Erdoğan Putin’i karşısına alabilir mi?

04.02.2020 medyascope.tv

4 Şubat 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Deniz Dursun hazırladı.

Merhaba, iyi günler. İdlib’de yaşananlardan sonra Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler yeniden gerilir gibi oldu. Erdoğan’ın Ukrayna ziyaretinin öncesinde yaşandı bütün bunlar; tam arifesinde yaşandı ve o andan itibaren de birçok soru birlikte sorulmaya başlandı. Suriye’de durum ne olacak? Suriye’de Rusya ile beraber yürütülen birçok süreç var, bunların geleceği ne olacak? Türkiye ile Rusya ilişkileri nereye gidiyor, kopabilir mi? Ama bütün bunlar aslında Türkiye-Rusya ilişkilerinden ziyade Erdoğan-Putin ilişkileri olarak tanımlanıyor ; çünkü bu iki lider son dönemde çok yoğun bir şekilde birçok konuda, savunma sanayii, özellikle S400’ler konusunda, enerji konusunda, stratejik konularda –ki bunların başında Suriye geliyor– çok yoğun bir şekilde görüşüyorlar, temas halindeler ve büyük ölçüde de birlikte hareket ediyorlar ; ama bu son yaşanan İdlib meselesi kafaları çok ciddi bir şekilde karıştırdı. Yorumcuların genel eğilimi, Şam’ın, Esad yönetiminin, Rusya’nın onayı ve izni, hatta teşviki olmadan böyle bir şeyi, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne doğrudan saldırıyı göze alamayacağı yolunda. Öyle ya da böyle Şam’ın Moskova’yla nasıl bir bağımlılık ilişkisi içerisinde olduğu biliniyor; dolayısıyla Ankara ile Şam arasındaki bir mesele aslında bir şekilde Ankara ile Rusya arasındaki bir meseleye de dönüşebiliyor. “Erdoğan Putin’i karşısına alabilir mi?” diye sordum. Bu zor bir soru. Ve açıkçası “Evet, alır” demek çok kolay değil. Her ne kadar bu son olayın ardından Erdoğan yanlısı bazı kişiler Erdoğan’ın Putin’e meydan okuduğunu, Ukrayna’ya giderek orada Kırım Türklerinin, Tatarlarının temsilcileriyle görüşerek ve orada Rusları çok rahatsız eden, Ukrayna’nın bir nevi resmi selamlaması olan ‘Bandera Selamı’nı yaparak meydan okuduğu iddiasındalar. Ama ben bunun tam da böyle olduğu kanısında değilim. Çok ciddi bir meydan okuyuşu, doğrudan Putin’i ve Rusya’yı karşısına alan bir meydan okuyuşu görmedik, görebileceğimizi de kolay kolay sanmıyorum; çünkü Erdoğan’ın Putin’i karşısına alabilmesi için elindeki kozlar çok fazla değil, hatta yok denecek kadar az. Buna karşılık Putin’in Erdoğan’ı karşısına alması için, almak isterse, elinde çok sayıda kozu olduğunu söyleyebiliriz. Tabii ki iki ülkenin güçleri, stratejik yönleri, askerî varlıkları, bütün bunlar, ekonomik durumları çok kıyaslanamaz. Rusya ile Türkiye arasında çok ciddi farklar var. Ama bunun da ötesinde Türkiye bir anlamda yalnızlaşmış bir ülke. Eskiden, yakın bir zamana kadar, 24 Kasım 2015’te mesela, Rus uçağı düşürüldüğü zaman bile, Türkiye’nin belli bir gücü vardı ve bu gücü de tabii ki Batı içerisinde, NATO içerisindeki varlığından alıyordu. Ama o bile sürdürülemedi. Hatırlanacaktır, ilk başta ülkeyi yönetenler “Uçağı ben düşürdüm” yarışındaydılar ; ama bir süre sonra Rusya’dan Erdoğan’ın özrüyle beraber o defter kapandı. Orada da gördük ki Türkiye’nin Rusya’ya karşı elinde çok fazla bir koz yok. Batı’ya güvenerek Rusya’yı karşısına alması bile zor. Ama öte yandan, Türkiye’nin son dönemde Rusya’ya yakınlaşmasıyla beraber de iyice belirginleşen, Batı ile sorunlarının alabildiğine artması diye bir şey söz konusu. Erdoğan’ın şu anda Amerikan Başkanı Trump’la çok yakın ve sıcak bir ilişkisi var ; ama onun dışında Amerika’nın müesses nizamıyla sorunları var, Avrupa’yla sorunları var, Avrupa Birliği ile elindeki mülteci kartından başka pek bir şey kalmamış bir Ankara var. Dolayısıyla şu anda zaten Batı ile ilişkileri sorunlu olan, NATO’daki varlığı bazı NATO ülkeleri tarafından tartışılır hale gelen bir Türkiye’nin Rusya’ya, Erdoğan’ın Putin’e meydan okuması çok akıl kârı bir şey gibi gözükmüyor. Buna karşılık, Putin birçok şey yapabilir. Hatırlanacaktır, uçağın düşürülmesinin ardından Türkiye’nin IŞİD’le ilişkileri olduğuna dair birtakım iddiaları uluslararası platformlarda kolaylıkla dile getirebilmişti Rusya. Yani bir düğmeye basıldığı zaman Türkiye aleyhine Moskova kaynaklı çok fazla, Türkiye ve belki de Erdoğan aleyhine çok fazla şey çıkabilir. Dolayısıyla bir karşılıklı bağımlılık ilişkisinden ziyade Türkiye’nin daha fazla bağlı olduğu, daha doğrusu Erdoğan’ın Putin’e daha fazla bağlı olduğu bir durumla karşı karşıyayız. Bu yayını yapmadan önce Türkiye’de Türk-Rus ilişkilerini en iyi bilen isimlerden Aydın Sezer ile uzun bir sohbet ettim. Onunla birtakım şeylerin üzerinden geçtik. Olayın bir enerji boyutu var; kimi zaman abartılıyor ama önemli bir boyut. Türkiye’nin doğalgaz tedarikinde Rusya birinci sırada ama tahmin edildiği kadar çok yüksek oranlarda değil. Ama yine de önemli. Aynı zamanda Türk Akım, Mavi Akım gibi olaylar var. Öte yandan, Akkuyu diye çok büyük bir proje var. Çok ciddi ticaret var, turizm var. Rusya’nın, tabii ki Rusların, Rus turistlerin Türkiye’ye yönelik ilgisi var — ki o uçak döneminde kesildiği zaman turizmin ciddi bir kriz yaşadığını da hatırlıyoruz. Doğu Akdeniz’de işler biraz sanki karışık. Doğu Akdeniz’de Türkiye ile Rusya sanki karşı karşıya gibi ; ama orada Aydın Sezer’in de söylediği gibi, Batı’nın burada, özellikle Güney Kıbrıs’ta kurduğu ilişki nedeniyle Rusya’nın Türkiye ile daha bir yakınlaşması söz konusu olabilir. Ama bir diğer husus: Libya. Libya’da Türkiye ile Rusya sanki birlikte hareket ediyormuş gibiydi. Ama daha sonra Rusya’nın Türkiye’nin Libya’da çok fazla güçlenmesine izin vermediğini de gördük. Tabii ki esas olay Suriye’de. Türkiye’nin şu âna kadar Suriye’de gerçekleştirdiği operasyonların hepsi, baştan itibaren hepsi, Fırat Kalkanı mesela, Barış Pınarı mesela, bunların hepsinde Rusya’nın onayı vardı. Rusya onay vermese ve diğer müttefiklerini, Tahran ve Şam’ı da bu konuda kontrol etmese, onları ikna etmese, Türkiye burada bu operasyonları yapabilir miydi? Ve oradaki varlıklarını sürdürebilir mi? Eğer bugün Türkiye ile Rusya arasında, Erdoğan ile Putin arasında bir kopuş yaşanırsa bu kopuşun sonucunda Suriye’deki dengelerin alt üst olacağını kestirmek hiç de zor değil. Ve bu anlamda da Türkiye’nin orada, Suriye konusunda kendisine bulabileceği pek bir müttefik yok ; çünkü Amerika Birleşik Devletleri Suriye’deki varlığını büyük ölçüde azaltmış durumda. Şimdi burada, bazı, dışarıdan bakıldığı zaman, Türkiye’nin Rusya ile ilişkisinin bir konjonktürel mecburiyetten ve savrulmadan olmasının ötesinde, çok daha derin olduğunu düşünenler var. Yani Türkiye’nin Batı’dan kopup daha Avrasyacı bir çizgiye yöneldiği, Erdoğan yönetiminin, Erdoğan iktidarının böyle bir tercih yaptığı yolunda çok güçlenen bir yorum var, yorum şekli var. Ben buna çok katılmıyorum. Bunun daha çok konjonktürel olduğu kanısındayım. Türkiye’nin Rusya’yla, yani diyelim ki daha geniş olarak Doğu, buna Çin’i de bir şekilde katanlar var. Rusya ile Çin arasında sanki hiçbir sorun yokmuş gibi, bunlar birlikte hareket eden iki ülkeymiş gibi, Türkiye’nin Çin ve Rusya’yla beraber yeni bir tercihe doğru yöneldiğini düşünenler var. Ben bunun pek akıl kârı bir şey olduğu kanısında değilim. Kaldı ki böyle bir tercih yapılmış olsa, bu tercih hiçbir geleceği olmayan, tamamen nafile bir tercih olur. Çünkü Türkiye’nin Batılılaşma serüveni Cumhuriyet’te başlayan bir şey değil, Osmanlı’dan itibaren başlayan ve büyük ölçüde sindirilmiş bir süreç. Her ne kadar sorunlar olsa da Türkiye’nin Batı’dan tekrar bir Avrasya perspektifine dönme ihtimalinin çok ciddi olduğu kanısında değilim. Ama bu konuda Türkiye’de çalışan güçler var, birtakım hareketler var, çevreler var, bunlar çok güçlü değiller. Ama Erdoğan’ın bu son dönemde bu hareketleri de yanına çekmiş olduğunu ya da bir tür onları müttefik gibi kabul ettiğini görüyoruz. Bunların başında tabii ki Vatan Partisi ve Doğu Perinçek geliyor ; ama seçim sonuçlarına baktığımız zaman gücü, etkisi belli olan bir hareket. Son dönemde varlığı çok daha fazla görünür oldu, bu da tabii ki iktidarın onayı ve teşvikiyle oluyor. Televizyonlarda artık sürekli Doğu Perinçek başta olmak üzere Vatan Partisi’nin temsilcilerinin çıktığını görüyoruz, duyuyoruz. Ben çok izlemiyorum, ama sosyal medyadan izlediğim kadarıyla sürekli çıkıyorlar. Ve hatta bu son İdlib olayından sonra işler biraz karışmış ; çünkü Doğu Perinçek’in çizgisi belli. Doğu Perinçek Rusya’yı, Ukrayna konusunda ve Kırım konusunda Rus tezlerini sonuna kadar savunuyor ve bu nedenle de Erdoğan’ın Kırım konusundaki tavırlarının hiç de iyi sonuçlar vermeyeceğini canlı yayında iddia edebiliyor. Ve tabii ki bu da bütün yayınlarını esas olarak ‘Erdoğan ne der ?’ diye yapan medyayı –eski tabirle ana akım, ama artık ana akım falan değiller– çok telaşa kaptırıyor. Bu olayda gördük ki, Avrasyacı çizgi ile Erdoğan’ın arasında geçici bir yol arkadaşlığı olabilir, ama onun ötesinde pek bir şey söz konusu olamaz. Burada tabii bir parantez açmak lazım. Yeni kuşaklar bilmez, ama benim yaşımdakiler çok iyi bilir; Doğu Perinçek çizgisi Türkiye’de 70’li yıllarda en ciddi Rusya –tabii ki o zamanki adı Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği idi– onun düşmanı olan bir hareketti, Sovyetler Birliği’ni emperyalist olarak tanımlayan bir hareketti ve hatta belli bir aşamada Sovyet yayılmacılığına karşı –ki Sovyet yayılmacılığını Rusya yayılmacılığı olarak da okuyabilirsiniz– Amerikan müdahalesini ve Amerikan 6. filosunun Karadeniz’e gelmesini bile savunabilmiş bir hareket. Tabii şu anda Türkiye’deki en ciddi –öncelikle Çin tabii ki ama– aynı zamanda Rusya’nın savunucusu olan bir hareket olarak karşımıza çıkıyor. Bu hareketin Türkiye’deki siyasi karşılığı, seçim sonuçlarına baktığımız zaman çok çok sınırlı, çok çok düşük. Ama gücü giderek artıyor, bu gücünün artmasının nedeni de Erdoğan’ın kurmuş olduğu bu yeni stratejik ilişkiler. Ama İdlib olayında gördük, Kırım olayında görüyoruz ve belki daha sonra da göreceğiz, bu çok fazla sürdürülebilir stratejik bir ilişki değil. Ya da şöyle söyleyelim; böyle bir stratejik ilişki var şu anda, tamam, birçok konuda ; ama burada inisiyatif esas olarak Moskova’da. Türkiye’nin, Ankara’nın burada belirleyici olabilmesi, bu ilişkide belirleyici olabilmesi çok çok zor. Uçak krizinde bunu görmüştük. Orada Türkiye bir şey denedi, sonradan kendi iradeleri olmadığını, bir tür komploya kurban gittiklerini –yine işin içerisine Fettullahçılar karıştı biliyorsunuz– söyleyerek durumu toparlamaya çalıştılar. Ama bu saatten sonra, bu kurulan ilişkilerden sonra, bütün bu S-400 yatırımlarından sonra, Erdoğan’ın Putin’i karşısına alabilmesi ihtimalinin hiçbir şekilde olduğu kanısında değilim. Ama yapar mı? Yapar. Daha önce hiçbir şekilde yapamayacağını düşündüğümüz şeyleri yapmış bir siyasetçi var. Bunları yaparken gücünden değil, güçsüzlüğünden hareketle yapıyor. Örneğin İstanbul’daki seçimi tekrarlatması bir güç gösterisi değildi, güçsüzlüğünü kabul etmemeydi. Önümüzdeki süreçte Rusya’yla olan ilişkide de belki böyle bir şey deneyebilir; ama yine de çok fazla ihtimal vermiyorum. Dolayısıyla bu son olayın etrafında yapılmaya çalışılan “Erdoğan Putin’e karşı tavır alıyor, Putin’e karşı dik duruş sergiliyor” türü yorumların çok abartılı ve İngilizce deyimle “wishful thinking” yani “temenni beyanı”ndan öteye gideceğini sanmıyorum. Şimdi tabii ortada bir sorun var, İdlib diye bir sorun var ve bu sorunun nasıl aşılacağı meselesi çok belirsiz. Ve Putin’in şu âna kadar bu konuda bir şey söylediğine tanık olmadık. Rusya’dan birtakım açıklamalar, açık, doğrudan, üstü kapalı bir şeyler geliyor ; ama henüz resmî olarak bir pozisyon alış sergilenmedi ve en önemlisi Erdoğan ile Putin görüşmediler, en azından şu yayın yapılana kadar görüşmediler — ki bu iki liderin birçok kez yüz yüze, baş başa görüştüğünü biliyoruz. Çok kez de telefonla konuştuklarını biliyoruz. Er ya da geç o görüşme olacak ve o görüşmeden sonra verilecek olan fotoğraf bize ilişkinin seyrini gösterecek. Ama bu ilişkide, Erdoğan-Putin ilişkisinde Erdoğan’ın inisiyatifi ele alabilmesi çok fazla mümkün gözükmüyor — Türkiye’nin, bölgenin koşulları göz önüne alındığı takdirde.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
25.02.2020 Bir devir kapanırken
24.02.2020 Diyarbakır’dan izlenimler: Babacan bekleyişi azalarak sürüyor
21.02.2020 Demokrasi ve hukuk devleti savunulmadan Fethullahçılıkla mücadele etmek mümkün mü?
20.02.2020 Erdoğan-Gülen savaşının asıl öyküsü
19.02.2020 AKP içi ve çevresindeki iktidar savaşları
18.02.2020 Siyasal İslam neden ve nasıl çöktü?
17.02.2020 Olmamış, olacağı da meçhul bir darbenin mağduriyet kuyruğu
16.02.2020 Ankara Moskova’dan, Erdoğan Putin’den uzaklaşabilir mi?
15.02.2020 Sekizinci yılında MİT krizinin gösterdikleri
14.02.2020 Haftaya Bakış (1): Bahçeli’nin savaş çağrısı & FETÖ’nün siyasi ayağı
25.02.2020 Bir devir kapanırken
06.02.2020 La situation de la Turquie : l’autoritarisme sans autorité
10.01.2020 “Native and national journalism” in Turkey
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı