Hafta Başı (72): İran savaşı ne kadar sürer? Türkiye ne yapabilir?

03.03.2026 medyascope.tv

3 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Hafta Başı’nı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Hafta Başı’yla karşınızdayız. Dün yayını yapamadık. Bugün Kadri Gürsel'le tabii ki ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hava saldırılarını, savaşı konuşacağız. Kadri, merhaba.
Kadri Gürsel: Merhaba, Ruşen.

Ruşen Çakır: Evet, bunu bekliyorduk ve beklenen şey oldu. Ama açıkçası ben bu kadar hızlı ve sert olmasını beklemiyordum. Daha ilk günden, sabah saatlerinde Ali Hamaney ve üst düzey isimlerin öldürülmesi… Belli ki o istihbarat alınınca, savaşı o tarihte, o saatte başlatmaya karar vermişler, öyle gözüküyor. Burada çok boyut var. Olabildiğince önemlilerini konuşmaya çalışalım. Çok ciddi bir istihbarat zaafı ve istihbarat zenginliği var iki taraf arasında. Ama İran, Haziran ayındakinden çok farklı bir şekilde misillemeleri çok daha sert yapıyor ve bölgeye yayıyor. Geçen sefer hatırlarsan Katar’a danışıklı saldırmıştı, haber vererek saldırmıştı. Şimdi bütün Körfez ülkelerini, Ürdün'ü, Irak'ı, özellikle Erbil'i ve Güney Kıbrıs'ı da hedef aldı. Oralara yönelik bayağı bir saldırı gerçekleştirdi ve o ülkeler de İran'a karşı tepki koydular. Savaş ilan edenler var. Avrupa ülkeleri de İsrail ve ABD’nin yanında yer alacağını söylüyor. Açıkçası İran'ı destekleyen kimse görmedim. Bugün, bir Afrika ülkesi olan Burkina Faso, talep edilmesi hâlinde İran’a askerî yardımda bulunabileceğini söylemiş. Öyle bir şey gördüm, ama onun dışında İran'a destek veren hiç kimse yok. Bir de Hizbullah bir şeyler yapmaya çalıştı fakat anında çok sert cevap aldı. Yani o vekil güçler de eskisi gibi yok, ama İran bayağı sert cevap veriyor. Cevapların ne kadar etkili olduğu konusunda değişik spekülasyonlar var.
Burada en önemli hususlardan birisi savaşın süresi. Trump ilk başlarda çatışmaların dört, beş gün süreceğini söylemişti, sonra bu süre dört, beş haftaya çıktı. ABD'de kamuoyu araştırmaları savaşı desteklemiyor. Yani Trump'ın buradan, o ara seçimler için bir şeyler yapmak istediği teorisi bana çok gerçekçi gelmiyor. Ama ABD İsrail’le birlikte bir yola girdi. İsrail'in motivasyonunu anlamak mümkün; ama ABD'nin bunu İsrail kadar sonuna dek götürmek isteyeceğinden çok emin değilim. Bir de sonu ne? Tekrar aynı mesele. Rejim değişikliği mi? Trump ilk gün İran halkına açık açık, “Biraz bekleyin. Çıkın sokaklara, devirin rejimi” dedi. Açık açık onu da işaret etti. Ama nasıl çıkacak insanlar sokağa? Hâlâ çok güçlü ve silahlı Devrim Muhafızları, Besiç’ler, var. İç savaş ve katliam çıkar. Yani acayip bir belirsizliğe kilitlendi ve bir yandan da yine taraflar birbirlerine saldırmayı sürdürüyorlar.
Son olarak bir diğer hususu da ekleyeyim: İran'ı, yeni lider seçilene kadar yönetecek olan ‘’Geçici Liderlik Konseyi’’ toplandı. Rejimin üç önemli ismi, Cumhurbaşkanı, Yargı Erki Başkanı ve Anayasayı Koruyucular Konseyi Başkanı, bu konuyla ilgili toplantıyı bir hastanenin bodrum katındaki morgda yapıyor. Yani böyle zor bir durumdalar. Bakalım nasıl bir şey yapacaklar. Birtakım istihbarat bilgileriyle, herhâlde yeni isimlere yönelik de saldırılar olacağını tahmin ediyorum. Bitmeyecek bir savaş gibi gözüküyor, ama belli ki hepsinin bir sınırı var. Sen askerî konuları daha iyi biliyorsun. Mesela İran’ın ne kadar roket vesaire stoku vardır ve kaç gün sürdürebilir, nasıl sürdürebilir? Herhalde savaş sırasında üretim yapma imkânları da olmuyor, değil mi?
Kadri Gürsel: Evet. Savaşın hedeflerinden başlayalım istersen. Bu savaşın Amerika ve İsrail tarafından açıklanmış hedefleri var. Amerika ve İsrail'in örtüşen hedefleri var. Yani savaştan beklentilerinin örtüşen yanları var, bir de açıklanmayan hedefleri var bu savaşın. Savaşın açıklanmayan hedeflerinin, Venezuela’da Maduro'yu yatağından almalarıyla başlayan ve biten operasyondakiyle aynı olduğunu düşünüyorum. Bunun için de ABD'nin 2025'te yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi’ne göz atmak lazım. Bu belgede öncelikle Çin var. Çin yer alıyor ve orada, Çin'in bölgesel bir hegemon hâline gelmesinin önlenmesi gibi bir hedef de gözetiliyor. Venezuela ve İran'ı birleştiren konu, anti-Amerikan, antiemperyalist tutum almalarının yanında, ikisinin de Çin'in ortağı olmaları. Şimdi burada bir ara vermek istiyorum. Bu Çin konusu, ileriye dönük bakışımızı tarif edebilecek bir konu. Savaşın açıklanan hedeflerine bakalım. Bunları da en yetkili ağızlar zaten dile getirdi. İran'ın balistik füzelerinin kapasitesi ve kabiliyetinin ortadan kaldırılması, nükleer programının tamamen sonlandırılması, zenginleştirilmiş uranyumun tamamının dışarı çıkarılması ve İran'ın, istikrarsızlık ihracı için kullandığı vekil unsurlarına olan desteğini tamamen kati şekilde sonlandırması. Bu vekil unsurlar da, Hamas’ın 7 Ekim 2023'te İsrail'e karşı düzenlediği saldırıdan sonra İsrail'in hedefi hâline geldi zaten. Başta tabii ki Hamas, ama daha sonra Hizbullah geliyordu. Yemen'de Husiler var, Irak'ta Şii milisler Haşdi Şabi var, ki onlara pek dokunulmadı. O arada tabii Suriye'de rejim çökertildi. Bu açıdan, İran'ın vekil unsurlarının artık 2023 öncesindeki gibi tehditkâr bir güç olmaya devam ettiğini söyleyemeyiz. Diğer taraftan, İran’a, “Kendi sivil halkını katletmeyi bırakacaksın. Donanmayı yok edeceğiz” diyor. Donanmayı yok etme konusunda da zaten yayınlanan bazı görüntüler var. İran donanmasının üslerde bağlı görünen bütün gemileri tamamen tahrip edilmiş durumda. Rusya'dan aldığı denizaltılar, kilo sınıfı denizaltılar ki sayısı da dörttü yanılmıyorsam. Bunların akıbeti hakkında bir şey görmedim, ama iddialar bunların da batırıldığı yönünde.
Trump rejim değişikliğinden de söz etti tabii. Bu rejim değişikliği konusu ise gerçekten büyük bir soru işareti. Çünkü bu, şuna benziyor: Nazi Almanya'sında Nazizm’i çökertirken, Waffen SS’e, yani Silahlı SS birliklerine hiç dokunmamak gibi. Bu mümkün mü? Böyle bir şey mümkün olabilir miydi İkinci Dünya Savaşı'nda? Mümkün olamazdı. İran İslam Cumhuriyeti'nin Silahlı SS birlikleri ise, doğrudan rejimi korumaya ve dışarıda da rejime yönelik tehditleri bertaraf etmeye yönelik bir örgütlenme. Mensuplarının, ideolojik açıdan rejimin inançlı muhafızları olarak yetiştirildiği ayrıcalıklı bir güçten söz ediyoruz. Bu güç, ülke ekonomisini de kontrol eden belli başlı unsurlar arasında. Büyük bir güç ve ülkedeki ekonomik koşullara karşı, bir şekilde kendi bağışıklıklarını da kazanmış durumdalar. Halkın çektiği ıstıraplardan çok fazla etkilenmiyorlar, çünkü kendi ekonomileri var. Öyle diyelim. Şimdi bu gücü bertaraf etmeden ülkede rejim değişikliğinin koşulları oluşturulamaz. Çünkü Trump'ın “Sokağa çıkın” demesi saçmalıktan ibaret. Bu şartlarda sokağa çıkan silahsız, savunmasız İranlı sivilleri bekleyen tek şey ölümdür. Çünkü düşmanın işbirlikçisi olarak görülüp, hiçbir vicdani baskı altında kalınmadan katledileceklerdir rejim muhafızları ve Besiç’ler tarafından. Dolayısıyla, rejim değişikliği hedefi gerçekçi ve inandırıcı değil. Ama bu hedefin peşinden giderseniz, İran'ın işgal edilmesi gerekir. Demokrat Başkanları Biden yönetimi ve 2016'daki başkanlık yarışı sırasındayken de, Trump'ın “Sonu gelmeyen savaşlar” diye bir sloganı vardı. Yani Amerika'yı sonu gelmeyen bu savaşlardan kurtarmak. Amerika kendisini böyle bir savaşın içinde bulur. Zaten aslında şu kadar sınırlı hedefler benimsemelerine rağmen, Haziran 2025’teki ‘12 Gün Savaşı’ adı verilen savaşta, Amerika'nın gidip 15, 16 tane derin nüfuz edici bomba ile yeraltındaki nükleer tesislerini imha etmesinden sonra, o hamle dahi Amerika'yı bugün İsrail'in yanında ve onun önünde bu savaşa sokan dinamiklerden birini oluşturdu. Yani bu savaşın sonu yok. İran açısından, Tahran'da bu rejim için düşünen kim varsa, ben onların yerinde olsam, bir kara savaşını çok isterdim. Keşke Amerikan birlikleri, piyadeler, deniz piyadeleri şu İran'a bir çıksa, onların yerinde olsam bunu çok arzulardım. Böyle bir şey muhtemelen olmayacak. Olmadığı zaman da rejim değişikliği hedefi biraz burada akim kalıyor.

Ruşen Çakır: Ama Trump kara saldırısını da pekâlâ yapabileceğini telaffuz etti.
Kadri Gürsel: O şöyle olur: Nokta hedeflere karşı girip çıkma şeklinde yapılan kısa süreli taktik kara saldırıları olabilir ki zaten bunu da bekliyorum. Neticede, orada bu işi yapabilecek amfibi taarruz gemileri var. Bizdeki Anadolu'nun benzeri gemiler var. Bu gemilerden, bazı kara hedeflerine taktik saldırılar düzenlenebilir. Ama ben İran'ın işgalinin ve bu tür bir şeyin seçenek dışı olduğunu düşünüyorum. Trump böyle bir şeye kalkışamaz.

Ruşen Çakır: Bir de içerideki birtakım grupları hareketlendirme girişimi var. Trump Kürt liderlerle, hem Talabani, hem de Barzani ile ayrı ayrı görüşmüş. Zaten Kürtler bir şekilde hep akılda, Beluçlar da öyle. Ama sadece etnik birtakım kalkışmalarla İran'da rejimin devrilmesi diye bir şey herhâlde olamaz. Ama onların yoğunlukla yaşadığı bölgelerde belki merkezden kopuş gibi bir şey olabilir.
Kadri Gürsel: Onun rejimi çok zorlayacağını zannetmiyorum. Devrim Muhafızları bütünlüklerini ve emir-komuta zincirini korudukları müddetçe, Kürtlerin de, Beluçların da, Amerika'dan, İsrail'den ve diğer Kürt örgütlerinden, dışarıdakilerden ne kadar destek alırlarsa alsınlar, rejimi tehdit edecek, bölgesel anlamda dahi net bir otorite boşluğu oluşturacak bir askerî tehdit ortaya çıkarabilecekleri kanaatinde değilim. Bunun için Devrim Muhafızları’nın yok edilmesi, dağıtılması lazım. Ancak o zaman olur. Bir de şu var tabii. İran bugün hâlâ bir imparatorluktur. Bu imparatorlukta Azeriler, Araplar, Beluçlar, Özbekler ve Kürtler var. Bunların hepsi kenarlarda, sınır bölgelerinde yaşıyorlar; İran'ın içlerinde değiller. İran'ın içi Fars'tır ve İran'da askerî harekât yapmak kolay değildir; zira coğrafi açıdan çok zor bir bölgedir malumunuz. İran ne zaman zayıflasa, zaten Kürt bölgelerinde bu tür bir kalkışma ve hareketlilik oluyor. Ama Kürt bölgeleri çok da geniş değil. Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı bölgelerden bahsediyorum. Bu konuda en geniş Kürt bölgesi Türkiye'nin, sonra da Irak'ta var bu. İran'ın Kürt bölgesi, İran'ın biraz daha güneyindeki Soranca konuşulan bölgesinde, onun devamı gibi bir şey. Yani Zagrosların İran tarafında kalan bölgesi. Bu bakımdan geçici bir sorun oluşturabilir; çok da uğraşacaklarını zannetmiyorum bu konuda.
Hatırlarsan Trump, “Önce bir nokta atışı yapacağız” demişti. Nokta atışının ne olduğunu gördük. Hamaney'i öldürdü. Hamaney’in öldürülmesini de ı bu yönde bir hamle olacağını da son yıllarda değişen hareket tarzını izleyen herkes öngörebilirdi. Gerald Ford'un 1976'da yayınladığı başkanlık kararnamesini bilirsin. ‘’Yabancı liderlere suikastı’ yasakladığı kararnameden söz ediyorum. O artık geçerli değil. Savaş hâli dışında yabancı liderlere suikast düzenlemiyorlar, ama savaş varsa düzenliyorlar, onu görüyoruz. Ama savaşın açılışı, prelüdü, suikastla başlıyor. Bu da çok tartışmalı bir durum. Yabancı bir liderin, askerî hedef olarak savaşın başında, açılış vuruşunun yapılmasında öldürülmesi gibi. Ondan sonra da anladığım kadarıyla, kartlarını açacak ve ardından da İran'ı tekrar bir müzakereye davet edecek. Bu saldırılardan sonra yeni bir tur müzakerenin yeniden başlayabileceğine dair bazı beklentiler dillendiriliyor takip ettiğim mecralarda. Bu, olabilir, ama bunun sonucu ne olur? Bu, sıfır toplamlı bir oyun, bir pazarlık söz konusu değil. “Ya şartlarımızı kabul edersiniz ya da biz devam ediyoruz” diyeceklerdir. Bu şartları kabul etmesi hâlinde, İran'ın uluslararası bir parya haline geleceği çok açık. Yani koskoca İran, muazzam bir kültür, tarih, bu bakımdan gerçekten çok önemli bir bölge, coğrafya ve halk, uluslararası paryalığı kabul edebilir mi? Orada konu yine rejim muhafızlarının tasfiye edilip edilmeyeceğine geliyor. O da kolay bir şey değil. Havadan bombalayarak bunu başarmak kolay değil.

Ruşen Çakır: Ama içten çözülme ihtimali olabilir. Herhâlde bir taraftan onun için çalışıyorlardır. Zaten bu kadar istihbarat bilgisi, bir yerlere sızmış olduklarını gösteriyor. Böyle kritik anlarda, bazıları, gelecek planlarını, kariyer planlarını başka türlü yapabilirler, yani saf değiştirebilirler. Rejim şu savaş badiresini atlatsa bile önlerinde ekonomik olarak, askerî olarak çok karanlık bir dönem var. Birtakım yerlerde, ‘’Şiilikte şahadet merkezidir, Kerbelâ’’ gibi yorumlar yapıldığını görüyorum. Tamam, ama 21. yüzyılın dünyasında İranlı Devrim Muhafızları’nın ailelerinin nasıl yaşadıklarını biliyoruz. Yani bu dünya diye bir dertleri var. Sonuçta pekâlâ Saray içi darbe olabilir, iç çatışma çıkabilir. En ideali bence, güvenilir, saygın birtakım isimlerin rejimi ılımlılaştıracağına ve uluslararası sisteme entegre edeceğine dair bir plan, programla çıkabilmesi ve rejimin de buna razı olması. Aksi takdirde, diyelim ki rejim bu savaşta bu badireyi de atlattı, ama biz hep ‘’rejim gider mi, gitmez mi?’’ tartışması yapacağız. Çünkü miadı doldu o rejimin.
Kadri Gürsel: Evet, miadının dolduğunu kabul ediyoruz, ama bunlar, senin gibi, benim gibi rasyonel insanlar değil. Bizler kendimizi rasyonel insanlar olarak değerlendirebiliriz, ama bunlar gerçekten ‘’Mesihimsi’’ bir ideolojiyle göklerden verilmiş bir görevi ifa ettiklerini varsayan hiyerarşik bir ruhban sınıfı. Bir ruhban sınıfı İran'da iktidarı ele geçirdi ve izledikleri dış politikanın da rasyonel bir dış politika olduğunu kimse iddia edemez. İsrail'i ortadan kaldırma hedefi ile biçimlenmiş bir dış politika ve kendisine karşı yönelen tehditleri, tüm bölgeyi istikrarsızlaştırarak bertaraf etmek ve caydırıcılığını bu noktada, bu hatta oluşturmak gibi, ülkeyi de yine sonuna kadar tüm tehditlere ve tehlikelere açan bir dış politikanın, rasyonel bir dış politika olduğunu kimse iddia edemez elbette.
İran’da bu rejim kurulurken, 79'dan sonra, 80'lerde, savaş yıllarında, Irak, özellikle kendi Şiilerinden korkarak saldırdı. Irak rejimi İran'ı zayıf buldu ve zayıflığından istifade ederek, oradaki rejimi yıkmak, aralarındaki sorunları, özellikle Şattülarap sorununu çözmek amacıyla İran’a saldırdı. Bu sırada, İran’daki rejimin inşasında, rejim, yönetimde birtakım ılımlı unsurlara yer vermişti. Şimdi bu ılımlı unsurları tekrar çıkarıp ön plana sürebilirler, sorumluluğu onların sırtlarına yükleyebilirler. Ya da bir noktada, en baştan beri hep öngördüğümüz, söylediğimiz üzere, rejim içindeki çatlaklar derinleşirse bir saray darbesi olabilir. Bu, pekâlâ mümkün. Bunlar için bekleyip görmek lazım. Ama bunların oluşması, ortaya çıkması için haftalarca, belki aylarca beklemek gerekecek. Çünkü dirençli bir rejim bu; bir tek adam rejimi değil. Yani Hamaney'i öldürmekle ortadan kalkabilecek bir rejim değil. Öyle bir şey yok. Bir ruhban sınıfı var ve o ruhban sınıfının örgütlediği bir iktidar yapısı var. Bu bakımdan, dünya bu süreci kaldırabilir mi? Şimdi Hürmüz Boğazı kapandı. O açıdan baktığımızda, dünyanın durumu da hiç iyi gözükmüyor.
Neticede, dünyada ikinci büyük doğalgaz rezervi ve dördüncü büyük petrol rezervine oturmuş bir enerji süper gücü olan İran, kendisini bu hâllere düşürdü. Ama onun dışında, deniz yoluyla taşınan petrolün üçte biri Hürmüz Boğazı'ndan geçiyor. Her gün 20 milyon varil petrol geçiyordu buradan. Dünya petrol ticaretinin beşte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Keza, LNG ticaretinin de dörtte biri geçiyor Hürmüz Boğazı’ndan. Dünya bu durumu daha ne kadar sürdürebilir, kaldırabilir? Ayrıca, acaba bu durum İsrail ve ABD üzerinde bir baskı oluşturur mu? Neticede bazı ülkeler buradan büyük kâr sağlayacaklar. Şimdi petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artıştan çok büyük kazanç sağlayacak ülkeler var. Ama petrol ihraç edemedikleri için kazançları kâğıt üzerinde kalacak ülkeler de var. Saldırgan taraf açısından bu çelişkilerin yönetilmesi kolay olmayacaktır. Türkiye nasıl etkilenir bundan?

Ruşen Çakır: Evet, o konuya geçelim istersen. Bu arada bir izleyicimiz canlı yayın sırasında ‘’Şah da gitmez’’ diye düşünülüyordu…’’ yorumunu yapmış. Aslında ilginç ve iyi bir tartışma da olabilir bu. Onu başka sefer yaparız. ‘
Kadri Gürsel: Hayır, hiç öyle bir şey denilmiyordu. Şah içeriden gitti.

Ruşen Çakır: Ama orada halk hareketi vardı.
Kadri Gürsel: 50 yıl önce olan bir olaydan söz ediyoruz.

Ruşen Çakır: Dışarıdan gitmedi, evet.
Kadri Gürsel: Dışarıdan gitmezdi zaten. Dışarıdan gitmesi o şartlarda imkânsızdı. Neyse, o ayrı bir konu.

Ruşen Çakır: Türkiye'ye gelecek olursak: Ben bu sabah yaptığım yayında https://medyascope.tv/2026/03/03/turkiye-savasin-neresinde/ bu konuda bayağı bir şey söyledim, onun için tekrarlamak istemiyorum. Ama orta yolcu çizginin gerçekçi olduğunu ve bir anlamda da başka bir seçeneğinin zaten olmadığını düşünüyorum. Yani Türkiye'nin burada ABD-İsrail saldırısına destek vermesi ya da İran'ın direnişine destek vermesi, Türkiye için çok büyük bir kumar olur.
Kadri Gürsel: Kumar değil, tarihi bir hata olur. Sonucu ne olursa olsun, çok büyük hata olur.

Ruşen Çakır: Evet. Bir de şöyle bir şey var tabii: Bu olayları bilgisayar oyunu sanan birtakım insanlar, ‘’İran bölgedeki en güçlü rakibimiz, zayıflasa, hatta dağılsa, biz bundan istifade ederiz’’ diye düşünebiliyorlar. Hâlbuki İran gibi bir ülkenin, bir imparatorluk bakiyesi bir ülkenin dağılması demek, Türkiye'nin güçlenmesi değil, Türkiye'nin de benzer anlamda telaffuz edilmesi demek. Zaten İsrail'de birtakım insanlar alenen söylüyorlar. Alenen söyleyen o eski başbakan değil miydi?
Kadri Gürsel: Söylüyorlar tabii, ama onları ciddiye almak gerekmiyor. Türkiye tabii her türlü tedbirini alır, almıştır, o ayrı mesele. ‘’Sıra Türkiye'ye gelecek’’ söylemleri bir retorik. Ben buna şöyle bakıyorum: Nasıl Ankara'nın İsrail karşıtlığı, pratikten önce retorik seviyesinde cereyan eden bir şeyse, ne amaçla olduğundan mütevellit, özellikle iç politikada ve aynı zamanda Arap sokağında ki bu başarılı oluyor; sonuçlarını alıyor bu retorik. İsrail'deki Türkiye karşıtlığının sebebi, İsrail'de de aşırı sağ unsurların veya kendisi de aşırı sağ olan Netanyahu’nun etrafındaki daha aşırı sağ unsurlar, Türkiye’den stratejik tehdit algılaması. Tabii bu varoluşsal tehdidin arkasında, Ankara'nın, son yıllarda stratejik otonomi kazanma hamlesinin bir numaralı ayağı olan savunmada dış bağımlılığı azaltma hamlesinin ürünlerinin tanıtımını büyük bir coşku ve biraz da propaganda amacıyla yapması, özellikle orada aşırı silahlanan, saldırı amacıyla silahlanan bir Türkiye algısını da beraberinde yaratmış oluyor. Bu, buradan kaynaklanıyor. İkisi de bence retorik. Bu, ayrı bir tartışma konusu. Bunu konuşuruz; şimdi vaktimiz olacağını zannetmiyorum.

Ruşen Çakır: Ama şöyle de bir şey var. 60'lı yıllardan bu yana İsrail'i tehdit eden, İsrail’le sorun yaşayan bölgedeki ülkelerden geriye ne kaldı? Suriye gitti. Suriye bu savaşta açıkça İsrail'den yana tavır aldı. Mısır zaten uzun zamandır yok. Körfez ülkeleri zaten öyle. Normal şartlarda eski Türkiye İsrail’le sorun yaşamıyordu. Ama şimdiki Türkiye'nin, yani Erdoğan yönetimiyle, Netanyahu yönetiminin bir sorunu var. İsrail şimdi İran'ı da bir şekilde bertaraf ederse, o anlamıyla önü açık; bölgenin hegemon gücü oluyor, herkesin desteğini arkasına alıyor. ABD'nin desteğini ve Avrupa'nın da desteğini arkasına alıyor aslında. Bunu, Türkiye'ye saldıracak anlamında söylemiyorum, ama Türkiye'nin istikrarsızlaşması için her şeyi yapacak.
Kadri Gürsel: İsrail tabii ki Türkiye'nin istikrarsızlaşmasını ister. Ama ‘’her şeyi yapacaktır’’ dediğinde, yapıyor da zaten. Mesela, Türkiye Rusya'dan S-400'leri almasaydı, ben Türkiye’nin F-35 tedarikinde İsrail kaynaklı sorunlar yaşayacağından emindim. Zaten Türkiye S-400'leri denize atsa bile, F-35 alamaz bugünkü hâliyle; bugünkü dış politika konturlarını, bu profili sürdürerek bunu yapamaz. İsrail Türkiye'yi istikrarsızlaştırmak ve onun kendi içine dönmesini ister. Bunu herkes denemiştir. Bunu, özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra İran denemiştir. Başka ülkeler de denedi. Pantürkizm cereyanlarından tehdit algılayan Rusya denedi 90'larda. Bunu denerler. Ama İsrail'in Türkiye'den tehdit algıladığına, başkalarını inandırması öyle kolay değildir. Başkalarını inandırmadan da hiçbir şey yapamaz. Çünkü İsrail bu bakımdan tek başına hiçbir şey yapamaz. Amerika'yı ikna etmesi lazım; Trump yönetimini ikna edemez. Çünkü ortada delil yok, bulgu yok. Türkiye'nin, İsrail'e yönelik İran benzeri şeyler yapıyor olması lazım; böyle bir şey yok.
İlaveten, bir de Kürtler, Kürt sorunu var. Türkiye'nin Kürt sorununu kaşır, kaşımıştır, kaşıyacaktır da. Ama ben burada bile İsrail'in kapasitesinin sınırlı olduğu kanaatindeyim. Türkiye'de bir dış tehdit algısı yok demiyorum, dış tehdit vardır. Dolayısıyla, ‘’Sıra Türkiye'ye gelecek’’ söyleminin bu algıyı daha da büyütmek ve bir şekilde de bir iktidar etrafında bir bütünleşme sağlamak isteyenlerin bunu özellikle düşünüp, piyasada dolaştırdıklarını zannediyorum. İsrail'de şu an İsrail tarihinin en aşırı sağcı iktidarı var. Bu aşırı sağcı iktidarın içinde bazı fraksiyonlar Türkiye konusunu kaşıyor. Belki de bu Türkiye konusunu bu kadar gündemde tutma görevi de onlara verilmiş olabilir. Çünkü bu, Netanyahu'nun tek başına altından kalkamayacağı bir konu. Mesela Netanyahu gitti, Kıbrıs Rum Yönetimi ve Atina'yla ortak bir resim verdi ve orada, ‘’Bölgede imparatorluk kurmak isteyenler varsa, bunu sakın aklınızdan geçirmeyin’’ gibi, aslında hedefi Ankara olan tehditler savurdu. Türkiye'nin dış politikasından ve özellikle Türkiye'nin, 7 Ekim 2023 saldırısından sonra İsrail'in buna verdiği cevaba karşı Türkiye'nin takındığı diplomatik ve politik tutumdan tedirgin olanlar ve kendi savunma hamlelerinden tedirgin olanlar, bunu bir söylem olarak canlı tutmaya devam edeceklerdir. Karşılıklı olarak iki tarafın da işine yarıyor. Netanyahu iktidarının devam etmesi açısından böyle bir tehdit algısı işine yarıyor.
Ama şu soruya ne cevap vermişlerdir? Soru şu: 7 Ekim 2023 saldırısından sonra, İsrail, Gazze'de ağır çekim bir soykırım yürüttü. Soykırımın çok çeşitli veçheleri vardır. Su kaynaklarından mahrum bırakmak, sağlık hizmetinden, yiyecekten mahrum bırakmak da soykırımdır. Çocukları öldürmek ayrı mesele. Öldürmekten öte şeylerden söz ediyorum. Aynı zamanda habitatını yok etmek. Peki, bu sırada Türkiye ne yaptı? Fiili bir şey mi yaptı? Yani amiyane tabiriyle, tankıyla, topuyla Hamas'ın, Filistin halkının yardımına mı koştu? Hayır. Günün sonunda Türkiye, enteresan bir rastlantı sonucu BOP’ta, Board of Peace’de, yani Barış Kurulu’nda yer aldı. Amerika'nın ve İsrail'in ‘Board of Peace’ dediği şey, Gazze'nin yeniden inşası ve Hamas'tan arındırılması için geliştirdikleri ve içlerinde bir tane Avrupalı ortaklarının yer almadığı bir proje. Türkiye gitti, bunun içinde yer aldı. İsrail'in Türkiye'den tehdit algılaması için gerçekten bir tehdit algısına ihtiyacı olduğunu düşündürüyor bana bu. Bu kadar. Teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Erdoğan, savaşa karşı ilk baştan itibaren çok dengeli bir şekilde hem saldırıyı kınıyor. Aslında kınama değil de, rahatsızlık beyanında bulunuyor. Yani hem İran'ın Körfeze saldırmasından rahatsızlık beyanında, Hamaney'in öldürülmesinden üzüntü beyanında bulunuyor, ama hiçbir pozisyon almış değil.
Kadri Gürsel: Almaması da gerekiyor.

Ruşen Çakır: Ama Akit gazetesi, ‘’Çözerse Reis çözer, savaşı durdurursa Reis durdurur’’ diye manşet atmış. Erdoğan çok kişiyle görüşmüş. Trump'la da görüşmüş de, görüşüp ne diyebilir, nasıl bir şey önerebilir?
Kadri Gürsel: Mesela savaştan önce Ankara'nın arabuluculuğu gündeme geldi, ama İsrail veto etti. İsrail'de, Netanyahu yönetiminde ve İsrail kamuoyunda, aşırı abartılı ve korkuyla beslenen bir Türkiye alerjisi var. Bu alerji artık Türkiye'nin diplomatik kapasitesini hayata geçirmesine engel oluyor. İsrail'in de çok işine gelecek bir kapasite bu. ‘’Barış Kurulu’’ hadisesinde olduğu gibi, İsrail, “Gazze'ye Türk askeri istemiyorum” diyor. Hâlbuki Gazze'ye Türk askeri gelse, Filistin halkı üzerinde çok olumlu manada, ciddi sağaltıcı etkisi olur. Bu da tepkileri hafifletmek açısından İsrail'in işine gelir. Ama İsrail, “İstemiyorum” diyor. Şimdi orada İsrail açısından nevrotik bir durum var: İsrail Türkiye’yi veto etti. Sonra, Umman'a gitti. Umman'da yaptılar bu dolaylı görüşmeleri, ama olmadı tabii. Şimdi tekrar yeni baştan böyle bir şey düşünüldüğünde, İsrail, Türkiye’ye böyle bir rol atfeder mi? Atfetmez, vermez bu rolü Türkiye'ye. Amerika istese de vermez. Neticede, Trump'ın yapabileceği en büyük şey, İsrail ve Türkiye'nin yeniden konuşabilmesini sağlamak olur. Bu şartlarda, bunun iki tarafın da hayrına olacağını düşünüyorum. Sonuçta İranlılar gitti Umman'ı da bombaladı. Dron yolladılar; Umman'ı da hedef aldılar. Eski, çok eski Türkiye döneminde, İran-Irak Savaşı'nda aktif bir tarafsızlık politikası güdüyordu Türkiye. Hem Irak'la hem de İran'la ticaretini sürdürüyordu. Birisini ötekine karşı tercih etmiyordu; ikisiyle de iyi ilişkiler sürdürüyordu ve orada bazen dolaylı irtibat da sağladığı oluyordu. Türkiye'nin böyle bir kapasitesi var.
Türkiye'nin tedirgin olmasını gerektiren şey, İran'dan boru hatları vasıtasıyla aldığı doğalgazın kesilmesi. Geçen haftaki programda https://medyascope.tv/2026/02/23/hafta-basi-71-abd-irana-saldirirsa-ne-olabilir/ da konuşmuştuk bunu. Türkiye artık LNG ithalatını biraz arttırdığı için bunu kısmen yerine koyabilir. Türkiye'nin 6,3 milyar metreküplük bir depolama kapasitesi var. Bu kapasitenin tamamını kullanıyor mu, şu an tamamen dolu mu, onu bilmiyoruz. Ama İran'dan gelen doğalgaz kesilirse, bu, ciddi bir problem yaratabilir. Türkiye 2024’te İran'dan ihtiyacın %12-13'ünü almış. Bu, %10 ila %15 arası bir rakam ediyor. Bahara giriyoruz; kışın en sert, soğuk aylarını geride bıraktık, ama böyle bir problem olabilir tabii ki. Şu anki Amerikan-İran Savaşı'nın da diğer veçhesi, Türkiye üzerine etkisi, enerji darboğazı olabilir.

Ruşen Çakır: Kadri, burada noktayı koyalım. Haftaya Pazartesi yayın yapamayacağız,
Kadri Gürsel: Yapamayacağız, yine Salı yapacağız.

Ruşen Çakır: İstanbul Büyükşehir Belediyesi davası başlıyor ve ben de o davada tutuksuz sanık olarak, duruşmaya gitmek durumundayım. Yayını herhâlde Salı yapmaya çalışırız diye şimdiden söyleyelim. Tabii savaş konuşuyoruz, ama Pazartesi’den itibaren davayı konuşmaya başlayacağız. Çünkü çok büyük olay olacak. Yanı başımızda bu kadar savaş varken, Türkiye, özellikle siyasi iktidar, kendi içerisinde savaşmayı, kendisi gibi düşünmeyenlere savaş ilan etmeyi sürdürüyor. En son Bolu Belediye Başkanı’nı da tutukladılar. Tutuklamayı gerektirecek bir hadise olduğunu hiç sanmıyorum. ‘’Düşman hukuku’’ diye bir laf var.
Kadri Gürsel: Evet. Düşman Ceza Hukuku.

Ruşen Çakır: Evet, bunu uyguluyorlar.
Kadri Gürsel: Bütün kamuoyu bu savaşla uğraşırken, kendi çaplarında, kendi mantıklarına göre bir temizlik yapmanın da uygun ânını bulduklarını zannediyor olabilirler. Neyse, uzatmayalım fazla.

Ruşen Çakır: Evet. O zaman, burada noktayı koyalım. İzleyicilerimize çok teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.03.2026 Bağımsız Kürdistan kapıda mı?
08.03.2026 Savaş uzadıkça Türkiye için riskler artıyor
07.03.2026 İran savaşında kimi destekliyorsunuz?
06.03.2026 İran’da gözler Kürtlerin üzerinde
03.03.2026 Hafta Başı (72): İran savaşı ne kadar sürer? Türkiye ne yapabilir?
03.03.2026 Türkiye savaşın neresinde?
01.03.2026 İranlı spiker Hamaney ile birlikte rejimin de öldüğünü tüm dünyaya duyurmuş oldu
28.02.2026 Öcalan'dan buraya kadar
27.02.2026 Bir yıl sonra yine İmralı’dan gelecek açıklamayı beklerken
26.02.2026 Siyasi iktidar laik-İslamcı çatışması arzuluyor
08.03.2026 Bağımsız Kürdistan kapıda mı?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı