Bir hayal kırıklığı: Dindar nesil

04.04.2018 medyascope.tv

4 Nisan 2016’da medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler! Bir süredir Türkiye’de bir tartışma var. Biz Medyascope olarak da başından beri bu tartışmayı yakından takip ediyoruz. Burada özellikle dindar ailelerin yeni kuşaklarının, gençlerinin dinden uzaklaşması meselesi üzerine bir yayın yapmıştım Ekim ayının sonunda — “Din elden gidiyor” diye. Orada bundan bahsettim, hatırlıyorum, bu konuyu ele almıştım; ama onun öncesinde siyasal İslam’ın iflası üzerine, Türkiye’deki başarısızlığı ve krizi üzerine yaptığım yayınlarda da sürekli bir şeyin altını çizmeye çalışıyordum.
O da benim bilgilerime ve gözlemlerime göre, bugün dindar olacağı varsayılan gençlik içerisinde üç akımın, üç eğilimin öne çıktığını düşünüyorum — bunu uzun zamandır dile getiriyorum. Birincisi; daha radikal, cihadcı-Selefi gruplara yönelme, bu bir gerçek –yani IŞİD, El Kaide gibi yapılara yönelme– ama son dönemdeki operasyonlarla beraber, örgütsel olarak bu daha zorlaşmışa benziyor, ama bu yöneliş var. Bir diğer yöneliş, daha az olmakla birlikte, daha sol bir İslamcılığa yönelme, sol bir İslamî anlayışa yönelme, daha muhalif bir İslamî anlayışa yönelme; ama bir diğer daha öne çıkan, en çok öne çıkan husus da seküler bir yaşam tarzına yönelme. Buna aslında seküler de denilebilir ya da eski kullanılan tabiriyle “lâdinî” bir hayat anlayışı, yani dine mesafeli, dine uzak, dini gündelik hayatını kontrol edip düzenleyen bir olay olarak görmeme, olgu olarak görmeme anlayışı.

Deizme yöneliş
Şu son günlerde giderek bir tartışma yaşanıyor. Eğer Türkiye’de medya gerçekten özgür olsaydı bu tartışma çok daha yoğun yaşanırdı; ama bu haliyle bile siyasî iktidarı rahatsız ettiği belli olan bu husus yine de bayağı tartışılıyor, ele alınıyor, yorumlar yapılıyor. Peş peşe gelen yazılar var, ama en çarpıcılarından birisi burada New York’taki akademisyen, sosyolog Mücahit Bilici’yle yaptığımız yayındı diye tahmin ediyorum. Orada Mücahit Bilici’nin söyledikleri çok önemliydi ve bayağı da bir tartışma çıkarttı ; kendisini çok sert eleştirenler oldu, ama kendisine hak verenlerin de sayısının hatırı sayılır ölçüde yüksek olduğunu gördük. Mücahit ne diyordu? “Gençlerde deizme doğru bir yöneliş var.” Deizm, kabaca, bir Tanrı’nın varlığına inanmak ama bu dünyanın her şeyini belirlemek istemediğini, yani böyle kuralları olan bir din dayatmadığı düşüncesi; yani dini olmayan bir Tanrı, Allah inancı olarak özetlenebilir. Hatta ateizme de kayanlar olduğu söyleniyor; bu konuda Prof. İhsan Fazlıoğlu’nun muhafazakâr bir topluluğa yaptığı konuşmada bunu gördük. Başörtülü öğrencilerinin, üniversitede ayrı ayrı zamanlarda kendisini ziyaret eden 17 tane öğrencinin, kendilerini ateist olarak tanımladıklarını söylemişti, bu da çok ciddi bir tartışmayı yaratmıştı.

Film tersine döndü
Şimdi biraz geriye gidelim: Benim gazeteciliğe başladığım yıllarda –1985 Mayıs ayında başlamıştım–, Nokta dergisinde çalışıyordum ve o tarihlerde biz Nokta dergisinde kalabalık bir ekiple bir hususu ele almıştık ; bu da İslamî hareketin yükselişi hususuydu ve çok çarpıcı bir kapak yapmıştık “Dinci gençlik”, “Dinci gençlikte patlama” — içerideki başlık öyleydi. Nokta’nın bu kapağı, Nokta’nın en çok satan kapaklarından birisi olmuştu. Ayşenur Arslan’ın yönetimindeki bir ekipti bu. Bu ekibin içerisinde ben de vardım ; şu anda Sabah gazetesinde uzun zamandır yazan Mahmut Övür de vardı, başka başka arkadaşlar da vardı, kalabalık bir ekiptik. Ve biz bu değerlendirmeyi Nokta’da yaptığımız zaman, seküler kesimlerden yadırgandık, eleştirildik. Onlar abarttığımızı söylediler, böyle bir şeyin olmadığını söylediler ve bizim bu tür yayınlarla –kendi tabirleriyle– gericilerin ya da irticaın ekmeğine yağ sürdüğümüzü söylediler. Halbuki böyle bir şey yoktu. 1985’te yaptığımız bu kapağın ne kadar gerçekçi olduğu zamanla ortaya çıktı.
Şimdi aradan geçen 30 yılı aşkın bir sürede film tersine dönmüş durumda ve şu anda da tam tersi bir şekilde dinden uzaklaşma, özellikle gençlikte dinden uzaklaşma, yani lâdinî bir gençlik söz konusu, dine mesafeli bir gençlik söz konusu ve buna da tabii ki dindar çevreler çok ciddi bir şekilde itiraz ediyorlar, bunun abartıldığını söylüyorlar, bunun bir algı operasyonu olduğunu söyleyen profesörler var. Bu algı operasyonu lafını da biliyorsunuz artık her önüne gelen hoşlanmadığı her şeyde, hoşlanmadığı gerçekler karşısına çıkartıldığında hep bu lafa sığınırlar, algı operasyonu yapılması, hatta algı yapılması… ama İslamî camianın içerisinden bu konunun hiç de böyle bir algı operasyonu olmadığı, bir realite olduğu üzerine de ciddi şeyler çıkıyor.
Örneğin Gerçek Hayat dergisinde bu konuda çok ilginç bir dosya hazırlandı, başlık : “Anne Ben Deist Oldum”. Bu olayın ne derece ciddi olduğu, birtakım kişilerle görüşülerek, dindar ailelerle görüşülerek kapsamlı bir şekilde ele alınmış ; ama içerisinde bu deizm meselesinin ve ateizm meselesinin Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerinin sonucu olduğunu ileri sürenler de var. Böyle bir şeyin olması mümkün değil; hani misyonerlerin birtakım gençleri Hıristiyan yapmasını anlarız da, misyonerlerin –hele orada söylendiği gibi– önce gençleri uyuşturucuya alıştırıp sonra onları deist yaptığı gibi şeyler çok anlamsız komplo teorileri. Misyonerler tabii ki var, hep vardı, yarın da olacak, onların etkisinde olanlar da hep olacak; ama biz çok daha farklı bir olgudan bahsediyoruz.

Dindar nesil derken
Bu olgu gerçekten artık Türkiye’deki dindar çevrelerin yaşadığı, gördüğü, rahatsız olduğu ve değiştiremediği, dönüştüremediği bir şey. Mesela bugün Karar gazetesinde Elif Çakır bunu çok net bir şekilde yazmış, bu olguyu doğrulayarak ve bunun artık umutsuz vaka olduğunu söyleyerek — yazıdan o anlaşılıyor. Halbuki Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’ye bir dindar ve kindar nesil vaat etmişti.
Dindar nesil vaadinde temel husus şuydu: Zaten dindar olanlar dindar, bunlara ek olarak dine mesafeli olan ailelerinin çocuklarının da dindarlaştırılması gibi bir iddiayla ortaya çıktı ve İmam-Hatip liselerinin sayısının artırılması, müfredatın iyice dinîleştirilmesi ve birçok kurumun önleri açılırken, dine mesafeli birçok kurumun önlerinin kapatılması, üniversitelerden atılanlar vs. yerlerine önleri açılanlar, acayip kıyafetlerle ortaya çıkan rektörler vs.. Bütün bunlar, var olan dindar olan gençliğin üzerine yeni gençleri katma amacıyla yapılan, devlet eliyle, yukarıdan aşağıya İslamîleştirme diye literatürde geçen bir perspektife sahip AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan. Ama şu anda görüyoruz ki, değil yeni gençleri dindarlaştırmak; zaten dindar olan ya da dindar ortamlarda, atmosferlerde büyümüş olan gençlerin dinle ilişkisini bile kontrol edemiyorlar ve onların ellerinden bir sabun gibi kaymasını, kaçıp gitmesini bile engelleyemiyorlar.

Baskılar ters tepiyor
Bütün bu yatırımlara, bütün bu medyanın propagandalarına, eğitim kurumlarının bütün bu baskılarına rağmen neden böyle olmuyor? Çok basit: Baskılardan dolayı olmuyor. İnsanlar kendi hallerine bırakıldığı zaman, pekâlâ barışık bir şekilde yaşayabilecekleri birtakım değerlerle, kendilerine o değerler dayatıldığı zaman –özellikle gençler– mesafeli, eleştirel olabiliyorlar. Şu anda yaşanan olayla bir sürecin başında olduğumuzu düşünüyorum. Henüz çok net görünmüyor; ancak bu gidişle, Türkiye’de AKP iktidarı bu icraatıyla, bu söylemiyle –militarist, milliyetçi, yasakçı söylemiyle–, hamaset üzerine kurulu söylemiyle, küresel bakmak yerine tamamen o kendi deyimleriyle “yerli ve milli” perspektifle, bu yasakçı ve adalet duygusundan iyice uzaklaşmış, demokrasiden iyice uzaklaşmış, temel hak ve özgürlükler konusunda sicili her geçen gün daha da kötüleşen bir yönetim anlayışıyla, gençleri peşlerinden sürüklemelerinin mümkün olacağını düşünmüyorum. Buradan muhalif, muhalif olmasa bile itiraz eden, itiraz etmese bile razı olmayan, peşinden gitmeyen gençler çıkacaktır.
Biz 70’li yıllarda solcu olduğumuzda, solun içerisinde çok sayıda –solcu argümanla söyleyecek olursak burjuva, küçük ya da orta burjuva hatta kimi zaman da büyük burjuva ailelerinden– çocuklar vardı, vardık ve bunların büyük bir kısmı kendi yaşadığımız ortamlarda duyduğumuz rahatsızlığın bir sonucuydu, buna bir tepkiydi. Şu anda da bu dindar olduğu söylenen atmosferlerde aslında din hep geri planda… Yani din nedir? Her şeyden önce İslamcılık üzerinde ilk çalışmaya başladığım andan itibaren İslamcılığın en önemli iddiasının ahirete yönelik siyaset olduğu söylenirdi ; yani bu dünya nimetleri yerine öbür dünyayı, Allah’ın rızasını kazanmak, kendini O’nun gözünde iyi bir kul olarak göstermek olarak tarif edilirdi. Ama şu anda gördüğümüz kadarıyla, bu dünyaya o kadar yoğunlaşmış durumdalar ki, İslamcıların ve şu anda Türkiye’de iktidarı elinde tutan kesimlerin –değişik kademelerde, milletvekili, bakan, bürokrat ya da polis şefi ya da şu ya da bu ya da cemaat lideri, yöneticisi, vakıf yöneticisi gibi insanların– dünyeviliği her şeyin önüne koyduklarını ve İslam’ın, dinin bir anlamda onlar için bir enstrümana dönüşmüş olduğunu görüyoruz ; dolayısıyla buna kuşak farkından da gelen tepkilerin olması son derece doğal.

Genç kuşakların devletin dayatmalarını reddetmesi her halükârda iyidir
Buradan geriye dönüş olur mu? Kolay kolay olabileceğini sanmıyorum ; çünkü gençlerin beklentisi olan derinlik, cazibe, kültürel ya da başka hususlarda, sanat olsun, kültür olsun başka konularda, siyasî iktidarın ve onunla beraber hareket edenlerin sunabileceği çok fazla bir şey yok. Türkiye’de bir süredir düşünce hayatında yaşanan, kültür-sanat hayatında devlet eliyle yaşanan çölleştirme operasyonunda insanların, gençlerin özellikle bu dindarlıktan, dinden uzaklaşmaları… İllaki deist, ateist olmaları gerekmiyor; sorulduğu zaman kendilerini Müslüman olarak görebilirler; ancak onun dayatmalarına, onun bir devlet eliyle çizilmek istenen prototipine uygun hareket etmek istemeyenlerin sayısının her geçen gün arttığını söyleyebiliriz.
Bu aslında sadece bugünün bir olgusu değil, geçmişte çok ilginç bir olay hatırlıyorum : Bir İslamcı şahsiyeti ofisinde ziyaret etmiştim; yıllar önce 80’li yılların sonlarına doğru. Kendisi anti-modernist görüşleriyle dikkat çeken birisiydi ve sohbetimizin bir yerinde o sırada içeriye bir çalışan geldi ve ona bir şey gösterdi. Olay şu: Eve gelen telefon faturası çok yüksek gelmiş ve orada işyerinde çalışan birisine itiraz etmesi için o telefon faturasını vermiş, ya da aslını araştırması için. O tarihlerde internet falan olmadığı tarihler; ama alo-bilgi servisleri vardı ve buralardan birtakım numaralar aranıp para karşılığı –yüksek de paraydı– kimi insanlar fal baktırıyordu, kimi insanlar değişik konularda danışma yapıyordu, ama en çok gözde olanlar fallardı, bir de cinsel içerikli birtakım hatlardı. Orada gelen kişi kendisine çok sayıda faturanın şişik olmasının nedeninin evden yapılan alo-fal –ya da adı neyse o tarihte–, oralara yapılan aramalar olduğunu söylemişti ve olay orada aydınlanmıştı.
Yani bu insanlar ne kadar anti-modernist olursa olsunlar, evde çocukların özellikle –hele şimdi, o tarihteki alo-bilgi hatları çok sınırlıydı–, şu anda yaşanan internet ortamında, cep telefonu ortamında, gençleri, çocukları bir kalıba sokabilmek mümkün değil ve o anlamda devletin müdahalesiyle de olacak iş değil; tam tersine, devletin müdahalesi insanların, gençlerin tepkisini çok daha yükseltiyor. Dolayısıyla dindar nesil beklentisi, hayali ya da hedefinin, şu anda net bir şekilde, bariz bir hayal kırıklığı olduğunu görüyoruz.
Bu iyi midir, kötü müdür? Sonuç olarak devlet eliyle dayatılmak istenilen şeylerin genç kuşaklar tarafından reddedilmesi bence her zaman her halükârda iyidir. Bu dayattığınız şey din olur, bir ideoloji olur, başka bir hayat tarzı olur. Bu işler ancak devletin olabildiğince özgürlükçü, yasaklardan uzak, dayatmacılıktan uzak bir çoğulcu demokratik bir tutum takınmasıyla normalleşir; ama bu haliyle, Türkiye’yi yönetenler bu perspektifle giderse, Türkiye’nin öteden beri meşhur olan muhafazakâr geleneğine, dindar geleneğine çok ciddi bir şekilde darbe indirmeye devam edecekler anlamına geliyor. Bu da kendi bilecekleri iş diyelim, noktayı koyalım.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
13.12.2018 CHP-İYİ Parti işbirliği yerel seçimleri nasıl etkiler?
12.12.2018 Transatlantik: Fırat'ın doğusuna operasyon, Trump'ın zor günleri, Brexit'te durum ve Sarı Yelekliler
11.12.2018 HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli ile söyleşi: Yerel seçimlere doğru HDP
11.12.2018 Murat Özçelik kitabını anlatıyor: “Oyun Kuruculuktan Oyun Bozuculuğa”
10.12.2018 “FETÖ’ye dahil olmamakla birlikte bilerek, isteyerek yardım etmek” ne demek?
08.12.2018 Transatlantik: ABD ara seçimleri, Sessions’ın istifası & İran’a yaptırımlar ve Türkiye
07.12.2018 Burası Türkiye: Farklı ve iyi olan cezasız kalmıyor
06.12.2018 Çözüm Süreci’nin hesabı soruluyor
05.12.2018 Siyaset neden heyecan vermiyor?
04.12.2018 FETÖ operasyonları neden bitmiyor? Hanefi Avcı ile söyleşi
13.12.2018 CHP-İYİ Parti işbirliği yerel seçimleri nasıl etkiler?
23.06.2018 Turkey's Troubles Continue as Elections Loom
15.08.2016 Un reportage du 28 décembre 1986 – les Fethullahçı, le groupe religieux qui a réussi à infiltrer l’armée
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
31.03.2015 Die Staatskrise und ihre möglichen Auswirkungen auf den Lösungsprozess
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı