Erken seçim neden kaçınılmaz?

22.11.2021 medyascope.tv

22 Kasım 2021’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Kubilayhan Kavrazlı hazırladı

Merhaba. İyi günler, iyi haftalar. Birkaç günlük aradan sonra yeniden karşınızdayım. Dişlerim ile ilgili bir operasyon, daha doğrusu bir tedavi sürecine girdim. Şimdilik ucuz atlattım; öyle gözüküyor ve konuşabiliyorum biraz peltek de olsa. Ama önümüzdeki günlerde yeniden tekrar böyle aralar vermek durumunda kalabilirim. Her neyse. Bir de şunu söyleyeyim, özellikle vurgulayayım: Belki yazı yazarım dedim; yazmadım, ama şunu söyleyeyim: Önümüzdeki günlerde Medyascope’ta bu konuda bir sürprizimiz var. Onu da birkaç gün sonra size açıklayacağım. Onu da şimdiden bir teaser olarak vermiş olayım.
Evet, Erken seçim... Eğer yapabilseydim, bunu yapacaktım; ama her an yapabilirim. Zaten bilen bilir, ben öteden beri erken seçimin olacağını, bunun kaçınılmaz olduğunu söylüyorum; artık iyice kaçınılmaz bana göre. Ama yine de azınlıkta olduğumun farkındayım. Büyük bir kesim, erken seçimin olamayacağını, bunun irrasyonel olduğunu, akıldışı olduğunu, çünkü ülkede işlerin çok kötü gittiğini, böyle bir ekonomide, özellikle bu kötü atmosferde hiçbir siyasî liderin, hele Tayyip Erdoğan’ın asla seçime gitmeyeceğini söylüyorlar; ileri sürüyorlar. Bu çok doğru bir argüman aslında; ama öteden beri var olan bir argüman ve unutmayalım: Türkiye’nin en son gittiği erken seçim, tam da DSP-ANAP-MHP koalisyonunda ekonomini çöktüğü bir anda Devlet Bahçeli’nin ülkeyi erken seçime taşımasıyla olmuştu. Bahçeli yine koalisyon ortağı ve ekonomiyi çok da umursamadığını biliyoruz. Bu ihtimalin, yani bu önermenin, pekâlâ Türkiye gibi ülkelerde geçerli olmayabileceğini söylemek isterim.
Bir diğer husus şu: Ekonomide düzelme ihtimali var mı? Ben ekonomist değilim; ama düzelme ihtimali olacağını sanmıyorum. Ne zamandan beri Türkiye bir ekonomik kriz yaşıyor ve ne zamandan beri de Erdoğan’ın bir şekilde bunu düzeltebileceği, geçici olarak da olsa düzeltebileceği söyleniyor; ama tam tersine, çok daha ciddi bir şekilde ekonomik kriz derinleşiyor. Hayat pahalılığı, kurlardaki dengesizlik, her şey ortada; enflasyon vs., hepsi ortada. Bu arada sürekli olarak yöneticiler değişiyor, isimler değişiyor. İnsanlar gece saatlerine kadar Resmî Gazete’de yeni kararlar bekliyor. Bu hafta sonu çıkmadı, ama önümüzdeki hafta sonu çıkmayacağının hiçbir işareti yok. Gidenin niye gittiği, gelenin niye geldiği, gelenin niye bu kadar kısa süre içerisinde tekrar gittiği –ki Merkez Bankası başkanları ve ekonomiden sorumlu bakanların öyküsü böyle oldu biliyorsunuz–, bunların hiçbirisi bilinmiyor. Bilinse de, yapacak çok fazla bir şey olduğu da yok. Yani şöyle söyleyelim: İnsanlar, bu cuma gecesi, çok sayıda insan Resmî Gazete’yi bekledi. Resmî Gazete çöktü. Sonra ne beklendi? Ekonomi bakanının görevden alınması beklendi; olmadı. Hatta daha da ileri giderek sabit kur uygulamasına gideceği öne sürüldü; Merkez Bankası eski başkanı ve şu anda İYİ Parti milletvekili Durmuş Yılmaz böyle bir ihtimalin olduğunu öne sürdü. O da olmadı; ama pekâlâ önümüzdeki günlerde olabilir.
Bir de şöyle bir husus var: Olsaydı ne olacaktı? Ne değişecekti? İnsanlar bunun üzerine biraz daha konuşacaklardı. İsimlerini tam öğrenemedikleri yeni bürokratlar ve yeni bakanlarla yola devam edeceklerdi. Böyle ilginç ve aslında trajik bir durum var Türkiye’de. Ekonomi kötü. Dolayısıyla ülkeyi yönetenler seçime gitmek istemezler. Fakat benim bir önermem var; başkaları da böyle düşünüyorlar, sadece ben değilim. Benim sıklıkla tekrarladığım bir önerme: Ekonomi bugün kötü olabilir, ama yarın daha da kötü olacak; dolayısıyla zararın neresinden dönülse kârdır diyerek, Erdoğan bir an önce seçime gitmek isteyebilir. Ben bunu uzun bir süredir söylüyorum, başkaları da söylüyor. Ama Erdoğan yapmadı bunu. Yapmadıkça da neyi gördük? Ekonomi daha da kötüye gidiyor. Genel olarak Cumhur İttifakı’nın, özel olarak da Erdoğan’ın kamuoyu yoklamalarındaki oyu her geçen gün eriyor. Yani bir yıl önce erken seçime gitmiş olsaydı alacağı oyu, bugün gitmek istese alması imkânsız. Muhtemelen altı ay sonra gittiği zaman da bugünkü oyu alamayacak. Bunu geçenlerde Deva Partisi’nin Genel Başkanı Ali Babacan gazetecilerle bir sohbet toplantısı yaptığında sormuştum, anlatmıştım da kendisine. O da bu önermeyi söyleyerek, “Erdoğan seçime gider mi?” dediğimde, o şu cevabı vermişti: “Hayır, o hâlâ ekonomiyi düzelteceğine inanıyor olmalı. Bir şeyler yapmaya çalışıyor olmalı.” Tabii ki bu hep gündemde; ama uzun zamandır gündemde. Kriz başladığından beri gündemde; fakat Erdoğan’ın krizi çözmek yolunda, ekonomiyi düzeltmek, kitabını yazdığı ekonomiyi düzeltmek yolunda attığı adımlar krizi daha da derinleştiriyor.
En son hatırlayın: Fâiz konusunda, grup toplantısında açıkça fâizin indirilmesi gerektiğini, fâiz konusunda kendisinden farklı düşünenlerin yanında yer alamayacağını söyledi. Bazıları bunun bir blöf olduğunu, Merkez Bankası’nın elini rahatlatmak için söylediğini, Merkez Bankası’nın fâiz indirmeyeceğini ileri sürdüler. Yani bir tür iyi polis-kötü polis. Ama ne oldu? Merkez Bankası Erdoğan’ın tâlîmâtına uygun bir şekilde fâizlerini düşürdü ve bunun da hızlı bir şekilde piyasalara çok sert ve Türkiye aleyhine yansımaları oldu. Açıkçası Erdoğan’ın ekonomik anlamda yapabileceği hiçbir şeyin olmadığını düşünüyorum. Daha önce söylediğim bir lâfı tekrar söyleyeyim: Şapkadan tavşan çıkaramayacağını, çünkü artık elinde şapka da olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla Erdoğan seçimi ne kadar seçim yaparsa kendisi için o kadar iyi olacağı kanısındayım. Ülke için de o kadar iyi olacak. Çünkü geciktikçe, ülkenin restorasyonu da gecikiyor. Bu erken seçime râzı olması, iktidarı devretmeye râzı olması anlamına geliyor. Bunu bildiği için de, bunu yapmak istemiyor; fakat bir süre sonra, geciktirdikçe, devir şartları çok daha ağır olacak. Bunu özellikle vurgulamak lâzım.
Bakıyoruz: Türkiye’de artık Erdoğan’ın gündem belirleme, gündeme dâhil olma, bir şeyler söyleme, ilgi uyandırma şansı kalmadı. Yapabileceği tek şey olarak akla gelen, dış politikada birtakım maceracı çıkışlar, birtakım harekâtlar şunlar bunlar beklentisi var insanlarda. Bu konuda spekülasyonlar daha önce Suriye üzerinden yapılıyordu. Tezkere de uzatıldı; ama Suriye’ye yapılacak olan bir herhangi bir harekâtıın kamuoyu desteğinin, daha öncekilerde, daha iddialılarda olduğu gibi en fazla bir hafta on gün sürdüğünü görüyoruz. Suriye, Irak gibi seçenekler çok fazla heyecan yaratmıyor. Şimdi birileri de işin içerisine Yunanistan’ı katmaya çalışıyorlar. Böyle bir şey olacağını sanmıyorum; olursa da, Türkiye’nin artık Batı dünyasıyla her türlü bağını tam anlamıyla iptal etmesi anlamına gelecektir. İhtimal vermiyorum. Olsa bile, birtakım maceracı çıkışlar olsa bile, bu, Erdoğan’ın oyunu artırmak değil, Türkiye’deki seçim şartlarının Erdoğan lehine daha bir karmaşıklaştırılması olabilir. Ama bütün bu ihtimallerin hepsini, bu spekülasyonları kenara bırakacak olursak; şu hâliyle bakıldığında, seçim geciktikçe muhalefet güçleniyor.
En son Meral Akşener’in Denizli’de yaptığı mitinge bakacak olursak, orada gördüğü ilgi... şaşırtıcı demeyeceğim, çünkü adım adım oluyordu. Bence şaşırtıcı olan, Meral Akşener’in o mitingde çok fazla Erdoğan’la ilgili konuşması, Erdoğan’ı muhatap alması. Bunun çok akıl kârı bir şey olduğu kanısında değilim. Nitekim Kılıçdaroğlu'nun yaptığı çıkışlar, hep Erdoğan’ı bir kenara bırakıp doğrudan topluma seslenmesiyle mümkün oldu. Burada bir not düşeyim: Yarın Levent Gültekin ile tam da Kılıçdaroğlu üzerine bir yayın yapacağız; yarın saat 12.00’de. “Kılıçdaroğlu ne yapmak istiyor?” Levent'le bunu tartışacağız. Onun bayağı bir eleştirileri var, bilenler bilir. Onları konuşacağız. Şu an yine bakıldığı zaman, seçimin gecikmesi hâlinde muhalefetin daha da güçleneceği, kararsız olan seçmenlerin daha fazla muhalefete yöneleceği bir süreç içerisindeyiz. En son Temel Karamollaoğlu, Erdoğan’ın dâvetini reddettiklerini de söyledi. Saadet Partisi de –dahi diyelim– Cumhur İttifakı’nda yer almayacağını beyan ediyor. MHP ile AKP tek başına yetmiyor. Rakamları indirmeye kalkmak, milletvekili barajını % 7’ye indirmek ve cumhurbaşkanlığı seçiminde %50+1 oy zorunluluğunu kaldırmaya niyetlenmek... Bütün bunlar bir kurtuluş gibi gözükse de, iktidarın işine yarayacak çıkışlar değil. Olup olmayacakları ayrı bir konu; ama bundan istifade etmeye çalışırken, tam tersine işlerinin daha da zorlaşacağı anlaşılıyor. En azından ben öyle düşünüyorum, birçok kişi de bu kanıda. Dolayısıyla Erdoğan’ın siyaset üretebilmesi lâzım. Kendisinin iyice daralttığı siyaset alanını genişletmesi lâzım. Daha fazla topluma seslenebilmesi lâzım. Daha doğrusu daha fazla dememek lâzım; artık yeniden topluma seslenebilmesi lâzım; ama topluma seslenirken de ona söyleyecek bir şeylerin olması lâzım. Bunlar yok, bitti ve bir daha da olma imkânı yok. Sonuçta bir karara varacak. Bugün olabildiği kadar gücünü belli ölçülerde koruduğu bir dönemdeyiz. Seçimi kazanma şansının olduğunu hiç düşünmüyorum; ama kaybettiği seçimden sonra tekrar yola devam ihtimali belki bugün bir erken seçim yaparsa olabilir. Fakat gecikecek ya da zamanında olacak bir seçimde, Erdoğan öyle büyük bir kayıp yaşayacak ki –öyle gözüküyor, bütün işâretler o yönde–, öyle büyük bir kayıp yaşayacak ki, artık bunun hiçbir şekilde, ne kendisi, ne partisi, ne de MHP için geriye dönüşü olamayacak.
Burada MHP diyorum özellikle. Her an MHP’den bir çıkış mümkün olabilir; şu ya da bu nedenle Bahçeli bir şekilde... Şu hâliyle bakıldığı zaman istemiyor gözüküyor, Cumhur İttifakı’nı Erdoğan’dan daha çok savunur gözüküyor; ama hiç belli olmaz. Bahçeli birtakım hesaplarla ülkeyi seçime bir an önce götürmeye karar verebilir. Şu hâliyle baktığımız zaman çok acayip bir tablo var. Bahçeli ve Erdoğan hep birlikte bir uçuruma doğru koşuyorlar ve ülkeyi de peşlerinden sürüklüyorlar. Erken seçime gidilirse en azından o uçurumdan kendileri düşmemiş olacaklar; düşmemiş olmaları siyâseten gelecekleri olacağı anlamına gelmiyor. Fakat geciktirdikçe o uçuruma daha fazla yaklaştıklarını ve siyasî kariyerlerini böylece seçimi geciktirdikçe hızlı bir şekilde tükettikleri düşünüyorum. Tabii ki sonuçta kararlar kendilerini bağlar, kaderlerini kendini çizerler; fakat unutmamak lâzım, buradaki husus şu — şunu diyemeyiz, şöyle bir lüksümüz yok: “Tamam, zamanında yapsınlar ve tam anlamıyla defter kapansın”. Ama bu süre içerisinde, ne kadar gecikirse ülkenin kaybı o kadar artıyor. Türkiye’nin bir an önce seçime ihtiyacı var. Muhalefet de bunu açık açık dillendirmeye başladı. Yakın zamana kadar bu konuda çok ürkek davranıyorlardı. Şimdi daha kendilerinden emin bir şekilde seçim istiyorlar. Seçime hazırlar mı çok emin değilim. Ama zaten bugün bir seçim kararı alınsa, bunun için belli bir zaman gerekiyor. O zamana kadar kendilerine iyice daha çekidüzen vereceklerini öngörmek mümkün. Fakat iktidarın bileşenlerinin artık böyle bir seçeneği yok.
Bu süre içerisinde geciktikçe, seçim kararı geciktikçe trenden... daha doğrusu artık yol alamayan treni, ya da daha açık söylemek gerekirse gemiyi diyelim –daha iyi olur, fare göndermesiyle– çok kişi terk edecek. Başladı yavaş yavaş kafalarını uzatanlar. Bunların sayısı artacak. Bürokraside birtakım insanlarda zaten Kılıçdaroğlu’nun çıkışından bu yana çok ciddi bir ürkeklik olduğu söyleniyor; bürokraside birtakım örtülü ya da açık dirençler gözükecek ve bunların hepsi de iktidarın kaybını hızlandıracak. Yani zararın neresinden dönülse kârdır mantığıyla Erdoğan’ın seçime gitmeyi aklından geçirdiğini düşünüyorum. Tabii ki karar onundur. Ama artık Erdoğan eski Erdoğan değil. Yapacağı her şey kazanmak için değil, zararını azaltmak için olacaktır.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 
 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
16.01.2022 On soruda Türkiye’de cemaatler
15.01.2022 Siyâsî iktidârın Öcalan sevdâsı
14.01.2022 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (98): Süleyman Sazak'ın MHP'den istifası, Enes Kara olayı, Demirtaş-Öcalan-Erdoğan
14.01.2022 Murat Özçelik’le söyleşi: Muhâlefetin dış politikası var mı?
13.01.2022 Prof. Bülent Gültekin’le söyleşi: Türkiye ekonomik krizden çıkabilir mi? Nasıl?
12.01.2022 Transatlantik: Ukrayna görüşmeleri, Kazakistan'da neler yaşandı? Unutulan Afganistan
12.01.2022 Ruşen Çakır & Levent Gültekin tartışıyor: Muhâlefet AKP tabanına ulaşabilir mi?
12.01.2022 Adını Koyalım (36): Dindar gençlik hedefi ve gerçekler
11.01.2022 Ruşen Çakır sordu, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu Yanıtladı
10.01.2022 Ekonomi kurtarıcı mı bekliyor?
16.01.2022 On soruda Türkiye’de cemaatler
17.08.2021 Y a-t-il un avenir pour l’Afghanistan? Entretien avec Olivier Roy
15.03.2021 Turkey’s search for an antithetical foreign policy
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı