Haftaya Bakış (300): Sıra İran'da mı? Halep'te neler oldu? AKP'nin transferleri

09.01.2026 medyascope.tv

9 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘’Haftaya Bakış’’la karşınızdayız. Yine Kemal Can'la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Ama o kadar çok olay var ki bazılarını eleyeceğiz. Kemal, hoş geldin.
Kemal Can: Hoş bulduk.

Ruşen Çakır: Öncelikle, uzun bir aradan sonra, ‘’5 Soru 10 Cevap’’ https://medyascope.tv/video-analiz/kemal-can-ile-5-soru-10-cevap/ programına tekrar başladın Medyascope’ta. Hayırlı olsun hepimize. Artık salı günleri yayınlanıyor, değil mi?
Kemal Can: Evet salı günleri.

Ruşen Çakır: Cuma günleri de biz kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bugün çok şey var konuşacak. İran var, Suriye, Halep var. Ama istersen önce Türkiye'den başlayalım. Biraz önce CHP’li Balıkesir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Akın'ın bir sosyal medya paylaşımını gördüm. Eşiyle beraber Umre’deymiş. AK Parti çevresinden birileri, mesela Savcı Sayan çok emin bir şekilde, Ahmet Akın’ın AK Parti'ye geçtiğini söylemiş. Akın da, “Ben yerimdeyim. Böyle bir şey yok” diye açıklama yapmak zorunda kalmış. Neden böyle oluyor? Çünkü daha önce CHP’den AK Parti’ye geçenler oldu; Aydın’da mesela. Bir de, çarşamba günü üç ayrı partiden üç milletvekili AK Parti’ye geçti. Onlardan birisi, Gelecek Partisi’nden istifa edip, bir süre bağımsız kaldı. Ama diğer ikisi, CHP'den ve DEVA Partisi’nden ayrıldıktan kısa bir süre sonra AKP’ye geçtiler. Birbirinden farklı isimler geçti. CHP’li olan, Erdoğan'dan sonra AKP'nin en sadık taraftarıymış gibi, selam durdu Başkomutana. Tabii her transferden sonra ‘’bunlar şöyle kötü, böyle kötü’’ deniliyor, ama sonuç olarak bu siyasi bir gösteri. Ve Erdoğan, üç ayrı partiden üç kişiyi alarak şu mesajı veriyor: ‘’Bunlar batan gemiye binmiyorlar, çünkü gemi yol alıyor.’’ Olayın böyle bir tarafı var ve çok anlamlı bence. Mesela ne dediler CHP için? “Çok söyledik Kılıçdaroğlu'na, bunu aday göstermeyelim diye.” Ama sonuç olarak milletvekilinizdi. Hatta bildiğim kadarıyla, son bütçeye de hayır vermiş ya da diğerleri vermiş. Ben bu konuyu uzun uzun yorumladığım için çok da uzatmak istemiyorum, ama mesela Balıkesir olayında olduğu gibi ki hâlâ arada böyle şeyler olması… Zaman zaman başka belediye başkanlarını da dile getiriyorlar biliyorsun.
Kemal Can: Afyon'dan sık sık bahsettiler.

Ruşen Çakır: Evet, Afyon'u söylediler, başka yerleri söylediler. Ne diyorsun? İnsanlar niye hâlâ gidiyorlar?
Kemal Can: İşin iki cephesi var. Bir tanesi iktidar tarafı. Senin söylediğin gibi, iktidar tarafında, bunu canlı tutmak, her zaman iktidarın bu tür transferler yapabilme kabiliyetinin olduğunu göstermek, hem bir güç gösterisi, hem o tükenmişlik iddiasına ya da artık burada bir gelecek olmadığı iddiasına kendince bir cevap, hem de rakiplerini, diğer partileri, tabii başta da asıl rakibi olan CHP'yi ve CHP seçmenini sürekli istim üstünde tutmak, rahatsız etmek, bu ihtimaller üzerinden tek tek insanları tartışma konusu yapmak. Çünkü hakkında bu tür iddialar çıkan insanlar da dolaylı olarak ya da doğrudan yıpranıyorlar bu konudan dolayı. Mesele sadece CHP birilerini kaybediyor meselesi değil. Gidenler kadar, gitmesi ihtimalinden bahsedilenler üzerinde de sürekli baskı oluşuyor. Dolayısıyla bu, aslında çok boyutlu. Hem iktidarın kendisi için pozitif bir gösteri imkânı sağlıyor, hem de karşı taraf için yıpratıcı bir şey yaratıyor.
Burada belirleyici şeylerden birisi şu: Muhtemelen bu yıl içinde, önümüzdeki günlerde meclis aritmetiği içerisinde bu tür hamleler daha da artacak. CHP'den transferler dışında, sanıyorum şu anda Mecliste bulunan 9 ya da 10 bağımsız milletvekilinin etrafında birtakım çalışmalar olduğu söyleniyor. AKP'nin, bu seneyi anayasa aritmetiği üzerine kurgulamak niyetinde olduğunun işaretleri de var. Dolayısıyla, Meclis aritmetiği üzerinde sürekli kan kaybeden bir görüntü yerine, kendi etrafında… Meclis açılış resepsiyonundaki resim de öyle bir şeydi. Çünkü yerel seçimden bu yana ve sonrasında 19 Mart süreciyle birlikte mitingler, meydanlar derken, AKP hem ikinci partiliğe düşmüş, hem de sürekli kan kaybeden, güç kaybeden bir görüntü verirken, şimdi en azından bunu toparladığını, hatta karşı birtakım hamleler yapabildiğini gösteriyor. İşin iktidar tarafı böyle. Muhtemelen önümüzdeki günlerde başka alanlarda, yerel veya genel siyasette bunu göreceğiz.
Ama öbür tarafına döndüğümüzde de, bunu mümkün kılan bir vasat var. Senin dediğin, “Bu niye aday yapıldı, şu niye aday yapıldı?” meselesi açısından baktığımızda, evet, siyasi aritmetik üzerine birtakım sonuçlar doğuruyor, kamuoyunda negatif bir etki yaratıyor. Ama olaya şöyle bakarsak, bu ibretlik tabloları görmüş CHP seçmeni açısından baktıklarında, bahse konu insanların CHP'de kalması mı hayırlı, yoksa gitmesi mi hayırlı? O insanların o hâlleriyle nasıl bir politik çizgi yürüttüklerinden bağımsız olarak, Aydın Belediye Başkanı’nın daha sonraki performansında gördüğümüz gibi, daha önce transfer olmuş başka insanlarda gördüğümüz gibi, son hikâyede, Mustafa Kemal’le, Erdoğan'ı Başkomutan ilan eden şahısta olduğu gibi, aslında bunlar Meclis aritmetiğinin bozulmasına neden oldu, bir kişi oradan oraya geçti. Ama bir yandan da, sonuçta bu insan geçmeyip CHP'de kalsaydı, bunun hayrı ne olurdu diye de bakılabilir. ‘’Bunlar niye aday yapıldı?’’ tartışmasını, ‘’o yaptı, bu yaptı, bu önerdi’ tartışmasından bağımsız olarak, aslında iktidar için açılan liyakat tartışmasının daha kuvvetlisini, muhalefetin kendi siyasi kadroları için de yapması gerekiyor.

Ruşen Çakır: Tabii anayasa değişikliği gibi konularda bir aritmetik hesabı var sonuç olarak. Mesela bence CHP, birtakım insanları istemeyerek partisine aldı. Bu mesele de var.
Kemal Can: Evet, tabii. Kuşkusuz. Hem Özgür Özel'in kurultaydan sonra ilan ettiği 2026'yı seçim yılı hâline getirme stratejisi açısından, hem de AKP'nin ve Cumhur İttifakı'nın bu yılı anayasa yılı yapma niyeti itibariyle, ikisinde de aritmetik önemli. Dolayısıyla, bu hamleler kaçınılmaz olarak yoğunlaşacak. Burada tabii iktidarın araçları daha fazla. Özellikle yerel yönetimlerde, kimi zaman pozitif argümanlar kullanarak, kimi zaman negatif argümanlarla, kimi zaman sıkıştırarak, tehditle birilerini kendi safına çekmesi ya da vaatlerle alması mümkün. Mesela biraz önce söylediğim gibi, şu anda Meclis kulislerini aktaran birtakım meslektaşlarımız, ‘’Bazı bağımsız milletvekillerine yoğun biçimde liste garantili transfer teklifleri gidiyor’’ şeklinde birtakım kulisler dolaştığını söylüyorlar. Bu yıl bence iki strateji açısından da bu aritmetik önemli olacak. Ama bu aritmetiğin önemli olmasına neden olan zemin, aynı zamanda da bu aritmetiğin sağlamlığına da ihtiyaç duyuyor. İttifak siyasetinde gördüğümüz gibi, sadece aritmetik hesabıyla yürünen şeyler, bir vadede aslında çok dayanıksız ve tam da terse işleyen bir aritmetik sonuca da neden olabiliyor.

Ruşen Çakır: Bu konuyu çok da uzatmayalım ve Halep’i konuşalım. Suriye Ordusu ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında çatışmalar şiddetlendi. Suriye Ordusu, Halep’te Kürt nüfusun yoğun olduğu Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerindeki SDG mevzilerini “meşru askerî hedef” ilan etti. Önce, sabah 09.00’a kadar süre verildi. İki mahallede sokağa çıkma yasağı uygulanırken, Suriye Ordusu, SDG Güçleri’ne, Suriye’nin kuzeydoğusundaki bölgelere gitmelerini, siviller için insani koridorlar açtığını duyurdu. Otobüsler de geldi. Ama sonra SDG bu çağrıyı reddetti “Hayır, teslim olmuyoruz, devam edeceğiz" dediler. Şimdi mühlet saat 18.00’e kadar uzamış, ama hâlâ yer yer çatışma sürüyor. Bu arada, Ahmet eş-Şara Mesut Barzani'yi aramış. Barzani aramamış, Ahmet eş-Şara Barzani’yi aramış. Bu anlamlı. Çünkü bu olay başladığı andan itibaren, Irak Kürtleri, gerek Barzani Ailesi, gerek Talabani Ailesi, çok açık, net ve sert mesajlar verdiler; oradaki Kürtlere desteklerini söylediler. Ahmet eş-Şara’nın Mesut Barzani’yi aramış olması önemli. “Kürt halkının asli ve temel bir bileşeni” demiş Ahmet eş-Şara. Şu anda ne olacağı tam olarak belli değil.
Bu arada, SDG, “Biz oradaki iç güvenlik birimlerinin direnme kararı almalarına saygı duyuyoruz” açıklamasını yaptı. Yani orada bir bilek güreşi var. Ama çok sayıda olmasa bile hayatını kaybedenler de var ve orada kuşatma var. Belli ki bayağı mayın döşenmiş Şeyh Maksud mahallesinin etrafında. O, SDG ile HTŞ yönetiminin bundan sonra Suriye'yi nasıl birlikte kuracaklarının ilk sınandığı yer olarak karşımıza çıkıyor. Şimdi burada iki önemli soru var: Silahlı güçleri mi çıkartacaklar? Ve aynı zamanda orada yaşayan Kürt nüfusu tahliye etmeyi de mi düşünüyorlar? Bu mesele önemli. Şu aşamada silahlı güçleri çıkartacaklar. Ama bir etnik temizlik ihtimaline değinenler de var. Bu, olayı bambaşka bir yere taşır. O, apayrı bir şey. Daha önce, Esad rejimi çökerken o mahallelerde Kürtler hiç topa girmediler. Bıraktılar iki tarafa da.
Kemal Can: İki taraf da onların mahallelerine dokunmadı.

Ruşen Çakır: Evet, dokunmadı. Şimdi burada bir şey deneniyor. Bir diğer husus, tam bu saldırının öncesinde, Paris'te, Şam yönetiminin İsrail'le yaptığı anlaşma. Türkiye, Hakan Fidan bir şekilde işin içerisinde biliyorsun. İsrail'le, özellikle ülkenin güneyi ile ilgili bir anlaşmaya varılıyor. Orası daha çok Dürzîleri ilgilendiren bölge, ama olay sadece ondan ibaret değil. Birçok konu, istihbarat, alışveriş gibi hususlar da var ve İsrail’le anlaşma yapılıyor. Hatta İsrail bazı yerlere İsrail bayrağı çekti, onun görüntüleri de var. Ama bu yanda da SDG'yi ya da Halep'te çatışanları, Şam'a teslim olmayanları, İsrail gündeminde olmakla suçluyorlar. Özellikle Türkiye'de. Sen de görmüşsündür; Halep olayı, Halep'te SDG'ye yönelik olarak yapılan operasyon, birilerini çok memnun etti. Çok acayip bir koalisyon var Kemal. Herkes var, neredeyse herkes var. Her yerden insan bulabiliyorsun. Bunun bir boyutu SDG, Suriye. Ama bir boyutunda da bence, kesinlikle ‘’orada işler karışsın, Türkiye'deki çözüm süreci de aradan çıksın’’ gibi bir hâl var. Şu hâliyle ne olacak? Hakan Fidan'ın son açıklaması çok manidardı. Sabah yaptığım yayında https://medyascope.tv/2026/01/09/rusen-cakir-yorumladi-halepteki-catismalar-turkiyeyi-neden-cok-yakindan-ilgilendiriyor/ söylediğimi tekrar söylemek istiyorum: Hakan Fidan, “Ada” diye tanımlıyor. Şimdi herkes başka bir şey söylüyor ona. Bahçeli'nin “Kurucu önder” dediğine, Hakan Fidan “Ada” diyor. Yani Öcalan’ı kastediyor. ‘Ada’ya rağmen böyle yapıyorlar” diyor.
Kemal Can: Yani “Söz dinlemiyorlar” diyor.

Ruşen Çakır: Evet. “Kandil bu konuda SDG'ye talimat vermiyor” diyor. Ama doğru değil. Öcalan'a rağmen yapılan bir şey yok. Öcalan’ın 30 Aralık’ta yayınladığı yeni yıl mesajını görmüşsündür. Suriye ile ilgili söyledikleri, hiç de Ankara’nın istediği şeyler değildi. ‘’Ankara'nın dediğini yapın” anlamına gelecek bir şey yoktu orada. SDG'nin şimdiki pozisyonunu tarif ediyor.
Kemal Can: Hatta daha önceden sızdırılan o İmralı tutanaklarında ifadeler daha net. Suriye'deki bütün meselenin güvenlik öncelikli olduğu… Orada kastettiği güvenlik, SDG'nin alacağı güvenlik. ‘’Güvenlik öncelikli olarak önlemlerinizi alın’’ mesajı vardı orada.

Ruşen Çakır: Bu anlamda, Halep'te yaşanan olayı Öcalan önermiş olabilir bile denilebilir.
Kemal Can: Sen de söyledin. Olayın sunumu, silahlı güçlerin oradan çıkması. Ama Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin iki kanadının müdahil olmasına neden olan şey, oradaki asayişin, SDG'nin kendi gücü olmayıp, asayiş diye tarif ettiği, Hakan Fidan’ın da PYD'liler diye tarif ettiği silahlı grubun bulunmasının yarattığı bir etki var. Onları oradan çıkarttığınızda, çok ciddi bir sivil göç dalgası yaşanacak, hatta şu anda bile başlamış durumda. Yüz bine yakın insanın zaten kendiliğinden tahliye olduğu, ayrıldığı söyleniyor. Nereden çıkartıyorlar da böyle bir şey yapıyorlar? Çünkü hem Alevi bölgelerinde hem Dürzî bölgelerinde, kendilerini koruyacak hiçbir imkânları olmayanların başına ne geldiğini görmüş durumda insanlar. Dolayısıyla, “Biz burada sadece silahlı grupları tahliye ediyoruz. Diğerlerine dokunan yok” demiş olmanız, bundan sonra onların güvenliğinin garanti altına alındığı anlamına gelmiyor. Bunu da defalarca yaşayarak gördü insanlar. Onun için, bu tartışma biraz manipülatif bir tartışma.
Halep, bütün bu Suriye meselesinin, Türkiye'deki sürecin, hatta uluslararası aktörlerin hepsinin, çeşitli tezlerini test ettikleri, birbirlerini test ettikleri bir özel masa hâline geldi. Ve bu anlamda herkes Halep'ten, kendi sonucuna dair bir görünüm çıkartmaya çalışıyor. Herkes derken, bunların içerisinde Amerika da var, İsrail de var, Türkiye de var, SDG var, Şara var, Kuzey Irak, Barzani de var. Herkes var. Halep özelinde o, kristalize olmuş özel sorunun etrafında yapılan bilek güreşi, orada çatışan tarafların ya da çatışması muhtemel olan… Aslında herkesin topyekûn birbirine girdiği tam bir çatışma hâli de yok. Çatışma ihtimali üzerinden yürüyen yüksek bir gerilim var. Mesela topyekûn bir taarruz başlamış değil, bir kuşatma var. Ama şu anda henüz kimse açık çatışmaya girmiş değil. Çatışma ihtimalini öne sürerek, çatışma ihtimalinin kim için negatif sonuç vereceğini, sadece Halep'te değil, Halep'te olacak olanların başka alanlarda nasıl sonuç vereceği ile ilgili bir pazarlık sürüyor. Yani Halep'ten ibaret olmayan bir şeyle karşı karşıyayız. Halep'te olacaklar, sadece Halep'le ilgili olmayacak. Herkes bunun farkında, dolayısıyla da buna göre pozisyon alıyor. O yüzden Barzani de devrede, Amerika da devrede, Şara da devrede, Türkiye de devrede. Mesela Türkiye, Milli Savunma Bakanlığı açıklamasıyla, kuşatmayı yapan ekibin de büyük ölçüde Suriye Ordusu’ndan ziyade, daha çok Türkiye'nin kontrol ettiği birlikler etrafında oluştuğu söylüyor. Dolayısıyla, asıl olarak Rojava'da, yani Fırat'ın doğusunda bundan sonra olacaklar ve aylardır işi kilitleyen entegrasyonun biçimi konusundaki bilek güreşi, Halep'te bir ring üzerinde cereyan ediyor ve herkes de pozisyonunu böyle alıyor.
Tabii burada birkaç nokta var. Birincisi, Amerika, bilek güreşinin Halep'te yapılmasını tercih ediyor. Çünkü Halep'in, kendisinin sorumluluk alanı dışında olduğunu düşünüyor. SDG'ye ilişkin şemsiyesi, Fırat'ın batısını kapsamıyor çünkü. Dolayısıyla, oradaki Kürtler için, Halep'te Şara’ya ‘’çok büyük bir fren koymayıp,’’ çok büyük bir kalkan oluşturmaması, aslında Fırat’ın doğusundaki pozisyonda alacağı tavrı net olarak gösteren bir şey değil. Ama bir yandan, SDG'nin entegrasyona kendi direndiği noktadan daha azına razı olarak rıza göstermesini, kabul etmesini sağlayacak bir baskıya da bir tür kapı açmış oluyor. Dolayısıyla, ilk resimde Halep'te şöyle bir sonuç görüyoruz: Hem İsrail hem Amerika, Halep'teki gerilimde, ne olursa olsun ve ne pahasına olursa olsun Kürtlerin yanında yer almaktan biraz daha farklı davranabilecekleri ihtimalini de göstererek pozisyon aldılar. Türkiye, bu entegrasyon meselesinde kendi tezlerini kuvvetlendirecek bir şey olarak pozisyon almaya çalışıyor. Tabii bütün bunların karşısında, Halep’te kabul edip çekilmenin, daha sonra bu entegrasyon pazarlıklarında kimin elini güçlendireceği çok belirleyici olacağı için, SDG de burada, kabul eden ve bir anlamda geri çekilen olmak istemiyor. Şu anda böyle bir tansiyon var. Netleşmiş bir resimden çok, herkesin birbirini test ettiği, kendisini test ettiği, kendi pozisyonunu ya da yapabileceği manevraları ima eden veya gösteren, buna karşı reaksiyonları tartan bir durum mevcut.

Ruşen Çakır: Ama sonuç olarak bir çatışma hâli var ve bu çatışmanın tırmanmasının doğurabileceği riskleri insanlar görmek istemiyor ya da kolay lokma gibi görüyorlar. Ben sabahki yayınımda, bunun Türkiye için çok tehlikeli olacağını söyledim. Daha önce Kobani olayında gördük Türkiye'nin yaşadıklarını. Şunu hiç unutmuyorum, hiç unutmayacağım: Diyarbakır'da Erdoğan'ın konuşmasını izliyordum. Benden yaşlı bir vatandaş beni tanıyormuş. Ben de izleyicilerin arasındaydım. Basın bölümünde değildim. Erdoğan'ı izlemeye gelecek kadar onu destekleyen bir adam yanıma geldi ve bana, “Ruşen Bey, Bulgaristan'dan Türkler geldiği zaman kapımızı açtık. Kobani'de neler oluyor, onlara niye sahip çıkmıyoruz? Onlar bizim kardeşimiz değil mi?” diye bana yakınmıştı.
Kemal Can: Gerçi Erdoğan tutarlıydı, ‘’Bulgaristan'dan gelenleri de almayalım’’ demişti.

Ruşen Çakır: Onu bilmiyoruz. Adam bunu orada söyledi. Hem Erdoğan'a oy veriyor, Erdoğan'ı destekliyor, ama kalbi Suriye'deki Kürtle atıyor. Bu kadar doğal bir şey olabilir mi? Şimdi insanlar Suriye'deki Kürtleri bir başka bir şey, hiç alâkası olmayan…
Kemal Can: Biraz önce orada da ilginç bir koalisyon olduğunu söyledin ya, Hem bir yandan iktidar medyası bu konuda, tıpkı ‘’Kobani düştü düşecek’’ günlerine benzer bir dile hızla geçmiş durumda, hem de ilginç biçimde, Suriye’deki Şara Operasyonu ve Türkiye'nin de desteğiyle Şara'nın Şam'ı alması sürecinde, “Bu nasıl bir kandırmaca? Cihatçılar” diyenlerin hepsi birdenbire Şara’cı oldular. Türkiye'de Kürtlere mesafeli olan bazı muhalefet odaklarının, birdenbire Şara’yı destekleyen, Şara'yı meşru görmenin ve onun hamlelerini de desteklemenin gerektiğini iddia eden bir pozisyon almaları ilginç bir tablo. Ama burada en önemli şey dil; dilin nasıl değişebildiği. Mesela bu tür testler, bu tür bilek güreşleri aslında siyaseten yapılanlarla, kafalardaki gerçek pozisyonlar arasındaki açıyı çok iyi ortaya çıkartıyor.

Ruşen Çakır: Sen ne kadar farkındasın bilmiyorum ama, Mehmet Metiner ve Orhan Miroğlu'nun tutuklanmasını isteyenler var sosyal medyada. Çünkü onlar, “Bir dakika arkadaşlar. Oradaki Kürtlere anlayışlı davranalım” diyorlar. AK Parti’de olup bunu söyleyebilen az sayıda insan var. Bir de, sanki daha böyle anlayışlı gibi görülen, AK Parti dışındaki birtakım insanların, ‘’Türkiye'de PKK tüm Kürtleri kapsamadığı gibi, SDG de tüm Kürtleri kapsamıyor’’ dediklerini görüyorum. ‘’Halep'te Kürtler’’ diyorsun mesela. ‘’Onlar orada aslında SDG tarafından rehin alınmışlar, bir tür onları kurtarıyormuş’’ havasındalar. Bu iş daha süreceğe benziyor.
Ben dün akşam Sarkis Kassargian’la biraz konuştum. Bana, “Bu iş hallolur, ama zaman alır” dedi. Sabah anlaşmaya uyuluyormuş gibi olunca da şaşırdım. Ben de çok süreceğini sanmıyorum açıkçası, ama şimdi tekrar uzadı. İnşallah biz bu yayını bitirene kadar bir hâl yolu bulurlar.
Kemal Can: Ben de bu işin uzun süreceği fikrinde değilim. O yüzden bu, bir çatışma değil bir bilek güreşi ve herkesin birbirini test ettiği bir şey. Kimse açık çatışmaya, öyle bir pozisyona doğru gitmiyor. SDG de bir tür ipleri kopartan bir açıklama yapmıyor, hatta en sertleştiği anda bile, “Biz müzakereden yanayız’’ deme ihtiyacı duyuyor. Sen biraz önce haberini verdin; Şara, Barzani'yi arıyor. Ben burada, kimsenin ipi kopartarak, o zaman ne olacaksa olsun noktasına doğru ilerlemediğini, ama herkesin, karşısındakine en tehlikeli ucu göstererek bir sonuç almaya çalıştığını görüyorum. Bunun benzer örneklerini daha önce de yaşadık. Daha önce baraj bölgesinde çok daha sert çatışmalar yaşandı. Ama Barzani'nin, Amerika'nın, İsrail'in ve Türkiye'nin, Halep vesilesiyle ortaya çıkan son pozisyonlardan benim anladığım, şimdiye kadar çok daha yakın davranan Türkiye ile Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, özellikle Barzani'nin pozisyonları itibariyle baktığımda, bu entegrasyon meselesinde, adem-i merkeziyetçi bir nüveyi tamamen imha eden, tabir yerindeyse, SDG'nin tamamen buharlaşması üzerine kurgulanmış bir formüle kimsenin kolay onay vermeyeceğini, ama buna karşılık, bu konudaki pazarlıkçı ve kendisini destekleyeceğini varsaydığı kesimler açısından da SDG'nin biraz daha sıkıştırıldığı bir denklemin de Halep'ten çıktığını düşünüyorum açıkçası. Dolayısıyla, çatışma riski büyüdükçe, uçlara doğru giden eğilimlerin zayıfladığını, her birinin kendi taleplerinden biraz fedakârlık ederek bir orta noktaya doğru zorlanacağını düşünüyorum. Ben de katılıyorum, bundan çıkacak nihai sonuç için de daha vakit var. Halep'te çıkacak şey, Suriye’de olacakların tamamını göstermeye yetmez, ama çoğunun rotasını çizer gibi görünüyor.

Ruşen Çakır: Biraz da İran'dan bahsedelim. Bugün Cuma namazı çıkışında Hamaney’in ne diyeceği beklentisi vardı. O da, göstericilerin Trump’ı memnun ettiğini söyledi. Trump'a, “Sen kendi işine bak” dedi. Çok büyük bir olay olmadı. En son, internet ve telefonlar kesilmişti. Yine sallantılı bir şekilde gidiyor. Anladığım kadarıyla Trump da çok heyecanlı bir şekilde, “Haydi, bu rejimi devirelim” demiyor, ama Amerika Birleşik Devletleri'nde, Şah Pehlevi’nin Şah olmayı bekleyen oğlu var. Bu konuda, özellikle etnik azınlıkların ya da sayıca azınlıkta olanların, Şah döneminde yaşadıklarından dolayı, Şah alternatifine hiç sıcak bakmadıkları söyleniyor. Hafızalarında o var. Ama diğer yandan da ortada bir şey yok, dönüp dolaşıp oraya gidiyor. Yıllardır İran'ın başına gelen hep bu. Birtakım protestolar oluyor, ama bir merkezi örgütlenme, bir lider yok. Mesela İran Devrimi nasıl olmuştu? Farklı farklı örgütler vardı ve birden Humeyni çıktı, devrimi gerçekleştirdiler. Şimdi burada öyle bir yapı yok, ama rejimden memnuniyetsizlik, politik olarak çok güçlü. Zaten ekonomi çok iyi gitmiyordu, şimdi ekonomik olarak da iyice dibe vurmuş durumda. Fakat rejim değişikliği bana çok zor geliyor. Bu olay da Halep meselesi gibi uzar bir ihtimal.
Dün, gazeteci Reza Talebi ile yaptığım yayında, https://medyascope.tv/2026/01/08/sirada-iran-mi-var-reza-talebi-anlatiyor-video/ kendisi, iç savaş ihtimalinin çok daha yüksek olduğunu söyledi. Rejimin yıkılmasından ziyade, özellikle Loristan, Kürdistan, Belucistan gibi bazı bölgelerde, olayların karşılıklı tırmanma, daha çatışmaya dönme ve Devrim Muhafızları’nın, zaten ellerinde olan ipleri iyice ellerini alma ihtimali olabilir. Ne olabilir? Olması imkânsız sanki ama, bence İran'ın başına gelebilecek en makul şey, rejimin, Muhammed Hatemi gibi, muhaliflerin de kabul edebileceği birisine ülkeyi teslim etmesi, ılımlı birisiyle ve kademeli bir şekilde, ülkenin, bir tür seçimli, çok partili bir sisteme geçmesine izin vermek gibi bir şey olabilir. İran'da Devrim Muhafızları gibi çok ciddi bir oligarşik yapı var aslında. Ama o izni verdikleri andan itibaren, onların elindeki gidecektir, direneceklerdir.
Ben şu anda, ileriye dönük olarak, ‘’İran’da rejim kalır ya da rejim gider’’ gibi kesin bir şey söyleyemiyorum, ama şunu biliyorum ki, artık bu rejim orayı yönetemiyor. Bu halk da bu rejimle barışacak gibi değil. İş nereye gidecek? İyice bastıracaklar. Zaten çok sayıda kişi tutuklandı, öldürülüyor. Batı’nın müdahalesi, Amerika'nın müdahalesi gibi bir ihtimalden bahsedersek, neye nasıl müdahale edecek? Mesela, Maduro'yu aldılar, yerine yardımcısını koydular. Yardımcısı, “Maduro'ya bağlıyım” diyor, ama Amerika'yla iş yapıyor. Şimdi burada da Hamaney’in gideceği söyleniyor. Hamaney’in kendisine yer aradığını Trump da söylüyor. Diyelim ki, Hamaney Rusya'ya ya da Çin'e gitti. Ne olacak? Tabii ki bir anlamı var, ama orada çok daha büyük bir yapı var. Hamaney gittikten sonraki devlet yapısı, gelecek olan bir yapıya ya da şahsa biat etmez. Mesela Pezeşkiyan’a. Pezeşkiyan gerçekten etkili bir Cumhurbaşkanı, ama yetkisi çok sınırlı. ‘’Al, bu ülkeyi sen yönet’’ gibi bir formül de olabilir. Ama Devrim Muhafızları, yargı erki, ona da kesinlikle izin vermez.
Kemal Can: Bu, bence en zayıf ihtimallerden biri zaten. Çünkü onun bir karşılığı yok.

Ruşen Çakır: En azından seçilmiş cumhurbaşkanı.
Kemal Can: Evet. Ama sistem ona çok izin verecek bir yapıda değil. Demin konuştuğumuz Suriye meselesiyle de bağlı aslında bu. Çok yaygın, çok da doğru tarafları olan, dünya tarihinde pek çok örneği de olan bir anlatı vardır: Emperyalizmin, ülkeleri parçalayarak, bölerek yönetme ya da güç merkezlerinin, karşısındaki her şeyi parçalayıp bölerek daha kolay yönettiği, hatta yuttuğu hikâyesi genel olarak doğrudur. Bu, bir yöntem. Ama bence, ülkeleri parçalara bölerek, büyük bir iç kaosa sürükleyerek sonuç almak, bugünün egemen güçlerinin baktığı pencereden bakmak, ekonomik değil. Nasıl olacağı ve nereye evrileceği belirsiz bir şeyi paramparça edip, çok parçalı ve çok zor yönetilir bir hâle getirmek bela çıkartıyor; daha çok komplikasyon üretiyor ve aslında masraflı oluyor. Bu yüzden, zayıflamış ve mümkünse çok fazla aktörle değil, doğrudan tek muhatapla iş götürebilecekleri merkezi yönetimlerle yürümek çok daha elverişli. Afganistan gibi başka örneklerde de biliyoruz. Uzun süre Irak’ta benzer bir şey yaşandı. Suriye örneği var. Buralarda, ‘’burası dağılsın, darmadağın olsun’’ diye müdahale ettiğinizde, senelerce süren ve aslında oradan ‘‘verimli sonuç’’ almanız için uzun bir süre para ve zaman harcamanız gereken bir bela üretmiş oluyorsunuz.
Buna karşılık, eş-Şara örneği gibi oldukça zayıflamış, size tâbi olmuş, hatta gördüğümüz gibi İsrail'le gidip mutabakat imzalayacak kadar size ram olmuş, kendi ülkesinde de oldukça zayıf olmasına karşın, son derece otoriter, demokratik işleyişin dışında, doğrudan birkaç adamla karar alınan yönetimlerle yürümek her zaman elverişli. Bütün dünyada bunun örneklerini görüyoruz. Venezuela’yı işgal etmek, savaşmak yerine operasyon yapmak, Maduro'yu almak, Şara gibi zayıf bir aktörü oraya koyup, sanki bir güçmüş gibi arkasında durarak onu kullanmak ve mümkünse, o ülkelerde sürekli kimin ne karar vereceği, kimin hangi toplumsal dinamikten etkileneceği gibi belirsiz demokratik işleyişlerin sürprizlerinden azade, ‘’Ben adamımı bileyim. Ben orada bu adamla çalışıyorum, burada bu adamla çalışıyorum. Zaten buna meşruiyetini de ben veriyorum, ona da meşruiyetini ben veriyorum. Ben ne dersem oluyor. Biz güzel anlaşıyoruz. Arada bir pürüz çıkarıyor ama ben onu ikna edebiliyorum’’ yaklaşımından güzeli yok. Dolayısıyla senin söylediğin nedenlerle de, İran meselesinde de, yerine hemen oluşacak bir seçenek olmadığı bir durumda darmadağın etmek yerine… Çünkü İran şu anda, 79 sonrası bu rejim tarihinin en zayıf noktasında. Neredeyse Irak savaşı zamanından bile daha zayıf bir noktada. Hem kendi içine doğru zayıf hem kendi dışına doğru zayıf olduğu için, bence Amerika açısından bu durum, İran’ın en optimum hâli. İsrail için de öyle. Sadece, buradan toparlanmasına, buradan tekrar bir bölgesel etki ajanı hâline gelmesine izin verilmeyecek, kimi zaman içerideki şeyle, kimi zaman dışarıdan kuşatarak, onu bu noktada tutmak, bence sürdürebilecekleri, sürdürmeyi isteyecekleri bir şeydir. Zaman zaman Trump, “Vururum” diyor. Vurabilirler, ki vurdular; İsrail doğrudan saldırdı. Ama nihai bir rejim değişikliğine niye ihtiyaç duyacaklarını hiç bilmiyorum. O değişikliğin sonrasına ilişkin çok açık bir resim yok, Suriye'de de öyle.
Eskiden bu çok parçalı böl-yönet stratejisinde, devlet dışı bir takım örgütsel pozisyonlar, pazarlık şansını daha fazla kullanabiliyorlardı. Çünkü orada nüfuz alanları daha lokal. Hani hep ulus-devletleri tahrip etmek istediği tartışılıyor ya, aslında konu, ulus-devletleri dağıtıp, federatif devletler yaratmak değil. Ulus-devletleri zayıf olarak kullanmak her zaman daha iyi. Çünkü bir devletle çalışmak daha kolay. Hele devletin başında çok kolay çalışabildiğin biri de varsa, bu, ne zaman ne isteyeceği, ne zaman hangi kontrolsüz hareketi yapacağı belli olmayan aktörle uğraşıp masraf etmekten daha efektif. Ben İran meselesinde de Suriye meselesinde de genel yaklaşımın böyle olduğunu, dolayısıyla, burada pazarlığa, bilek güreşine, çatışmaya giren her tarafın da bu genel trendi de yavaş yavaş fark etmeye başlayarak davrandığını düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Yavaş yavaş toparlayalım.
Kemal Can: Galiba süreç fikri de böyle bir şeyden çıktı zaten.

Ruşen Çakır: Şimdi rejideki arkadaşlara bir fotoğraf yolladım. Onu hazırlarlarsa, izleyicilerimizi o fotoğraftan mahrum etmeyelim. Kemal, sen bilmiyorsundur, zaten ben de her sene olduğunda öğreniyorum. 10 Ocak Gazeteciler Günü müymüş? Biliyor musun öyle bir şey?
Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: 10 Ocak Gazeteciler Günü’ymüş. Bu arada, geçen çarşamba günü İsmail Saymaz'la beraber hapisteki Merdan Yanardağ’ı ziyaret ettik.  Tabii çok şey var da, en önemlisi, kanalına el konuldu.
Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Bunca yıl emek vererek yaptığı şeye sudan bir sebeple kayyum atandı. Ama kayyuma yaptıkları itiraza henüz cevap gelmemiş. O konuda bir beklentisi var, onu özellikle söyleyeyim. Morali iyiydi. Merdan hep öyledir zaten. Dinamikti. Ayakları yere sağlam basıyor. Ama davasının ne olacağı belli değil. Onun casus olduğu, ana davaya eklendi.
Bahsettiğim fotoğraf ekrana geldi. Ne yazıyor fotoğrafta? ‘’Bitirim İkili. İyi haber, Kaliteli haber Sözcü Televizyonu’nda! Serdar Cebe-Ekrem Açıkel’’ yazıyor fotoğrafta. Evet, yarın Gazeteciler Günü. Bu arkadaşlar da bunu, ‘’Bu bir firma afişi değil. Haberciliğin devler ligi’’ diye verdiler, onu da söylemiş olayım. Kemal, şimdi o ikiliye bak, bir de bize bak. İnsan gıpta ediyor.
Kemal Can: Ellerimizi kaldıralım.

Ruşen Çakır: Diğerini tanımam, ama Serdar'la bir dönem birlikte çalışmışlığımız var, severim de. Ama yani şu fotoğraf… Orada devler ligi, burada cüceler ligi.
Kemal Can: Estağfurullah. 

Ruşen Çakır: Evet, bitirelim artık Kemal. Bu, yılın ilk ‘’Haftaya Bakış’’ programıydı, değil mi?
Kemal Can: Hayır, ikincisiydi.

Ruşen Çakır: Artık günleri mi karıştırıyorum? Tabii, doğru, ikincisi. Biz cüceler öyleyiz işte.
Kemal Can: Biz yılları da haftaları da karıştırıyoruz artık. Bu, ikinci program. Ama hareketli bir haftanın sonrasında geldi.

Ruşen Çakır: İzleyicilerimize teşekkür edelim. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.
Kemal Can: İyi günler. 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
17.01.2026 Ahmed eş-Şara hakkında aykırı düşünceler
16.01.2026 “Ya sev ya terk et”ten “Furkan günlerindeyiz, safınızı doğru seçin”e
15.01.2026 İran’da rejim değişikliği ihtimali Türkiye’deki İslamcıları da böldü: Kaygı, korku ve çelişkiler
14.01.2026 Roj Girasun ile söyleşi: Halep’ten sonra Suriye’nin ve Türkiye’deki çözüm sürecinin geleceği
14.01.2026 Hangi Öcalan?
13.01.2026 Dr. Ezgi Uzun Teker ile söyleşi: İran’da rejim mi değişecek yoksa rejim kendisini mi değiştirecek?
13.01.2026 “Palyaço Ruşen”
12.01.2026 Silivri’deki anahtar olayı ve bir özür
11.01.2026 Halep’te yaşananlar Türkiye’deki çözüm süreci hakkında bize neler öğretti?
18.01.2026 Ahmed eş-Şara’nın Kürtler ve SDG üzerine söylediklerine şerhler
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı