Türkiye’de sol, sağın üstünlüğüne nasıl son verebilir?

08.01.2020 medyascope.tv
Read in English

8 Ocak 2020’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Türkiye’de solun, sağa karşı nasıl başarılı olabileceği üzerine bir şeyler söylemek istiyorum; ama öncelikle şunu söylemek istiyorum: “Sol-sağ ayrımı yok, bunlar yalan, geçmişte kaldı” diye düşünenlerin baştan izlememesi gerekir. Zaten başlığı görünce de rağbet etmeyeceklerdir. Sol-sağ bitmez, biteceğini sanmıyorum; tabii ki tarih boyunca değişiklikler oluyor –daha da olacak–, ama sonuçta solun ve sağın doğrultusu üç aşağı beş yukarı aynı kalacak. Herkes bu doğrultuyu farklı farklı değerlendirebilir, ama esasında insanın insanı sömürmesi olayı ve buna karşı çıkma temelli bir ayrışma var. Bana göre onun dışında da özellikle sol ve sağ ayrımı toplumla devlet arasında bir tercih yapmaktır. Benim bildiğim kadarıyla, Türkiye’de görüp yaşadığım kadarıyla –dünyada da böyle, ama Türkiye örneğinden bahsediyoruz– sağ, önce devleti gözetir, devletin bekasını gözetir, toplumun iyiliğini refahını geri planda –tabii ki onu da istediğini söyler– tutar. Niye böyle bir konuyu konuşmak istiyorum? Çünkü kendini solda tanımlayan birisi olarak meslek hayatımın önemli bir bölümü Türkiye’de sağ olarak tanımlanabilecek hareketleri takip etmekle geçti ve geçmeye de devam ediyor. Tam olarak birebir sağ şablonuna uymayabilir İslamî hareket, ama büyük ölçüde sağcı bir hareket, sağın içerisinde yer alan bir hareket –istisnaları olmakla birlikte–, ama öteki zaten ülkücü hareket, iyi-kötü takip etmeye çalıştığım bir hareket, o zaten sağ. Merkez sağı da, kendine “liberal” diyen yapıları da değişik dönemlerde bir şekilde izledim; ama esas olarak İslamî hareketi ve ülkücü hareketi biraz bilmeye çalışan birisi olarak bir şeyler söylemek istiyorum. 
Öteden beri bu konuları –özellikle İslamcılığı– çalışmaya başladığımdan beri karşıma çıkan bir soru ve sorun oldu. Bir kere solda şöyle bir eğilim var; bunları önemsememe eğilimi var, bunlara tamamen ideolojik olarak bakıp, mesela İslamî hareketin gelişimini tamamen gericilikle açıklama eğilimi var ve çok da önemsememe, bunların geçici olduğunu düşünme eğilimi var. Çok iyi hatırlıyorum, Refah Partisi ilk defa belediye seçimlerinde başarı kazandığı zaman İstanbul’da sol –yani sosyalist solun– bir vakıfta bir tartışmada yer almıştım, sunum yapmıştım. Orada Refah Partisi’nin kazandığı belediyelerin –özellikle İstanbul’da kazanan belediyelerin– 70’li yıllarda daha çok sol partilerde olduğu, CHP’de olduğu ve diğer sol grupların iyi-kötü etkili olduğu yerlerde Refah’ın kazanmış olduğunu söylemiştim. Bunun da tabii ki büyük ölçüde solun sloganlarını değiştirerek benimsemesiyle olduğunu söylemiştim. O sırada toplantıda olan bir devrimci ağabey bunun gerçek olmadığını söylemişti ve şansıma salonda izleyicilerden birisi elinde notlarla –ben tembellik yapıp notlarımla gelmemiştim– ve oradan 70’li yıllardan rakamlarla karşılaştırmıştı. Ret konusu öteden beri solda çok yaygın bir eğilimdir; anlamamak, anlamaya çalışmamak ve hatayı kendinde bulmak yerine karşı tarafta bulmak. Bakıyoruz Türkiye sağcı bir ülke, bu kötü bir şey; Türkiye’nin talihsizliği, sağın bu kadar güçlü olması bence. Türkiye’de sağın bu kadar güçlü olmasının nedenlerinden birisi de –belki de en önemli nedeni– solun bu konuyu ciddi bir mesele olarak ele almaması. Birtakım “doğru”ları söylediği zaman halk kitlelerinin peşinden gideceğini sanan bir yaklaşımın baskın olması vs.. Bunu şimdi 60’lı, 70’li, 80’li yılların tartışmasını bir kenara koyalım, bundan sonra ne olabilire bakalım. Önümüzde bir örnek var aslında: CHP –ki birçokları CHP’nin sol parti olduğunu da düşünmüyor, ama yine de sol deyince ilk aklımıza gelen yerlerden birisi– ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun son dönemde izlediği bir strateji var ve ben bu stratejinin bayağı başarılı olduğunu görüyorum. Daha önce de değerlendirdim, özellikle son yerel seçimlerde bunun başarılı olduğunu gördük. 
Şöyle söyleyelim: Diyelim ki toplumun seçimlerde en iyimser ifadeyle üçte birinden biraz fazlasını alan –buna HDP’yi de eklersek, belki yüzde 40’ları zorlayacak olan– bir hareketin, Türkiye’nin en önemli büyükşehirlerinde belediyeleri kazanabilmiş olmasının sırrı nedir? İşte burada baktığımız zaman bir ince işçilik var. Bu ince işçilik bana göre sola rağmen olmuş bir ince işçilik. Burada Kemal Kılıçdaroğlu’nun becerdiği hususun, önümüzdeki süreçte Türkiye’de solun karar alma süreçlerinde daha güçlü bir biçimde etkili olacağı kanısındayım. Adalet Yürüyüşü bu noktada önemli bir dönüm noktasıydı. Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü sırasında burada yaptığımız yayınları hatırlıyorum ve yayınlardan sonra gelen tepkileri de hatırlıyorum: “Çok abartıyorsun” diyenler vardı, “CHP bunu sürdüremez” diyenler vardı. Ama Kemal Kılıçdaroğlu Adalet Yürüyüşü’nde şöyle bir şey yaptı; partiyi karıştırmadan, solculuğu sağcılığı karıştırmadan tüm Türkiye’nin sahip çıkabileceği bir sloganla –o slogan alabildiğine politik bir slogan, ama ideolojikleştirmeden– “Adalet” sloganıyla Ankara’dan İstanbul’a yürüdü. O yürüyüşe yüzlerce binlerce insan katıldı, değişik değişik yerlerden geçtiler. Başlarına işler de geldi, başlarına işler açılmak istendi; ama sonuçta İstanbul’da bu olay tamamlandı. Şimdi dönüp baktığımızda, geçen Ankara’ya gittiğimde CHP’de yer alan bir arkadaşımla sohbet ettik ve arkadaşım çok önemli bir noktanın altını çizdi: Adalet Yürüyüşü sırasında CHP’nin izlediği güzergâhın hiçbirisindeCHP’li belediye yoktu; Ankara’da yoktu, İstanbul’da yoktu, yol üzerindeki hiçbir yerde yoktu. Ama şimdi baktığımız zaman Ankara ve İstanbul CHP’ye geçti, Bolu CHP’ye geçti arada İzmit Belediyesi –ama Kocaeli Büyükşehir değil– CHP’ye geçti ve çok kısa bir süre içerisinde oldu bu. Tabii ki Adalet Yürüyüşü’yle tek başına olmuş bir şey değil bu; ama oradaki stratejiyle beraber başka adımların atılmasıyla birlikte olmuş bir husus. 
Kılıçdaroğlu burada hatalarıyla beraber nasıl bir yöntem izliyor? Sağcıları solculaştırmak yerine, sağın değişik versiyonlarında yer alan kimselerle birtakım ortak noktalar yaratmaya çalışıyor. Bu ortak noktaların, kabaca bazılarının sandığı gibi Tayyip Erdoğan düşmanlığı olduğu kanısında değilim, daha başka bir şey; öncelikle adalet meselesi. Tayyip Erdoğan’ın şahsına karşı olmak ayrı bir şey, ama Tayyip Erdoğan’ın tek adam rejiminin ülkede inşa ettiğine karşı olmak ayrı bir şey. Türkiye’de bugün en önemli sorun adalet; Türkiye’de adalet yok, Türkiye’de hukukun üstünlüğü yok, Türkiye hukuk devleti değil. Bunun dışında tabii ki Türkiye’de özellikle son dönemde ekonomide baktığımız zaman yoksullaşma ve yoksunlaşma giderek artıyor, ülke ekonomik bir krize de sürüklenmiş durumda. Türkiye, demokrasiden uzaklaştı, çoğulcu demokrasi yok, Parlamento etkisini yitirdi vs.. Bütün bunların her birinde sağın başka başka kesimleriyle –ki bunların bazıları AKP’nin içinden kişiler de olabilir ya da ondan kopan kişiler de olabilir– bir buluşabilme, bir araya gelebilme, ittifak stratejisi diyelim. Bu ittifakı kolaylaştıran da işin ilginç tarafı Tayyip Erdoğan’ın kendisi, başkanlık sistemini tesis edecek diye karşısındakilerin bir araya gelmesini kolaylaştıran bir anayasa oluşturdu ve aslında ittifaklar Tayyip Erdoğan’ın iktidarını kaybetmesini hızlandırıyor. Burada sağcıları solculaştırma yerine, çoğulcu demokrasi, hukuk devleti temelinde bir arada olma hususu var. Bu şundan çok önemli: Geçmişte Deniz Baykal döneminde ve Kılıçdaroğlu’nun ilk döneminde –hâlâ aslında bu var–, sağı kazanmak için sağdan birtakım isimleri çekme benimseniyordu. Yani birtakım isimler vitrine konularak sağdaki küskünlerin, AKP küskünlerinin vs. CHP’ye geleceği sanılıyordu. Halbuki bu hiç akıl alır bir uygulama değil. Şimdi çok örnek var, isimleri vermeyelim, bence ender başarılı örneklerden birisi Mehmet Bekâroğlu’dur; ama Mehmet Bekâroğlu zaten –kendisini eskiden beri tanıyan birisi olarak– İslamcı’yken bile solcu olan birisiydi, dolayısıyla tam bu olaya girmez. Ama onun dışında ne işe yaradığı belli olmayan bir dizi başarısızlık örneği var. Bunlar aslında partinin kendi sol tabanıyla olan ilişkisini sorun haline getiren transferlerdi. Şu husus bence önemli: Bir parti, hareket ya da bir şahıs, sol kimliğini muhafaza ederek sağda yer alan oluşumlarla birtakım ilişkiler kurabilir, ittifak ilişkileri de kurabilir; ama bunları yaparken kendi ilkelerini olabildiğince koruyarak ve karşı tarafla bulaşabileceği yerleri çok ince bir şekilde seçerek yapabilir. Bunun dışında şunu ihmal etmemesi gerekiyor — ki bu en önemli sorunlardan birisi: Sağ partilerin, hareketlerin etki alanındaki kitlelere ulaşmanın yollarını geliştirmek zorunda. Bunu, sağ partilerin ya da sağ hareketlerin etki alanındaki kişileri, sağdan miadı dolmuş birtakım politikacıları devşirerek ulaşmak mümkün değil. Bu hiçbir zaman gerçekçi bir şey değil ve şu âna kadar tam anlamıyla fiyaskoyla sonuçlanmış nice girişim var. Bunun yerine bu kesimlerin normal şartlarda pekâlâ sol tavırlar alabilecek –özellikle yoksul, alt, alt orta sınıflardan– kişilere ulaşabilmenin yollarını geliştirmek durumunda. Bu noktada özel olarak İç Anadolu, Orta Anadolu ve Karadeniz gibi bölgeler solun her geçen gün eridiği yerler, yıllardır böyle sürüyor; ama bir 20 yıl önce bu kadar değildi. Şimdi iyice alabildiğine, solun her türünün girmesinin çok mümkün olmadığı, başarı göstermesinin çok mümkün olmadığı yerler var. Sol iddialı her türlü hareketin buralara yönelik özel programlar geliştirmesi gerekiyor — ki şu âna kadar bunları duymadım, tanık olmadım. Belki birileri İstanbul’un, Ankara’nun otel salonlarında meşhur PowerPoint’lerle birtakım sunumlar yapıyorlardır; ama sahaya inildiği zaman –oralarda gazeteci olarak çok dolaşmış birisiyim– solcu bulmak, sol adına konuşan insan bulmak çok zordur; var olanları da, gerçekten insan bunları gördüğü zaman genellikle “Allah yardımcınız olsun” demekten başka bir şey bulamıyor. En son Karadeniz’de bazı isimleri hatırlıyorum, gerçekten çok az sayıda oldukları için herkesin bildiği isimlerdi. Halbuki Türkiye’de 70’li yıllarda hiç de böyle değildi. 70’li yıllarda şimdi solun hiçbir şekilde uğrayamadığını bildiğimiz yerlerde, 70’li yıllarda çok güçlü –özellikle Karadeniz’de– sol varlığı söz konusu olabiliyordu. 
Bir başka husus da Güneydoğu meselesi; ama o sağ kapsamına girmiyor, o apayrı bir husus. Ama esas olarak Türkiye’de sol iddialı yapıların, kendi sol kimliklerini kaybetmeden ama sağı tercih eden kesimlere, tercihlerinin yanlış olduğunu anlatmak için ciddi bir çaba göstermeleri gerekiyor. Bu noktada özellikle din meselesinde –ki son dönemde bu konuda bayağı bir olumlu anlamda ilerleme kat edildi– sol adına hareket edenlerin aldığı tutumların çok ciddi zarar verdiğini düşünüyorum. Dünyanın dört yanında, mesela Hıristiyanların çoğunlukta olduğu yerlerde sol hareketler pekâlâ kiliselerde örgütlenebilirken, çok ciddi Hıristiyan sol hareketler çıkabilirken, Türkiye’de, genel olarak İslam dünyasında –ama konumuz Türkiye– böyle bir şey olmadı. Yeni yeni, Anti-Kapitalist Müslümanlar gibi birtakım oluşumların –özellikle Gezi sonrasında birazcık ortaya çıkar gibi oldular– etkileri var. Bu oluşumların özellikle gençlik içerisinde etkileri var; ama bir anlamda yalnızlar. Çünkü o yalnızlığın esas nedeni: İslamcı onları kendilerinden görmüyor, solcu onları kendilerinden görmüyor. Böyle bir durum var, bunun büyük ölçüde kırılması lâzım. Solcu olmak din karşıtı olmak –ki gazeteciliğe başladığım andan itibaren bunu söylemeye çalışıyorum ve başıma gelmeyen kalmadı, bir daha söyleyeyim yine başıma gelmeyen kalmasın, hiç dert değil– anlamına gelmiyor. Buna dünyanın çok az yerinde böyle bakılıyor, Türkiye bu az yerlerden birisi. Bu son dönemde kırılır gibi oldu, ama henüz tamamlanabilmiş değil. 
CHP örneğine tekrar dönecek olursak; CHP bir şeyi deniyor, bunun başarılı olduğu yerler var, başarısız olduğu yerler var. Örneğin kutuplaşmayla mücadele etmek solun öncelikle yapması gereken işlerden birisi; çünkü bugün siyasî iktidar, iktidarının ömrünü kutuplaşmayı tırmandırarak uzatıyor. Kutuplaşmaya karşı mücadele etmek çok doğru bir pozisyon, ama burada –Timur Selçuk’un bir şarkısıydı yanılmıyorsam– sağcıyla sağcı solcuyla solcu olmamak gerekiyor. Yani eğer soldaysanız sağcıyla kurduğunuz ilişkide de sağ hareketlerle ya da sağa yakın insanlarla kurduğunuz ilişkilerde de bunu hiçbir şekilde gizlememeniz gerekiyor. Böyle bir eğilimin yaşanmakta olduğunu düşünüyorum, bazı isimler sağcılarla yaptıkları teşrik-i mesaiyi nasıl olsa kendi tabanındaki sola yakın isimlerle yapmaktan imtina ediyorlar, yanlış yapıyorlar. Birileriyle görüşüyor olmak, birileriyle birlikte oluyor olmak başka mahallelere gitmek, kendi mahallenizi terk etmek anlamına gelmemeli. Ya da şöyle söyleyelim — şifreli konuştuğumun farkındayım ama böylesi daha iyi: Kimse Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmamalı. Evdeki bulgurun evdeki bulgur olduğu düşüncesi yanlış. Tabii ki Türkiye’de solun içerisinde yer alan kişilerin, daha başarılı olabilmek için sağı tercih etmiş olan kesimlere korkulacak bir şey olmadığını, kendilerinin korkulacak kişiler olmadığını söylemeleri lâzım ve bu çok da iyi bir strateji ve bunu kanıtlayabilmeleri lâzım. Ama bunu kantılarken kendilerinin aynı zamanda solda yer alan insanlar olduklarını unutmamaları da gerekiyor. Yani solun sağa açılmasının yolu solun sağcılaşması değil, solun sağa açılmasının bence iki yolu var — bütün bu söylediklerimi şöyle özetleyebilirim: Sağın içerisinde yer alan önemli kişi ve kurumlar ve partilerle olabildiğince dürüst, açık, şeffaf ilkeler üzerinden işbirliklerini geliştirmek. Aynı zamanda sağa yakın olan kesimlere onları ürkütmeden, onlara Soğuk Savaş döneminin önyargılarıyla değil, değişen dünyanın ve yeni teknolojileri de kullanarak bu kesimlere değişen solun yenilenmiş halini –o neyse, herkesin farklı farklı düşüncesi var– bunlara anlatabilmek. Türkiye’de solun, sağın üstünlüğünü bertaraf etmesinin yolu sağcılaşmak değil; tam tersine solcuğunu muhafaza edip ama her türlü sağcıyla da eşit, medeni, demokrasi temelli bir ilişki kurmakla mümkün.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler. 




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
23.11.2020 Erdoğan ve Batı: Diklenmeden dik durmak mı, dik durmadan diklenmek mi?
19.11.2020 Alaattin Çakıcı'nın tehditleri: Derin devlet, sığ siyaset
18.11.2020 Başkanlık sisteminin iflâsı
17.11.2020 Cumhur İttifakı’nın bir geleceği var mı?
16.11.2020 Berat Albayrak’ın istifası Erdoğan için bir fırsat mı?
13.11.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (40): Albayrak'ın istifası neleri değiştirir? Erdoğan Biden ile anlaşabilir mi?
12.11.2020 Yeni günah keçisi bulunmuştur: Berat Albayrak
11.11.2020 Özgür ve bağımsız medya: İhtiyaç çok, talep yok
10.11.2020 Berat Albayrak’ın istifası: Görevden affını talep etme me demek?
10.11.2020 Berat Albayrak sonrası dönem Ruşen Çakır & Murat Yetkin
23.11.2020 Erdoğan ve Batı: Diklenmeden dik durmak mı, dik durmadan diklenmek mi?
03.11.2020 Est-ce que des attaques similaires à celles vécues en France et en Autriche pourraient se reproduire en Turquie ?
24.07.2020 Erdoğan’s greatest strategic mistake
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı