Türkiye’de sahiden Sünni-Şii ayrımı yok mu?

13.03.2026 medyascope.tv

13 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Merhaba, iyi günler, iyi sabahlar. İran Savaşı bitmiyor, kolay kolay biteceğe de benzemiyor ve Türkiye de kaygıyla gelişmeleri takip ediyor. Savaşın Türkiye’ye sirayet etme endişesi hem toplumda hem ülkeyi yönetenlerde çok hâkim ve hiç de şaşırtıcı değil, olması gereken de bu. Çünkü tam felâket olur. Türkiye ve İran yüzyıllardır yan yana olan iki medeniyet, iki devlet, iki tarih, öyle söyleyelim. Uzun zamandır savaşmayan ama sürekli birbirlerine rakip olan iki ayrı olgudan bahsediyoruz. Ve bunun çok ciddi birtakım tarihi, kültürel ve dini boyutları var. Özellikle de mezhep boyutu var. Türkiye’nin büyük bir çoğunluğu Sünni, İran’ın da büyük bir çoğunluğu Şii, Şiiliğin Caferi kolu. Bunlar olur, normaldir. Ama devrimle beraber İran’da bir Caferilik esasına, daha doğrusu Caferiliğin çağdaş bir yorumu esasına dayanarakVelayet-i Fakih diye bir uygulamayla dini lider seçildi, Ayetullah Humeyni. Daha sonra Ali Hamaney ve şimdi de oğlu Mücteba Hamaney. Bu otorite orada toplanıyor ve dini kurallara göre yönetiyorlar, o iddiadalar. Ve kurallarda tabii ki Şiiliğin Caferilik kolu esası alınıyor. Ve ülkedeki Sünni ve başka dinlerden olan insanlar da bunlara uymak durumundalar. Onun dışında bir diğer husus da şu: Devrimden sonra İran’ın devrimini ihraç etmek istediği gibi bir değerlendirme var. Bunu da tabii ki aynı zamanda Şiilik ihracı olarak yorumlayanlar da oldu, ki çok da haksız değiller. Tam doğru olmasa bile işin bir Şiilik boyutu hep oldu.
Şimdi Türkiye’de devrimle beraber nasıl bir tabloyla karşılaştık? Birazcık tarihi bir şeyler anlatmak istiyorum. Aslında Türkiye’deki İslami camianın büyük bir kısmı, özellikle cemaatler, tarikatlar Şiiliğe iyi gözle bakmazlar. Açık açık dile getirmeseler de – ki dile getirenler var, mesela Süleymancılar hatta Fethullahçılar bu konuda çok daha Şii karşıtı pozisyonda bulundular zamanında – Şiiliğe karşı hep bir mesafe, hep bir dışlama ve endişe, kaygı; Şii misyonerliği endişesi. Bunu bir yere koymak lazım. İkinci olarak da Türkiye’de Şii Caferi sayısı çok az ama çok ciddi bir Alevi nüfus var. Alevilikle Şiilik birebir aynı değil ama birçok konuda ortak noktaları var. Çok yanlış yapılıyor; Aleviliği Şiilik olarak gören ve göstermek isteyenler var. Öyle değil ama Aleviliğe karşı da çok ciddi bir ön yargı, dışlama ve Cumhuriyet tarihinde çok sık yaşadığımız katliamlar oldu. Dolayısıyla Türkiye’de bir Alevi-Sünni ayrımı hep vardı. Şii-Sünni ayrımı da hep vardı. Fakat dün Cumhurbaşkanı Erdoğan Meclis grup toplantısında bakın ne dedi:
Recep Tayyip Erdoğan: ‘‘Daha önce de söyledim, bugün üzerine basarak tekrar ediyorum: Bizim Sünnilik Şiilik gibi bir dinimiz yok, bizim tek bir dinimiz var; o da İslam. Hangi ırktan olursak olalım bizi bütünleştiren ortak paydamız yine İslam. Mezheplerimizden, kökenlerimizden önce hepimiz insanız ve Müslümanız. Hz. Ali bizim, Hz. Ömer de bizim. Hz. Osman bizim, Hz. Hasan ve Hüseyin de bizimdir. Hz. Ayşe validemiz bizim, Hz. Zeynep annemiz de bizimdir.’’
Şimdi bu benim şu ana kadar söylediklerimle Erdoğan’ın söyledikleri birbirine ters. Bu bir yere kadar anlaşılır; çünkü Erdoğan’ın geldiği Milli Görüş hareketi Türkiye’deki İslami camia içerisinde İran Devrimi’ne en yakın duran, en sempatik bakan hareketti, Necmettin Erbakan da. Çünkü Humeyni ilk andan itibaren çok ciddi bir şekilde Filistin meselesini sahiplenmeye başladı ve siyonizme karşı bir mücadele iddiası vardı. Kudüs’ü kurtarma iddiası vardı. Bu da Milli Görüş hareketini İran’a karşı belli ölçülerde sempatik kıldı. Ama zamanla bunun çok ciddi bir şekilde değiştiğine de tanık olduk. Bu arada Türkiye’de, özellikle gençlik içerisinde İran’a olan ilgi ve desteği Sünnilikten Şiiliğe doğru geçiş olarak yaşayanlar da oldu, sayıları çok olmasa da. Gençler ve birtakım din konusunda uzman olan bazı isimlerin İran sempatisinin, devrim sempatisinin bir tür mezhep değişikliğine doğru evrildiğini gördük.  Bu arada 1947-48 tarihlerinde Mısır’da başlayan bir hareket vardı; Daru't-Takrib, mezhepleri yakınlaştırma hareketi. Belli bir şekilde etkili olmuş bir hareket, devrimden sonra tekrar canlandırılmak istendi. Bu da Türkiye’de belli bir kabul gördü ama sonra etkisini hızlıca kayebetti. Yani şunu söylemek lazım; bir Alevi, Şii karşıtlığı olmasa da Şiilere ve tabii ki Alevilere karşı onları İslam içerisinde görme açısından birçok Sünni toplulukta olduğu gibi Türkiye de çok sorunluydu. Bunu özellikle vurgulamak lazım. Bu iyice ne zaman ortaya çıktı? Önce Irak’ta ne oldu: o dönem Irak’ta El-Kaide’nin lideri olan Ebu Musab ez-Zerkavi Şiileri öldürmeye başladı. Bu aslında El-Kaide’nin genel çizgisine aykırı bir şeydi ve ilk kez Zerkavi başladı. Sırf Şii olduğu için insanların öldürülebileceğine karar verdi. Daha sonra bunun Suriye’de IŞİD ve diğer cihatçı gruplar tarafından yapıldığını gördük. Sırf Alevi oldukları için insanları öldürmeye başladılar. Ve Suriye İç Savaşı Türkiye’de özellikle daha İslamcı tanımlayabileceğimiz kesimler içerisinde çok ciddi bir Şii karşıtlığı, Alevi karşıtlığını da beraberinde getirdi.
Burada ilginç olan bir husus var. Devrimin ardından ve uzun bir süre Türkiye’de İrancı, İran yanlısı bilinen bazı gruplar daha sonra, yıllar sonra Suriye İç Savaşı’nda çok açık bir şekilde İran ve Şii karşıtı pozisyon aldılar. Alevi karşıtlığı Suriye anlamında ama Esad rejimini desteklediği için de Şii karşıtı. Aslında bunun bir evveliyatı var. 1982’de Suriye’nin Hama kentinde bir ayaklanma çıkınca, İslami bir ayaklanma çıkınca Esad rejimi bunu çok kanlı bir şekilde bastırdı ve Humeyni’nin de desteğini aldı. O zaman zaten ilk kopuş yaşanmıştı. Şimdi baktığımız zaman bugün İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırısıyla beraber Türkiye’de İran’a yönelik İslami kesimde daha sempatik, daha dayanışmacı birtakım mesajlar veriliyor. Bunların aldatıcı olduğunu düşünüyorum. Mesele İran’a destekten ziyade ABD kısmen, İsrail ve Netanyahu karşıtlığı burada esas motivasyon. Yoksa öyle söylendiği gibi Türkiye’de dindar insanlar, İslami cemaatler bu mezhep karşıtlığı duygusunu aşmış falan değiller. Tam tersine özellikle son dönemde bu çok ciddi bir şekilde kuvvetlendi. Ama bu son olay işi birazcık değiştirir gibi oluyor. Ama şunu tekrar söylüyorum; buradaki destek, İran ABD ve İsrail’e direndiği için. İran’daki inanışa ya da İran çoğunluğundaki Şii inanışına karşı iyi bir yaklaşım olduğu kanısında değilim.
Erdoğan’ın söyledikleri tabii ki güzel sözler. Keşke böyle olsa ama değil. Bunlarla yüzleşelim. Türkiye’de yıllardır ‘‘Alevilere karşı ayrımcılık yapmıyoruz’’ deyip ayrımcılık yapılıyor. Mesela Erdoğan’ın meşhur sözü; ‘‘Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse ben de Aleviyim.’’ Hayır, Alevilik Hz. Ali’yi sevmek ama sadece o değil. Şiilik de aynı şekilde sadece Hz. Ali, sadece Hz. Hasan ve Hüseyin değil. Bu bir kültür, bu bir inanış, bu bir tarih. Dolayısıyla sadece birtakım figürlerin adını anarak onlara karşı bir ön yargı taşımadığınızı kanıtlayamazsınız. Ortada çok ciddi bir sorun var. Tabii olayın bir başka versiyonu da İran için geçerli. İran’da da insanlar hiç öyle Sünnilere çok iyi gözle bakmıyorlar. Bu karşılıklı bir şey. Bu bir realite. Maalesef İslam dünyasının realitesi bu. Ve İran son dönemde özellikle biliyoruz esas olarak Şii topluluklar üzerinden bölgede vekalet savaşları yürütüyor. Afganistan’da da Pakistan’da da Lübnan’da da bütün bölgede aynı şeyi görüyoruz. Sonuçta burada önemli olan bence şu: Herkes bu realiteyi, farklı inanış realitesini kabul edip aralarında olabildiğince dostane ilişki kurma yoluna gitmesi. Yoksa ‘‘hepimiz kardeşiz’’ edebiyatıyla bunun bir yere gideceği yok. İnsanlar; Sünniler Şiilere, Şiiler Sünnilere çok da iyi gözle bakmıyorlar. Bunu bir kere görelim, kabul edelim. Bu realite üzerinden nasıl bir yakınlaşma, nasıl bir dostluk ve mümkünse kardeşlik tesis edilebilir bunu düşünelim. Yoksa gerisi bence edebiyat.
Evet, bugünün ithafı... Reklamlarda oynamaya başlayınca kendisini tekrar hatırladık, ben de hatırladım: Şener Şen, büyük usta. Evet, Şener Şen 85 yaşında bir dev. Ne zamandır film çekmiyor. Ama çok ilginç bir şeyi var; önce Kemal Sunal’ın ve İlyas Salman’ın filmlerinde yan rollerde, yardımcı rollerde oynuyor. Ama esası tiyatrocu. Tiyatroya kendini adamış birisi. Ama sonra sinemanın da zokasını yutuyor, iyi ki de yutmuş. Önce yan rollerde ama sonra bir bakıyoruz, mesela ‘‘Hababam Sınıfı’’nda 1975’te Ertem Eğilmez’in filmiyle başlıyor, çok dikkat çekiyor. Daha sonra o dönemde İlyas Salman’ın, Kemal Sunal’ın da oynadığı mesela ‘‘Davaro’’, ‘‘Kibar Feyzo’’, ‘‘Süt Kardeşler’’gibi filmler de hep var. ‘‘Namuslu’’ filmiyle, Başar Sabuncu, büyük yönetmen, onun filmiyle ilk kez başrole geçiyor. Ve sonra ‘‘Züğürt Ağa’’ var, ‘‘Muhsin Bey’’ var. Bunların her biri izlediyseniz hepsi hayatta bizde bir iz bırakmıştır. ‘‘Milyarder’’ var, ‘‘Eşkıya’’ var Yavuz Turgul’un. ‘‘Eşkıya’’ müthiş bir filmdi, çok müthiş bir filmdi. ‘‘Arabesk’’ var Müjde Ar’la. Galiba Ertem Eğilmez’in son filmi ‘‘Arabesk’’. Özellikle final sahnesi olağanüstüydü. Ve tiyatroculuk: ‘‘Zengin Mutfağı’’. Yıllardır oynuyor ‘‘Zengin Mutfağı’’nı, çok güzel bir oyundur. Orada bir oyun sahnelendikten sonra 2025 yılının Haziran ayında yanılmıyorsam soruyorlar ‘‘Yeni film yok mu?’’ diye, ‘‘Yok, bitti’’ diyor. Ama Şener Şen hep aklımızda. Onun çocuklara anlatırken bir fotoğrafı vardır. O birçok vesileyle hep karşımıza çıkar. Ama Şener Şen hep aklımızda. Babasını da bu arada rahmetle analım, Ali Şen. O da yardımcı oyuncu olarak, karakter oyuncusu olarak, artık nasıl derseniz. Onun çocuğu olarak giriyor ki babası da aslen marangozmuş, sonradan tiyatro ve sinemaya geçmiş. Şener Şen de öğretmenlikten geçmiş. İyi ki geçmiş. Hakikaten hayatımızı renklendiren, hani ne denir; güldürürken düşündüren bir isim. Kendisine buradan sevgilerimi ve takdirlerimi yolluyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.03.2026 Milli Görüş’ten geriye ne kaldı?
21.03.2026 Beyaz Toroslu savcı ve “devlette devamlılık esastır”
20.03.2026 Akın Gürlek’in malvarlığı tartışmasında son durum: Kim haklı?
19.03.2026 19 Mart’ın birinci yılı: Kim ne kazandı, ne kaybetti?
18.03.2026 “Varsa bir belgesi gitsin yargıya”
17.03.2026 İBB davası sertleşiyor
16.03.2026 Mehmet Altan ile Türkiye’nin Gidişatı (18): Savaş uzarsa neler olur? | İBB davası ve hukuk
16.03.2026 Ekrem İmamoğlu’nun zorlu sınavı
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
15.03.2026 Diyelim ki Kürt devleti kuruldu…
22.03.2026 Milli Görüş’ten geriye ne kaldı?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı