Transatlantik: Tüm yönleriyle NATO Zirvesi

07.07.2026 medyascope.tv

7 Temmuz 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşcıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Kısa bir aradan sonra nihayet Transatlantik ile tam NATO Zirvesi’nin başladığı günde birlikteyiz. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar'la NATO Zirvesi’ni bütün yönleriyle konuşacağız. Arkadaşlar merhaba.
Gönül Tol-Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Trump da geldi, Erdoğan'la basının karşısına çıktılar. Kendisini Erdoğan karşıladı. Zirvenin en önemli iki figürü bizim açımızdan herhalde Erdoğan ve Trump olacak. Gönül, seninle başlayalım. Önce genel olarak bu zirvenin NATO için anlamını anlatırsan, sonra Türkiye kısmına geliriz.
Gönül Tol: Hem karar vericiler hem uzmanlar bu dönemi ‘’NATO 3.0’’ olarak tanımlıyorlar. NATO'nun tarihsel olarak gelişimine bakıldığında, ‘’NATO 1.0’’ denilen dönem, NATO kurulduktan hemen sonraki dönem, Soğuk Savaş sonrası dönem. Bu dönemin özelliği neydi? NATO'ya tehdit oluşturan temel unsur, Sovyetler Birliği'ydi ve burada NATO müttefiki ülkelerin temel endişe duyduğu şey, Sovyetler Birliği'nin toprak işgal etme çabasıydı. Soğuk Savaş sonrasındaki dönem için ‘’NATO 2.0’’ nitelemesi kullanılıyor. Burada artık Sovyetlerin dağıldığı, tehdidin doğasının değiştiği ve hatta "NATO gerçekten gerekli mi? Sovyetler artık dağıldı, NATO bir askeri oluşum olarak, savunma örgütü olarak nasıl varlığını sürdürecek?" sorusunun gündeme geldiği ve sonra tehdidin doğasının değiştiği ve her ne kadar NATO bir askeri ittifak olsa da ve kuruluş aşamasında aslında demokratik değerler göz ardı edilmiş olsa da, ‘’NATO 1.0’’dan farklı olarak, bir parça demokrasi vurgusunun yapıldığı bir dönem. Buna Portekiz'i örnek vermek mümkün. NATO'yu kuran 12 kurucu ülke arasında Portekiz de vardı ve Portekiz, NATO ittifakı kurulduğunda bir diktatörlüktü. Türkiye ve Yunanistan NATO’ya 1950'lerde katıldı. Tabii Türkiye bugünkü gibi otokratik bir ülke değildi, fakat demokratik olarak pek çok sorunları olan bir ülkeydi. Keza Yunanistan da. Ama buna rağmen NATO'ya dahil edildiler. Dolayısıyla demokratik standartlar ‘’NATO 1.0'da önemli değildi.
‘’NATO 2.0'’ olarak tanımlanan Soğuk Savaş sonrası dönemde, demokrasiye daha güçlü bir vurgu yapıldı. 1991'de ve 1999'da NATO'nun stratejik konseptinde demokrasi vurgusu açıkça görülüyor. NATO'nun, 1999’da Sovyet bloku ülkelerinden çıkan Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelere doğru bir genişlemesi söz konusu. Bu genişleme sürecinde, NATO'da demokratik reform vurgusu yapılıyor ve "Eğer ortak demokratik değerler üzerinde buluşursak ve yeni üye olacak ülkelere bu konuda baskı yaparsak, bu, NATO'nun geleceği ve stabilitesi açısından çok daha önemli olacaktır" deniyor. Nitekim bu dönemde, yeni üye olan ülkelerin demokratikleşmesinde NATO'nun oynadığı önemli bir rol var.
Özellikle Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra, belki Gürcistan'la başlayan ve daha sonra Kırım'la devam eden o süreçten itibaren, NATO için yeni bir dönemden söz ediliyor ve bu döneme ‘’NATO 3.0’’ dönemi deniyor. Burada benim görebildiğim kadarıyla temel şey, Rusya yeniden NATO'ya başat bir tehdit olarak nitelendirilmesi. Fakat NATO'ya tehdit üreten sadece bir askeri tehdit değil. Bunun içerisinde ekonomik kırılganlık var, toplumların kırılganlığı var, Çin'in hem ekonomik hem teknolojik olarak yükselişi var, Rusya-Ukrayna ve İran savaşı var. Yani geniş bir coğrafyada ve sadece askeri olmayan konulara yayılmış bir tehdit algısı var. ‘’Bu dönemde NATO kendisini nasıl koruyacak, varlığını nasıl devam ettirecek?’’ sorusu var. Bu süreçte de verilen ana yanıtlardan bir tanesi şu: Amerika, özellikle Trump'ın başkan seçilmesinden bu yana, Avrupa'nın güvenliğini ‘’NATO 1.0’’da olduğu gibi sırtlanmak istemiyor. Nitekim, Trump Almanya'dan 5.000 asker çekiyor ve NATO'ya sunduğu katkıları ciddi biçimde azaltıyor. Şimdi böyle bir dönem var. Amerika'nın NATO'yu ne kadar destekleyeceğine dair çok ciddi soru işaretleri var. Bu bir.
İkincisi, dediğim gibi, birden fazla, sadece askeri tehdit olmayan, tehdidin doğasının değiştiği bir dünya var. Üçüncüsü de bölgesel olarak aslında entegre bir risk bölgesi var. Yani, Kuzey Afrika'dan tutun Doğu Akdeniz'e, Ortadoğu'ya, Kafkaslara kadar geniş bir coğrafyada ortaya çıkan krizler ve NATO'ya tehdit oluşturan faktörler var. Bütün bu dinamikler içerisinde NATO'nun vurgu yaptığı şey, "Biz Amerika'ya bağımlılığımızı azaltmak zorundayız. Avrupa kendi güvenlik mimarisini inşa etmek zorunda" Bu noktada da sadece sizin ordunuzun büyüklüğü ya da askeri kaynaklarınızın gücü sizin gücünüzü tanımlamıyor. Asıl önemli olan şey sizin savunma alanındaki üretim altyapınız’’ Buna ciddi bir vurgu var ve bu nedenle de Türkiye bütün bu tartışmaların ortasında kendine çok ciddi bir rol biçiyor.

Ruşen Çakır: Trump Erdoğan'ın yanında CAATSA'nın kaldırılacağını açıklamış ve Erdoğan da çok mutlu olmuş. İstersen hemen oradan başlayalım. Sen de arada NATO hakkında düşünceni söylersin ama herhalde Türk-Amerikan ilişkilerinde en önemli husus buydu. Tabii bilmeyenler için bir hatırlatırsan bunun ne olduğunu, öyle devam edelim.
Ömer Taşpınar: CAATSA dediğimiz yaptırımlar serisi, Amerika'nın Rusya'yla askeri ilişkiler içinde olan ülkelere karşı uyguladığı, Kongreden çıkmış bir yaptırım yasası ve Trump’ın bu konuyu "Biz bunu kaldırabiliriz" şeklinde açıklamalarla dile getirmesi yeni bir şey değil. Şu anda bu “breaking news” olarak geçiyor. Fakat Trump'ın zaten "Biz F-35'leri Türkiye'ye satmak istiyoruz, bu konuyu hallederiz" diyerek daha önce açıklamalar yaptığı malum. O yüzden benim genel bakışım, Trump'ın bu tür basın toplantılarında ne söylediğinden daha çok, ne yapıldığı, ne olacağı, ne gibi somut adımların atılacağı yönünde. Burada Amerikan basını da artık bu aşamaya geldi. Çünkü Trump her basın toplantısında, her konuşmasında, çok önemli açıklamalar yapıyormuş gibi konuşuyor. Şu anda CAATSA meselesinde, Kongrede atacağı adımlar var. Bir de tabii kanun hükmünde kararnameyle "Ben kaldırdım" diyebilir. O konuda da Türkiye bence yoğurdu üfleyerek yiyor çünkü bu konuyu kaldırdığı anda bir sonraki yönetim tekrar getirebilir. O yüzden CAATSA'nın Kongreden kaldırılmasıyla, kanun hükmünde kararnameyle kaldırılması arasında bir fark var. Trump'ın bunu söylemiş olması zaten mevcut bir dinamiğin dile getirilmesi bence. Bu yapılabilir, kısa dönemde de yararlı olur. Mesela motor ve silah alımı gibi bazı konularda Türkiye'nin önünü açar. Ama uzun dönemde, Trump sonrası gelecek bir yönetim bunu tekrar kanun hükmünde kararnameyle gündeme getirebilir.
Burada mesele tabii ki Türkiye’nin neden CAATSA'ya maruz kaldığı. Hep yapısal konular. S-400'leri aldığı için. Bundan 2 yıl sonra, S-400'ler eğer hâlâ Türkiye topraklarındaysa ve kanun hükmünde kararnameyle CAATSA kaldırılmışsa, bir Demokrat başa gelirse, bunu tekrar “Kongreden değişmedi” diyerek gündeme getirebilir. O nedenle Trump'ın bunu söylemesi bence çok yeni bir şey değil. Bu benim okumam, daha detaylara bakmam gerekiyor. Zaten bu konuda Türkiye'ye bir hediye, bir sürprizle geleceği konusunda Reuters'dan da açıklamalar yapılıyordu. Ama önemli olan bu konuda bence bundan sonra atılacak adımlar, somut olarak ne yapacağı ve bu basın toplantısında ne söylediğinden çok, Amerika'ya dönünce ne yapacağı, bu konuda Kongre ile beraber atılacak adımları izlemek gerekiyor.

Ruşen Çakır: Gönül bu konuya seninle de devam edelim. Biliyorsun New York Times F-35'lerle ilgili bir haber yaptı, yönetimden kaynaklara atfederek, Trump’ın bunu Erdoğan'a sürpriz olarak yapacağını söyledi. Ama New York Times’a konuşan yetkililer de "Bu böyle konuşuluyor ama başkanın daha sonra ne yapacağı belli olmaz" demişler. Washington'daki kulis haberlerinin hepsi öyle gelişiyor herhalde. “Trump'ın niyeti bu, ama yarın öbür gün bunu değiştirir mi, bilemeyiz” diyorlar. F-35'ler ve CAATSA meselesini beraber düşündüğümüzde, Trump isterse bunu halledebiliyor mu? Çünkü Kongrede de çoğunluğu var. Cumhuriyetçi Parti Trump'ın dediğini yapmaz mı?
Gönül Tol: Yapabilir. Bugün Lindsey Graham, Türkiye'ye F-35'lerin teslim edilmesini destekleyebileceğini söyledi ama "Kongrede buna taş koyacak pek çok isim de var" diye de ekledi. Ki Lindsey Graham önemli bir figür Senatoda. Bahsettiğin New York Times yazısında gerçekten cümle aralarını okursak o çok net anlaşılıyor, “Trump F-35 konusunda ilerleme kaydedilsin istiyor ama fikrini de değiştirebilir, tam da bilemiyoruz” gibi çok muğlak ifadeler de kullanılıyor. Ben aslında JD Vance'in söylediğini daha çok önemsedim. JD Vance kısa bir süre önce F-35'ler konusunda kendisine yöneltilen soruya "Amerikan yasasının söyledikleri bu konuda net. Başkan Trump bizden bu konuya eğilmemizi istedi" yanıtını vermişti. JD Vance aslında tam direkt olarak bunu söylemiyor ama "Türkiye bu yasalara uyuyor mu, ona bakacağız" diyor. Dolayısıyla, JD Vance'in yasanın metninin altını çizmesi bana şunu düşündürttü: Şu anda herkes "Trump bir hediye verecek Erdoğan'a, Trump isterse bu olur" diye söylüyor, ama aslında geldiğimiz noktada bulunduğu noktadan taviz veren taraf Türkiye. Çünkü eğer gerçekten hem New York Times'ın hem bugün Reuters'ın hem de JD Vance'in söylediğine bakarsak, -ki her biri yasanın metninin altını çiziyor-eğer gerçekten bu metne bağlı kalacaklarsa, aslında Trump yönetimi kendinden önceki gelen Amerikan başkanlarından çok da farklı bir noktada değil. Bundan önceki başkanlar da aynı şeyi söylüyordu. Mesela Biden "Eğer F-35'i istiyorsanız S-400 meselesini çözmeniz gerekiyor" diyordu.
Eğer bu New York Times yazıları doğruysa ve JD Vance'in söylediğini doğru okuyorsak eğer, Amerikan yönetimi hâlâ o noktada. Bulunduğu noktadan taviz veren taraf Ankara. Erdoğan daha önce S-400'leri bir üçüncü ülkeye gönderme konusuna sıcak bakmıyordu. Hatta önerilen yaratıcı çözümler içerisinde, mesela S-400'leri İncirlik'in Amerikan kontrolü altında tutulan kısmına göndermek vardı; bu da tartışılan konulardan bir tanesiydi. Erdoğan bu konularda taviz vermek istemiyordu. Biden yönetiminde de bir sürü yaratıcı çözümle gelindi. Ama Erdoğan, muhtemelen Putin'in vereceği tepkiden endişe ederek ve iç siyasette kendisini zayıf göstereceği için, bu konuda taviz vermek istemedi. Ama bugün gelinen noktada eğer gerçekten bu F-35'ler konusunda ilerleme kaydedildiyse, bu demek oluyor ki o yaratıcı çözüme nihayet Erdoğan “Evet” dedi. O yaratıcı çözümün ne olduğunu bilmiyoruz. En sık konuşulan şey, S-400'lerin üçüncü bir ülkeye gönderilmesi. Tabii burada Rusya'nın ne yanıt vereceğini düşünmek gerekiyor; orası da bütünüyle sorunsuz değil,

Ruşen Çakır: Ömer, Türkiye bağlantısını akılda tutarak şunu sormak istiyorum. NATO’da sadece Trump'ın çıkarttığı sorunlar yok, Türkiye'nin Yunanistan'la birtakım sorunları var. Daha önce de konuştuk, Fransa'yla Yunanistan'ın stratejik ilişkiler geliştirmesi, Kıbrıs ve Yunanistan'ın İsrail'le ilişkileri gibi hususlar da var. NATO'daki belirsizliklerle birlikte baktığımız zaman, Türkiye NATO'da nasıl bir yer işgal ediyor ve edebilir? Şunu da eklemek istiyorum: AKP iktidarında bir süre, NATO'ya karşı eleştirel ya da ‘’NATO'ya çok da ihtiyacımız yok’’ gibi tavırlar vardı. Ama şimdi görüyorum ki Türkiye, Ankara, NATO'nun en ciddi savunucularından birisi haline geldi. Ben mi yanılıyorum?
Ömer Taşpınar: Yapısalla konjonktüreli birbirinden ayırmak gerekiyor Ruşen. Yapısal sorunlar devam ediyor. Bizim demin bahsettiğimiz ve belirli şüpheyle yanaştığımız mesele, yapısal bir mesele. S-400'leri almış bir NATO ülkesinden bahsediyoruz, S-400’ler Rusya'nın ileri derece füze savunma sistemi. Bu konuda hep "Bunu o kadar abartmayın, Yunanistan da S-300'leri aldı, Macaristan'ın da ilişkileri var Rusya'yla" deniyor, bu mesele öyle değil. Yapısal olarak şöyle bir sorun var: Türkiye kendini daha çok bağlantısız ülkeler paradigmasında görmek istiyor, "Ben gerektiğinde NATO'dan bağımsız hareket edebilirim, Rusya'yla, Çin'le, Asya'yla NATO'dan bağımsız ilişkiler kurabilirim" diyen bir bağlantısız stratejik paradigma içinde ve yakın geçmişe kadar da NATO üyesi olmak isteyen iki ülkeye, Finlandiya ve İsveç’e, Kürt meselesi ve Fethullah Gülen meselesi nedeniyle koymuştu. Türkiye'nin kendi iç sorunları, Kürt meselesini tam halledememiş olması, PKK'ya yakın belirli isimlerin İskandinav ülkelerde olması, Fethullah Gülen meselesi, Rusya'yla ilişkilerini çözememiş olması, yapısal olarak Türkiye'nin NATO içinde ayağını bağlayan meseleler. Ayrıca Ortadoğu ile kendisi belirli ilişkiler kurmak istiyor. Yani İran'la başka türlü ilişkiler kurmak istiyor, Suriye konusunda başka türlü düşünüyor, İsrail'le herhangi bir NATO ülkesinden çok daha büyük sorunlar yaşayabiliyor. Bunlar hep yapısal meseleler.
Peki, ne değişti? Niye biz şu anda NATO'ya bu kadar sıcak bakıyoruz, Türkiye'de AK Parti'ye yakın basın, eleştiri yasakları getiriyor konuları ise konjonktürel. Bu konjonktürün en büyük özelliği de bir soruyla halledilebilir oluşu. Bugün iktidarda Biden veya Kamala Harris olsaydı, bu NATO Zirvesi o dönemde yapılıyor olsaydı, büyük ihtimalle zaten Ankara'da yapılmazdı, Ankara'da yapılmaması için uğraşılırdı, öyle bir lobi olurdu. Ama Trump'la Erdoğan'ın kurduğu ilişkiye ben yapısal bir ilişki değil, konjonktürel bir ilişki olarak bakıyorum. Çünkü bu, zaten adı üstünde konjonktüre bağlı, kimin başkan olduğuna bağlı. Türkiye'de Erdoğan yapısal artık. Biz Erdoğan'dan başka bir başkan son 20 yılda kolay kolay görmedik. Bundan sonra da ne zaman göreceğimiz belli değil. O yapısal.
Ama yapısal olmayan Amerika. Amerika'da konjonktür değişti. Trump geldi, Trump'la beraber Avrupa'yla ilişkilerde yepyeni bir konjonktür oluştu. O konjonktürde Türkiye'nin yıldızı parladı. Türkiye'nin konjonktürle, yapısal arasında giden de bir özelliği var; orada çizgi tam net değil. Ukrayna meselesindeki yeni rolü, yan, Rusya konusunda Türkiye'nin Ukrayna'nın işgalinden beri attığı adımlar. Karadeniz olsun, SİHA'lar olsun, Ukrayna'ya yardım olsun, Kırım'ın işgalini kabul etmemesi olsun, Ukrayna'nın NATO'ya girmesini destekliyor oluşu olsun, Avrupa'nın savunma kapasitesine destek vermek istiyor oluşu olsun, Avrupa'nın üretime kapasiteye muhtaç olması olsun, bunlar aslında konjonktürel ile yapısal arasında giden şeyler. Çünkü yeni bir yapısal durum var, Rusya çok daha agresif. Rusya ne kadar agresifleşirse, Türkiye'nin stratejik önemi o kadar artar. Bu aslında yapısal bir kural. Sovyetler Birliği döneminde, Gönül'ün ‘’NATO 1.0’’ dediği dönemdeki slogan "Amerika içeride, Sovyetler Birliği dışarıda, Almanya aşağıda tutulacak" idi. Sovyetleri Avrupa'nın dışında tutmak için bir strateji vardı. Türkiye de Truman Doktrini'nden beri bu stratejinin entegre bir parçasıydı. Türkiye, Sovyetler Birliği ile sınırları olan bir NATO ülkesi olarak cephe ülkesiydi. Bugün Türkiye, yine Rusya ile sınırı olan ve Rusya ile özel ilişkileri olan, Rusya'yla diplomasiyi Erdoğan sayesinde, bence hem Rusya'yla ilişkileri bir platformda götüren hem de Ukrayna'ya destek veren bir ülke olarak jeostratejik önemini arttırdı. Bu hem konjonktürel hem yapısal bir mesele.
İkincisi, Suriye'de edindiği yeni rol, yani Amerika'da ve dünya gündeminde de ‘’Suriye Fatihi’’ olarak algılanması ve Ortadoğu'ya Suriye ile çok daha somut, güçlü bir giriş yapmış olması, Libya'da, Katar'da ve Ortadoğu genelinde oynadığı rol, yapısalla konjonktürel arasında giden bir yerde. Bu, NATO içinde Türkiye'nin önemini jeostratejik olarak artırıyor. Bugün NATO açısından ana mesele, Türkiye'nin nerede olduğu değil. Ana mesele, Avrupa'nın ne yapacağı, nasıl adımlar atacağı. Demin bahsettik ya, birincide Almanya'yı aşağıda tutmaktı, bugün ‘’NATO 3.0'da Almanya yukarı çıkıyor. Almanya, askeri bütçesini 40 milyar dolardan 100-120 milyar dolara çıkarıyor. Yani 100 milyar euroluk bir bütçesi var. Bugün Avrupa'daki en büyük askeri harcamayı Almanya yapıyor. Arkasından Fransa, İngiltere geliyor, Polonya güçleniyor. Avrupa kendi başına ayakta durmak istiyor, çünkü artık Amerika'ya güvenemeyeceğini hissediyor. Bunun konuşulacağı yer aslında NATO değil. Çünkü bunun konuşulacağı masada Amerika olmamalı.
Avrupa Birliği'nin kendi oluşturduğu ‘’Biz Amerika olmadan nasıl hareket edebiliriz?" dedikleri savunma platformları var. Orada vardıkları sonuç çok açık: "Kısa dönemde Amerika'ya muhtacız. Amerika olmadan Rusya'yı caydıramayız. O yüzden biz yapabildiğimiz kadar savunma bütçemizi, kapasitemizi arttıralım, ama kısa dönemde, Ankara'daki zirveyle, geçen yıl Hollanda'da yapılan zirveyle Amerika'yı da bir şekilde içeride tutalım." NATO Genel Sekreteri'nin görev tanımı Amerika'yı içeride tutmak, Amerika'nın çıkmasını engellemek. Çünkü Amerika'nın başında çok fevri bir başkan var. Geçmişte Grönland, bugün İran, yarın bir gün Küba, bu tür krizlerde Avrupa'dan destek bekleyip göremediğinde -hele Grönland meselesi zaten Avrupa'nın göbeğinde bir mesele- "Ben NATO'dan çıkarım" diyebilecek bir başkan. Böyle bir başkan olunca, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin görev tanımı, Trump'a yağ çekmek, Trump'a "Baba" demek, "Sensiz hiçbir şey yapamayız, sen olmasan biz burayı kurtaramayız" demek, onu bir şekilde mutlu tutmak, her krizde Washington'a uçup, Oval Ofis'te övgüler yağdırmak, Trump'ın anlayacağı dilden "Ancak senin sayende Avrupa ayakta kalabilir" demek. Çünkü Avrupa köprüyü geçene kadar bunu yapmak zorunda. Aslında Avrupa kendi ayakları üzerinde durmak istiyor. Fransa, İngiltere, Almanya, belki de Soğuk Savaş bittiğinden bu yana ilk kez, Amerika'dan bağımsız bir şekilde olabilmeyi bu kadar istiyorlar, ama bu jenerasyonel, 20 yıllık bir proje. Rusya Ukrayna'daki saldırganlığını Doğu Avrupa'da, Baltıklarda, Balkanlarda devam ettirirse, Avrupa'nın tek başına, NATO'suz, Amerika olmadan buna karşı koyacak gücü yok.
İşte burada Türkiye kıyısından köşesinden girmeye çalışıyor. Türkiye “Biz de Avrupa'nın içine girelim, biz de Avrupa savunma sisteminin içinde olalım. Biz NATO ülkesiyiz. Bizi de bu büyük Avrupa harcamalarının içine alın" Savunma harcamalarını, savunma şirketlerini, savunma bütçelerini güçlendirecek 100 milyar dolarlık, 500 milyar dolarlık kredi fonları oluşturuyorsunuz’’ diyor. Türkiye'nin gözü Avrupa'daki yeni havuzda. Avrupa Birliği'nde bir ülke, tıpkı Amerikan Kongresindeki belirli üyeler gibi, Türkiye'ye "Sen dur orada, bu işe karışamazsın" diyor. O ülke de Kıbrıs. Bu NATO Zirvesinde konuşulacak bir sürü mesele var, ama NATO ve Avrupa Birliği açısından da konuşulmayacak belki de en önemli mesele Kıbrıs. Kıbrıs konuşulmuyor. Halbuki Kıbrıs NATO üyesi olmak istiyor. Kıbrıs dediğimiz ülke de tabii ki Rum Kesimi. Onlar NATO üyesi olmak istiyor, Türkiye buna kesinlikle “Hayır” der. Ama bunun karşılığında Kıbrıs Rum Kesimi Türkiye'nin Avrupa savunma harcamalarının içine girmesini istemiyor. Bu sarmal, Türkiye'yi NATO içinde ve Avrupa Birliği içinde daha ciddi bir askeri rol oynamaktan alıkoyuyor.

Ruşen Çakır: Gönül, bugün Erdoğan Trump'ı karşılarken, Özgür Özel Eskişehir’de grup toplantısı yaptı. Şimdi de yine bir kamyonun üzerine çıkmış konuşma yapıyor. Siz de duymuşsunuzdur, NATO Zirvesi’nden sonra operasyonlar olabileceği, dokunulmazlıkların kalkabileceği ve Özgür Özel’in tutuklanacağı spekülasyonları var. Gazeteciler dün NATO Genel Sekreteri'ne “Türkiye’yi övüyorsunuz ama, daha çok yeni, bir komedyen tutuklandı, gazetecilere akreditasyon hakkı verilmedi” gibi Türkiye'deki hususları sordular. Ben de bu sabah yaptığım yayında https://medyascope.tv/2026/07/07/nato-bizim-neyimiz-olur/ “Erdoğan, bu NATO Zirvesi’nden alacağı meşruiyetle, içeride yine aynı sertlikle, hatta şiddetlendirerek devam edebilir” dedim. Bu meşruiyet meselesi, Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack’ın söylediği laftı: "Trump Erdoğan'a meşruiyet sağlıyor" demişti.
Gönül Tol: Tam olarak "Erdoğan’a en çok ihtiyaç duyduğu şeyi, meşrutiyeti veriyoruz" demişti Barrack

Ruşen Çakır: Evet. ‘’Özgür dünyanın, demokrasinin koruyucusu NATO’’ deyip, başka ülkelerde de çok şey var da Türkiye bütün bunları yaşarken... Mesela yarın NATO Zirvesi’nin ikinci günü ve aynı gün Ekrem İmamoğlu'nun savunması başlayacak. Mesela Özgür Özel yeni parti kurup kurmayacağını anlatmaya çalışıyor. Protesto etmeye çalışan, edeceği düşünülen insanlar tutuklanıyor. Türkiye'nin demokrasi, temel hak ve özgürlükleri NATO'nun umurunda değil, değil mi?
Gönül Tol: Hiçbir zaman olmadı. Dediğim gibi, NATO, Avrupa'daki demokrasiyi Soğuk Savaş'tan sonra önemsemeye başladı. Bu ‘’NATO 3.0’’ denen konsepte demokrasi ortak değerlerine sıfır vurgu var. Dediğim gibi bu NATO 3.0 konseptinin bence en önemli ayağı savunma sektöründeki üretim kapasitesi. O nedenle Türkiye çok önemli bir boşluğu dolduracak bir üye ülke olarak görülüyor ve Türkiye'nin bu konuda verebileceği destekten faydalanmak için NATO, demokrasi, insan hakları konularında Türkiye'deki gerilemelerin hepsine gözünü kulağını tıkamış durumda. Zaten hiçbir eleştiri de duymadık.
“Acaba zirveden sonra ülkede içeride demokratik olarak nefes alabilecek kalan azıcık alan daha da daralır mı?” sorusuna benim yanıtım, ‘’Neden olmasın?’’ Bugüne kadar yapılan ne, bize bu konuda ümitli olmayı gerektiriyor? Hiçbir şey. Tam tersine, öyle bir dünya var ki artık, otokratlar, uluslararası meşruiyeti önceliyorlar. İçeride senin halkın ekonomik sıkıntılarla kıvranırken, hapishaneler dolup taşarken ve çok temel konularda sen halkına hizmet götüremezken, diğer taraftan uluslararası tehditler gündeme getirilerek bir uluslararası meşruiyet devşiriliyor. İçeride bir lidere meşruiyet veren şeyler nedir? Halkına hizmet götürebilmesi, halkının refahına hizmet etmesi, haklarına saygı göstermesi, demokratik kazanımlar.  Bunlar içeride meşruiyetin ana ayaklarıdır, değil mi? Ama içeride o meşruiyetin ana ayakları bu kadar sarsılmışken, bunu bir tarafa bırakıyor ve "NATO'nun içinde çok önemli bir yerdeyiz, Rusya-Ukrayna Savaşı'nda çok önemli rol oynuyoruz, her yere, Afrika'ya dron satıyoruz, çok harika silahlar üretiyoruz" söylemi üzerinden devşirilen bir meşruiyet söz konusu. Böyle bir ortamda, bu zirvenin güçlendireceği o uluslararası imajın ardından, içerideki demokratik alanın daha da fazla kısıtlandığını görmek, çok olası geliyor bana.

Ruşen Çakır: Ömer, basın toplantısındaki sözleri tam olarak size aktarmak istiyorum. Gazeteciler Trump’a önce F-35'i soruyor, “Bu konuda bir karar vereceğiz, çok iyi bir ilişkimiz var ve sanıyorum ki birçok kişi neden bunu yapmıyoruz diye düşünüyorlar. Türkiye sadık bir dostumuz, F-35 harika bir uçak ve kesinlikle bu konuda bir şeyler düşüneceğiz" diyor. CAATSA yaptırımları ile ilgili de Dışişleri Marco Rubio ile bu konu üzerinde çalıştıklarını söylüyor, "CAATSA yaptırımları kalkacak, dostlarımıza yaptırım uygulamak istemiyoruz" diyor. Bunlar bağlayıcı laflar olarak görülebilir mi?
Ömer Taşpınar: Hayır, görülemez. Bunlar beklenen laflar. Bağlayıcı demek, "Bunun arkasından adımlar gelecektir ve bundan eminiz" demek. Ya da o adımlar atılmıştır, bilemem tabii, ama bu kadar kesin konuşmamın nedeni biz bu filmi çok gördük. Trump’ın Ankara'da NATO Zirvesinde konuşuyor olması, söylediklerine yepyeni bir inandırıcılık getirmiyor. Trump'ın bir stili var. O stil karşısındakine övgüler yağdırmak. Hele Erdoğan'la mevcut ilişkisinde hep o var. Hep "Yapacağız, edeceğiz" diyor. Fakat zaten programın başında "Adam Kongreyi kontrol etmiyor mu? Kongreden niye çıkaramasın?" diye önemli bir soru sordun. Tam olarak da edemiyor. Çünkü Kongrede Kıbrıs, Yunanistan'la ilişkiler, İsrail konusu gibi meseleler Türkiye'nin belirli konularda bu kadar çabuk karar verilmesine engel oluyor. Hâlâ elini kaldırmayacak, "Bir dakika duralım, Türkiye ne yaptı? S-400'ler hâlâ orada mı?" sorusunu soracak senatörler var. Eğer Türkiye geçen hafta S-400'ler konusunda manşet bir haber vermiş olsaydı, "Ben bunları şu ülkede konuşlandırıyorum, şuraya veriyorum" deseydi, o zaman "Evet, Trump'ın bugünkü sözlerinin çok önemli bir anlamı var" derdim. Ama ne zaman ki biz S-400'ler konusunda Türkiye'de bir manşet görürüz, bence o zaman daha somut adımlar bekleyebiliriz.
Demin NATO ile ilgili sorduğun “NATO'dan icazet veya NATO'dan gelecek meşruiyet rüzgarıyla bundan sonra daha ciddi bir otoriter dalga gelir mi?” sorusuna da şöyle cevap vereyim: NATO Zirvesi’nde Türkiye'nin imajı Erdoğan'ın umurunda olsaydı, son zamanlarda çok ciddi gündeme girmiş bir stand-upçının, benim de çok sevdiğim Deniz Göktaş'ın tutuklanmasını biraz olsun geciktiremez miydi? “Biz bunu NATO'dan sonra yapalım" diyemez miydi? Niye demedi? Umurunda değil çünkü. Bana göre ‘’Amerika'dan, Avrupa'dan ne tepki gelir?’’ gibi şeyler Erdoğan'ın, umurunda değil. Bunlar artık konjonktürel olmaktan çıktı, yapısal bir yere geldi. Daha kötüsü, Avrupa'nın ve Amerika'nın da umurunda değil. NATO'dan sonra daha ciddi bir dalga gelir mi? Bu dalga olacaksa zaten olur. Amerika'da, Avrupa'da kimin görevde olduğu çok önemli değil. Erdoğan iç dinamikler konusunda öyle bir koridorda gidiyor ki, bence kendisine tehdit olarak gördüğü bir meselede "Ben dışarıdan meşruiyet arayayım" derdi yok. Biz o büyükelçinin laflarına çok önem verdik. Çünkü sanki oraya gitmese içeride meşruiyeti çok azalacakmış gibi algıladık. Tabii ki Beyaz Saray’da karşılanmak önemli, bu zirveyi yapmak önemli, bunları da kullanıyor. Ama bunlardan daha önemli olan şey, Erdoğan'ın sonuçta tehdit olarak gördüğü her şeyi yok etmesi. Bunlar konusunda NATO Zirvesi’nin getireceği dalgaya veya onun getireceği prestije birazcık önem veriyor olsaydı Deniz Göktaş'ı NATO'dan sonra tutuklardı. Yapmıyor bunu.

Ruşen Çakır: Gönül sen ne diyorsun? Hem NATO Zirvesini hem de Türkiye-NATO ve Türkiye-ABD ilişkilerini toparlayalım. Çünkü sonuçta böyle bir zirveye ev sahipliği yapmak çok önemli bir husus.
Gönül Tol: Bir taraftan önemli, bir taraftan da her yıl yapılan bir zirve. Bizim için önemli, çünkü makyaj yaptı, öyle değil mi? Ankara'da her yer kapatıldı. İnanılmaz bir PR yapıldı. Tabii ki bu NATO için kritik bir an. Bunların altını çizmek lazım. Ama daha da önemlisi, öyle bir Amerikan başkanı var ki NATO'dan çekilmekten bahsediyor. Belki de o anlamda bu kadar kritik bu Türkiye'deki zirve. Trump Erdoğan sayesinde zirveye katılmış olabilir ve bu, Türkiye açısından, Erdoğan açısından bir başarıdır. Avrupalı NATO üyesi ülkeler ve NATO Genel Sekreteri bunu çok takdir ediyor. Ama zirve hâlâ bitmedi. Zirvenin gerçekten başarılı olup olmadığını anlamak için Trump'ın nasıl bir açıklamayla zirveden ayrılacağı önemli. "Siz kendi yolunuza bakın, bundan sonra Amerika Avrupa'yı korumayacak" gibi bir cümleyle ayrılırsa, bu, aslında pek çok anlamda NATO'nun sonu da olacak. Bundan önceki genel sekreterin bir röportajını okudum. Tam olarak "Amerika’sız bir NATO ölü bir NATO'dur" diyor. Her ne kadar Avrupa üyesi ülkeler, Avrupalı ülkeler savunma bütçelerini artırmış olsalar dahi ya da Türkiye gibi Amerika'nın bıraktığı boşluğu dolduracak ülkelerden bahsedilse dahi, Amerika'nın ciddi şekilde desteklemediği bir NATO gerçekten çok zor durumda bir NATO'dur. O nedenle bu zirve oldu, Trump geldi, şu birkaç saatte pozitif mesajlar verildi gördüğümüz kadarıyla. Fakat zirve hâlâ bitmedi. Trump’ın zirveden ayrılırken NATO'nun geleceği ile ilgili söyleyeceği şeyler çok önemli olacak.

Ruşen Çakır: Ömer, sen nasıl toparlamak istersin yayını?
Ömer Taşpınar: Çok fazla ekleyecek bir şeyim yok. Biz Ankara'da yapılacağı için bu zirveyi çok önemli olarak gördük. Çünkü Türkiye böyle büyük bir organizasyona sık sık ev sahipliği yapmıyor. Ama sokaktan geçen insanlara, hatta bilgili gazetecilere "NATO Zirvesi geçen yıl hangi ülkede yapıldı?" diye sorulsa eminim %99'u unutmuştur. Geçen yıl bu zirve Lahey'de yapıldı ve Lahey'de yapılıyor olması, Hollanda Dışişleri açısından çok büyük bir stratejik başarı olarak da algılanmadı. Ama şu anda NATO Genel Sekreteri bir Hollandalı ve çok zor bir görev yürütüyor. Çünkü Avrupa'yla Amerika arasında yapısal bir mesele var. Amerika'nın başında çok fevri bir başkan var, sürekli NATO’dan çıkmaktan bahsediyor. Demin bahsettiğimiz gibi, Avrupa Birliği kendi ayakları üzerinde askeri olarak durmak istiyor. Fakat burada duramayacağı için NATO içinde bunu yapmak zorunda. Dolayısıyla, Avrupa Birliği köprüyü geçene kadar Trump'la, Amerika'yla iyi geçinmek zorunda. Bu aynı zamanda yapısal bir konu oldu. Çünkü Trump'tan sonra gelecek Demokrat bir başkan da bence Avrupa'yla ilişkilerde sorunlar yaratacak. Bu derecede yaratmayacak ama bu, Obama döneminde de vardı. Avrupa'nın savunma konusunda yeterince bu yükümlülükleri üzerine almadığı, yeterince para harcamadığı, "%5'e çıkmadı, %3'e çıkmadı" deniliyordu. Şimdi "%5'e çıktı" deniyor ama o %5 gerçek bir rakam değil aslında. Yüzde 3'e gitmeyen İspanya gibi ülkeler var henüz. O %5'in içinde altyapı yatırımları da sayılacak. Daha fazla para harcaması gereken, daha fazla elini taşın altına koyması gereken bir Avrupa var. Bunu Avrupa kolay kolay yapamıyor, alıştı Amerika'nın bu desteği vermesine. Amerika da artık Çin'e odaklanmak istiyor, Ortadoğu'da da meseleleri var.
Sonuç olarak çok zor bir konjonktürde bu NATO Zirvesi yapılıyor. Bunlar Ankara diplomasisinin, Hakan Fidan'ın, Türkiye'nin altından kalkabileceği meseleler değil. Bunlar çok büyük yapısal meseleler. Bu konuda NATO Genel Sekreteri, NATO ülkeleri ve Avrupa Birliği arasında, bundan bir ay önce Evian'da yapılan G7 toplantısının kararlarına bakalım, onun devamı olacak bu. Orada zaten Ukrayna'yla ilgili önemli kararlar alındı. G7 Evian Zirvesi’ni bizim basın takip etti mi? Türkiye'nin haberi var mıydı G7'de neler konuşulduğundan? Oradaki mesele burada devam ediyor. Aslında bu zirvedeki meseleler Türkiye'nin meseleleri değil, Türkiye'nin boyunu aşan meseleler. Ama biz, Ankara'da yapıldığı için, sanki Türkiye'nin çok önem kazandığı bir zirveymiş gibi davranıyoruz. Bence öyle değil, en önemli söyleyeceğim şey bu. Bu Türkiye'yi çok önemli bir platforma taşıyan bir zirve, Türkiye bundan sonra yepyeni bir platformda diyebileceğimiz bir yerde değiliz. Çünkü meseleler Türkiye'yi çok aşan meseleler. Türkiye önem kazanıyor, Avrupa'da rol almaya çalışıyor. Ama tekrar altını çizeyim, Kıbrıs meselesini halledemediği sürece, Avrupa konusunda da bütçelere giremeyecek. O yüzden Türkiye'nin birazcık vizyonu olsa, bu zirvede "Biz Kıbrıs konusunda bir karar verelim. Kıbrıs NATO'ya girmek istiyor. Biz vetomuzu şu şu şu şartlar altında kaldırırız -en çabuk veto edecek ülke Türkiye-, gelin zirvede bunu da konuşalım" dese, Türkiye açısından çok önemli bir zirve olurdu. Ama böyle şeyler konuşulmuyor.

Ruşen Çakır: Evet arkadaşlar çok teşekkürler. Zirve yarın bitecek, bir dahaki haftaya da zirvenin ardından bir yayın yaparız diye düşünüyorum. Çok teşekkürler, kolay gelsin. Evet Gönül Tol ve Ömer Taşpınar'a teşekkürler. ‘Transatlantik'i burada sonlandırıyoruz. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.07.2026 Kandil izlenimleri (2): Üniformalar ne zaman çıkarılacak?
18.07.2026 Kandil izlenimleri (1): Cümleler Öcalan ile başlıyor Öcalan ile bitiyor
17.07.2026 Medyascope Kandil’de | Duran Kalkan Ruşen Çakır’a konuştu: “Bu süreç batmayacak”
17.07.2026 "Yeni Parti" yeni olabilecek mi?
16.07.2026 Bitmek bilmez "FETÖ'nün siyasi ayağı" tartışmaları
15.07.2026 Prof. Gökhan Bacık ile söyleşi: 15 Temmuz’un 10. yılında Fethullahçılığın durumu ve muhtemel geleceği
15.07.2026 Fethullah Gülen'den geriye neler kaldı?
14.07.2026 Türkiye’nin Gidişatı (22): Ahbap olayı | NATO Zirvesi | 15 Temmuz’un 10. yılı | Deniz Göktaş’ın tutuklanması
14.07.2026 Özgür Özel'in enerjisi
13.07.2026 Özgecan Özgenç ile söyleşi: Tüm yönleriyle Özgür Özel’in yurt gezileri
19.07.2026 Kandil izlenimleri (2): Üniformalar ne zaman çıkarılacak?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı