Erdoğan'ın dış politikadaki geri adımları: Bir rabia vardı!

09.09.2021 medyascope.tv

9 Eylül 2021’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Sara Elif Su Balıkçı hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Bugün AKP iktidarının, Erdoğan iktidarının dış politikadaki, özellikle Ortadoğu’da bâriz bir şekilde göze çarpan geri adımlarını konuşmak istiyorum. Esas olarak da Mısır’dan bahsetmek istiyorum; çünkü mâlûm, Mısır’la bir normalleşme sürecine girdi Ankara nihâyet. Dün “Transatlantik”te Ömer Taşpınar’la tartışırken bu konu gündeme geldi ve oradaki konuşmalarımızdan hareketle bu yayın da kafamda şekillendi. Özellikle şöyle bir husus var: Dış politikada Erdoğan, gerek Batı’yla, gerek Mısır’la, İsrail’le –artık ne olursa olsun– şahin pozisyonlar aldığı zaman bunları iç politikaya yansıtıyor, bâriz bir şekilde yansıtıyor, gösteriyor; fakat bunlardan geri adım attığı zaman bunları hiçbir şekilde konuşmuyor. Geri adımlar gizli, ileri adımlar açık oluyor ve burada tabii bir diğer sorun da bunun, atılan adımların geri adım olduğunu söyleyen bir muhalefet ya da medya olmadığı için de bu yaptığı yanına bir anlamda kâr kalıyor diyelim.
Buna tekrar gireceğiz, ama bu yayının başlığı olan Râbia’ya gelelim. Râbia, biliyorsunuz bir işâret; Erdoğan dünyaya bunu meşhur etti. Mısır’da darbeye karşı direnişin sembolü olan bir işâret; ama ilginç bir şekilde bu işâretin yaratıcıları… daha doğrusu nasıl söyleyeyim? Bu işâret, sanıldığı gibi, üretilmiş, Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in örgütlü bir şekilde geliştirdiği, baştan beri olan bir işâret değil. Örneğin Râbiatül Adeviyye Meydanı’nda darbeden sonra İhvan’ın, Müslüman Kardeşler’in yaptığı direnişte binlerce, yüz binlerce kişi orada yatıyordu, sabahlara kadar kalıyorlardı ve darbeye boyun eğmek istemiyorlardı. Çok yakınında bir yerde Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi tutuklanmıştı, askerî bir zindana konulmuştu; ona olabildiğince yakın olan bu meydanda insanlar toplanıyordu ve ben de Vatan gazetesi adına o sırada gazeteci arkadaşım Burak Kara’yla buraya gittim ve günlerce de kaldık. Hatta bir “Gomaşinen”de de bunun öyküsünü anlatmıştım.
Orada, şimdi bir fotoğraf var. Ben gittiğimde, gördüğünüz gibi Mursi taraftarları klasik zafer işâreti yapıyorlardı. Yani bu zafer işâreti, dünyanın her yerinde olan zafer işâreti; ama sonradan işin rengi değişti. İşin rengi değişti ve Râbia işâretine dönüştü. Bunun öyküsünü, Anadolu Ajansı’nın o dönemdeki Genel Müdürü olan Kemal Öztürk uzun uzun anlatmış Karar gazetesindeki bir yazısında. Olay şöyle gerçekleşiyor; Kemal gidiyor oraya –bizden sonra, biz Temmuz’da gitmiştik, o Ağustos’ta gidiyor–; bir çadırda iftar yapıyorlar ve o iftar sırasında…, okuyacağım buradan: “Anadolu Ajansı ekibiyle hepsi fotoğraf çektirmek istiyordu,” diyor, “fotoğraf çektiren gençlerden biri iki parmağıyla zafer işâreti yapınca, bir diğeri îtiraz etti.” Yani zafer işâreti demin benim de gösterdiğim, benim de olduğum fotoğrafta herkesin kullandığı bir işâretti. “ ‘O işâreti Tahrir Meydanı’nda Sisi’yi destekleyenler kullanıyor, artık bunu kullanamayız’ dedi. Çünkü toplum orada ikiye bölünmüştü; bir darbecileri destekleyenler, bir de devrilen Mursi’yi yani Müslüman Kardeşler’i destekleyenler vardı ve bir diğer meydanda, ‘Tahrir Meydanı’nda darbeyi destekleyenler toplandığında zafer işâreti yapıyorlar ve bundan vazgeçmek gerekiyor’ diyor birisi. ‘Peki ne yapacağız?’ diye sordu diğeri; o genç de eliyle bir işâret yapmaya çalıştı, dört parmağıyla bugünkü Râbia işaretini yaptı” diye yazmış Kemal. “İşte bunu yapalım” demiş. Önce gülmüşler; ama sonra benimsemişler. Çünkü orada şöyle bir akıl yürütme var: Bu işâret, dört parmak, bulundukları meydan Râbia Meydanı, direnişin merkezi olan Râbia, dördüncü demek. Dördüncü, yani dört parmak. Oradan gelen bir işâret ve orada bunun fotoğrafını çekiyor Kemal Öztürk ve arkadaşları.
İşte Râbia işâretinin göründüğü ilk fotoğraf, Kemal’in yazısına göre bu. Ama daha sonra ama ne oluyor? Kemal ve arkadaşları Türkiye’ye dönüyorlar; fakat şöyle bir şey yapmaya karar veriyorlar, geldikten sonra akıllarına bir fikir geliyor ve oradaki Anadolu Ajansı muhabiri Kemal Firik’i arıyorlar, diyorlar ki: “Ya, şu işâret çok güzeldi, sen şu insanlara işâreti yaptırıp fotoğraflarını çeksene, videosunu ve fotoğraflarını” Sonra Kemal Firik gidiyor yine Râbia Meydanı’na. Aynı anda on binlerce yazmış, nasıl yaptı bilmiyorum; orada birtakım platformlar vardı, bir tür miting gibi yapılıyordu, insanlar etrafında toplanıyordu, konuşmalar yapılıyordu, öyle bir yerden yapmış olabilir. Bir şekilde, Kemal Öztürk’ün dediğine göre çok sayıda fotoğraf ve video çekmiş, bu olay 14 Ağustos saat 01.05’te fotoğraflar çekiliyor, 5 saat sonra Mısır ordusu zırhlı araçlarla o meydana giriyor. O büyük katliam yaşandı ve Râbia Meydanı’ndaki Müslüman Kardeşler destekçileri zorla çıkartıldı. Çok sayıda kişi hayatını kaybetti, bütün çadırlar yıkıldı, çok sayıda kişi tutuklandı, işkence gördü ve kanlı bitti. Uzun bir süre orada direndiler, kaldılar, beklediler; ama sonunda Sisi orayı çok kişiyi katlederek dağıttı ve iki gün sonra Anadolu Ajansı’nda akıllarına o işâret ve o fotoğraflar geliyor. Darbeden sonra ve tam tarihini de vermiş: “Râbia işâretinin hikâyesini ilk defa 16 Ağustos 2013, saat 14.07’de haber olarak yayınladık, daha sonra haber altı dilde ayrıca yayınlandı.” Yani olay bir Anadolu Ajansı üretimi olmuş anlaşıldığı kadarıyla. Ondan sonra çok büyük ilgi görüyor ve “Erdoğan, birkaç gün sonra Bursa’da bir açılış esnasında Mısır’daki darbeyi eleştirdi ve Râbia işâretini yaptı” diyor ve Erdoğan’ın o işâreti yapmasıyla beraber haber iyice yayılıyor ve Mısır’da yasaklanıyor, Suudi Arabistan’da yasaklanıyor — darbeye karşı direnişin bir tür simgesi oluyor.
Bunun öyküsünün böyle olduğunu bilince, işin rengi, bu konuşacağımız konuya daha kolay gelebiliyoruz. Türkiye, daha doğrusu Ankara, Erdoğan yönetimi –ki o tarihlerde Ahmet Davutoğlu çok etkiliydi dış politikada– Mısır’daki bu darbeyi kendisine yapılmış saydı ve başından itibâren çok sert bir şekilde tavır aldı, ilişkilerini kesti ve kaçanların Türkiye’ye yerleşmesine ve Türkiye’de örgütlenmesine izin verdi. Râbia Meydanı’nda da olduğu gibi, önce darbenin kısa süreceğini düşünmüştü insanlar; belli bir sivil itaatsizlikle bir şeyleri değiştirebileceklerini düşündüler ve çok acı bir şekilde yanıldıklarını gördüler. Daha sonra Müslüman Kardeşler’iin içerisinden bazı insanlar kaçtı, bazıları tutuklandı, bazıları yeraltına geçti ve önemli bir kısmı için de Türkiye, direnişin, Müslüman Kardeşler’in varlığını sürdürmenin önemli merkezlerinden birisi oldu; özellikle Müslüman Kardeşler direnişinin medyası Türkiye’de çok ciddi bir şekilde, rahat bir şekilde örgütlenebildi — ta ki geçtiğimiz günlere kadar. Artık onlara eskisi kadar izin verilmiyor, müsâmaha edilmiyor — müsâmaha da değil, eskiden açık açık teşvik ediliyorlardı, artık izin verilmiyor; çünkü Mısır’la ama sadece Mısır’la değil, birçok konuda Mısır’la beraber hareket eden Körfez ülkeleriyle de Erdoğan yönetimi arasını düzeltmek istiyor.
Kadri (Gürsel) Halk TV’nin internet sitesinde güzel bir yazı yazmış; “Darbeci Sisi’yle normalleşmek” başlığı altında. Orada çok isâbetli bir şekilde şunu belirtiyor; her ne kadar bazı iktidar yanlısı medyada bu yakınlaşmalar “Türkiye’nin gücünü gördüler ve sonunda masaya oturdular” şeklinde yansıtılsa da, aslında tam tersi oluyor, yani şöyle oluyor: Ankara, Mısır’a, “Siz artık Müslüman Kardeşler’i terör örgütü olarak görmekten vazgeçin” diyemiyor, demiyor, diyorsa bile bunun karşılığı olmuyor; ama Mısır’ın; “Siz Müslüman Kardeşler’i artık barındırmayın” sözü belli bir karşılık buluyor ve bu anlamda baktığımız zaman Türkiye birçok konuda –ama Mısır bunun en sembolik olanı–, dün Ömer Taşpınar çok doğru bir şey söyled: Erdoğan’ın Sisi’yle aynı kareye girmesi daha çok zaman alır, belki de hiç gerçekleşmeyecek; ama Türkiye bu normalleşmeyi bir şekilde yapacak, çünkü bölgenin en önemli stratejik güçlerinden birisi Mısır, bir diğeri İsrail, bir başkası İran, bir anlamda bakarsak da Körfez ülkelerinin bütünü. Bunların içerisinde bir tek İran’la arası normal düzeyde seyreden bir Türkiye vardı; onun dışında hepsiyle sorunlu ve bu sorunlar birçok meselede Türkiye’nin karşısına çıktı. Mesela Mısır meselesinde olay sadece Arap dünyasını kontrol etmek, İslâmî hareketleri kontrol etmek meselesi değil, Doğu Akdeniz meselesi çıktığı zaman Mısır açık bir şekilde orada Türkiye’ye karşı Yunanistan’la beraber hareket etti — kezâ İsrail de öyle. Türkiye bunun çok ciddi stratejik ve ekonomik faturalarını ödemeye başladı. Bir zamanlar kendi ekonomisi iyi kötü ayakları üzerinde durabilirken bunları yapabilmek daha kolaydı; ama şimdi işler ciddiye binince bunları yapamaz oldu ve bu geri adımları atmaya başladı.
Erdoğan Râbia işaretini hep kullanacaktır; ama şunu söyleyelim: Artık Mısır’la eskisi gibi bir düşmanlık olacağa benzemiyor. Aslında normali buydu. Yani orada ince bir dengeyi tutturabilmesi gerekiyordu Türkiye’nin. Baştan îtibâren darbeyi hiçbir şekilde tasvip etmeyip, ama bölgenin bu önemli ülkesiyle ilişkileri belli bir tonda, dozda yürütebilmek ve bir anlamda da Müslüman Kardeşler’in belli ölçülerde daha az zarar görmesine, Sisi yönetimiyle kurduğu ilişkiler sayesinde katkıda bulunmak. Bunu yapmadı, bunu denemedi; yapabilir miydi bilmiyorum, ama radikal bir şekilde koparmayı tercih etti ve tabii ki bunu iç politika malzemesi olarak kullandı.
Demin Google’da fotoğrafları ararken, “Erdoğan Râbia işareti” diye yazdığınız zaman onlarca fotoğraf çıkıyor. Belki de daha fazla. Her yerde, Erdoğan Birleşmiş Milletler kürsüsünde de bunu yaptı; her yerde, bütün mitinglerde, televizyonlara çıktığında hep bunu yaptı, bunu kullandı; ama şimdi ne oluyor? Mısır’la yakınlaşmaya giriyor Türkiye, görüşmeler bayağı gelişiyor; ama bunlardan hiçbir şekilde bahsedilmiyor. Yani, şahinleşildiği zaman iç politika malzemesi, güvercin olunduğu zaman tam bir sessizlik. İlginç bir şekilde Türkiye’nin dış politikası son dönemde çok ciddi bir şekilde sertlik üzerine bina edilmişti, asker çok ortaya çıkıyordu, birçok yere askerî kuvvet yollanmıştı: Suriye başta, ama aynı zamanda bir ölçüde Libya, bir şekilde Azerbaycan, tabii bu arada SİHA’lar var. Türkiye dış politikasını büyük ölçüde o sert gücüyle yürütmeye çalıştı; şimdi bunların hemen hemen hepsinden geri adım atıldığını bizzat görüyoruz.
Burada en önemli belirleyici hususlardan birisinin ekonomi olduğu kanısındayım; ama aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nde Biden yönetiminin iş başına gelmesiyle beraber, Trump sonrası ABD’nin Erdoğan’ı epey ürküttüğünü görüyoruz. Zaten Biden’ın Ermeni soykırımı demesine Erdoğan’ın alabildiğine sessiz kalması, açıkça hiçbir şekilde, yıllarca kullanılan bu malzemenin eninde sonunda bir şekilde bir Amerikan Başkanı tarafından buna nokta konulduğunda sessiz kalınması zaten Erdoğan’ın artık dış politikada o eski şahin pozisyonunu alamayacağını bize göstermişti. İşte burada sorun şöyle bir şey: Bunları kim anlatacak, nasıl anlatacak? Bunların siyaseten bir faturası olması gerekiyor, bu faturayı Erdoğan’ın önüne kim çıkaracak? Dış politika konusunda muhalefet partileri genelde “yerli ve milli” olma kaygısıyla hareket ettikleri için, Mısır’la ilişkiler, Suriye’yle ilişkiler, İsrail’le ilişkiler konusunda eleştirebilirlerdi, ama özellikle bu eleştirilerin hepsinde belli bir ölçü vardı. Muhalefet çok ürküyor; dış politikada bir şeyleri eleştirmenin, iktidarı eleştirmenin kendilerine halk nezdinde kötü puan yazacağını düşünüyorlar. Orada oyunu Erdoğan çok iyi bir şekilde kurmuştu, çıtayı çok yüksekte tutuyordu ve orada muhalefeti bayağı bir sessizleştiriyordu; ama şimdi çıta çok aşağı indi, muhalefetin o çıtanın aşağı indiğini söylemeye bile yanaşmadığını ya da söylemediğini görüyoruz — önemsemediklerinden değil; burada bir sorun var.
İç politikada yıllarca bu meydan okumaların rantını yemiş olan Erdoğan’ın şimdiki geri adım atmalarının karşılığında herhangi bir şey ödemiyor görünmesinin bir ayağı tabii ki muhalefet, ama bir diğer ayağı da medya. Bu konuda da Türkiye’de hâlâ bağımsız ve özgür medyanın güçlü bir şekilde var olmaması, var olmaya çalışan yerlere her türlü saldırının hep birlikte –biz bunun örneğini Medyascope olarak yakın bir dönemde yaşadık–, hep birlikte bu bedelin ödetilmeye çalışılması, bizim başımıza gelen olay sadece iktidar yanlılarının bir saldırısı değildi, hatta iktidar yanlıları o trene sonradan bindiler. Bu da gösteriyor ki bize, “yerli ve millilik” iddiası birçok kişiyi çok kolaylıkla birleştirebiliyor; ama burada görüyoruz ki şu anda bu Râbia olayının artık sonuna gelindi. İşâretin sonuna gelinmemiş olabilir; fakat Ankara Kahire’yle artık yakınlaşıyor, bunu adım adım göreceğiz; daha neler olacak, nasıl ilişkiler geliştirilecek, bunu göreceğiz; fakat bu aslında çok bâriz bir şekilde bir sayfanın kapanması.
Bir sayfa kapanıyor; lâkin bu sayfanın kapandığını bile tam olarak kamuoyunun algılamasına imkân verecek birtakım çıkışlar yapılamıyor, bunu özel olarak not düşmek istiyorum. Evet, Anadolu Ajansı’nın bir şekilde ürettiği Râbia işareti artık kendi varlığını sürdürse de, normal hayatta, diplomatik alanda artık etkisini tam anlamıyla kaybediyor. Bu arada, bu geçen süre içerisinde Erdoğan’ın bu konuyu çok ciddi bir şekilde gündemde tutup, kendisine ideolojik ve politik bir malzeme olarak bunu kullandığını ve buradan belli bir taban hareketi yaratmış olduğu da tarihe bir kayıt olarak düşmüş oluyor. Birazdan, çok fazla geçmeden, belki bir on dakika sonra Levent Gültekin’le laiklik meselesini, Diyânet’in çıkışlarını konuşacağız. Diyânet İşleri Başkanı’nın laikliğe meydan okumasını konuşacağız. Bunun ne derece anlamlı ya da anlamsız olduğunu Levent’le canlı yayında tartışacağız. Onu da izlemenizi tavsiye ederim.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.10.2021 Erdoğan aday olmazsa Hulusi Akar mı? Kadri Gürsel ile söyleşi
11.10.2021 Türkiye’nin sola ihtiyâcı var mı?
08.10.2021 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (85): Kılıçdaroğlu'nun gerilim endişesi, KONDA anketi ve Akşener & Gezi/Çarşı Davası
06.10.2021 Erdoğan için bir çıkış yolu var mı? Levent Gültekin’le söyleşi
06.10.2021 Adını Koyalım (22): Güçlendirilmiş parlamenter sistem ittifakı
30.09.2021 Putin Erdoğan’ın yaralarını sarabilir mi?
29.09.2021 Adını Koyalım (21) HDP’nin tutumu
29.09.2021 TRANSATLANTİK: Erdoğan-Putin görüşmesi, Türk-Amerika ilişkileri hayra alâmet değil
28.09.2021 Melih Gökçek'in FETÖ kapsamında ifade vermesinin anlamı
27.09.2021 Akşener neyi, nasıl başarıyor?
13.10.2021 Erdoğan aday olmazsa Hulusi Akar mı? Kadri Gürsel ile söyleşi
17.08.2021 Y a-t-il un avenir pour l’Afghanistan? Entretien avec Olivier Roy
15.03.2021 Turkey’s search for an antithetical foreign policy
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı