Fahrettin Koca’dan Fatih Terim’e Türkiye’nin koronavirüs gerçeği

24.03.2020 medyascope.tv
Lire en Français | Read in English

24 Mart 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Merve Özçelik hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Fahrettin Koca’yla ilgili bir yayın yapacağımı söylemiştim. O yayını birkaç gün gecikmeli de olsa şimdi yapıyorum — ama yanına Fatih Terim’i de ekleyerek. Çünkü artık Türkiye’nin gündemi esas olarak Fatih Terim; daha doğrusu Fatih Terim’den hareketle koronavirüs testleri pozitif çıkanlar — hastalananlar diyelim. Bunların içerisinde yaşam mücadelesi verenler var, hayatlarını kaybedenler var ve tabii ki buna ek olarak çok sayıda, binlerce, belki de on binlerce vatandaşımızın enfekte olma ihtimali, koronavirüsü kapma ihtimali var ve önümüzde belirsiz bir süreç var.
Fahrettin Koca konusunda ilk günlerde yaptığım yayında, birçokları gibi, onun sakinliği, herkesi kapsayıcı üslûbu ve kendisi de doktor olduğu için konuya hâkimiyeti, işe bilimsel olarak yaklaşması gibi hususlarla onu takdir edenlerden birisi de bendim ve dünkü basın toplantısını izledikten sonra, bir kere daha iyimserliğin de bir sınırı olduğunu, buranın Türkiye olduğunu, burada, Türkiye’de iyi olan hiçbir şeyin cezasız kalmadığını, iyi olanın genellikle önünün kesildiğini bir kere daha gördüm. Bunu gören sadece ben değilim; Murat Yetkin, Kemal Can gibi meslektaşlarım da bu konunun altını çizdiler — başkaları da vardır, gözümden kaçmış olabilir.
Dünkü basın toplantısında, Fahrettin Koca’ya tanınmış olan alanın iyice daraltılmış olduğunu gördük. Kendini iyice geri plana atıp, ortalıkta pek de görünmeyen Cumhurbaşkanı’na, ama özellikle Ekonomiden Sorumlu Bakan Berat Albayrak’a yönelik takdirler, minnetler, teşekkürler vardı. Niçin olduğunu anlamak mümkün değil. Yani sonuçta kullanılan para –ki ne kadar kullanıldığı konusunda birtakım bilgiler verdi–, kullanılan bu para kimsenin kişisel parası değil. Bu ülkenin ortak değeri, ortak hazinesi ve bunlarda geç kalınıp kalınmadığı yolunda çok ciddi bir tartışma var. O tartışmaları by-pass edip, her şeyin kontrol altında olduğunu söyledi — ki biliyorsunuz, Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk da öğrencilere on-line yapılan ilk derste, devletin her şeyi kontrol altında tuttuğunu söylemişti. Ne derece doğru herkesin takdirine bırakıyorum. Ama çok da emin olmadığımızı söyleyebilirim; en azından ben şahsen çok da emin değilim. Tabii ki devlet bir şeyler yapıyor. Ama bunun Türkiye’nin bir İtalya’ya da İspanya’ya dönüşmesini engelleyip engelleyemeyeceği konusunda ciddi tereddütlerim var — umarım yanılıyorumdur.
Daha önce bir yayında dile getirdiğim sokağa çıkma yasağı meselesi hâlâ askıda duruyor. Bunu dile getirenler eskisi kadar Fetöcülükle suçlanıp olay kapatılmıyor belki; ama şu anda Bakan’ın insanlara önerdiği, kendi OHAL’lerini kendilerinin yapması. Şimdi Fahrettin Koca olayında, belli ki onun bu kadar değişik bir üslûpla, kutuplaştırmadan uzak bir üslûpla öne çıkması ve pekâlâ bambaşka bir devlet adamı tipi olabileceğini göstermesiyle, bunu Türkiye’de insanların bir süredir özlediği bir profil olarak görebiliriz. Bunun rahatsızlık yaratmış olduğu anlaşılıyor; onun üslûbunu değiştirdiğini görmedik, ama kendini geri plana itme çabası, kendini önemsizleştirme çabası çok daha fazla öne çıktı dünkü yayında. Bu iyi bir şey değil. Burada hâlâ Türkiye’deki otoriter siyasî iktidar yapısını yeniden üretmeye çalışmak, bu süreçte bence çok fazla mümkün olamayacak, nafile çabalar.
Normal şartlarda Fahrettin Koca gibi isimlerin çoğalması lâzım. Sadece bakanlar değil; aynı zamanda belediye başkanlarının, sivil toplum şahsiyetlerinin, kurumlarının öne çıkması lâzım. Çok zor bir süreç çünkü. Kavgayla geçirilebilecek bir süreç değil, inatlaşmayla geçirilebilecek bir süreç değil. Dünyanın dört bir yanından çok acayip haberler geliyor — genellikle olumsuz; hem bugün için hem kısa ve orta vade, hatta uzun vade için çok moral bozucu haberler, tahliller, öngörüler geliyor. Böyle bir süreçte birtakım inatların bırakılması ve Türkiye’nin olabildiğince bir arada ve sakin bir şekilde bunu aşması gerekiyor. Ama görüyoruz ki hâlâ bir rol kapma derdi var. Rol kapma derdinde olanların neyi nasıl yaptıkları konusunda da açıkçası şüpheler var.
Türkiye bu salgına gafil avlandı. Yani her anlamda çok sayıda sorunla, özellikle ekonomik sorunla iç içeyken girdi ve böyle bir dönemde, bu tür sorunları olmayan en güçlü ülkelerin bile çok ciddi sarsıntı yaşadığı böyle bir dönemde, Türkiye’nin bu süreci en az hasarla atlatması epey zor olacaktır. Bu zorluğun bilincinde birilerinin artık birtakım üslûplarını, inatlarını, kinlerini bırakması, kendi –nasıl söyleyeyim?– egolarını geri plana atması gerekiyor ve gerçekten işini yapmak isteyen ve yapan kişilerin önünü iyice açmaları gerekiyor. Onların önüne birtakım doğrudan ya da dolaylı, açık ya da üstü kapalı engeller çıkartmamaları gerekiyor.
Şu haliyle gördüğümüz kadarıyla Fahrettin Koca kendini daha bir düşük profilli bir şekilde tutacak. Eğer ciddi bir sorun olursa, büyük bir ihtimalle başta o olmak üzere olayla ilgilenen uzmanlar üzerine yıkılacak doğrudan. Belli bir başarı olursa da tabii… Bunu ne zaman anlayacağız, işlerin iyi gittiğini? Ortada çok görünmeyen birtakım isimlerin tekrar tekrar yavaş yavaş ortaya çıkması, ekranlara çıkıp demeçler vermesi, basın toplantıları yapmalarından anlayacağız. O zaman da bu tür, gerçekten işin yükünü taşıyan insanların geri planda kalmış olduğunu göreceğiz.
Şu anda Türkiye’nin nasıl bir stratejisi olduğu konusunda çok farklı farklı yorumlar var. Birincisi, bu süreçte en fazla yükü üstlenmiş olan sağlık emekçilerine gösterilen muamelenin çok yetersiz olduğunu düşünüyorum. Tabii ki gece saat 21’de alkışlamak güzel bir şey, dayanışma anlamında. Ama onlara yapılan ödemelerin, maaşların yada ikramiyelerin, ağızdan kaçsa da masraf olarak, bir tür kayıp olarak dile getiriliyor olması rahatsız edici. Çok daha fazlasını hak ediyorlar. Çok riskli bir iş yapıyorlar. Dünyanın her yerinde böyle olaylarda hep bu görülüyor. İran’dan, Çin’den, İtalya’dan ve başka yerlerden hayatını salgınla mücadele sırasında kaybetmiş ya da kendileri de enfekte olmuş sağlık emekçileri, doktorlar, hastabakıcılar vs. haberleri geliyor. Gerçekten çok fedakârca bir iş yapıyorlar bu dönemde. Onların hakkının tam olarak verildiği kanısında değilim. Birçok şikâyetleri var, beklentiler var. İhtiyaçlarını dile getiriyorlar — adları olmasa da ya da kurumları üzerinden. Bunlar konusunda çok tatminkâr cevaplar verildi mi? Açıkçası çok emin değilim. Dünkü basın toplantısında Fahrettin Koca bu konuya çok fazla açılım getirmedi. Her şeyin kontrol altında olduğunu söyledi; ama ne derece kontrol altında? Emin değilim.
Bir diğer husus tabii ki yaşlılar. Yaşlılar konusunda öyle bir hava oluştu ki, sanki bu hastalık, bu salgın yaşlılar yüzünden oluyor. Sanki yaşlılar olmasa hiçbirimiz bundan muztarip olmayacağız, her şey güllük gülistanlık olacak. Böyle bir şey yok. Bunun faturasını yaşlılara kesmeye çalışmak çok yanlış. Bu kısıtlamaları getirenlerin maksadı bu olmayabilir. Ama tüm toplumlarda, Türkiye’de olduğu gibi dünyanın her yerinde var olan kötücüllük burada çok hızlı ve yaygın bir şekilde devreye girebiliyor maalesef. Ve yaşlılar adeta bu olayın günah keçisi haline getiriliyorlar.
Şimdi, başta söylediğim noktaya gelecek olursak — Fatih Terim olayına: Hatırlıyorum o günleri; Beşiktaş maçı öncesi bir Galatasaraylı olarak ve orada kombine bileti olan birisi olarak arkadaşlarla bayağı bir tartıştık. “Maça gidelim mi gitmeyelim mi?” diye. Çünkü ilk başta maç seyircili oynanacaktı. Sonra seyircisize çevrildi. Başkan Mustafa Cengiz çok kızdı. “Seyircisiz oynanacaksa iptal edilsin”e getirdi. Maç yapıldı. Çok tatsız tuzsuz bir maçtı. Neyse, eski derbilere vs’ye benzeyen bir şey değildi. Ardından yine maçların seyircisiz bir şekilde devam edeceği yolunda Futbol Federasyonu açıklaması geldi ve son anda bu iptal edildi. Maçlar dünyanın birçok yerinde olduğu gibi iptal edildi, ertelendi ve önce Fenerbahçe Beko’nun basketbol takımı… tabii ayrı bir branş, ama hepsi aynı kabın içerisinde; sözde federasyonlar özerk, ama hepsi Ankara’dan gelecek talimatlara göre kararlar alıyorlar.
Önce Fenerbahçe Beko basketbol takımından bazı kötü haberler geldi. Ardından Galatasaray’dan, önce Abdurrahim Albayrak ve eşinin, ardından dün akşam da Fatih Terim’in testlerinin pozitif çıktığı haberi geldi. Fatih Terim’le birlikte yardımcılarının ve hatta bazı gazetecilerin de pozitif olduğu yolunda spekülasyonlar yapıldı. Kimisi yalanlandı, kimisi askıda kaldı. Ama her şey bir yana, şunu görmek lâzım: O maç oynanmasaydı, hiç yapılmasaydı, Fatih Terim ve Abdurrahim Albayrak ve diğerleri yine pozitif çıkar mıydı? Belki çıkardı; bu enfeksiyonu, virüsü nereden nasıl kaptıklarını bilemiyoruz — herhalde saptanamayacak.
Ama şunu özellikle söylemek istiyorum: Her şeyde çok geç kalıyoruz ve Fatih Terim gibi –sevmeyeninin çok olduğunu biliyorum, çünkü zor bir isim, ama şunu da kabul etmek lâzım ki– Türkiye spor tarihine adını yazdırmış bir isim. Oyunculuğundan çok teknik direktörlüğüyle tabii ki — onu da vurgulamak lâzım. Böyle bir ismi Türkiye eğer pisi pisine garip bir inatla harcıyorsa –ki bu inadın bir yerinde kendi kulüp yönetiminin de olduğunu vurgulamak lâzım–, bu işlerin nasıl eksik gittiğinin en çarpıcı örneklerinden birisidir bu. Genellikle böyle olur. İnsanların çok önemsemediği, çok da umursamadığı olaylarda birtakım öne çıkan şahsiyetlere bir şey olur. Dünyanın her yerinden de bu tür haberler geliyor artık. NBA, basketbol oyuncuları, senatörler, bakanlar, sinema oyuncuları vs. birçok şarkıcılar… ve bunlar olayın ciddiyetini gösteriyor. Keşke böyle bir şey olmasaydı.
Fatih Terim çok serinkanlı bir sosyal medya paylaşımı yaptı. Ben de eminim ki birçok şeyi olduğu gibi bunu da yenecektir. Ama kızlarından birinin –diğeri daha sessizdi, ama bir diğerinin– nasıl bela okuduğunu da gördük sosyal medyada. Çünkü bunlar kolay kolay kabul edilebilecek şeyler değil. Böyle bir realitemiz var maalesef Türkiye’de ve Fatih Terim ve başkaları değişik yerlerde… ki Bakan’ın açıklamasından anladığımız, artık tüm Türkiye’yi kapsayan bir salgından bahsediyoruz ve artık yurtdışıyla doğrudan teması olanlardan çok, teması olanlarla teması olanlardan bahsediyoruz.
Tabii burada Diyanet İşleri Başkanlığı’na çok geniş bir parantez açmak lâzım. Akşamları hastalar için dua etmek, hep birlikte dua etmek çok güzel. Takdire şayan; ama ilk cumayı Diyanet İşleri Başkanı’nın bir inatlaşmaymış gibi ya da kendinden çok emin bir şekilde kendisinin kıldırması, ardından Umre’den dönen ilk kafilelerin çok hızlı bir şekilde telkinlerle evlerine gitmesine izin verilmesi ve son anda olayın toparlanmasını… hatta aslında olayı başa da alabiliriz. Böyle bir dönemde Umre olayının ertelenmesini gündeme almaması vs.. Bütün bunlarla beraber Diyanet’in de Türkiye’de yaşanan bu olaylarda çok ciddi sorumluluğu olduğunu görmemiz lâzım.
Türkiye belki salgına karşı etkili bir mücadele yürütüyor olabilir. Ama birçok alanda geç kalarak, kararları geç alarak –nasıl söyleyeyim?– telafisi zor zararlara izin veriyor. Bakın İngiltere de sonunda sokağa çıkma yasağı noktasına kadar geldi. Hollanda da ilk başta kayıtsızdı. Onlar da belli bir noktaya geldiler. Tabii ki kolay değil; bütün dünya aynı şekilde. Şu anda mesela Amerika Birleşik Devletleri bunu tartışıyor. Trump sanki bu tür devlet eliyle insanların evlerine kapatılmasına karşıymış gibi duruyor. Ama yarın ne olacağı belli değil. Dünyanın her bir yerinde kafa karışıklığı var ve bu kafa karışıklığı hep kayıplara yol açıyor.
Türkiye’nin bir an önce kafasını netleştirmesi, ne yaptığını bilmesi, bunu toplumla, toplumun temsilcileriyle, ama genel kamuoyuyla da şeffaf bir şekilde paylaşması ve onlara bir sorumluluk yüklerken kendisi de bazı sorumlulukları açık açık üstlenmesi gerekiyor. Şu aşamada bence iş daha çok birtakım teknokratlara, bu anlamda bakarsak siyasetçiden çok teknokrat olan Sağlık Bakanı’na, bir ölçüde Milli Eğitim Bakanı’na –onun durumu doğrudan insan hayatlarıyla ilgili değil ama bir ölçüde– onun üzerine ve bol miktarda da vatandaşa, insanlara yüklenmiş durumda. Böyle bir olayla karşı karşıyayız.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
29.06.2020 Abdullah Gül’ün kaygısı
28.06.2020 Erdoğan sosyal medyayı kontrol altına alabilir mi?
26.06.2020 Erdoğan ve AK Parti’nin iktidar serüveni: Hatem Ete ile söyleşi
26.06.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (20): İmamoğlu'nun bir yılı, Kaftancıoğlu'na hapis cezası, Mümtaz'er Türköne olayı, Savunma Yürüyüşü, gazeteci yargılamaları
25.06.2020 Kılını kıpırdatmadan muhalefet
24.06.2020 Türkiye-Mısır: Bitmeyen kavga
23.06.2020 İmamoğlu’nun bir yılı: Beklentiler ve yaşananlar
23.06.2020 Kimse kimseyi kandırmasın, kimse kimseyi kandırmadı
22.06.2020 Bana baronu söyle sana iktidarla ilişkini söyleyeyim
19.06.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (19): Medya ve siyaset, HDP yürüyüşü & Ankara’nın Libya, Irak ve Suriye hamleleri
29.06.2020 Abdullah Gül’ün kaygısı
27.05.2020 Turkey: Will Erdoğan hold on to his voter base at all costs? Can he retain it?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı