Behlül Özkan ile söyleşi: Menderes, İnönü, Demirel, Özal: Dış politikada özerklik tarihi

28.09.2026 medyascope.tv

28 Eylül 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Özyeğin Üniversitesi’nden Doç. Dr. Behlül Özkan’la birlikteyiz. Kendisi Soli Özel’le birlikte çok önemli bir makale kaleme aldılar. Ama Soli maalesef katılamıyor, biz Behlül’le konuşacağız. International Politics adlı bir bilimsel dergide yayınlandı. Şimdi uzun başlığını okumak istemiyorum ama stratejik özerklik kavramı üzerine ve bunun Cumhuriyet tarihinde nasıl hayata geçirildiği üzerine bir makale. Bugün daha çok stratejik özerklik Erdoğan yönetimine atfedilen bir şey; ancak Behlül ve Soli’nin makalesini okuduğumuz zaman çok önemli ayrıntılar da var. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde değişik iktidarların, sadece bir tür değil, CHP’nin de, Demokrat Parti’nin de, Adalet Partisi’nin de stratejik özerklik konusunda çok hassas olduklarını görüyoruz, değil mi Behlül? Ama önce şunu sorayım: İzleyicilerimize bir özetle, stratejik özerklik derken ne kastediyoruz?  
​Behlül Özkan: Stratejik özerkliği aslında ilk kullanan Charles de Gaulle, 1950’lerde kullanıyor. Hani bu uluslararası ilişkileri takip edenler bilir, Fransız lider ve asker kökenli. O zaten daha sonra Fransa’yı da NATO’nun askeri kanadından çıkaracaktı. O, Amerika’nın hakimiyetindeki, hegemonyasındaki Batı ittifakında Fransa’ya büyük güçlerden bağımsız şekilde kendi milli çıkarlarını korumak için alan açma hedefi; stratejik özerklik. Yani bir ittifak içindeyseniz — bu ittifak içindeki genelde büyük güçlerle ittifak içindeki ülkeler için geçerli — dış politikalarında büyük güçlerin hegemonyasına karşı kendilerine dış politika, uluslararası ilişkilerde alan açma mücadelesi olarak tanımlayabiliriz bunu.  
​
Ruşen Çakır: Yani böyle "bütün yumurtaları tek sepete koymamak" diyebilir miyiz?  
​Behlül Özkan: Evet, bütün yumurtaları tek sepete koymamak. Uluslararası ilişkilerde tek bir ittifaka fazla yatmamak. Bu bağlantısızlık olarak anlaşılmamalı, çünkü Soğuk Savaş döneminde “bağlantısızlar” diye ayrı bir hareket var; içinde Yugoslavya’nın, bir dönem Endonezya’nın da olduğu, Hindistan’ın olduğu. Bu bağlantısız hareketi olarak, bağlantısız dış politika olarak anlaşılmamalı. Bu, ittifak içinde kendine alan açma ve milli çıkarlarını koruma; diğer kamptaki süper güçle dirsek teması kurma ve aslında şöyle de tanımlayabiliriz: İki süper güç arasında alan açarak ikisinden de taviz koparmak.  

Ruşen Çakır: Bu tabii Soğuk Savaş dönemine ve Türkiye’nin tercihini NATO’dan ve Batı’dan yana yapmış olduğu döneme denk geliyor büyük ölçüde. Bir ittifakın içindesiniz ve sizin makalenizde Türkiye’nin bir Batı bloku üyesi olmakla birlikte Doğu blokuyla değişik, kimileri stratejik bile denebilecek ilişkiler kurabildiğini... Ama öncesinde istersen kısa bir, biraz öncesine gidelim: II. Dünya Savaşı’nda İsmet İnönü’nün Türkiye’yi savaşa sokmaması da, yani şimdi sizin burada ele aldığınız ittifak üyesi olup diğer tarafla da ilişki kurmak olarak özetleniyor, ama bu da dış politikada çok çarpıcı bir olay değil mi?  
​Behlül Özkan: Tabii, yani II. Dünya Savaşı sırasında, II. Dünya Savaşı’na girmeden önce 1939’un mayıs ayından itibaren Türkiye İngiltere ve sonra Fransa’yla – ki Hatay’ın ilhakı da o sayede gerçekleşmişti – ittifak ilişkisi içine giriyor. Yani o Atatürk döneminin bağlantısız dış politikasını sona erdiriyor Mayıs 1939’da ve İngiltere ve Fransa’yla ittifak içine giriyor. Ama o ittifakın gerekliliği neticesinde Fransa çok ciddi gerileyip savaşı kaybettiği için Türkiye’nin müttefikler yanında savaşa girmesi mevzusu olunca İsmet İnönü bunu Türkiye’nin milli çıkarlarına uygun bulmayarak Türkiye’yi savaş dışında tutabiliyor II. Dünya Savaşı’nda. Bu da aslında bir anlamda bu bizim makalede anlattığımız politikanın öncülü olarak tanımlanabilir. Ama stratejik özerklik kavramı 2011’de, yani Türkiye’de ve uluslararası ilişkiler literatüründe de 2010’lu yıllarda tekrar gündeme geldi. Evet, bunu 1950’de Charles de Gaulle kullandı ama çok fazla uluslararası ilişkilerde kullanılmadı bu kavram. Türkiye’de 2011’den itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dış politikasını tanımlamak için çok sayıda makale çıktı. Yani o makalelerin de genel iddiası şu: "Türkiye Soğuk Savaş döneminde bir uydu devletti, Batı’ya çok yatıktı, Batı’ya çok yakındı, dolayısıyla kendine alan açamadı; ama bakın, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarında dış politika giderek özerk bir alan kazandı ve dolayısıyla Türkiye’nin dış politikası daha farklı bir kulvara, kendisine alan açan bir kulvara yöneldi" iddiası var burada. Tabii bu makalelerde, mesela Ziya Öniş Hoca, ki bizim alanın önemli akademisyenlerinden bir tanesidir, mesela onların makalesinde diyor ki: "Soğuk Savaş döneminde Türkiye’nin Sovyetler Birliği ilişkisi son derece sınırlıydı. Yani dolayısıyla bakın, Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde Rusya ile ne kadar ilişkiler gelişti! Bu, Soğuk Savaş döneminde sınırlıydı. Bu bağlamda Türkiye kendine bir özerklik alanı tanımladı" diyor. Ama bence bu bakış açısı hatalı.  

Ruşen Çakır: Zaten yayının başlığına da bunu çıkartmayı düşünüyorum; stratejik özerklik AKP’ye, Erdoğan yönetimine atfedilen bir husus olmakla beraber siz bu araştırmanızda bunun çok öncesinde yapıldığını ve çok kutuplu bir dünyada yapıldığını söylüyorsunuz. Şimdi demin Ziya Hoca’ya gönderme yaptın, yazısına, hani “Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ilişkisi kısıtlıydı” diye; ama sizin bu araştırmanızda Sovyetler Birliği’nin dışında, mesela o çok çarpıcı: Doğu Almanya ile ticaretinin çok yüksek hacimli olduğu, hatta Batı Almanya’nın bundan rahatsız olduğu...  
​Behlül Özkan: Evet, evet. O çok önemli, bence altını çizmek lazım. 1964 Johnson Mektubu Türk dış politikasında bir kırılma olarak algılanır; yani Türkiye’nin, işte meşhur İsmet İnönü’nün "Yeni bir dünya kurulur, biz de orada yerimizi alırız" çıkışı ve 1964 sonrasında Türkiye’nin Batı’ya 45 sonrasındaki çok yatık dış politikasından daha ortaya gelme çabası olarak algılanır bu. Ben bunu 10 sene geriye çekiyorum, 1954’e geri çekiyorum. Bunun nedenini anlatacağım, ama buraya geçmeden önce Adalet ve Kalkınma Partisi’nin döneminde dış politikayı özellikle son 15 senede stratejik özerklik değil, "stratejik sıkışmışlık" olarak tanımlıyoruz biz makalede, yani Türkiye’nin sıkışmışlığı olarak tanımlıyoruz. Ben bunu Halil Akıncı’ya sordum. Halil Akıncı Moskova’da 1970’li yıllarda bulunmuş bir diplomat, daha sonra Türkiye’nin Moskova büyükelçiliğini yaptı, Rusça biliyor. Ve dedim ki onunla sohbetimizde — kendisine de buradan selam gönderelim — dedim ki: "Türkiye Batı’nın sadık bir müttefiki miydi?" diye sordum. Yani çünkü stratejik özerklik konusunu ele alan akademisyenler Türkiye’nin bir uydu olduğunu, kendine alan açamadığını ve Batı’nın sadık ve monşerler; bu AKP’li akademisyenler ve gazeteciler tarafından da kullanılır, aşağılamak için, "Bunlar Batı’ya Türkiye’yi tutsak ettiler" gibi. Dedim ki: "Türkiye Batı’nın sadık müttefiki miydi?" Halil Bey şunu dedi: "Ne münasebet, biz köpek miyiz?" dedi. "Yani ancak köpekler sadık olur, biz kendi çıkarlarımızı korumaya uğraştık Soğuk Savaş döneminde de." Dolayısıyla Türkiye Batı’nın sadık bir müttefiki değil de kendi çıkarlarını korumak için Batı ittifakı içinde kaldı ve çoğu zaman da kendine çok çarpıcı bir şekilde alan açtı. Şimdi bunun ilk aslında denemeleri, sondaj çalışmasının yapıldığı yıl 1953-54 gibi. Bu da rastlantı değil, çünkü 1945 sonrasında Türkiye Batı İttifakı içinde Sovyetler Birliği’ne karşı bir cephe ülkesi olarak konumlanıyor. Yani NATO içinde Sovyetler Birliği’ne — Norveç’in çok kısa bir sınırı var Kuzey Kutbu’nda ama — hem Varşova Paktı’na, Bulgaristan’a hem Sovyetler Birliği’ne kara sınırı olan tek ülke. Dolayısıyla III. Dünya Savaşı çıkması halinde ilk işgal edilecek, Batı İttifakı’nın ilk feda edeceği ülkelerden bir cephe ülkesi olarak... Bu bağlamıyla da Türkiye bir tarım ülkesi olarak konumlandırılıyor Batı İttifakı içinde, yani "Size sanayi yatırımları yapmayalım, çünkü zaten işgal edileceksiniz." Hatta ilk bu 1950’li, 40’ların sonundaki Amerikan stratejilerinde Türkiye’nin bir savaş halinde sadece İskenderun bölgesine çekilmesi, yani bütün karayı terk edip, Trakya’yı, Anadolu’yu, sadece Adana-İskenderun bölgesi... Yani o da Süveyş Kanalı’nı koruyabilmek için böyle bir stratejisi var Amerika’nın. Ve tabii bunun neticesi, yani bu Menderes dönemi çalışılırken Menderes’in özellikle 54 sonrasında dış ticaret açığının ve cari açığın hızla büyüdüğü ve bunun Türkiye ekonomisini krize, enflasyona ve devalüasyona yol açtığını biliyoruz. Menderes tabii sonuçta akıllı bir siyasetçi ve diyor ki Amerikalılara ve Batılı müttefiklerine: "Bize daha fazla kredi vermeniz lazım." Onlar da bir noktadan sonra "Hayır, sizin dış ticaret açığınız var, kendi başınızın çaresine bakın" dediklerinde... Ve orada çarpıcı da bir durum var: Batı Almanya Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı ve 45 sonrasında Türk tütününü çok satın alıyorlar, çünkü Almanlarda para yok, savaş yorgunu, ancak Türk tütünü alabiliyorlar. Fakat zenginleşmeye başladıkça Türk tütününü bırakıp Amerikan tütünü içmeye başlıyorlar ve dolayısıyla Türkiye en büyük ihraç malzemesini kaybetmiş oluyor. Şunu hiç unutmayalım: Menderes bir toprak ağası ve dolayısıyla tarımdan gelen paranın farkında ve bunu korumak için 1953-54 yılında Doğu Almanya’yla sondaj yapmaya başlıyor ticaret yapabilmek için. Ve bunun için Doğu Berlin’e bir heyet gönderiyor. İçlerinde de gönderdiği kişilerden bir tanesi, tanıyabilirsin belki, Nazım Sadıkoğlu, Rizeli bir armatör, tüccar. Diğeri de Mümtaz Kavalcıoğlu, o da bir tütün eksperi. Yani o da çok önemli. Fındık ve tütün satmak, kuru meyve satmak amacıyla Doğu Almanların kapısını çalıyorlar. Doğu Almanlardan gelişmiş makine ürünleri, kimya ürünleri satın alacağız ve oraya tarım ürünleri satacağız. Ve 1954 yılında çok önemli bir konuşması var seçim arifesinde, Ordu’da diyor ki: "Dünya Bankası bize vermediği kredileri cebinde tutsun. Kafamızda çok ülke var bizimle pazarlık yapan ve bunlardan biri de, o zamanın tabiriyle, Şarki Almanya" diyor. Ve Doğu Almanya ile ticaret ilişkileri başlıyor 54’te. 55’te Ortaköy’de köprünün ayağının altında bir villa kiralıyor Doğu Almanlar ve içeride 30 kişi çalışmaya başlıyor, 30 diplomat. Türkiye tanımadığı bir ülkeyle ikili ilişkilerini geliştiriyor. 3 yıl içinde dış ticareti Doğu Almanya’nın %8’e yükseliyor. Ve bu Batı Almanlar, tabii Batı Almanya Doğu Almanya’yı Sovyet işgal bölgesi olarak tanıdığı için bir bağımsız devlet olarak görmüyorlar, Batı Almanlar havaya zıplıyorlar: "Ne oluyor Türkiye? Biz Türkiye’yi mi kaybediyoruz?" diye. Ve bunu pazarlık konusu yaparak Doğu Almanya’dan yüklü bir kredi çekiyor Menderes. Daha Demirel dönemini de anlatacağım ama bu zaten Türkiye’nin istisnai bir arayışı değil, Yunanistan’da da benzer bir arayış var, Almanya’da da ve Almanya’daki adı bunun Ostpolitik, yani Doğu’yla ilişkileri geliştirme; Willy Brandt’ın meşhur 60’ların ikinci yarısı. Ama Türkiye bunu Batı ittifakı içinde ilk başlatan devletlerden bir tanesi. Ve Yunanlı bir yazar, Stergiou ‘‘Yunanistan’ın Doğu politikası’’, Ostpolitik'i yani Yunanistan’ın bu açılımı üzerine yazdığı bir kitapta diyor ki: "Türkiye bunu Yunanistan’dan çok daha başarılı bir şekilde uyguladı." Çünkü 1955-79 yılları arasında Türkiye, Sovyetler Birliği’nden ciddi yatırım ve kredi alıyor. Yani şöyle söyleyeyim: Türkiye’nin aldığı kredi miktarı Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’da Mısır, Suriye, Irak gibi müttefiklerine verdiğinin yarısı kadar! Yani bir NATO üyesi ülke olarak Sovyetler Birliği’nden çok yüksek miktarda kredi alıyorlar ve bu 80’li yıllarda akademik literatüre giriyor ama nedense ilginçtir Türkiye’deki akademi bunu görmezden geliyor. 

Ruşen Çakır: Ve tabii şöyle bir şey var, solcu birisi olarak, Menderes’in, Demirel’in, hadi İnönü bir yere kadar ama Menderes’in, Demirel’in ABD’yi dengelemek için Sovyetlerle iş yaptığı şeyi solda çok fazla konuşulan bir şey değildir. Ama mesela siz şey örnekleri de veriyorsunuz, ki onların hepsi doğru, Sovyetler Birliği’nin desteğiyle, yardımıyla yapılan fabrikalar, değil mi?  
​Behlül Özkan: Evet, evet. Tabii, mesela bunun ilk örneği, 1950’nin sonunda sürekli kapısını çalıyorlar Amerika’nın, Belçika’nın ve İngiltere’nin. Ya biz bir cam fabrikası açmak istiyoruz, çünkü apartmanlara cam bile dışarıdan ithal ediliyor, dış ticaret açığını azaltmak için. Ve kesinlikle Amerikalılar, Belçikalılar ve İngilizler vermiyorlar cam teknolojisini. Son çare olarak Sovyetlerin kapısını çalıyor Menderes. Ve Nikita Ryzhov, çok önemli bir Sovyet büyükelçisi Türkiye’de, 1930’lu yıllarda da Türkiye’deki Sovyet tekstil fabrikalarının açılmasında burada bulunmuş, Türkiye’yi çok iyi biliyor. O zamanın Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras. Tevfik Rüştü Aras, Fatin Rüştü Zorlu’nun kayınpederi ve 1950’lerin sonunda İş Bankası’nın yönetim kurulu üyesi, yani Rusları çok iyi biliyor ve Ruslarla anlaşma yapılıyor. Çayırova Cam Fabrikası İş Bankası iştirakiyle açılıyor, hatta buradan mühendisler ve teknik ekip gönderiliyor eğitime.  
​
Ruşen Çakır: Ben bunun mesela Sovyet yapımı olduğunu bilmezdim. Gitmişliğim de var, bir arkadaşın babası, ortaokuldayken orada kalmışlığımız da var. Ama ben onun hiç mesela Sovyet yapımı olduğunu bilmezdim. Söylenmiyordu yani.  
​Behlül Özkan: Evet, Milli İstihbarat Teşkilatı o zaman MAH, bütün Sovyetlere gidecekleri teker teker kontrol ediyor, yani ‘‘bunlar ajan olmasın, başımıza sorun çıkmasın’’ diye. Ve 62 yılında o cam fabrikası, Sovyet teknolojisiyle yapılan cam fabrikası OECD içinde en ucuz maliyetli camı üretip Amerika’ya ihraç ediyorlar! Ya müthiş bir sanayi yatırım başarısı. Ve bu, dediğin gibi, şimdi tabii Türkiye’de akademi, her yerde akademi solun ağırlıkta olduğu bir alan için Menderes genelde sol akademide Amerika’nın uşağı, işte Amerika’ya çok yakın, kendine alan açmayan; keza Demirel de öyle görüldüğü için ve bunlar da, bu sağ liderler de "Ya biz Sovyetlerle ilişkimizi çok geliştirdik, bakın ne büyük başarı" diyemedikleri için kendi kamuoylarına, ne onlar bunu bir başarı öyküsü olarak yansıtabiliyorlar ne bizdeki akademi bir başarı öyküsü olarak analiz edebiliyor. 

Ruşen Çakır: Peki burada şunu merak ediyorum. NATO, Gladio, şu bu, yani çok ciddi istihbaratları var, şu var, bu var ve o Soğuk Savaş dönemini yaşamış birisi olarak biliyorum, çok sertti birçok şey. Yani şimdi stratejik özerklik kavramı bu anlamda çok değer kazanıyor, hatta belki biraz daha vurgulu olsa; çünkü öyle bir dönemde Türkiye gibi kritik bir ülkenin bu ilişkileri geliştirebiliyor olması, yani ABD’ye rağmen, şuna buna rağmen, mucizevi bir şey.  
​Behlül Özkan: Müthiş bir başarı. Burada özellikle Demirel’in hakkını teslim etmek lazım dış politikada. 1965 seçimlerinden önce biliyorsun Meclis’te değildi, başbakan yardımcısı olarak yer aldı kısa dönem bir hükümette. Orada Gromıko’yla bir görüşmesi var. Ki aslında bu Sovyetler Birliği ile yakınlaşmayı, daha doğrusu Batı ittifakına karşı alan açmayı ilk başlatan Menderes, arkasından İnönü ve Feridun Cemal Erkin de aynı politikayı izliyor. Hatta 1959 yılında Eisenhower’ın aralık ayında bir ziyareti var, Türkiye’ye ilk gelen ABD başkanı. Eisenhower’ın ziyaretinden bir hafta önce Fatin Rüştü Zorlu 20 kişilik bir Sovyet heyetini büyükelçiyle birlikte Dışişleri Bakanlığı’na davet ediyor yemeğe, akşam yemeğine. Bütün kulisler Ankara’da şok geçiriyorlar: "Ne konuşuyorlar bunlar?" diye. Eisenhower geliyor, gidiyor. Sonrasında Alman büyükelçisi Zorlu’nun yanına gidiyor, ilk sorduğu soru şu: "Eisenhower’la ne konuştunuz?" değil, "Ryzhov’la ne yapıyorsunuz? Siz Sovyetlerle neyin peşindesiniz?" diyor. Ve işte bu sanayi yatırımlarını artırmak istiyorlar ve Sovyetlerin tek bir isteği var: "NATO’dan çıkın, Amerikan füzelerini —Küba krizinde bela olacak— Amerikan Jupiter füzelerini ülkeden gönderin" diye. Bu NATO’dan çıkma isteği, "NATO’dan çıkın, biz size daha çok para verelim." Ve bizimkiler, Türk tarafı hep diyor ki: "Bizim NATO’yla, Batı’yla olan ilişkilerimiz sizinle pazarlık konusu değil, bunu bir kenara yazın." Ve bunu Kruşçev 62-63 gibi Türk heyetine söylüyor: "Tamam, NATO içinde kalın, biz NATO’dan çıkmanızı şart koşmuyoruz, bizimle ilişkileri geliştirmenizin yolu NATO değil, biz sizi bu halinizle kabul ediyoruz" deyince ilişkiler müthiş bir ivme kazanıyor. Ve 65’te işte Gromıko ile görüşmesinde Demirel diyor ki: "Geçmişi bir kenara bırakalım, biz geleceğe bakalım ve biz sizinle ilişkilerimizi geliştirmek istiyoruz." Ve iktidara gelir gelmez, 65 seçimlerinden bir ay sonra yaptığı ilk iş, Amerika’nın Türkiye’den kalkan, Sovyetler Birliği’ne karşı istihbarat uçuşlarına son vermek. Bakın bu o kadar kritik bir hamle ki, Sovyetler için o kadar değerli ki ama Batı ittifakı için ciddi bir sorun da yaratabilir. Bunu açıklayamıyor bile basına, böyle arada bir 5-6 ay sonra ufak bir yerde geçiyor bir haberde, 10-12 sene sonra artık telaffuz ediliyor. "Ben iktidara gelir gelmez bu uçuşları yasakladım, çünkü Türkiye’nin dış politikası kimseye ipotekli değildir" diyor. Ve işte o 67 meşhur gezisi, hatta 67’de Bakü’ye de gidiyor ve ilginçtir, KGB’nin başında da Haydar Aliyev var, onların ikisi oradan tanışıyorlar. Demirel’e müthiş bir sevgi gösterisi yapılıyor Bakü’de kendisine. Ve 67’de Demirel gibi içeride anti-komünist müthiş bir sol karşıtı siyasetçi, Sovyetler Birliği’nden müthiş sanayi yatırımlarıyla geliyor: Seydişehir Alüminyum Fabrikası, Artvin’deki kereste fabrikası —şimdi yıkıldı, belki görmüşsündür Artvin’de o aşağıda derenin oradaki— Bandırma Gübre Fabrikası, Aliağa Petrokimya Tesisleri, İskenderun Demir Çelik Fabrikası. Müthiş! Bunlar çok ciddi ağır sanayi yatırımları.  
​
Ruşen Çakır: Bir şeyi soracağım; Demirel diyoruz da, tekrar bir Menderes’e bir gönderme yapalım. Menderes 27 Mayıs olmasaydı Rusya’ya gidecekti gibi, Sovyet Rusya...  
​Behlül Özkan: Doğru.  

Ruşen Çakır: Yani şimdi onu okuyan insan "27 Mayıs o yüzden yapıldı" gibi bir sonuca varabilir. Öyle değil herhalde.  
Behlül Özkan: Bu çokça speküle edilen bir konu, ben bunu Yetkin Report’ta da yazmıştım tafsilatlı bir şekilde. Menderes bu gezisini müttefiklerine duyurmuyor ama o dönem detant dönemi, yani 1959’un Eylül’ünde Kruşçev zaten Amerika’ya gitmiş. İki süper güç arasında bir yakınlaşma var. Ve Menderes o geziyle... Ben Alman arşivlerine, Amerikan arşivlerine baktım, hatta CIA belgeleri de var, Alman arşivlerinde de hep şu söyleniyor; Menderes Sovyetler Birliği ile ilişkileri Batı’ya bir alternatif, NATO’dan çıkmak, bağlantısız bir çizgiye geçmek için kullanmıyor. Üç tane sebebi var: Sovyetlerden yatırım almak, Batı ile olan ilişkilerinde Sovyetleri bir pazarlık konusu kullanmak, en önemlisi seçimler yaklaşıyor, hem Eisenhower’la hem Kruşçev’le el sıkışan dünya lideri olarak kendini seçmene sunmak.  
​
Ruşen Çakır: Bunu bir yerden biliyorum.  
Behlül Özkan: Evet. 

Ruşen Çakır: O zaman Türkiye’ye gelelim. Şimdi dedin ki, "Erdoğan dönemi stratejik özerklik olarak söyleniyor ama biz böyle düşünmüyoruz" dedin. Ama resmî söylem hep böyle, yani hem Avrasya ile ilişkiler, hem Çin’le ilişkiler, hem ABD ile ilişkiler; mesela savaşan iki tarafla, Ukrayna’yla Rusya’yla aynı anda ilişki kurabilmek, Ukrayna’ya drone satmak ama aynı zamanda barış görüşmelerini Türkiye’de yapmak, şu bu. Ve böyle bir şey var. Yani NATO da çok güçlü ama S-400’leri almış; şimdi her ne kadar elinden çıkartmak istiyorsa da, mesela S-400’leri alması bayağı büyük bir olaydı, öyle değil mi? 
​Behlül Özkan: Şimdi şöyle, S-400’leri... Bu, Türkiye’nin son dönemdeki dış politikasına dair stratejik özerklik kavramı, tıpkı "komşularla sıfır sorun", "değerli yalnızlık", "merkez ülke" gibi retorik anlamda kullanılan ancak analitik bir zemine oturmayan bir kavram. Evet, S-400’leri alıyorsunuz ama aktive edemiyorsunuz, F-35 projesinden çıkarılıyorsunuz. Dolayısıyla sizi bir özerkliğe değil, bir sıkışmışlığa itiyor. Daha 2-3 gün önce Lavrov’la olan görüşmede, yani tam sıkışmışlığın bence çok güzel bir ifadesi: "Türkiye bunu satacaksa bizden onay almalı." Yani Türkiye Soğuk Savaş’ta büyük güçlerden taviz koparan bir ülkeyken şimdi büyük güçlere taviz veren, bu sıkışmışlıktan çıkabilmek için taviz veren bir konuma gelmiş durumda. Mesela bu bölge ülkeleriyle olan ilişkisinde de geçerli; yani "Kardeşim Esad; diktatör, Esad", “Biz Esad’la görüşeceğiz; Esad'ı deviriyoruz.” Suudi Arabistan’da Kaşıkçı krizinde işte yani Washington Post’ta görüş yazıları yazacak kadar Suudi Arabistan’la kafa kafaya, Birleşik Arap Emirlikleri’yle çarpışacaksınız diplomatik anlamda, ama sonra Mekke İttifakı altında bir askeri ittifak içine gireceksiniz. Sisi, diktatör Sisi’den yine... İşte çok ciddi zikzaklar; otonom bir alan, özerk bir alan açmaktan çok sıkışmışlıktan çıkma arayışı olarak tanımlıyoruz biz. Ve işte mesela demin Demirel’i söylüyordum, 1967’de Demirel geliyor, bu kadar anti-komünist bir siyasetçi ama dış politikada ciddi Sovyet yatırımları başlıyor. Havalimanında hemen soruyorlar, diyorlar ki: "Siz bu kadar anti-komünistsiniz, yani nasıl oluyor bu?" "Biz Rusya’da komünizme karşı değiliz, Türkiye’de komünizmi istemiyoruz" diyor. 

Ruşen Çakır: Çok güzel ya!  
Behlül Özkan: Müthiş bir Demirel bakışı. Ve çoğu da çok çarpıcı yani. Bu Türkiye’nin Soğuk Savaş dönemi dış politikası, özellikle Demirel’in, öyle ince dokunuyor ki bu dış politika... Mesela Sovyetler diyorlar ki: "Ya siz tarım ülkesisiniz, biz size bir traktör fabrikası açalım." Şimdi hep yapılan yatırımlar ağır sanayi yatırımları: petrokimya tesisi, alüminyum tesisi, işte demir çelik tesisleri. Traktör meselesine uzak, mesafeli bakıyorlar. Çünkü sebebi: Komünist malı bir tüketim maddesinin nihai tüketiciye ulaşmasını istemiyorlar. Yani bu komünist malı, bir Sovyet malı bir traktör köylüye ulaşırsa, "Ya bu da ne kadar iyiymiş, hani bak komünistler de iyi mal yapıyor" gibi bir algı, komünizme dair olumlu bir algının oluşmasını da istemiyorlar. Ve tabii yani bunun dış politikada en ciddi kullanıldığı alan yine 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında. Çünkü orada bir Amerikan ambargosu var. Yani burada bence çarpıcı olan Soğuk Savaş’a dair, deminden beri anlattığımız Menderes, İnönü, Demirel, keza Özal... Ki mesela İhsan Sabri Çağlayangil diyor ki: "Ben sürekli paşayla, İnönü’yle Dışişleri Bakanı olarak düzenli olarak gider izahat verirdim. Yani şöyle oluyor, böyle oluyor." Muhalefet tabii o zaman bugünkü gibi değil, hani muhalefet iktidar ilişkileri. Diyor ki, “Bana hep Amerika ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkileri sorardı. Ya ben işte anlatıyorum, Mısır’la şunu yaptık. Hep durdurur: ‘Amerika ile Sovyetler Birliği...’ Ya bir gün dedim ki: ‘Paşam, sen bunları niye soruyorsun bana sürekli?’ O da dedi ki bana: ‘Ya bu süper güçler savaş halinde olunca kötü ama anlaşırlarsa bu kabak bizim başımıza da patlar, yani anlaşmaları da çünkü o zaman dünyayı nüfus bölgelerine bölecekler, bizim özerklik arayışımıza darbe vuracak bu’” diye. Ama tabii en çarpıcı dönem yine 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında. Çünkü orada bir Amerikan askeri ambargosu var ve bunun partilerüstü bir politika olduğunu vurgulamak için şu örneği vereyim: 76 yılında Kenan Evren Genelkurmay II. Başkanı olarak Moskova’ya gidiyor ve Ruslarla helikopter pazarlığı yapıyorlar. Alınır mıydı, alınmaz mıydı? Ama  —yani ben Alman ve İngiliz arşivlerinde gördüm— Batılı diplomatlar yine zıplıyorlar: "Ne oluyor? Türkiye’nin ilk defa bir Genelkurmay ikinci başkanı Rusya’ya gitti." Bir diplomat var orada İngiliz arşivlerinde, Türk diplomat İngiliz diplomata, meslektaşına diyor: "Vallahi Amerikalılar bizim halının altında ne işler çevirdiğimizi bilseler hayret ederler" diyor. Ki bu pazarlıklar sonucunda 78 yılında Amerikan ambargosunu kaldırtıyorlar Türkiye’ye karşı. 

Ruşen Çakır: Peki burada şunu merak ediyorum, tabii birinci konumuz Türkiye’nin kendi çıkarlarını düşünmesi falan ama mesela Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği ne kazanıyor diye soracağım. Şimdi NATO’dan çıkma dayatmasından vazgeçiyorlar ama şöyle mi düşünüyorlar: "Ya Türkiye bizimle bu kadar şey yaparken NATO üyesi olsa da bize karşı hasmane tavır almaz."  
Behlül Özkan: Tam bu, istedikleri bu Türkiye’den. Olası bir saldırıda Türkiye’nin kullanılmaması. Çünkü Türkiye Sovyet tarafında hep şunu söylüyor: “Bakın, biz NATO’da savunma amaçlı bulunuyoruz. Ama Türkiye’yi Sovyetler Birliği’ne karşı bir saldırı amacıyla kullandırtmayacağız. Bunu nasıl yapacağız? İstihbarat uçuşlarını bakın durdurduk, Amerikalılar artık buradan U-2’leri kaldıramıyorlar.” 

Ruşen Çakır: Tabii boğazlar da önemli değil mi? 
Behlül Özkan: 79’da mesela Ecevit döneminde bu Afganistan meselesi ve İran meselesi var ve Türkiye tekrar önem kazanıyor, ikinci bir Soğuk Savaş başlıyor. Ve Amerikalılar diyor ki: "Biz istihbarat uçuşlarına başlamak istiyoruz." Ecevit diyor ki: "Bunu gidin Sovyetlere sorun, eğer Sovyetler izin verirse buradan..." Ve ilginçtir, Demirel muhalefet lideri. Ecevit ve Demirel her zaman kavgalılar, her konuda ama dış politika konusunda Demirel hükümeti destekliyor: "Evet, diyor, bu istihbarat uçuşlarının yapılmasına ben de karşıyım." Birleşiyorlar bu konuda. Ve yani şunu söyleyeyim, mesela bunun bir örneğini vereyim: Hatırlarsın 1989 yılında bir MiG savaş uçağı Gürcistan’dan, Sovyetler Birliği’nden kalktı, Trabzon’a indi. Böyle bayağı bir günlerce televizyonda gösterilmişti. Ben İngiliz arşivlerinde buldum bu olayı. Tabii MiG, dünyanın en gelişmiş savaş uçağı ve Amerikalılar yani detaylarına erişmek için deliriyorlar. Sovyet pilot iltica etmek istiyor Amerika’ya ve Amerikalılar diyor ki: "Hemen biz uçağa girmek istiyoruz." Türk yetkililer diyor ki: "Giremezsiniz, biz sizin yüzünüzden komşumuzla aramızı bozmayacağız." Ve hemen sabahında geri gönderiyorlar uçağı. Ve Amerikalılar büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. İngiliz diplomat şöyle yazmış: "Yani bu kadar Türkiye’ye askeri yatırım ve para verdikten sonra karşılığı bu muydu Türkiye’den alacakları?" Ama işte stratejik özerklik gereğinde ittifak içinde olduğun büyük güce karşı kafa tutabilmeyi de, bu alanı açabilmeyi de getiriyor.  
​
Ruşen Çakır: Evet, atladığımız bir şey kaldı mı? Çok detay var tabii. Önemli detayları konuştuk sanki: Doğu Almanya ile ilişki, Sovyetlerin yaptığı fabrikalar vesaire, istihbarat uçuşlarının engellenmesi gibi, Kıbrıs Harekâtı sonrası yaşananlar gibi.  
Behlül Özkan: 1980 tabii bir kırılma noktası olarak, biz makalede de bahsettik, yani o Türkiye neoliberal ekonomiye 24 Ocak kararlarıyla geçince Batılı müttefiklerine kredi anlamında daha muhtaç duruma geliyor ve 80 sonrasında daha tekrar Batı’ya... 

Ruşen Çakır: Yani özerklikten vazgeçiyor. 
Behlül Özkan: Özerklikten bir nebze Özal döneminde ekonomik sorunlar sebebiyle vazgeçmek zorunda kalıyor. Ama orada da yine mesela Özal Sovyetlerle doğalgaz anlaşması yapıp karşılığında mal mukabili, yani yapılmıştı o anlaşmalar ilk. Orada da yine bu sefer Sovyetler Birliği’ni ağır sanayi yatırımı alınacak bir ülke değil de “Doğalgaz alalım, bunun karşılığını dövizle ödemeyelim, biz de ne yapalım, karşılığında inşaat yapalım size.” Yani Türk müteahhitlerinin işte ENKA gibi büyük holdinglerin Sovyetler Birliği’ndeki ilk yatırımlarının başlaması Özal dönemi. Aslında bu da yine başka bir açıdan bakıldığında win-win, yani kazan-kazan politikası gerektiriyor. 

Ruşen Çakır: Evet, nasıl toparlayalım? Dilimin ucuna demokratik özerklik geldi birden, şey oldum. Stratejik özerklik meselesi ve stratejik sıkışmışlık meselesi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde özellikle Soğuk Savaş’ta dış politikada yekpare, tekdüze bir bağımlılık ilişkisi olmadığını ve iktidarlar değişse de böyle bir doğrultunun olduğunu ve iktidarlara muhalefetin de bu konuda genellikle destek olduğunu anlattın.  
​Behlül Özkan: Evet, yani bitirirken şunu söylemek isterim ve makalenin sonunda da onu belirtiyoruz zaten: Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde dış politika çok fazla içerideki oya tahvil edilebilecek şekilde enstrümantal olarak kullanıldı. Ve 2010-11 yılı gibi iktidara yakın bir akademisyen önemli bir gazete yazısı yazdı ve dedi ki orada: "Bu muhalifler sürekli dış politikadan bahsediyorlar, siz yanlış anlıyorsunuz bunu; Adalet ve Kalkınma Partisi’nin dış politikası Kemalizmi tasfiye etmek için kullanıldı." Yani Kıbrıs, Avrupa Birliği ile ilişkiler... Ve aslında orada Kemalizmden bahsettiği, bence –ki biz o makalede Şerif Mardin Hoca’ya referansla kullanıyoruz– Şerif Mardin, Kemalizm’i modern, gayrişahsi bir siyasal toplumsal düzene geçiş olarak tanımlıyor; yani bir sultan otoritesinden, sultana bağlanan yakınlığın kişinin itibarını kurduğu bir düzenden halkçı topluma geçiş, sizin unvanınızı itibarınızı liyakatinizle belirlediği. “Kemalizm budur” diyor. Bence bir anlamda dış politika son 25 yılda bu düzenin geri çevrilmesi için de kullanıldı, yani liyakate değil sadakate bağlı bir düzenin kurulması için de kullanıldı. Bunun için enstrümantalize edildi. 

Ruşen Çakır: O büyükelçi atamaları vesaireler falan, onlar da...  
​Behlül Özkan: Evet.  

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Behlül. Yine çok yoğun bir yayın oldu. Sen tabii bütün arşivlere vesairelere dalıp dalıp geliyorsun, biz de böyle...  
Behlül Özkan: Ama seninle hep iyi oluyor, yani iyi açıyoruz yayında. Bunlar çok karmaşık ve aslında genel olarak... 

Ruşen Çakır: En son hocayla ilgili yaptığımız yayın bayağı ses getirdi, biliyorsun.  
Behlül Özkan: Evet. 

Ruşen Çakır: Evet, Behlül Özkan’a çok teşekkür ediyoruz. Türkiye’nin özellikle Soğuk Savaş döneminde dış politikada stratejik özerklik uygulamalarını anlattı. Makaleyi Soli Özel’le birlikte yapmışlardı. Buradan Soli’ye de bir selam yollayalım, elinize sağlık ikinizin de. Behlül’e teşekkürler, Soli’ye teşekkürler ve tabii ki izleyicilerimize teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
04.10.2026 Fon krizinden hareketle din ile ahlak ilişkisini yeniden düşünmek
03.10.2026 Tek adam rejimi bağlamında fon krizini anlamak
02.10.2026 Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu ve CHP’yi kullanım süresi dolmuşa benziyor
01.10.2026 Zincirlerinden boşanmış sansür siyasal iktidarı kurtarabilir mi?
30.09.2026 Fon krizi seçmen davranışlarını nasıl etkiler?
28.09.2026 Fon krizi: Belli ki çok kale yıkılacak
28.09.2026 Behlül Özkan ile söyleşi: Menderes, İnönü, Demirel, Özal: Dış politikada özerklik tarihi
27.09.2026 Fon krizi iktidarı sarsmaya başladı
26.09.2026 Fon krizi iktidarı sarsar mı?
25.09.2026 YENİ Parti'nin krizi
04.10.2026 Fon krizinden hareketle din ile ahlak ilişkisini yeniden düşünmek
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı