Tümamiral Cihat Yaycı olayının düşündürdükleri

20.05.2020 medyascope.tv

20 Mayıs 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Gamze Elvan hazırladı.

Merhaba, iyi günler.
Tümamiral Cihat Yaycı Deniz Kuvvetleri Kurmay Başkanlığı’ndan Genelkurmay emrine atandıktan sonra istifa etti. Bu olay, birkaç gündür Türkiye’nin gündeminde, haber kanallarında insanlar gruplar halinde toplanıp bunu tartışıyorlar ve her kafadan bir ses çıkıyor. Normal şartlarda yan yana durduğunu, birbirini desteklediğini düşündüğümüz kişiler, Cihat Yaycı olayında farklı farklı pozisyonlar alıyorlar, ilginç bir olay söz konusu. Ben de birkaç gündür birbirinden farklı kişilerin yazdıklarını, söylediklerini takip ederek olayı anlamaya çalışıyorum. Kendisiyle de konuşmak istedim, ama anladığım kadarıyla benimle görüşmek istemedi; kendisiyle konuşmak istediğimin kendisine gittiğini biliyorum, ama beni aramadı. Bu normaldir, böyle bir dönemde böyle önemli olayların tarafları konuşmak istemeyebilir; ama Cihat Yaycı olayında değişik bir durum var. Aslında kendisi, medyayla ilişkileri çok olan, birbirinden farklı kesimlerden insanlarla iyi ilişkileri olan bir asker. Genellikle askerler bu tür ilişkilerde daha dikkatli olurlar, medyayla olan ilişkilerini çok az ya da dolaylı olarak yürütmeyi tercih ederler. Ama anladığım kadarıyla Cihat Yaycı biraz daha farklı bir kişi. Zaten kendisi hakkında olumlu düşünen kişilere baktığımız zaman, birbirinden çok farklı isimleri bir arada görebiliyoruz. Mesela Mehmet Metiner, daha istifası olmadan önce kendisine sahip çıktı, kendisinin istifasını ilk duyuranlardan birisi oldu — bayağı yakınında olduğunu anlıyoruz. Bir diğeri Nedim Şener, aynı şekilde günlerdir –hatta aylardır diyelim– Cihat Yaycı lehine konuşuyor, tavır alıyor. Belli ki bu tür yazan-çizen kişilerle ilişkileri olan birisi. Sözcü gazetesi mesela, onun hakkında birinci ağızdan haberler yapıyor. Gördüğümüz kadarıyla aslında medyayla arası iyi olan bir asker söz konusu. Bir ihtimal de bazılarının iddiasına göre, ona mesafeli bakan, onun istifasını doğru bulmayan kesimler de zaten onun en önemli sorununu medyayla aşırı bağı olarak gösteriyorlar ve bir anlamda kendisine ordu içerisinde yer açmaya çalışan, öne çıkmaya çalışan ve bu anlamda da medyadaki bazı ilişkilerini genişletmeye çalışan bir asker olarak sunmaya çalışıyorlar. Ortada buna dair çok ipucu var gerçekten; ama bu tek başına bir neden olabilir mi? Emin değilim.

Şimdi olayın birbirinden farklı boyutları var: Neden görevden alındı? Daha doğrusu görevden alınma demeyelim de, merkez valiliği gibi bir şey, Genelkurmay emrine kızağa çekiliyor. Normalde Donanma Komutanı olması bekleniyor, daha sonra da emekliliği bekleniyor ve bir iddiaya göre de –ki bunu seslendiren çok kişi var– Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından doğrudan yanına, Cumhurbaşkanlığı’na alınacağı iddiası vardı. Bu saatten sonra olur mu bilmiyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan da Yaycı hakkında çok olumlu konuşmuş bir isim. Mesela 22 Aralık 2019 tarihinde Piri Reis’in havuza çekilmesi töreninde yaptığı konuşmada Yaycı’yla ilgili olarak özellikle onun Libya konusundaki çalışmalarına atıfta bulunup, doğrudan adını verdi. Erdoğan, “Hâlen Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın Kurmay Başkanlığını yürüten Tümamiral Cihat Yaycı’nın bu konuda hazırladığı raporlar, haritalar, yazdığı makaleler ve kitaplar ortadadır” demişti. Devletin Doğu Akdeniz konusundaki en temel referans noktasının Tümamiral Cihat Yaycı olduğunu anlıyoruz. Gerçekten ilginç bir kişilik, birçok alanda çalışan birisi. Değişik akademik kariyerleri var –doçentliğe kadar yükselmiş birisi–, hem mühendislik hem işletmecilik alanında aynı zamanda da muharip subay, gerçekten parlak bir isim. Türkiye’de Genelkurmay’da, orduda hep böyle dönem dönem parlak isimler çıkar. Kimileri çok hızlı yükselir, kimileri de bir şekilde iktidar savaşlarının kurbanı olarak hak ettikleri, bekledikleri yerlere gelemeden gitmişlerdir.

Bu, AK Parti iktidarının öncesi dönemde ordu içerisindeki iktidar savaşları çok vardı, ama bunlar genellikle çok örtülü yapılırdı. Şimdi bu olay çok açık bir şekilde yaşanıyor ve burada, açık bir şekilde yaşanan bu olayda kimin neyi neden savunduğu konusunda tam bir belirsizlik var. İşin içerisine FETÖ giriyor. FETÖ girmesinin birçok nedeni var; bir kere Cihat Yaycı’nın kendisi “FETÖ metre” denen garip bir uygulamanın ordu içerisindeki kripto-Fethullahçı yapılanmayı ortaya çıkarmaya yönelik bir uygulamanın mimarı olarak biliniyor. Dolayısıyla kendisini FETÖ’yle mücadelede çok önemli bir yere koyanlar var kendisini; ama bütün bu hengâmede neredeyse onu FETÖ’cü olmakla suçlayanlar da olduğunu gördüm. Bir akrabasının Fethullahçı olduğundan hareketle onun da aslında Fethullahçı olabileceğini söyleyenler; zamanında Deniz Kuvvetleri’ni tamamen silkeleyen operasyonlara dahil edilmemiş olmasını Fethullahçı olduğu ve önünün açıldığı şeklinde yorumlayanlar da var. Yani bir tarafta onun Fethullahçılık’la mücadelenin bedelini ödediğini söyleyenler var, bir tarafta da aslında onun pekâlâ Fethullahçı bile olabileceğini söyleyenler var. İşin ilginç tarafı, bu söyleyenlerin hepsi iktidarın içerisinden konuşuyor, yani dışarıdan konuşan değil. Dışarıdan konuşanlar da var –özellikle Fethullahçılar–, onlar zaten tam böyle günleri dört gözle beklerler, hep biliyoruz. En son mafya içi çatışmalar, yeraltı dünyasındaki kavgalar olayında da değinmiştim, orada da kendilerinin AK Parti iktidarını zayıflatma ihtimali gördükleri her yere balıklama atlıyorlar. Bu olaya da çok ciddi bir şekilde atladılar ve onların bu olaya atlamış olması da ilginç bir şekilde Yaycı’yı savunanlar ve Yaycı’ya karşı çıkanlar tarafından ayrı ayrı kullanılıyor, çok garip bir durumla karşı karşıyayız.

Anladığım kadarıyla Cihat Yaycı’nın bu parlak yükselişi, birçok alanda uzman olması, doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından takdir edilmesi ve önünün açık olduğunun görülmesi, devlet içerisindeki bazı kesimleri rahatsız etmiş. Bunun aynı zamanda medya ilişkilerini kendi iktidar alanı için geliştirmeye çalışması, bu rahatsızlıkları daha da artırmış ve bunun sonucu olarak kızağa çekilmiş. Kendisi de bundan dolayı çok ciddi bir rahatsızlık duymuş. Ne diyor?

“Bilâsebep ve mesnetten yoksun olduğunu düşündüğüm (FETÖ’vâri kumpasları çağrıştırırcasına) gerekçelerle emre alınmanın yanı sıra apar topar ayrılışımının yapılmasının emredilmesi, onurumu ziyâdesiyle örselemiştir”.

Kendisine yönelik olarak yapılan uygulamayı “FETÖ’vâri kumpas” olarak tanımlıyor — ki FETÖ meselesinin nasıl her meselede bir maymuncuk gibi herkesin elinde olduğunun bir başka kanıtı. İstifa dilekçesi çok çarpıcı, bayağı tumturaklı; Türklük vurgusu çok var ve de bir başka vurgu var: Tabii ki Cumhurbaşkanı vurgusu.

“FETÖ’nün 15 Temmuz 2016’da gerçekleştirmeye çalıştığı hain darbe girişiminden çok önce Sayın Cumhurbaşkanımız’ın iradesi çerçevesinde başlayan Fethullahçı Terör Örgütü mensuplarına karşı mücadelemi de bugüne dek sürdürdüm. Bu konuda başarılı olduğumu da Allah’a çok şükür ki bugün hainlerin yaşadıkları sevinçten daha iyi anlıyorum.”

Şimdi normal şartlarda Atatürkçü bir subay portresi çiziliyor ve özellikle Deniz Kuvvetleri’nden emekli olanlar ve Balyoz Davası’nda mağdur olan çok sayıda subay, ona çok ciddi bir şekilde sahip çıkıyorlar ve onu çok övüyorlar. Hem başarılarını hem de duruşunu –Fethullahçılıkla mücadelesini ve siyasî duruşunu–; ama aynı zamanda görüyoruz ki bir diğer özelliği, diyelim ki ulusalcı ya da Atatürk milliyetçisi perspektifi var. Ama aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’la da çok yakın, onunla olan ilişkisini sürekli vurgulamaya özen gösteren birisi var. Mehmet Metiner’in yaptığı açıklamada da gördük, onun ağzından Cumhurbaşkanı’na bağlılığını koruduğunu –görevden alınmasına rağmen– vurgulamaya özen gösteren bir kişilik. Bu zaten özellikle 15 Temmuz sonrasında Türkiye’de devletin yeniden şekillenmesinde karşımıza çıkan ilginç bir durum oldu. Düne kadar Erdoğan’ı Türkiye’deki neredeyse tüm kötülüklerin sorumlusu olarak gören bazı kişiler, Erdoğan’a daha sonra –özellikle 15 Temmuz sonrası ama daha geriye de gidebiliriz, Haziran 2015 seçiminden bu yana izlediği politikaları doğru bulan bazı kesimler– bu tavırlarını değiştirdiler. Siyasî pozisyonlarını belki değiştirmediler, ama Erdoğan karşıtlığını değiştirdiler. Bu anlamda bir nevi Bahçeli’yle benzerlik kurabiliriz. Dün yaptığım ulusalcılık yayınında da bu konuyu dile getirmiştim. Bunların ilginç bir örneği olarak karşımıza çıkıyor Cihat Yaycı. Ordudan, emekli subaylardan da bazı isimler var, medyadan da bazı isimler var, çok ciddi bir şekilde Erdoğan’ın liderliğini, iktidarını hiçbir şekilde sorgulamayan ve her vesileyle ona bağlılıklarını söylemeye çalışan kesimler var. Onlara bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Bize en önemli göstergesi bu; 15 Temmuz’dan sonra daha da netleşen yeniden şekillenmenin, orduya da yansıyan, aslında genel olarak ulusalcı denebilecek kesimlere yansıyan bir duruşun çarpıcı bir örneği. Ama bu duruş belli ki tek başına yetmiyor, çünkü çok ciddi, başka başka iktidar odakları var.

Bu iktidar odaklarında insanlar öncelikle 1) kendi iktidarlarını korumak istiyorlar, 2) bunu daha da geliştirmek istiyorlar, 3) kendi iktidarlarını tehdit edecek olan insanları –varsa odakları– etkisiz hale getirmek ya da kendi içlerinde asimile etmek istiyorlar. Dolayısıyla belli ki burada Tümamiral Yaycı, kendisine yeni bir iktidar alanı açmaya çalışırken başkalarının sahasına girmiş ve orada durdurulmuş. Bu aslında normal bir şey, dünyanın da Türkiye’nin de her yerinde olan bir şey: İktidar savaşı. İktidarın bu kadar önemli olduğu yerlerde insanlar bu savaşları yaparlar, kimileri kazanır, kimileri kaybeder. Burada Cihat Yaycı kaybetti. Ama bunu bir iktidar savaşıyla sınırlı tutmayarak buradan siyasî sonuçlar çıkarmaya çalışan iki tarafta da insanlar, odaklar var. Bunun bugün iktidarın içerisinde, iktidarı destekleyen çevreler içerisinde çok ilginç kopuşlara yol açtığını görüyoruz. Örneğin, Erdoğan iktidarının son dönemde en önde gelen, kendini öne çıkarmaya çalışan destekçilerinden Vatan Partisi ve Aydınlık gazetesi. 17 Mayıs’ta bir manşet attı, “Donanmanın kurmay kadrosu hazır” diye ve manşette şöyle diyor — haber merkezi imzalı, belli ki en üst düzeyde kaleme alınmış:

“Akademik çalışmaları ve hazırladığı FETÖ metreyle Deniz Kuvvetleri’ne önemli katkılar sunan Amiral Cihat Yaycı’nın Genelkurmay emrine alınmasının ardından, endişelerin ötesinde bir kampanya başladı. FETÖ istedi diye komutanlar alınıyor, son yıllarda şahlanan Türk donanmasının beli kırılıyor denildi. FETÖ’cülerin kendilerine bir güç atfetmek ve müritlerini ayakta tutmak için yürüttüğü bu kampanya gerçeklerle yakından uzaktan bağdaşmıyor. Türk Deniz Kuvvetleri’nin imkân ve kabiliyetleriyle FETÖ’yle mücadeledeki kararlılığını anlamak için, yapılan çalışmaları bilmek ve kurmay kadrosunu tanımak gerekiyor”.

Deniz Kuvvetleri’ndeki komutanlar tek tek isimleriyle, yaptıklarıyla anlatılmış. O komutanların yaptıkları, hizmetleri doğru olabilir, o tartışma konusu değil; ama bu manşetin yapılma nedeni çok aşikâr: Burada Yaycı’yı istifaya götüren sürecin iktidar aleyhine kullanılmasının önüne geçme çabası. Daha önce benzer çıkışları Diyanet’le ilgili ve ekonomiyle ilgili yaptıklarını gördük Aydınlık’ın ve Vatan Partisi’nin. Nitekim son dönemde hayatında görmediği kadar medyaya davet edilen Doğu Perinçek –açık açık Türkiye’yi savaş halinde resmediyor–, istifasının doğru olmadığını da alenen söyledi. Şimdi Aydınlık’ın böyle pozisyonu olması normal olabilir siyasî duruşu nedeniyle. Lâkin Aydınlık’a destek veren, hatta Vatan Partisi’nin içerisinde yer alan, özellikle asker kökenli çok kişi bu pozisyon nedeniyle Aydınlık’la, ulusal kanalla ve Vatan Partisi’yle ilişkilerini gözden geçirdiklerini söylediler, özellikle sosyal medya hesaplarında.

Burada şunu görüyoruz: Görüldüğü gibi bir iktidar ve bir iktidarın devlet içerisinde yapılanması var ve burada birtakım sorunlar var, ama birtakım ilişkiler ağı var. Bunu şu ya da bu şekilde destekleyen kesimler var. Ama buradaki bütün bağların pamuk ipliğine bağlı olduğunu bu olay bize çok açık bir şekilde gösterdi. Muhtemelen kişisel bir iktidar savaşı yaşanıyor; birileri kazanıyor, birileri kaybediyor. Kimin kaybettiği ortada kimin kazandığını da tahmin edebiliriz. Özellikle Cihat Yaycı’yı savunanların işaret ettikleri isim Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar. Büyük bir ihtimalle gerçekten o kazanmışa benziyor; dolayısıyla böyle bir iktidar savaşı var. Ama böyle bir iktidar savaşının ardından, hızlı bir şekilde çığ gibi bir iç kavga, karşılıklı suçlamalar başlıyor, çok sert pozisyon almalar başlıyor. Ama burada sorsanız; “Olay nedir, ne için siz onu destekliyorsunuz da ötekisine karşı çıkıyorsunuz?” diye sorduğunuz zaman ortada dolaştırılan kilit kelime “FETÖ”, ama ne anlama geldiği çok belirsiz. Bu da bize esas olarak şunu gösteriyor ki bu iktidarın ve onun destekçilerinin zemini ayaklarının altından kayıyor. Neyi neden savundukları, hangi pozisyonu neden aldıkları konusunda bir berraklık yok. Aralarındaki ilişki büyük ölçüde çıkara dayalı, iktidar ilişkilerine dayalı bir ilişki. Dolayısıyla buradaki en ufak bir sarsıntı –ki sarsıntılar hep oluyor–, özellikle ekonomik kriz nedeniyle, siyasî krizler nedeniyle sarsıntılar giderek artacak ve bu artma olayında da nereye savrulacağını açıkçası kimse bilemiyor. Bu olay düne kadar belki de adını doğru dürüst bilmedikleri bir kişinin ya da tam olarak bilmedikleri bir kişi etrafındaki çıkan kavgaya, tartışmaya ya da çıkar savaşına bir şekilde dahil olmuş insanlar var. Ama bu kavga aslında çok daha büyük bir kavganın ve kaçınılmaz olan bir kopuşun bence işaretçisi.

Çok sayıda not aldım farklı farklı kişilerden: Eski askerlerden şöyle yazanlar var mesela, “Kendisiyle birlikte çalışmadık ama…” deyip yazanlar var. Emekli amiral Semih Çetin -Balyoz Davası sanıklarından- diyor ki,

“Meslekteyken birlikte çalışma olanağımız olmadı. Balyoz Davası’nda tutuklandık, onun için FETÖ’cü dediler. Deniz Kuvvetleri’nde FETÖ’nün canını okudu. Yıllardır savsaklanan Doğu Akdeniz politikasının mimarı oldu. Kitaplar yazdı, ‘hükümetin adamı’ dediler, yaptıklarına bakınca bana gerçek bir Mavi Vatan savunucusu gibi geldi. Bugün görevden alınmış bakın bakalım en çok kimler seviniyor? Yunanlılar ve FETÖ’cüler”.

Bir de tabii FETÖ’nün dışında Doğu Akdeniz bağlamında, “Mavi Vatan” perspektifi bağlamında Yunan meselesi. Şimdi o Mavi Vatan’ı zaten son dönemde Türkiye’nin Doğu Akdeniz konusunda aldığı inisiyatifin genel adı olarak görmek mümkün. Burada Cihat Yaycı’nın çok ciddi bir emeği olduğu da muhakkak; ama anladığım kadarıyla devlet içerisinde başkalarının, başarının tek başına Cihat Yaycı’ya verilmesinden rahatsızlık duydukları anlaşılıyor. Burada Cihat Yaycı’ya karşı mesafeli davranan ya da ona eleştirel bakan yine iktidar yanlısı birtakım gazetecilerin beyanlarından anlıyoruz. Ne diyor emekli Amiral Semih Çetin devamında? “Şunları merak ediyorum; birincisi Doğu Akdeniz’deki politikalardan geri adım mı atılacak? İkincisi, hükümetin adamı belledikleri Yaycı’ya televizyonlarında övgüler yağdıranlardan bu kararı eleştiren çıkacak mı? Bir de yarım yamalak FETÖ mücadelesi ne olacak?” Aslında burada ilk madde ayrıca önemli çünkü bazı yorumlarda –özellikle Cihat Yaycı’yı destekleyen kesimlerde– şöyle bir perspektif de var: “Cihat Yaycı bu Doğu Akdeniz konusundaki yeni pozisyonun mimarı. Bu yeni pozisyon büyük güçleri tedirgin etti ve bu güçler onun ayağının kaydırılmasını istedi. Onun istifaya süreklenmesi aslında bu anlamda onun bu milli duruşunun cezalandırılmasıdır” diyenler ve buradan hareketle de iktidarın Doğu Akdeniz politikasını değiştireceğini söyleyenler de var — bu da işin bir başka boyutu olarak karşımıza çıkıyor.

Şunu söylemek lâzım: Bu FETÖ metre meselesi apayrı bir olay, ona çok da fazla girmek istemiyorum, ama adı bile garip bir olay ve bunun çok başarılı olduğunu söyleyen çok sayıda kişi var. Ama bu tür uygulamaların yararı kadar birtakım sakıncaları da muhakkak vardır, kurunun yanında birtakım yaşlar da pekâlâ yanmış olabilir; ama neyse, esas konumuz o değil. Mesela Ali Türkşen şöyle demiş:

“Dün kimle yatağa girdiyseniz size darbe yapmaya da onlar kalktı. Bugün kim kulağınıza Cihat Yaycı’yı istifaya zorlayın diye üflediyse bir sonraki belayı da onlardan bekleyin. Sağa sola efeleneceğinize, dönün de biraz sağınıza solunuza bakın.”

Bu da doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik olarak yapılan bir uyarı. Yani Erdoğan’a deniyor ki: Siz Cihat Yaycı’nın kararını imzalayarak aslında kendi aleyhinize bir şeye imza attınız. Burada tabii ilginç olan husus; Erdoğan yine burada dokunulmaz durumda. Cihat Yaycı’yı destekleyen de karşı çıkan da, bütün pozisyonlarını Erdoğan üzerinden alıyor. Cihat Yaycı’nın istifa dilekçesinde de gördüğümüz gibi Erdoğan’a hiçbir şekilde eleştirel bir tavır almıyor; ama biliyoruz ki imza Erdoğan’ın. Mehmet Metiner de yaptığı açıklamada, kendisinin Cumhurbaşkanı’na bağlılığında hiçbir eksilme olmadığını söylüyor. Böylece de işin iyice zorlaştığını görüyoruz. Nasıl zorlaşıyor? Bir pozisyon almalar var, pozisyon değiştirmeler var ve bunu yaparken –iktidarın etrafında alınan pozisyonlar var– hiç kimse Erdoğan’a dokunmuyor. Dolayısıyla o klasik “Erdoğan iyi, çevresi kötü” yaklaşımının herkes tarafından bir şekilde benimsendiğini görüyoruz. Ama böyle kritik bir olayda Erdoğan’ın ince eleyip sık dokumadan bu imzayı atmış olduğunu asla düşünmüyorum. Belli ki tercihini Cihat Yaycı’yı kızağa alanlardan yana yaptı, bu kararnameyi imzaladı. Daha sonra hâlâ onun istifasının ardından Cumhurbaşkanlığı’na danışman yapılabileceğini düşünenler var gördüğüm kadarıyla. Bunun nasıl olacağını açıkçası kestiremiyorum, çünkü onun kızağa alınmasını gerçekleştiren kişiler bugün devlet içerisinde çok güçlü bir konuma sahipler. Erdoğan onların istediğini gerçekleştirip imzaya atıp sonra aynı kişiyi onlara rağmen bir göreve getirir mi? Açıkçası bilmiyorum. Öyle bir şey olursa, o da artık Türkiye’de olayın tamamen bir iktidar içi koltuk savaşları üzerinden seyrettiğini bize düşündürtecek.

Evet çok da fazla uzatmayalım ama şöyle söyleyeyim: Uzun bir süredir, dünyada da Türkiye’de de yaşanan şöyle bir olay var: Eskiden herhangi bir savaş çıktığında, herhangi bir çatışma çıktığında –iktidar savaşı olabilir; devletler arası, ülkeler arası savaşı olabilir vs.– insanların hangi safta olacağını kestirmeniz mümkündü. Çok iyi hatırlıyorum; 1. Körfez Savaşı zamanında Fransa’nın en saygın stratejik yayın organlarından olan Le Monde diplomatique’in o tarihteki Genel Yayın Yönetmeni Alain Gresh ile söyleşi yapmıştım. Alain Gresh, Ortadoğu’yu çok iyi bilen –özellikle Filistin meselesini çok iyi bilen–, soldan bir gazeteci ve araştırmacıdır. O zaman şunu söylemişti: “İlk kez bir savaş oluyor ve ben en yakın arkadaşlarımın kimi tuttuğunu kestiremiyorum bile, hangi safta olduğunu kestiremiyorum.” Gerçekten ilk Körfez Savaşı, Saddam ile Baba Bush’un savaşında kafalar çok karışmıştı; destekleyenler, karşı çıkanlar, ne yapacağını bilemeyenler... O zamandan bu zamana gerek bölgesel, gerek dünya çapında, gerek ülke içerisinde yaşanan savaş, çatışma vs. gibi olaylarda kimin hangi pozisyonu alacağını kestirmemiz gerçekten mümkün değil. Mesela bu olayda, baştan beri Erdoğan destekçisi olanlar ayrı; ama kendilerini son dönemde iktidara doğru yanaştırmış, özellikle Ergenekon sürecinde Erdoğan’dan uzak durup, onun tarafından mağdur edilip, ama daha sonra Erdoğan iktidarına doğru yanaşmış kişilerin burada hangi pozisyonu aldığını kestirmek gerçekten mümkün değil. Onun dışında dışarıda kalanların da, iktidar dışında kalanların da aslında ne diyeceğini çok bilmediği bir durumla karşı karşıyayız. Yani taraf tutmanın mümkün olmadığı yeni bir savaşla karşı karşıyayız ve açık söylemek gerekirse bu hiç de kötü bir şey değil. Bir savaş çıktığı zaman, bir kavga çıktığı zaman, illâki taraflardan birisini desteklemek zorunda değilsiniz. Taraflardan bazılarının haklı olduğu yönler vardır, haksız oldukları yönler vardır. Aynı şekilde diğer tarafın da vardır; ama sonuç olarak baktığınız zaman bu kavganın bir ulvî amacı mı var? Bu olayda ben böyle bir ulvî amaç, Türkiye’de toplumun iyiliğini gözeten bir amaç olduğunu düşünmüyorum. Bu halis muhlis bir iktidar savaşı. Bu iktidar savaşının şu anda görüldüğü kadarıyla kazananları ve kaybedenleri var. Ne şu kazandı diye onunla beraber sevinmek ne şu kaybetti diye onunla beraber üzülmek gibi bir zorunluluğumuz olduğu kanısında değilim.
Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.




Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
07.07.2020 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile özel yayın
07.07.2020 Kararsızlar neden kararsız?
06.07.2020 Dindar ve sermayedar
03.07.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (21): Erdoğan ve Z kuşağı, iktidarın sosyal medya rahatsızlığı, İstanbul Sözleşmesi & Şehir Üniversitesi olayı
02.07.2020 Erdoğan’ın sosyal medyayla savaşı: Kazansa da kaybedecek
01.07.2020 Çoklu Diyanet
01.07.2020 İstanbul Şehir Üniversitesi: Ne oldu? Neden oldu? Levent Gültekin, Ferhat Kentel, Burak Bilgehan Özpek & Ruşen Çakır tartışıyor
30.06.2020 İstanbul Şehir Üniversitesi: İlan edilmiş bir ölümün güncesi
29.06.2020 Abdullah Gül’ün kaygısı
28.06.2020 Erdoğan sosyal medyayı kontrol altına alabilir mi?
07.07.2020 DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ile özel yayın
27.05.2020 Turkey: Will Erdoğan hold on to his voter base at all costs? Can he retain it?
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı