Ceng Sağnıç ile söyleşi: ABD ve İsrail Kürtleri sattı mı?

02.02.2026 medyascope.tv

2 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Suriye'de yaşananların ardından tüm dünyada gözler bir kere daha şu soruyla beraber Kürtlere çevrildi: Kürtler yalnız mı bırakıldı? ABD, İsrail ve diğer Batı ülkeleri Suriye'de Kürtlerin yardımına niye gelmedi? Desteğini niye çekti? Bu tartışma daha süreceğe benziyor. İşte bu tartışmaları bu konulara çok hâkim bir isimle, Kudüs Merkezi Amerika Birleşik Devletleri Direktörü Ceng Sağnıç'la konuşacağız. Merhaba. Sizin dedenizi tanımıştım yıllar önce, Feqi Hüseyin Sağnıç; Türkiye'deki Kürt ulemanın önde gelen isimlerindendi. Siz bir torun olarak bambaşka bir şekilde karşımıza çıktınız. Konuşacak çok şey var ama önce şu şeyle başlayalım. Sizi son günlerde yeniden popüler kılan bir şey, 2015'te attığınız bir tweet. Arkadaşlar onu bir göstersinler. Evet. "Colani'yi Suriye'nin liderliğine hazırlıyorlar. Muhtemelen de El-Kaide ile bağını koparması için baskı yapıyorlar." Bu, 3 Haziran 2015'te yani neredeyse 10 yıl, 11 yıl önce atılmış bir tweet ve gerçekten böyle oldu. Şimdi bu sizi çok derin bir insan yapıyor. 10 yıl önce Colani — tabii bilmeyenlere söyleyelim — Ahmed eş-Şara o tarihte Nusra Cephesi'nin lideriydi. Nusra Cephesi de El-Kaide'ye bağlıydı. Ve sonra öğrendik ki belli bir tarihte ABD ve Britanya özellikle onu almış, eğitmiş, hazırlamış. Siz bunu nereden biliyordunuz?
Ceng Sağnıç: Ben bilmiyordum Ruşen Bey, ben onu analiz ediyordum. Çünkü o zamanlar yani bundan 10 yıl önce İsrail'de bu konuyla ilgili çok yoğun çalışan özel bir şirkette ve bir think-tank'te çalışıyordum. Suriye konusunu çok yakinen takip ediyordum. Aslında o günler bana söylenmiş olsa Colani'nin bir gün Suriye'nin lideri olma ihtimalini yakın görmeme rağmen bu konuda bu kadar ciddi bir viral olacağımı düşünemezdim bu tweet'le ilgili. Ki zaten ben tweet'i hatırlamıyordum. Hatırlayan birisi öylesine alıp tekrar paylaşınca duyulmuş. Ama müsaade ederseniz şunu söyleyeyim. Yani 2015'ten bakıldığında ‘‘Colani acaba Suriye'ye lider olur mu olmaz mı?’’ diye bir tahmin yürütmek tabii ki mümkün değildi. Çünkü Suriye, liderler ve örgütler yaratan bir fabrikaydı 2014-2015'te. Bu örgütlerden birisi de hepimizin bildiği IŞİD oldu ve IŞİD 2015-2016 yılı itibarıyla, hatta 15 sonu 16 başı itibarıyla İngiltere'den daha büyük bir toprağı kontrol eden, Ürdün'den daha güçlü bir orduya sahip olan, hatta Suriye ve Irak ordularının birleşiminden daha güçlü bir orduya sahip olan bir İslam, bir hilafet devleti olarak kurulmuştu. Bu kadar lider fabrikası şeklinde lider enflasyonu olan bir ülkede kimin başa geçeceğini tahmin etmek birincisi zaten Esad'ın devrilmesine bağlıydı. Fakat 2015 bütün Suriye için ve özellikle Colani için bir dönüm noktası. Çünkü 2015'in Haziranı itibarıyla o zamanlar künyesiyle tanınan Ebu Muhammed el-Colani veya şimdiki ismiyle Ahmed eş-Şara, ilk defa ses kayıtlarını ve hatta yüzünün gösterilmediği, arkadan çekildiği röportajları vermeye başlamıştı ve o röportajlarda, Katar ve İngiltere medyalarına verdiği röportajlarda belli mesajlar veriyordu. Bu mesajlar da aslında daha teritoryal, daha Suriye merkezli bir projenin başına geçmeye çalıştığı, hatta bu proje ile ilgili belli görüşmeler yaptığı izlenimini uyandırıyordu. Ben de bunu bu yüzden yazdım. Şimdi El-Kaide bağlantısı zaten 2016 itibarıyla, hatta 15 sonu itibarıyla yavaş yavaş yok olmaya başladı. Zira Nusra'nın, yani Ebu Muhammed el-Colani'nin liderliğini yaptığı örgütün El-Kaide bağlantısı 2014'te başladı. 2014 öncesinde hatta Nisan 2013 öncesinde Nusra, IŞİD'e bağlı bir örgüttü. Irak İslam Devleti’nin o zamanlar isminde Şam yoktu. Şam, Suriye demek zaten, Levant demek. Irak İslam Devleti, Ebu Bekir el-Bağdadi'nin yöneticiliğini yaptığı örgüt, 2011 yılında Ebu Muhammed el-Colani'yi Suriye'ye, Suriye İç Savaşı'na destek olacak bir örgüt kurulması ve bu örgütün El-Kaide'nin Suriye kolu olarak çalışması göreviyle gönderdi. 2013'ün Nisan ayında, ki bu geçen 2 yıllık süre zarfında Nusra Cephesi El-Kaide ile hiçbir bağını, IŞİD'le hiçbir bağını kabul etmeyen, Halep'te merkezi olan bir örgüttü. 2013'te ise veya 13'e kadar geçen süre zarfında çok ciddi bir savaşçı gücü olduğunu, özellikle YPG ile ve Esad rejimi güçleriyle giriştiği savaşlarda öne geçmesiyle Suriye'de bir merkez hâline, bir cazibe merkezi hâline gelmesi durumu vardı, ki 2014'te özellikle zaten CIA'in eğit-donat birlikleri sahada yenilmeye ve dağılmaya başlayınca insanlarda da bu işin sonu cihatçı örgütlerin ılımlılaşmasıyla devam edecek ve onların liderliğinde bir Suriye devrimi olacak fikrini oluşturmuştu. 2013 yılında El-Kaide'nin lideri olan Molla Ömer öldü Nisan ayında. Şimdi Molla Ömer öldüğü zaman Ebu Bekir el-Bağdadi'nin Molla Ömer'e verdiği biat sonlanmış oldu. Çünkü İslami örgütlerde halifelere biat otomatik bir biçimde bir halifeden diğerine aktarılmaz. Bunu fırsat bilerek Ebu Bekir el-Bağdadi, Nusra'nın bir El-Kaide parçası olduğunu ve bu saatten sonra Irak İslam Devleti'nin de Suriye'ye geçerek Irak ve Şam İslam Devleti hâlini alacağını ve örgütün halifeliğini de Ebu Bekir el-Bağdadi'nin yapacağını söyleyerek yeni El-Kaide lideri olan Eymen ez-Zevahiri'ye biat etti. Fakat bu biatı ne El-Kaide kabul etti ne de zamanlaması doğruydu. Çünkü bu biattan çok kısa bir süre önce Colani kendisi her zamanki gibi hızlı bir hamle yaparak, çok zekice bir hamle yaparak Eymen ez-Zevahiri'ye kendisi biat bildirmişti ve Nusra'yı yeni bir örgüt olarak ortaya çıkarmıştı. Çok ayrıntıya girmezsek bundan sonra IŞİD ve Nusra ayrıldılar. IŞİD Halep'ten çıkarak o zamanlar parçalı bir yönetime sahip olan Rakka'ya geçti; yanında bütün şahinleri, özellikle Çeçen, Uygur gibi uluslararası militanları da yanına alarak Halep'ten Rakka'ya geçince Halep'teki El-Kaide birimleri aslında kendi içlerinde — tırnak içinde söylüyorum — görece ılımlılar hareketi hâline geldi. Yani radikal cihatçıların ılımlıları hâline geldi. Bu ılımlıların başında da Colani vardı. 2014-2015 yılında İdlib'in fethedilmesiyle beraber yeni bir örgüt kuruldu, "Şam'ı fethetme" yani "Suriye'yi fethetme örgütü" şeklinde. Bu noktaya gelene kadar Colani, El-Kaide ile olan bağını 1,5 yıl boyunca saklamadı. Yani Nusra'nın El-Kaide'nin bir parçası olduğunu 1,5 yıl saklamadı. Fakat yeni mesajlar vermeye başladı. Bunların içerisinde 2015 yılında verdiği mesajlarda kendisinin hiçbir zaman küresel cihada inanmadığı, aslında bütün amacının bir gün Suriye'ye dönüp Suriye'de Esad rejimini devirmek olduğunu, hatta ve hatta 2004-2005 yıllarında Irak'ta hapishanedeyken Suriye'de devrimin nasıl yapılacağına dair kitap bile yazdığını söyleyen bir konuma geldi. Fakat burada asıl belirleyici olan Colani’nin ılımlı bir — tırnak içinde söylüyorum tabii — cihat lideri olarak Suriye'nin başına geçebileceğine dair saiklerin oluşmasındaki en önemli etken, aslında 2014 ile 2016 arasında girilen "Esad rejimi nasıl giderse gitsin, yeter ki gitsin" paniğinin Colani'ye yeni imkanlar ve kapılar açması oldu.

Ruşen Çakır: Şimdi bu uzun girişin ardından günümüze gelelim. Ama günümüze gelmeden önce size şunu sormama izin verin. Kürtler denince bir şekilde İsrail'in adı da hep geçer. Siz de uzun süre İsrail'de çalışan araştırmacı birisisiniz ve şu anda da bir İsrail kurumunun ABD'deki temsilcisisiniz. Bunu en iyi siz bilirsiniz. Kürt meselesi ve İsrail deyince ne anlamalıyız? Yani Türkiye'de bu konuda çok sayıda teori var; komplo teorileri ya da sahici, bilemiyorum. Algıları da biliyorsunuz, gerçekleri de içinde yaşayan birisi olarak biliyorsunuz. Mesela İsrail'in gündeminde tarihsel olarak çok ciddi bir şekilde Kürt meselesi ve Kürtler var mıdır?
Ceng Sağnıç: Hayır yoktur. Bu yani çok net bir şekilde söyleyebileceğim, bu konuda çoğunlukla komplo teorileri dışında ciddi konuşmanın yeni yeni yapılmaya başladığı bir konu. İsrail'in gündeminde Kürt meselesi diye bir mesele yoktur. Olması da beklenemez; İsrail'in gündeminde Orta Doğu meselesi vardır. İsrail'in gündeminde Orta Doğu'daki gelişmelerin İsrail'in güvenliğine nasıl etki edeceği vardır. Kürtler de bu bölgedeki unsurlardan birisi olarak bu gelecek saiklerinin veya gelecek tasavvurlarının içerisinde yer alırlar İsrail'de. Ama İsrail'in böyle bir gündemi yoktur. İsrail'in Kürtlere devlet vermek, Kürtlerin otonomisini onlar için ele geçirmek veya Dürzilerle benzer gruplarla giriştiği ittifakların bir benzerini Kürtlerle yapmak gibi ne resmî bir politikası vardır ne de böyle bir genel kanı vardır. Ama İsrail'de bir Kürt sempatisi var mıdır? Evet. İsrail'de bütün bürokratlar, bütün devlet yetkilileri bir Kürt sempatisi beslerler ve bunun tarihsel bir anlamı vardır. Aynı şekilde Kürdistan'daki siyasi hareketler Irak'ta olsun, Suriye'de olsun, İran'da olsun, Türkiye'de olsun, İsrail'e karşı ya tarafsız ya da İsrail yanlısı belli fikirler taşırlar. Burada bunun neden böyle olduğu ve Orta Doğu'nun fikirsel izdüşümünde nereye düştüğü, bu dağılımda Kürtler ve İsrail'in aynı cephede mi yoksa farklı cephelerde mi olduğu tartışma konusu olabilecekken şunun altını çizmekte bir beis görmüyorum: İsrail ve Kürtler arasında bir ittifakın oluşabilmesi için koşullar yoktur. Bu ittifaklar Orta Doğu'da askeri ittifaklar şeklinde oluşmaya mecburdurlar. İsrail ve Kürtler arasında bir ortak sınır olmadığı için askeri ittifakları oluşturmak neredeyse mümkün değildir.
Ruşen Çakır: Peki burada şöyle bir önerme var biliyorsunuz ama; İsrail kendi güvenliği anlamında bölgede Arap olmayan gruplarla, halklarla her zaman ilişkiyi öncelemiştir. Vakti zamanında Türkiye ve Şah döneminde İran mesela bunun çarpıcı örnekleriydi ve bu bağlamda Kürtlerin dört ülkeye yayılmış olması ve bu dört ülkenin neredeyse hepsiyle İsrail'in bir sorunu var, yani en azından Netanyahu yönetiminin diyelim. Bu anlamda Kürtlerin o ülkeleri istikrarsızlaştırma potansiyelinin — bunu abartarak söylüyor olabilirim ama siz çok muhatap olmuşsunuzdur — İsrail'in iştahını kabarttığı önermesi...
Ceng Sağnıç: Bu bir noktaya kadar doğru denebilir ama bunun doğru denmesi için öncelikle İran için doğru olması gerekir örneğin. Türkiye'den önce İsrail'in asıl yoğunlaştığı ve askeri ve istihbari operasyonel çalışmalarını yönlendirdiği ülke İran ve İran'da da bir askeri Kürt gücü var. Böyle bir ittifak varsa eğer, böyle gizli bir istikrarsızlaştırma ittifakı varsa bu ittifakın öncelikle İran üzerinde olmasını bekleriz. Ben bununla ilgili de herhangi bir işaret görmüyorum işin açıkçası. Yine dediğim gibi burada Kürtlerin gereksinimleriyle İsrail'in gereksinimlerinin biraz farklı olması geliyor. İsrail'in Arap olmayan Müslüman devletlerle ve Müslüman toplumlarla istikrarlı bir ilişki kurarak kendi varlığının daha geniş kabul edilmesini sağlamak gibi bir siyaseti var. Bir kuşku yok bununla ilgili. Dediğiniz gibi Türkiye bunun için çok önemli bir aktördü. Şimdi Azerbaycan ve Kürtler var ama bu ilişkilerin bir bölgesel ittifak veya sınır değiştirici, oyun değiştirici bir bölgesel ittifak olduğunu söylemek için yeterli emare yok. Ne zaman vardı bu emareler? Bakın, 1979 İran devrimi öncesi vardı, Humeyni devrimi öncesi. Neden vardı? Çünkü İsrail İran'da çok güçlüydü. Mossad İran'da çok güçlüydü ve Kürtlerin İran Şahı'yla 1975'e kadar çok iyi biliyorsunuz bir askeri ittifakları vardı. Bu askeri ittifakın yarattığı coğrafi imkanlar sayesinde İsrail ve Kürdistan bölgesindeki KDP ve hatta YNK'nin bazı unsurlarının belli askeri ittifaklara girdiğini biliyoruz. Ama bu 1979 sonrası Humeyni rejiminin İsrail'le ilişkileri tamamen kesmesinden sonrasında bitmiş oldu. Burada şunun altını çizmeme izin verin: Kürtlerin İsrail'e karşı yükselen bir sempati beslemesinin arkasındaki nedenleri doğru okumak gerekiyor. Bununla beraber bu sempatinin de veya bu ‘‘dostluğun’’ da çok normal olduğunu fakat bölge devletlerini istikrarsızlaştırabilecek bir yapıya bürünmesi için coğrafi, lojistik gibi koşulları karşılamadığını hatırlatmak gerekir.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda tabii şimdi Suriye'de Halep'te yaşananlar ve ardından gelişen olayların Paris'teki Şam yönetimi ile İsrail'in anlaşmasının hemen akabinde olması Kürtlerde çok ciddi soru işareti yarattı. Yani bir anlamda — tırnak içinde söylüyorum — İsrail görmezden geldi. Çünkü Dürzilere olan Şam müdahalesinde İsrail müdahil olmuştu biliyorsunuz. Bayağı bir Savunma Bakanlığı’nı hatta Başkanlık Sarayı’nı bombaladığını hatırlıyorum. Yanılıyorsam düzeltin.
Ceng Sağnıç: Doğru. Başkanlık Sarayı'nın girişini ve Savunma Bakanlığı'nın giriş kapısını.

Ruşen Çakır: Evet. Benzer bir şeyi belki bekleyen Kürtler bunu göremediler ve bunu bir anlamda, hani kaba tabiriyle satışa getirilmek olarak düşünenler de oldu.
Ceng Sağnıç: Bu şeyde geçerli değil; yani karar yapıcı Kürtlerin arasında geçerli bir fikir değil. Ama karar yapıcıları eleştiren veya yorumlayan Kürtler arasında geçerli bir fikir. Karar yapıcı Kürtlerin böyle bir beklentisi olduğunu hiçbir zaman düşünmedim, düşünmüyorum da. Zira karar yapıcı Kürtlerin veya karar verici Kürt mekanizmalarının İsrail'le doğrudan veya dolaylı iletişimleri var ve böyle beklentilerin oluşması için herhangi bir işaret almadılar. Ben bunu birkaç defa başka yayınlarda da söylemiştim aslında ama İsrail'de bir söz vardır. Biliyorsunuz Şabat günleri Yahudiler çalışmazlar; yani cuma akşamı güneş battıktan cumartesi tekrar güneş batana kadar. Ama Mossad çalışmak zorundadır o 24 saat içerisinde. Bir esprisi vardır bununla ilgili, derler ki: "Şabat gününde yani cumartesi günleri Mossad'ı Dürziler çalıştırır." Çünkü hakikaten Dürziler İsrail'le güvenlik bürokrasisinde ve İsrail'in içinde çok aktif yer almış, rolleri olan, yerleri olan bir toplumdur. Bu toplumun Suriye'de akrabaları yoktur, bu toplumun kendisi Suriyelidir. Yani Karmel'de, Hayfa'da yaşayan bir Dürzi veya Golan'da yaşayan bir Dürzinin birinci kuzeni, amcası, dayısı Süveyda'dadır veya Dera'dadır veya Şam'dadır. O yüzden İsrail'in Dürzilerle ilgili giriştiği stratejik çerçeveye Kürtlerle ilgili de girişeceğini düşünmek – ki ben başından beri bunu anlatmaya çalıştım – oldukça yanıltıcı olur. Böyle bir niyeti yoktur. İkincisi bakın, Kürtlere askeri veya hava desteği vermesi için İsrail uçaklarının ortalama — tabii ki SDG'nin bir önceki sınırlarını düşünerek söylüyorum bunu — 600 km kadar uçması ve Türkiye'nin radar sahasına girmesi gerekir. Böyle bir risk alınacak bir risk değildir. Yani bir devlet tarafından böyle bir riskin alınmasını beklemek de doğru olmaz. Şunu söyleyeyim, dediğiniz şey doğru. Halep saldırısı, İsrail ve Suriye Paris'te ABD garantörlüğünde bir anlaşma imzaladıktan bir gün sonra başladı. Bu bir tesadüf değil. Yani sizin yaşadığınız endişeyi veya sizin altını çizdiğiniz endişeyi Şara ve ekibi de yaşıyorlardı ve "İsrail acaba Şam'a saldırmak gibi bir işe girişir mi?" endişeleri vardı. Fakat İsrail ve Suriye arasında bir saldırmasızlık anlaşması imzalandıktan sonra bu endişelerine bir mahal kalmadı. Ama bunu İsrail'in Kürtleri Paris'teki masada sattığına dair yorumlamak da yanlış olur. Şunu söyleyeyim; İsrail tarafında çok ciddi eksiklikler olduğunu söylememde bir beis yok. İsrail tarafı Kürtler arasında oluşturdukları beklentileri regüle etmediler. Aslında etmeleri gerekirdi. Ama Kürt tarafında da İsrail'den geliştirilen beklentileri regüle etmeyen ve bunu bir başarı reçetesi olarak sunmaya çalışan taraflar oldu. Aslında bunun yansımalarını yaşıyoruz. Çok değil bir hafta önce İsrail'den bir yetkiliyle yaptığım telefon görüşmesinde bana çok şaşırarak "Böyle bir beklenti nereden çıktı ki?" diye sordu. Bu yani cevaplanması zor bir soru. Çünkü Kürt milliyetçiliğinin yapısal imkansızlıklarından dolayı böyle beklentileri oluşturması çok kolay, çok hızlı.

Ruşen Çakır: Peki İsrail'le ilgili son bir soru sorayım. En azından şimdilik son bir soru. Sonra Amerika Birleşik Devletleri'ne geçelim. Çünkü esas Suriye olayında söz konusu olan ABD'nin tavrı oldu. Ama şunu sorayım. Siz de eminim okumuşsunuzdur, Abdullah Öcalan'ın görüşme notları, ilk aylardaki görüşme notları sızdı biliyorsunuz birkaç görüşmenin ve ben onların hepsini okudum. Oralarda böyle bir şey gibi, hatta kelime sayıyorsunuz biliyorsunuz arayarak falan, sürekli bir İsrail muhabbeti var Öcalan'da. Gelenlere soruyor, onlardan bir şeyler alıyor falan. Bunları nasıl karşılıyorsunuz? Yani Öcalan'ın şöyle bir şeyi var: "İsrail ve İran Kürtleri kullanmak istiyor. Ben tercihimi Ankara'dan yana yaptım" diye özetlenebilecek bir perspektifi var. Hayal mi görüyor, yoksa bu söylediklerinin bir karşılığı var mı?
Ceng Sağnıç: Hayal gördüğünü düşünmüyorum. Bakın 1994'te PKK'nın aldığı yenilgiden bu yana Abdullah Öcalan'ın belirlediği bir strateji var. O da Türkiye'ye, Türkiye'nin Sevr sendromundan takıntılarını hatırlatarak Kürtlerin önemini veya PKK hareketinin veya Kürt hareketinin fonksiyonel önemini artırmak diye bir taktiği var ve bu taktiği her defasında farklı farklı önermelerle aslında öne sürüyor. Bunu bir süre Yunanistan önermesi olarak öne sürdü; Kürtler ve Yunanistan'ın yapacağı bir ittifakın Türkiye'nin sonunu getirebileceğini. Bir süre özellikle 1999-2003 arasında ABD'nin Orta Doğu'ya yapacağı müdahalelerin konuşulduğu günlerde bu ittifakın Türkiye'yi bölebileceğini, Türkiye'yi zora sokabileceğini, ABD ile Kürtler arasındaki bir olası ittifaktan bahsediyordu. Zaman zaman İran'la ilgili bunu söyledi, zaman zaman da şimdi de gündem olan İsrail olduğu için bunu söylüyor. Ben Öcalan'ın bunu söylerken aslında Türk yetkililer ve Türk tarafında müzakerelere daha motive bir ortam yaratmaya çalıştığını düşünüyorum. Bunu aslında biraz bir havuç, bir sopa şeklinde gösterdiğini; yani böylesi bir ittifakla ilgili ortada kesin bir done olmadığı için, böyle bir işaret olmadığı için Öcalan'ın da böyle işaretleri, bu tür bir datayı elinde tuttuğunu düşünmek mümkün değil. Bu bir taktik. Bu bir müzakere yöntemi. Bu müzakere yönteminde Abdullah Öcalan, Türkiye'ye farklı farklı yabancı düşmanları — tırnak içinde — göstererek kendi Kürtleriyle yapacağı ittifakın bu düşmanları engelleyebileceğini izah etmeye, söylemeye çalışıyor ve bu düşmanları da — yine tırnak içinde söylüyorum — zaman zaman değiştiriyor. Kimi zaman Yunanistan oluyor, kimi zaman Güney Kıbrıs oluyor, kimi zaman Barzani hareketi oluyor, Talabani hareketi olduğu dahi oldu geçmişte, kimi zaman İran oluyor. Bu son süreçte de özellikle 7 Ekim 2023 sonrası İsrail'in Orta Doğu'da proaktif bir siyasetle beraber bölgeyi dizayn etme ile ilgili çabaların olmasıyla birlikte bu konu biraz daha İsrail'e kaydı diyebiliriz.

Ruşen Çakır: Peki o zaman ABD'ye geçelim ve direkt sorayım. Hadi İsrail satmadı, Amerika da mı satmadı Kürtleri Suriye'de? Çünkü Suriye'de SDG'nin en büyük destekçisi ABD'ydi. Batı diyoruz ama esas olarak ABD'ydi, CENTCOM'du ve desteği çekti Tom Barrack. Net bir şekilde çekti değil mi? Yanılıyor muyum?
Ceng Sağnıç: Yok yok, çok net şekilde çekti. Yani ABD'nin, Beyaz Saray'ın, Trump yönetiminin dünyaya bakışı SDG'nin kurulduğu ve desteklendiği dönemin bakışı değil. İsterseniz bu bakışı açarız. Aynı zamanda Suriye'deki koşullar da SDG'nin kurulduğu ve desteklendiği koşullar değil artık. Artık yeni bir devlet yönetimi var Suriye'de. Bu da ABD'nin politikasında beklenen değişimlerin, özellikle SDG kısmıyla ilintili olarak ama SDG ile bitmeyen Özgür Suriye Ordusu, Golan Tepeleri ve Irak-Suriye ilişkileri dahil olmak üzere birçok konuda Suriye ile olan perspektifinin değişmesi demek. Kürtlerin bunu bir satış olarak görmesini çok olağan karşılarım. Sonuçta Kürtlerin mukim oldukları Suriye Kürdistan'ı dışında kalan her bir köy ve kasaba ve şehri — buna Rakka, Deyrizor, Tabka, Şeddadi her taraf dahil olmak üzere — bunları Kürtler ABD'nin talebi ve bazen şantajıyla ele geçirdiler. Yani ABD koalisyonu SDG'ye "Siz Deyrizor'u almazsanız biz Ahmed Carba'yı getiririz" diye şantaj yapıyordu. Ahmed Carba, Özgür Suriye Ordusu'nun eski komutanlarından. Bu tür baskıları aslında Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki peşmerge güçleri de görmüştü; ben o zamanlar oradaydım. 2004-2005'te ABD'li yetkililer peşmergeye o zamanlar El-Kaide'nin en büyük merkezlerinden olan Anbar vilayetini almaları için çok ağır baskı yapıyorlardı. Binlerce peşmergenin Ramadi'ye, Felluce'ye gönderilmesini istiyorlardı. Benzer bir talebi SDG'den yaptılar ve bu talebin arkasında durmadılar. Burada Kürtlerin hayal kırıklığına uğramış olmaları çok aşikâr ve çok normal. Kürtler Arapların, yani daha doğrusu Arap şehri olan büyük şehirlerden, Rakka, Deyrizor ve bölgesinden zaten çekileceklerdi; bununla ilgili bir kuşku yok. Kürtlerin de buraları ilelebet kontrol etmek gibi bir projeleri yoktu. Olmadığı için zaten bu kadar hızlı çekildiler oralardan, bir hazırlık yapmamışlardı. Fakat bu çekilme müzakereyle olabilirdi. Bu çekilme barışçıl bir biçimde; bu çekilme ne Şara yönetiminin prestijini bu kadar zedeleyecek bir şekilde ne de Kürt tarafının bu kadar güçsüzleşeceği bir şekilde olmayabilirdi. Fakat ABD burada çok keskin bir dönüş yaptığı için Kürtler geride kaldılar. Unutmamak lazım ki ABD çok büyük bir gemi. Büyük gemiler az manevra yaparlar ama manevra yapınca da büyük manevra yaparlar.

Ruşen Çakır: Peki şunu sorabilir miyim? Bu Suriye'de yaşananlardan sonra genel olarak Kürtlerde Öcalan'ın kredisinin azalıp Mesud Barzani'nin kredisinin arttığı yolunda birtakım değerlendirmeler var, ki şahsen ben de benzer düşüncedeyim. Katılıyor musunuz siz de?
Ceng Sağnıç: Şöyle, Abdullah Öcalan Kürtlerin tek lideri değil. Abdullah Öcalan işlevsel olarak liderlik fonksiyonunu yürütebilecek bir özgürlük statüsünde de değil zaten. Burada Abdullah Öcalan'ı nasıl tanımladığımızla ilgili bir durum var. Abdullah Öcalan çok etkili bir Kürt siyasetçi, çok etkili bir Kürt lider ama tek başına Kürtlerle ilgili kararları artık Türkiye'de de vermiyor, bölgede de vermiyor ve kendi hareketinin içerisinde çok ciddi ağırlık merkezleri var. Aynı şekilde artık pan-Kürt söyleminin de iç içe geçmesiyle beraber bu teknolojilerle ve bölgesel gelişmelerle beraber Irak Kürdistan bölgesinin hem Türkiye'de hem Suriye'de, belki gelecekte İran'daki Kürtlerle ilgili söylediği sözlerde, söyleyebileceklerinin sınırlarında ciddi bir genişleme var. Ben bu önermeye katılmakla beraber Abdullah Öcalan'ın barış sürecinin veya çözüm sürecinin rolünün azalacağına veya biteceğine dair bir kaygı taşımıyorum. Aksine Suriye'de yaşanmış çok aciliyeti olan ve çok rahatsız edici gelişmelere rağmen Türkiye'deki çözüm sürecinde tarafların çok temkinli davranmasını çok olgunca buluyorum ve çok gerekli buluyorum. Bu da Abdullah Öcalan'ın rolünün çok hızlı bir şekilde yok olmayacağını gösteriyor. Ama Kürtler bir aşiret değiller artık. Kürtler bir örgütün veya bir liderin sultası altında değiller artık. Kürt siyaseti çok dinamik ve bu dinamizmin işaretlerini görüyoruz. Ama bir noktada da şaşırtıcı oluyor çünkü Kürtlerin çoğunlukla tek adam sultalarıyla yönetildiğine dair bir belirleme var. Bu sulta Irak Kürdistan'ında değiştiği gibi, Suriye'de değiştiği gibi Türkiye'de de değişiyor diye düşünmekteyim. Dikkat ederseniz Suriye'de ağırlık merkezi Mazlum Abdi ve İlham Ahmed etrafında tamamıyla yoğunlaşmış durumda. Diğer aktörlerin isteseler de veya Öcalan'dan veya Kandil'den alacakları desteğe rağmen bu ağırlık merkezini egale etmeleri mümkün değil. Benzer şeylerin Türkiye için de geçerli olduğunu düşünüyorum. Fakat KDP yani Irak Kürdistan Demokrat Partisi ve Barzani Türkiye'deki siyasete müdahale edebilecek veya Kürtlerin siyasi tercihlerine müdahale edebilecek bir yapı geliştirirler mi? Hayır. Böyle bir şey KDP'nin kodlarına ters bir durum bu. Yani Irak KDP'sinin en önemli özelliği, kurtuluşu ve siyasi başarıyı Irak Kürdistan Bölgesi’nde 1975 sınırları artı tartışmalı bölgeler dışına çıkmayarak siyaset izleyen bir yapı. Bu yapının Türkiye'de ve Suriye'de siyaseti yönlendirebilecek bir yapılanmaya gidecek altyapısı zaten yok. Bu bir ayıp da değil; böyle bir niyetleri yok. Etkilerinin olması, zaman zaman bu tür panik butonlarına basarak süreçte yer almaları beklenirken Türkiye Kürt siyasi hareketinin üzerinde bir kontrol kurmalarını beklemek doğru olmaz.

Ruşen Çakır: Peki şunu sormak istiyorum, yavaş yavaş toparlayalım. Siz son günlerde, görüyorum sosyal medyada, birtakım "Kürt milliyetçisi" diye tabir edebileceğim kişilerle bir tartışmadasınız ve o da bağımsız Kürdistan meselesi. Şimdi şöyle bir akıl yürütme yapabiliriz: Kürtler yaşadıkları dört ülkede de azınlıktalar ve oralardan kopmaları ya da birleştirerek —bir zamanlar vardı biliyorsunuz, dört parçayı birleştiren bağımsız birleşik Kürdistan— bütün bunların tek tek de olsa birleşik de olsa olabilmesi için her şeyden önce kendi güçlerine ek olarak uluslararası desteğe ve konjonktüre ihtiyaçları var. An itibarıyla Suriye örneği böyle bir konjonktürün ve desteğin olmadığını gösterdi. Önümüzde Kürtlerin Türkiye'de, Suriye'de, Irak'ta ve belki görüşmeler başlanacak deniyor ama diyelim ki İran'da; Kürtler için en ideal çözüm sizce nedir?
Ceng Sağnıç: Bu zaman zaman değişir. Yani hangi dönemde ve hangi ülkeden bahsettiğimizle ilgili bir reçete konuşmak gerekir. Suriye'nin 2009-2010 dönemi ile ilgili sunacağınız reçeteyle 2026 döneminde sunacağınız çözüm reçetesi hâliyle farklı olacaktır. Aynı şekilde Irak Kürdistan Bölgesi’nin petrol gelirlerini kaybettiği veya Irak bütçesinden gelirini kaybettiği 2014 öncesiyle 2014 sonrası çözüm projeleri farklı olacaktır. Bakın, devlet dediğiniz şey tarihte çok nadiren ortaya çıkan bir elementtir. Yani topu topu bugün 198 tane ve tarihte modern devlet olarak da sayabileceğiniz 200 küsur defa ortaya çıkmış bir durumun Kürtler için sadece bir tercih olduğunu söylemek, yani Kürtlerin sadece devlet kurmayı tercih ederek devlet kurabileceklerini iddia etmek entelektüel bir bakış olamaz. Özellikle Kürt meselesi gibi dünyanın en sofistike, en çok aktörlü konularından birinin sadece Kürtlerin öz kaynakları ve öz tercihleriyle veya daha iyi yönetişim becerileri geliştirerek kotarabilecekleri bir proje olduğunu düşünmek yanlış. Kürtler, sizin de dediğiniz gibi, hiçbir Kürt hareketi kendi muarız olduğu devletin gücüne yaklaşamıyor dahi. Hatta Kürt hareketlerinin toplam gücü bu muarız devletlerin bir tanesinin gücüne dahi erişemiyor. Bu devletsiz toplumlar için çok normal bir şey. Yani Kürtler gibi bu modern çağın veya son ulus devlet döneminin paysızlarının böylesi bir teknolojik ve askeri ekonomik gelişmişlikten mahrum kalmış olması, en azından kolektif ve ulusal olarak, bu çok yadırganacak bir durum değil. Kürt meselesinin çözümü Kürtlerin yaşadıkları ülkeler ve çevrelerindeki devletlerle kazan-kazan ilişkileri kurmasına bağlı. Kürt meselesi, Kürt sorunu bir antagonizma ile, bir çatışma süreciyle çözülebilmekten çok uzak bir mesele artık. Bunun sayısız nedeni var. Kürtlerin kazandığı dönemlere bakarsanız, yani Kürtlerin talep ettikleri yerinden yönetim, kendi kendini yönetmek, self-determinasyonun belli seviyeleri gibi kazanımlarına baktığınız zaman bu dönemlerin Kürtlerin çevreleriyle girdikleri kazan-kazan ilişkileri ve uluslararası konjonktöre veya siyasete uyum sağladıkları dönemlere tekabül eder. Tabii ki bunu başarmak Kürtlerin tek başına elde edebileceği bir şey değil. Yani Kürtlerin Suudi Arabistan'la veya Katar'la veya İsrail'le kazan-kazan ilişkilerine girebilmeleri tek başlarına halledebilecekleri bir hedef değil. Ama bu dönemleri gözleyebilmek gerekiyor. Sorunuza dönersek, elbette ki dört parça tarihsel Kürdistan'ın farklı farklı gelişmişlik ve siyasi ilerleme süreçleri var. Irak Kürdistan'ı için elbette ki bir bağımsızlık ileride çok daha yüksek bir ihtimal. Ama örneğin Türkiye için bunu konuşurken biraz daha temkinli, frene basarak konuşmak gerek veya Suriye veya İran'la ilgili konuşurken dediğim gibi bunun çözümü devlet de olsa, otonomi de olsa, self-determinasyon da olsa, herhangi bir şekilde entegrasyon hatta ve hatta gönüllü asimilasyon dahi olsa bunların kazan-kazan biçimlerinde, iki tarafın da kazandığı, Kürtlerin de kazandığı ve çevrelerindeki ilişkide oldukları toplumların ve devletlerin de kazandıkları bir projeler zinciri olması gerekiyor. Bu birincisi. İkincisi de, şunu çok kısa söyleyeyim izninizle: Amerika Birleşik Devletleri ve başını çektiği Batı koalisyonunun dünyayla ilgili bir algısı var. Kürtlerin bu algıyı parçalayan, bu algının dışında kalmış marjinal siyasetlerden uzak durması gerekiyor. Bu algının başında ulus devletlerin parçalanmaması, ulus devletlerin güçlendirilmesi, hatta ve hatta — ben buna katılıyorum demiyorum, bu bir algı — devam eden Orta Doğu'daki sorunların çözümünün ulus devletler arasında yapılacak yeni ittifaklar olduğunu, yeni konsorsiyumlar olduğunu söyleyen bir Beyaz Saray stratejisi var. Bu strateji şimdilik, en azından uzunca bir süre devlet dışı aktörlerle fazla bir biçimde iletişime veya ortaklığa girme noktasında değil. Kürtlerle ilgili mevzu; Kürtlere henüz bu projelerin veya bu perspektifte bir yer verilemediği, bulunamadığı. Yani ABD ne Kürtleri tamamen dışlayabiliyor ve bütün bu yeni gelişen sürecin dışına itebiliyor. Çünkü Kürtlerle neredeyse 35 yıllık bir geçmişi var ve çok ciddi ağır baskı altında kalıyor bundan dolayı. Ama Kürtleri işte bu yeni dönemde, yani Gazze ve Körfez'de gelişen yeni ittifaklarda da bir yere oturtamıyor. Burada Kürtlerin bir iletişim stratejisi geliştirerek bu projede nereye oturabileceklerini dünyaya anlatmaları gerek.

Ruşen Çakır: Evet, isterseniz burada toparlayalım. İlk kez sizinle bir yayın yapıyoruz ama çok bereketli bir yayın oldu. Birçok şeyden konuştuk. Nasıl kapatmak isterseniz bu ilk yayını?
Ceng Sağnıç: Bilmiyorum. Yani dediğim gibi ben Kürtlerin başarısız olduklarını düşünmüyorum. Kürtlerin Suriye'de yenildiklerini düşünmüyorum. Suriye'de statükoyu en azından koruyabilecekleri kadar korumuş olmalarının değeri çok fazla. Bu statüko korunamayabilirdi. Yani Suriye'de her şey çok farklı olabilirdi. Suriye'de çatışmalar Kürtlerin merkez konumunda oldukları Amude, Kamışlı gibi yerlere varabilir ve Türk topçularının da desteğiyle hiç istenmeyen şeyler yaşanabilirdi. Bu Türkiye'deki süreci çok derinden etkilerdi. Bu Kürtlerin kendi içlerindeki siyasi dinamiği geri getiremeyecekleri kadar ciddi etkileyebilirdi. Bunların olmamış olması ve statükonun en azından — özellikle Orta Doğu'da devlet dışı aktörlerin birkaç gün içinde saf dışı kaldıkları, bakın Güney Yemen'deki Aden merkezli Güney Yemen Geçici Konseyi'nin bir günde tasfiye edildiği bir dönemdeki bu konsey en az SDG kadar güçlü bir konseydi ve 10 yıldır savaşıyordu — bir günde tasfiye edildiği bir dönemde Kürtlerin Suriye'de bu kadar demografik dezavantajlarına rağmen otonomilerinin bir kısmını koruyabilmiş olmaları çok ciddi bir mesafe. Bu mesafenin üzerine yeni şeyler ekleyebilmek için zamanın Kürtlerin yanında olmasını sağlamak gerek. Zamanın Kürtlerin yanında olmasını sağlamak için de zamana şans vermek gerek.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Ceng Bey. Sağ olun.
Ceng Sağnıç: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Evet, Jerusalem Center (Kudüs Merkezi) ABD Direktörü Ceng Sağnıç'la Batı ile Kürtlerin ilişkisini, özel olarak İsrail ve ABD'nin Suriye'den hareketle ama tüm bölgedeki Kürtlerle ilişkisini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
08.02.2026 Öcalan’ın sarsılan liderliğini onarma çabaları
08.02.2026 Erdoğan İslamcı mı?
07.02.2026 Mansur Yavaş neden gündemde değil?
06.02.2026 Epstein skandalı ve Noam Chomsky’nin yarattığı hayal kırıklığı
05.02.2026 “Büyük medya” krizdeymiş!
04.02.2026 Murat Aksoy ile söyleşi: CHP’nin Kürt sorunuyla imtihanı
04.02.2026 Çözüm sürecinde sil baştan
04.02.2026 Yüksel Genç ile söyleşi: Suriye’de yaşananlar Kürtlerin çözüm sürecine bakışını nasıl etkiledi?
04.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: Bahçeli ne diyor, Erdoğan ne yapıyor?
03.02.2026 Abdullah Öcalan’a açık mektup ve 20 soru
08.02.2026 Öcalan’ın sarsılan liderliğini onarma çabaları
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı