Türkiye’de Fransa ve Avusturya’dakine benzer saldırılar yaşanır mı?

03.11.2020 medyascope.tv
Lire en Français

3 Kasım 2020’de medyascope.tv’de yaptığım değerlendirmeyi yayına Yusuf Said Akcakaya hazırladı.

Merhaba, iyi günler. Avrupa'da yeni bir terör dalgası var uzun bir süredir. Avrupa sakindi terör saldırıları konusunda; dönem dönem El Kaide'nin ve IŞİD’in ya da onlara yakın kişilerin Avrupa'nın değişik kentlerinde, özellikle başkentlerde yaptıkları terör saldırılarına tanık olmuştuk. Şimdi daha farklı bir saldırı türü var; daha çok tek kişilik saldırılar yaşanıyor. Fransa'da 2 tane saldırı yaşandı, ikisinde de bıçak kullanıldı. Birisinde bir öğretmen öldürüldü, kafası kesildi. Öğretmeni öldüren kişi ise Fransa'da yaşayan Çeçen asıllı bir genç, daha sonra polisler tarafından öldürüldü.

Tunus'tan gelen ve İtalya üzerinden Fransa'ya geçen yine bir genç, Fransa’nın Nice kentinde kiliseye girerek burada insanları katletti — yine bıçakla. Kendisi de yaralı yakalandı. Dün akşam da Avusturya'nın başkenti Viyana'dan bir saldırı haberi geldi. Burada da sinagogun etrafında bir saldırı var; yalnız burada, bıçak değil ağır silahların da kullanıldığı söyleniyor. Şu âna kadar saptandığına Balkan kökenli bir genç — kayıtlarda saldırganın IŞİD sempatizanı olarak belirlenmiş bir genç olduğu ve polis tarafından öldürüldüğü söyleniyor. Üç kişi de onun saldırısı sonucu hayatını kaybetti.
 
“Bu dalga daha önceki dalgalardan farklı” dedim. Çünkü daha bireyselmiş gibi gözüküyor; ama işin içerisinde bir örgütlülük –özellikle Nice saldırganının Tunus'tan ve İtalya üzerinden geldiği düşünülürse; son Avusturya saldırganının da birtakım silahlar elde etmiş olduğu düşünülürse– olma ihtimali de var, ama bireysel de olabilir. Daha önce İngiltere'de, Fransa'da ve Belçika'da yaşanan büyük çaplı saldırıları düşündüğümüz zaman, bunlar daha küçük çaplı gözüküyor. 
 
Ama aynı zamanda çok daha ciddi bir şekilde endişeye neden oluyor, çünkü bunları gerçekleştirmek için çok fazla uğraşmak, çok fazla örgütlü olmak gerekmiyor. Herhangi birisi, herhangi bir yerde, şehir merkezlerinde –ki böyle oluyor– tam bir dehşet saçabiliyor. Bu da zaten terörün en önemli hedeflerinden birisi. 
 
Bir ara, hatırlanacaktır, araçlarla saldırılar yapılıyordu. Fransa'da da olmuştu, İngiltere'de de olmuştu. Araçla kalabalığa dalıyorlardı, kimi zaman otomobille kimi zaman kamyonla. O da bir devir olarak kapandı sanki. Şimdi daha basit yöntemlerle, bıçakla, ama etkili bir şekilde bir öğretmeni ya da kiliseye gidenleri hedef alarak tüm toplumu infiale sevk edecek saldırılar düzenleniyor. 
 
Bu nasıl devam eder? Önceki olaylarda gördük, bunların belli bir sistematiği yok. Ama her yerde saldırı yapılabiliyor. Büyük çaplı saldırılar, eğlence yerleri ya da havaalanı ve gar gibi yerlere yapılıyor. Daha önceki deneyimlerde gördük, Türkiye'de de gördük bu tür saldırıları. Atatürk Havalimanı'na ya da eğlence yerlerine yapılan saldırıları gördük ve mitinglere yapılan saldırıları gördük. Şimdi bunun devamının nasıl geleceği tam belli değil. 
 
Fakat buradan çıkartılabilecek çok ders var. O da öncelikle Irak ve Suriye'de yaşadığı darbelere rağmen –başka yerlerde de yaşadı– IŞİD'in bitmediği. Zaten tam anlamıyla bittiğini kimse söylemiyordu; ama her şeye rağmen varlığını sürdürebildiği — örgütsel olarak olmasa da etkilediği tek tek bireyler üzerinden IŞİD çizgisinin hâlâ kendisini gösterdiğini görüyoruz. Aslında intihar saldırıları bunlar. 
 
Her ne kadar Nice'teki saldırgan ölmediyse de, yaralı yakalandıysa da, sonuçta bu saldırıları yapan kişiler kendi hayatlarını kesinlikle gözden çıkarmış oluyorlar. Bunu görüyoruz. İkinc olaraki bize gösterdiği, çok sayıda birey örgütle bir ilişkisi olmasa da ondan esinlenerek bu tür saldırıları yapabiliyorlar. Dolayısıyla bunların kontrolü çok daha zor. Örgütsel olduğu zaman birtakım örgüt içi iletişimlere sızarak ya da örgüte sızarak, istihbarat servisleri bazı insanların peşine düşebiliyor ve bazı eylemleri belki de önceden engelleyebiliyor. Ancak bu kadar merkezî bir örgütlenme içerisinde olmadığı varsayılan kişilerin saptanması, denetlenmesi, takibi çok daha zor oluyor. Bu anlamda bunlar çok daha riskli oluyorlar tüm dünya için. 
 
Batı her zaman için hedef, çünkü zaten Batı’ya açılmış bir savaş var. Özellikle de El Kaide ve IŞİD gibi örgütlerin daha sonra uğradıkları bozgunda Batı’nın birinci derecede parmağı ve imzası olduğu için bir yönüyle de intikam boyutu var olayın. Hem bir siyasî hedef hem de bir intikam boyutu var. Bunu unutmamak lâzım. Peki Türkiye burada, bu tür yeni bir dalga olacağa benzeyen saldırılarda hedef olabilir mi? Bu zor bir soru, riskli bir soru. Ama daha önce, mesela 17 yıl önce, 2003 yılında, benzer bir soruyla karşılaşmıştık.

El Kaide birçok yerde, Batı’da, ama aynı zamanda Suudi Arabistan'da, Fas'ta, Endonezya'da birtakım terör saldırıları gerçekleştiriyordu. Türkiye'ye de saldırı olup olmayacağı sorusuna büyük bir çoğunluk kesinlikle olmayacağı, olamayacağı cevabını veriyordu. Bunun birçok nedeni vardı, çünkü o tarihlerde Irak'ın işgali söz konusuydu. Mesela Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tezkereyi reddetmesiyle, Türkiye Irak’ın işgaline dahil olmamıştı. Bu Türkiye'yi çok farklı bir yere taşımıştı. 
 
Türkiye doğrudan bu olayın içerisinde değildi, ama ne oldu? Türkiye 15-20 Kasım 2003'te dört saldırıya birden tanık oldu. Önce sinagoglar, ardından İngiltere Başkonsolosluğu ve İstanbul'da bir İngiliz bankası çok ağır saldırılara uğradı. Çok sayıda kişi, intihar bombacıları dahil olmak üzere hayatını kaybetti. Bu da bize gösterdi ki, Türkiye bu tür eylemcilerin gözünde, bu tür terör örgütlerinin gözünde bir anlamıyla bir Batılı ülke. Yani bir ayrım gözetmiyorlar. İngiltere, İspanya, Fransa derken, bir bakıyorsunuz Türkiye'de de bunu pekâlâ yapabiliyorlar. Nitekim IŞİD de Türkiye'de son dönemde çok sayıda kanlı eyleme imza attı. Bunlar Reina'dan tutun Atatürk Havalimanı'na kadar ya da Ankara gar saldırısına kadar ya da Diyarbakır'da HDP mitingine kadar çok sayıda kanlı eyleme imza attılar. 
 
Kimisi intihar eylemi, kimisi doğrudan saldırı şeklinde yaşandı. Bu da gösteriyor ki bu örgüt Türkiye'yi hedef olarak görüyor. Bir ülke olarak Türkiye'yi ve Türkiye’nin içerisindeki birtakım hedefleri, mesela eğlence yerlerini, mesela havaalanlarını, mesela sol ya da Kürt hareketlerin düzenlediği eylemleri pekâlâ hedef olarak görüyor.
 
IŞİD'in tarihine baktığınız zaman mezhep meselesinin çok önemli olduğunu hep biliyoruz. Özellikle Şiiler’e karşı yaptığı saldırıları biliyoruz. Türkiye'de şu âna kadar özel olarak böyle bir hedef gözetilmedi — ama bu da pekâlâ mümkün olabilir. Her şey bir yana, El Kaide'nin 2003 saldırılarında olduğu gibi, Türkiye'de çok sayıda açık ve sembolik anlamı da olan Batılı hedefler var ya da gayrimüslimlerin ibadethaneleri var. 
 
Dolayısıyla “Bunlar bizi ilgilendirmiyor” rahatlığıyla hareket etmenin hiç akıl kârı olduğu kanısında değilim. Kaldı ki Türkiye'de radikal örgütlerin çok güçlü bir altyapısı var, insanları var. Lojistik imkânları çok geniş. Türkiye uzun bir süre Suriye'deki iç savaştaki cihadcıların bir tür lojistik merkeziydi, transit merkeziydi. Türkiye'ye giren çıkan yüzlerce, binlerce kişi oldu. Bunların bir kısmı hâlâ Türkiye'de yaşıyor, onu biliyoruz. Arada sırada yapılan operasyonlarda yabancılar da tutuklanıyor, gözaltına alınıyor — Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da. Yani Türkiye'de hem Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından hem de Türkiyeli olmayan –diyelim ki Suriyeli, Iraklı ya da başka bir ülkeden olan ama Türkiye'ye yerleşmiş– bu tür radikal örgütlerle iltisaklı çok sayıda, onlarca, belki de yüzlerce kişinin olduğunu düşünebiliriz.
 
Hem devletin hem toplumun belli kesimlerinin, hem de Türkiye'de var olan birtakım Batılı hedeflerin, bu örgütlerin iştahını kabarttığını düşünüyorum. Yaparlar yapmazlar, o ayrı bir husus. Ama bunu bizim dışımızda bir medeniyetler savaşı ve Hz. Muhammed karikatürleri ya da kilise, sinagog saldırıları gibi çok bâriz bir şekilde ötekine yapılan saldırılarmış gibi görmek çok yanıltıcı olur. 
 
Şöyle bir âkıl yürütme yapılıyor: Normal, rasyonel bir şekilde düşünülüp, “IŞİD'in Türkiye ile ne işi olur? İşte oraya saldırıyorlar, çünkü böyle. Buraya saldırıyorlar, çünkü böyle” diye birtakım düz mantıklar yürütülüyor. Burada, yıllarca bu hareketler üzerine kafa yormuş birisi olarak ve bu konuda çok okumuş ve takip etmiş birisi olarak vardığım şöyle bir sonuç var: Bizim mantığımız, akıl yürütmelerimiz bu örgütlerin mantıkları ile, akıl yürütmeleri ile aynı değil, aynı olamaz. 
 
Dolayısıyla burada her türlü sürprize açık olmak gerekir. Yani “Yapmazlar” denilen birçok şeyi yaptılar ve bundan sonra da yapabilirler. Tabii ki normal şartlarda baktığımızda Fransa'da ve Avusturya'da başlayan bu saldırıların –ki bu arada unutmayalım, birçok Avrupa ülkesi saldırıya maruz kalmışken Avusturya hep diken üzerindeydi; ama ciddi bir saldırıya maruz kalmamıştı, dün akşama kadar–; normal şartlarda, evet, Fransa ve Avusturya'dan sonra belki başka Avrupa ülkelerinde bunların devam etmesi beklenir. Ama bunu Avrupa ülkeleri ile sınırlı bir dalga olarak görmek sonradan çok pişmanlığa yol açabilir. 
 
Ne yapılabilir? Açıkçası çok emin değilim. Çünkü burada iki olay, Fransa ve Avusturya istihbaratının dikkatinden kaçan bu kişiler Türkiye'de de pekâlâ dikkatten kaçabilir. Çünkü başta da söylediğim gibi, çok yoğun bir örgütlülük içerisinde olmadıkları düşünülen kişiler bunlar. Dolayısıyla o taramalarda, o takiplerde dikkat çekmemiş olabilecek kişiler söz konusu. 
 
Bunların silahlara, hele basit ama öldürücü silahlara ulaşması Avrupa'da kolaysa Türkiye'de de hayli hayli kolaydır. Avrupa'da var olan hedeflerin bir benzeri ya da biraz daha başkası pekâlâ Türkiye'de de olur. Özellikle koronavirüs salgını ile beraber tüm dünya, Batılı ülkeler de dahil olmak üzere, çok başka dertlerle uğraşırken, çok kaotik bir süreç yaşarken, belli bir süre görülmeyen bu saldırılar şimdi peş peşe –neredeyse iki üç günde bir– olmuşa benziyor. Ekim ayında iki tane Fransa'da oldu, Kasım’ın başında Avusturya'da oldu. Şimdi eminim bütün Avrupa ülkeleri diken üzerindedir. Bütün bunlar bize, aslında, bu terör örgütlerinin aynı zamanda bu kaotik ortamdan istifade etmek istediklerini ve ettiklerini de gösteriyor.

Türkiye'de her ne kadar salgın bir Avrupa'daki gibi yaşanmasa da –yani buradan kastım Türkiye'de hastalık ya da vaka sayısının azlığı değil, Türkiye'de bir anlamda bu konuya karşı bir kayıtsızlık alabildiğine ön plana çıkmış durumda– ama yine de bir gerginlik var, bir kaotik ortam var; işler, hayat normal bir şekilde akmıyor; yani şu anda bir de mesela İzmir'deki deprem bütün bu kaotik ortamın üzerine girdi ve Türkiye'deki var olan her türlü krizi daha da derinleştirdi. Şu anda Türkiye'nin tek eksiği terör saldırısı — umarım böyle bir şey yaşanmaz. Ama işte tam da bu tür terör örgütleri, hangi çizgide olurlarsa olsunlar –ama şu anda gördüğümüz, IŞİD’vâri yapılar söz konusu anladığım kadarıyla– tam da o eksik olanı var etmek için var olan yapılar. 
 
Komplo teorileri çok yapıldı, yapılacak. Ben bunların komplo ile açıklanacak bir şey olduğunu sanmıyorum. Türkiye'de şimdiye kadar yapılan terör saldırılarının hepsinde birilerinin bir şekilde parmağı olmuş olabilir. Ama sonuçta baktığımızda, geriye El Kaide'nin, IŞİD'in ve benzer örgütlerin yapmış olduğu saldırılar kalıyor. Dolayısıyla hazırlıklı olmak lâzım diyeceğim — hazırlıklı olmak lazım derken neye hazırlıklı? Bu saldırıların engellenmesi kolay kolay mümkün olur mu? Çok emin değilim. Ama en azından bu tür saldırılara karşı gösterilecek tepkide hazırlıklı olmamız lâzım. 
 
Ama orada da başka bir soru karşımıza çıkıyor. Alabildiğine kutuplaşmış bu ülkede, şu âna kadar yaşanan hiçbir olayda hep birlikte ortak bir tepki verilemedi. Birçok olayda birileri hep “Oh olsun” dedi. Hani Türkiye içerisindeki saldırıları bir kenara bırakalım, mesela hatırlayalım, Fransa’daki saldırının ardından yapılan saygı duruşundaki saygısızlık tüm dünyanın dikkatini çekmişti. Mesela böyle bir durumda, Batı’da yaşanan saldırıları “Oh olsun” diye karşıladığınız zaman, sizde bir saldırı olduğu zaman da Batılılar’ın ve başkalarının sizin yanınızda olmasını beklemek gerçekçi olmuyor. Sonuç olarak Fransa ve Avusturya’daki olaylar münferit gibi gözükebilir, ama artık üçüncü saldırı olduğu için münferit olmanın ötesine geçti. Yeni bir dalganın işareti…
 
Umarım böyle bir dalga olmaz. Ama böyle bir dalga söz konusuysa, Türkiye'nin bu dalgadan etkilenmemesi ihtimalinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Yarın öbür gün böyle bir şey yaşadığımız zaman, şaşkınlık yaşamayalım. Şu âna kadar yaşadığımız çok olay bize gösterdi ki, Türkiye her türden terör örgütünün çok sevdiği bir toprak ve Türkiye'de yaşayan insanlar –dışarıdan gelenler de oluyor– içerisinde de bu tür şeylere meraklı, ilgili ve bunlara bir dava gibi sarılan insanlar da bayağı sayıda var. Şu âna kadar yaşadıklarımız bunu gösteriyor. Umarım bundan sonra, hele böyle bir ortamda bir de terör saldırılarına maruz kalmayız ülke olarak.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
01.12.2020 Kutuplaşma Türkiye’nin kaderi mi? Ruşen Çakır & Prof. Emre Erdoğan tartışıyor
30.11.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (42): Cumhur İttifakı'nda kim ne kazanıyor, ne kaybediyor? AKP'de tasfiyeler, Katar'ın Türkiye ilgisi & salgın gerçekleri
30.11.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (42): Cumhur İttifakı'nda kim ne kazanıyor, ne kaybediyor? AKP'de tasfiyeler, Katar'ın Türkiye ilgisi & salgın gerçekleri
26.11.2020 “Türkiye İttifakı” mümkün mü?
25.11.2020 Yol ayrımındaki Erdoğan: Ruşen Çakır ile Murat Yetkin tartışıyor
25.11.2020 AKP'de yeni çözülme dalgası
24.11.2020 Vurun Arınç’a!
23.11.2020 Erdoğan ve Batı: Diklenmeden dik durmak mı, dik durmadan diklenmek mi?
23.11.2020 Cumhur İttifakı kalıcı mı? Ruşen Çakır, Burak Bilgehan Özpek ve Hatem Ete tartışıyor
20.11.2020 Bülent Arınç’ın gör dediği
01.12.2020 Kutuplaşma Türkiye’nin kaderi mi? Ruşen Çakır & Prof. Emre Erdoğan tartışıyor
09.11.2020 Démission de Berat Albayrak: et soudain, le maillon le plus fort de la chaine a laché.
24.07.2020 Erdoğan’s greatest strategic mistake
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı