleştirmemiş. Mesela Batı’da, devlet süreçlerinde, işe alımlarda, sosyal yardım, dağıtım süreçlerinde ve benzeri meselelerde çok fazla kullanıldı yapay zekâ. Oysa bizde, Türkiye'de, millet hâlâ devlete daha fazla güveniyor; Yapay zekâdan ziyade, insan unsuruna daha fazla güveniyor. “Bu işlerin yapay zekâya devredilmesine ne dersiniz?” diye sorduk. Bizim mülakattaki gözlemimiz, düşüncemiz, ‘’insanlar rant ilişkilerinden şikâyetçi, yapay zekâ daha dürüst davranır derler’’ yönündeydi. Ama toplumun çoğunluğu öyle düşünmüyor belli ki.

Ruşen Çakır: Hatem, çok teşekkürler. Çok sağ ol.
Ete: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: PANORAMATR'nin Mart 2026 araştırmasını, PANORAMATR direktörü Hatem Ete ile konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
12.04.2026 CHP muhalefette niçin yalnız kaldı?
11.04.2026 Sürecin ve Türkiye’nin Demirtaş’a ihtiyacı var
10.04.2026 İktidar CHP’ye yönelik saldırılarını şiddetlendiriyor
09.04.2026 Gizli tanıklar neye tanık, etkin pişmanlar neden pişman?
08.04.2026 Salı günleri Devlet Bahçeli dinlemek
07.04.2026 Transatlantik: Zelensky'nin Ankara ve Şam ziyaretleri | Trump İran'ı tehdit etmeye devam ediyor
07.04.2026 Yılmaz Özdil olayı bize neler söylüyor?
06.04.2026 Ekrem İmamoğlu’nun karnesi
05.04.2026 Çözüm sürecinin önündeki en ciddi sorun: Öcalan’ın statüsü
05.04.2026 Sosyal medyada anonimliğin kalkacak olmasına sevinmeli miyiz?
12.04.2026 CHP muhalefette niçin yalnız kaldı?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı