Sinan Ülgen ile söyleşi: Türkiye Avrupa’nın içinde mi, dışında mı?

30.04.2026 medyascope.tv

30 Nisan 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Türkiye-Avrupa ilişkileri hâlâ var mı? Bir kere öncelikle bu; ama geçtiğimiz günlerde Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in açıklaması vardı malum. Türkiye'yi Çin ve Rusya ile birlikte telaffuz ettiği açıklama. Bunun tartışmaları hâlâ sürüyor. İşte bütün bunları, "Türkiye Avrupa'nın neresinde?" sorusunu EDAM Direktörü Sinan Ülgen'le konuşacağız. Sinan, merhaba.
Sinan Ülgen: Merhaba sevgili Ruşen. İyi yayınlar dilerim.

Ruşen Çakır: Sen şu anda Avrupa'nın başkentindesin, Brüksel'desin. Bizi istemiyorlar değil mi? Hemen böyle basit bir soruyla gireyim.
Sinan Ülgen: Şimdi Türkiye-Avrupa ilişkilerinde, yani sen de çok iyi biliyorsun aslında soru basit olsa da genelleme yapmak çok doğru değil. Çünkü Avrupa bu kadar genellemeye uygun bir yapı değil. Sonuçta Türkiye de aslında böyle bir genellemeye uygun yapı değil. Avrupa Birliği içerisinde o ayrıma da dikkat etmek lazım. Sonuçta biz de kendimizi Avrupa'da görüyoruz haklı olarak ama Avrupa Birliği nihayetinde başka bir oluşum. Avrupa Birliği içerisinde Türkiye'yi üyeliğe kabul etmek istemeyen daha geniş bir kesim var. Ama aynı zamanda Türkiye ile üyelik olmasa bile iki tarafın da menfaatine hizmet edecek çeşitli alanlarda ki konuşacağız da bunları muhtemelen; işte güvenlik, dış politika, enerji, ticaret alanlarında Türkiye ile yakın iş birliği içinde olmasını isteyen de aynı zamanda o kadar da geniş bir kesim de var. O nedenle "Türkiye'yi Avrupa'da istemiyorlar" tabirine açıkçası ben katılmıyorum. Burada evet, istemeyen kesimler var ama bunlar daha radikal kesimler. Türkiye'yi üyelik konusunda hazır bulmayanlar var. Onların da haklı sebepleri de var kaldı ki. Ama özünde Türkiye ile Avrupa Birliği arasında üyelik masada olur olmaz, bunu biraz zaman gösterecek. Burada tabii büyük sorumluluk Türkiye tarafına da düşüyor. Üyeliğe hazırlanma bağlamında özellikle siyasi kriterler, hukukun üstünlüğü gibi, AİHM kararlarının uygulanması gibi alanlarda; ama üyelik olsun olmasın Türkiye ile Avrupa Birliği arasında sağlıklı, güçlü bir ilişki tesis edilmesini isteyen de geniş bir kesim var.

Ruşen Çakır: Şimdi Ursula von der Leyen, Devlet Bahçeli ondan "Ursula Hanım" diye bahsetti biliyorsun, Avrupa Komisyonu Başkanı’nın Almanya'da bir gazetenin kuruluş yıl dönümünde yaptığı konuşmada, şimdi mealen aktarıyorum: "Avrupa'nın bütünleşmesini tamamlamalıyız ki Türk, Çin, Rus etkilerine karşı mücadele edebilelim." gibi böyle bir şey söyledi. Avrupa'nın bütünleşmesini tamamlamak... Biz hep kendimizi bunun bir parçası olarak görüyoruz. Ama kime karşı? Türk, Çin ve Rus etkilerine karşı. Bizi dışlamış oldu. Sonra sözcüsüne soruldu, biliyorsun sözcüsü de mealen şöyle bir şey söyledi: "Türkiye'nin Balkanlardaki etkilerini kastetmiş olabilir." gibi bir şey söyledi. Ama yani bu kadar önemli pozisyondaki birisinin irticalen, hazırlıksız bir şekilde böyle bir cümle kurması bana gerçekçi gelmiyor.
Sinan Ülgen: Şimdi von der Leyen'in bu açıklamaları gerçekten de bu ilişkilerin içinde yer almış, bunları takip eden ve belli bir ölçüde analiz etmeye çalışan bir kişi olarak benim de çok tepki duyduğum açıklamalar ve Avrupa Birliği'nin resmî tutumunu da yansıtmayan açıklamalar. Bunun da altını çizmek isterim. von der Leyen burada birazcık kendi gündeminin esiri olmuş gibi. Ve burada da en az üç hususun da altını çizmek lazım. Bir; von der Leyen kendini Avrupa Birliği değil adeta Avrupa'nın temsilcisi olarak konumlandırmış durumda ve Türkiye'ye "Sen Avrupa değilsin." deme cüretini gösteriyor. Bir kere bu son derece geçersiz ve yanlış bir varsayım. Yani bırakın Türkiye-AB ilişkilerini, Türkiye yani Osmanlı döneminden bu yana Avrupa'nın bir parçası. Hatta o kadar ki yani daha yeni bir tarihe gelecek olursak, sonuç itibarıyla Türkiye'nin Ankara Anlaşması, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğini tescil eden, yani buna hakkı bulunduğunu, bu statüye haiz olduğunu tescil eden bir anlaşma. Çok daha yakın tarihte 2004'te bütün üye ülkeler Türkiye ile üyelik perspektifini açan müzakerelerin başlatılmasına onay verdiler. Dolayısıyla nereden bakarsanız bakın, bugünkü Avrupa Komisyonu Başkanı’nın Türkiye'yi Avrupa'dan dışlamaya çalışması ve buna yönelik bir ifadesi açıkçası sadece bizler bakımından değil, Avrupa Birliği içerisinde de tepki toplamış olan bir ifade. Bu birinci husus.

Ruşen Çakır: Tabii şöyle bir husus var: Türkiye'nin Avrupa'yla kurduğu birtakım ilişkiler, verdiği birtakım taahhütleri yerine getirmemesi gibi bir olay var ki ilk aklıma gelen AİHM kararları meselesi. Türkiye'de demokrasiden iyice uzaklaşılması, yargı bağımsızlığı konusunda çok ciddi ihlallerin olması vesaire. Ama burada hep şöyle bir şey söyleniyor biliyorsun, seninle daha önce de bunu çok tartıştık; işte sığınmacılar meselesi Ankara'nın elinde bir kart olarak durduğu müddetçe Avrupa bunları dile getirmiyor. Şimdi düşünürsek mesela bir zamanların AK Parti iktidarının ilk yıllarındaki Avrupa'nın Türkiye'ye ilgisi ve sonuç alıcı eleştirileri dönemini çoktan geride bıraktık sanki.
Sinan Ülgen: Öyle maalesef. Yani bu dinamik çok erozyona uğradı. Burada iki tarafın da sorumluluğu var. Senin bütün anlattığın nedenler dolayısıyla Türkiye'nin özünde Avrupa normlarından uzaklaşması var ki bu Avrupa normları sadece Avrupa Birliği normları değil; bizim de kurucusu olduğumuz, imzacısı olduğumuz Avrupa Konseyi normları bunun en önünde geliyor. Zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulama mükellefiyeti de sonuçta Türkiye'nin Avrupa Konseyi üyeliğinden kaynaklı; Avrupa Birliği ile de o bağlamda bir ilgisi yok. Ama Türkiye'nin bu normlardan uzaklaşmış olması tabiatıyla ilişkileri de artık başka bir kulvara soktu. Nasıl bir kulvara soktu? Sonuçta yakın zamana kadar bizim Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin temel varsayımı bir üyelik ilişkisiydi. Türkiye de eninde sonunda üyelik müzakerelerine başlamış bir ülke olarak iyi kötü bir zaman diliminde üye olacaktı Avrupa Birliği'ne ama artık bu gerçekçi bir varsayım olmaktan çıktı. Dediğin nedenlerden dolayı; Türkiye'nin demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi alanlardaki eksiklikleri ama aynı zamanda Avrupa Birliği'nin içinde de zaman içerisinde oluşan işte genişleme karşıtı aşırı sağ politikalar da bazı hükümetleri esir almış durumda. Bir de tabii çözülmeyen Kıbrıs meselesi var, Yunanistan'la ikili ilişkiler meselesi var. Ama burada von der Leyen'in açıklamalarına geri dönmek istiyorum. von der Leyen başka bir şey söylüyor. Yani bütün bunlar doğru ama bunlar üyelik dinamiğinin durgunlaşması, hatta işte buzdan bir çerçeve içinde donuklaşmasını beraberinde getiriyor. Ama von der Leyen bunu söylemiyor. Yani von der Leyen bugüne kadar Alman sağ iktidarlardan duyduğumuz veya Fransa'da işte zamanında Sarkozy, sonrasında Macron'dan duyduğumuz "Türkiye Avrupa Birliği'ne üye olmaz." demiyor. von der Leyen başka bir şey söylüyor; Türkiye Avrupa'da değil ve Rusya, Çin gibi hısım bir devlet gibi bizden, yani Türkiye'den bahsediyor. Şimdi burası çok sorunlu. İlkini tartışabiliriz. "Türkiye üyeliğe hazır değil." diyebiliriz, "Zaman gerekir." diyebiliriz, "Türkiye'nin kendi ödevini yapması gerekir." diyebiliriz ama sonuç itibarıyla Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne ehliyetini, yani bir Avrupa ülkesi olarak Avrupa Birliği'ne üyelik ehliyetini tartışmaya açmak doğru değil. Burada dediğim gibi çok sayıda geçmişte bütün üye ülkelerinin üzerinde mutabık kaldıkları, imzaladıkları anlaşmalar var. Yani uluslararası hukukun temel prensibi "Pacta Sunt Servanda"; geçmiş taahhütlerin yerine getirilmesi. Dolayısıyla ama burada von der Leyen başka bir şey söylüyor. von der Leyen Türkiye'yi Avrupa'dan dışlıyor, Avrupa Birliği üyeliğinden bahsetmiyor. Ve asıl tepki çeken nokta da bu. Çünkü evet, bugün Avrupa Birliği içerisinde Türkiye'nin üyeliği artık gündemden bile düştü. Yani genişleme konuşulurken Ukrayna konuşuluyor, işte Arnavutluk konuşuluyor, Batı Balkanlar konuşuluyor ama Türkiye konuşulmuyor. Bu gündem bitti şu anki durumda. Önümüzdeki dönemde Türkiye'deki şartlara bağlı olarak belki yeniden canlanır veya canlanmaz. Ama buradaki mesele Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki üyeliğin dışındaki ilişkinin bile hasmane bir ilişki olacağını ifade etmesi; von der Leyen işte burada tepki çekiyor. Yani Avrupa Birliği için de tepki çekiyor bu söylem. Çünkü bir başka kesim, ki çok daha büyük bir kesim bu, Avrupa Birliği'nin kendi güvenliğini sağlaması sadece askeri anlamda değil, ekonomik olarak da, işte mülteci konusunu biraz önce sen ifade ettin, Türkiye ile sağlıklı bir ilişkiye ihtiyacı olduğuna kanaat getirmiş olan geniş bir kesim var. Buradan ciddi tepkiler geliyor von der Leyen'in söylemlerine.

Ruşen Çakır: Yani şunu söylüyorsun; zaten bizi Avrupa Birliği'nden dışlamışlardı fiilen, şimdi bir de üstüne Avrupa'dan dışlama gibi. İkincisi daha sert bir şey.
Sinan Ülgen: Konu sadece o değil. Yani Avrupa Birliği ile Türkiye arasında kurulacak ilişki, üyelik ilişkisi olmasa bile dostane bir ilişki olmasının da kapısını kapatıyor von der Leyen. Daha yani Avrupa'dan dışlamaya...

Ruşen Çakır: Ama orada şöyle bir sorun da çıkıyor. İşte ben geçen onun ilk açıklaması sonrasında bir yayında bunu kendimce anlatmaya çalıştım. Türkiye'nin bir kimlik meselesi var ve biliyorsun Cumhuriyet’in ilk anından itibaren "Muasır medeniyetler seviyesi" diyerek biz yönünü Avrupa'ya çevirmiş bir ülkeyiz. Yani istemeyenler muhakkak vardır ama Türkiye'nin tarihi bunun üzerine bina edilmiş. Şimdi böyle bir yönelimi yapan bir ülkeye "Siz başka bir şeysiniz." dendiği zaman işler iyice karışıyor. Yani Türkiye'nin zaten Avrupalılık iddiası olmasa, mesela Çin'in ya da Rusya'nın falan böyle bir iddiası yok, onlar bu laftan alınmazlar; ama Türkiye kendini hakikaten Avrupa'nın bir parçası olarak görüyor ve bugün değil dünden beri bunu görüyor. Esas mesele bu yani. Böyle sanki tek taraflı aşk gibi bir şey oluyor sonuçta.
Sinan Ülgen: Kesinlikle. Ama işte o yüzden bizim von der Leyen'in sözlerini iyi analiz etmemiz lazım. O nedenle ben zaten bu konuşmada von der Leyen'in sözlerinin Avrupa Birliği'ndeki kanaat önderlerinin ve siyasetin bir mutabakatını yansıttığını düşünmediğimi ifade etmek istedim. von der Leyen'in biraz kendi şahsi takıntılarının yansımasını gördük bu sözlerde. Ama Türkiye'nin dediğim gibi üyelik perspektifi şu anda pek görünürde olmasa bile Avrupa Birliği ile Türkiye arasında iki tarafın da karşılaştığı farklı sınamalar bağlamında daha güçlü bir ilişki tesis edilmesi her zaman için mümkün. Bu yönde çalışmak da mümkün. Bu yönde bir genel beklenti de var Avrupa Birliği içerisindeki diğer bazı kesimlerde. Ama von der Leyen bunun çok dışına çıkarak Türkiye'yi tamamen Rusya ve Çin ile paralellik kurup öyle bir ortama yerleştiriyor ki bu dediğim gibi tek görüş değil. Yani üzerinde mutabakat sağlanmış bir görüş değil. O bakımdan üyelik tartışmasından farklı bir şey söyledi burada von der Leyen. Tepki çeken de o oldu. Ama bizim de Türkiye'de, hani bu program biraz daha ona hizmet eder diye ümit ediyorum; von der Leyen'in açıklamalarının bir Avrupa'nın bütününü yansıtmadığını bizim de görmemiz ve anlatmamız gerekiyor. Yani Türkiye'de, Komisyon Başkanlığı önemli, tabiatıyla onun söyledikleri de önemli ama onun hangi şartlarda söylendiği, neyi temsil ettiği, arkasındaki gücün ne olduğunu iyi analiz etmemiz gerekiyor. O bakımdan bu detayı açıkçası paylaşmakta fayda var. Çünkü bu sözler üzerinde Türkiye'nin zaten Avrupa'yla iyi bir ilişki kurmasını istemeyen, hani Cumhuriyet’in bu yönelimine zaten eleştirel bakan bazı kesimler "Ya Avrupa Birliği de böyle düşünüyor." deyip Türkiye'nin bundan sonraki demokratikleşme süreci bakımından hani ters sonuçlar, daha da ters sonuçlar doğuracak çıkarsamalar yapmaları doğru olmayacak. Çünkü bu Avrupa Birliği'nin düşüncesini bütünüyle yansıtan bir açıklama değil. Dediğim gibi daha azınlıkta olan, daha radikal bir kesimin bir görüşünü burada dile getirmiş durumda von der Leyen. Ve bir Komisyon Başkanı olarak bunu yapması da kanaatimce çok hatalı.

Ruşen Çakır: Bir de tabii bu arada sadece o değil; Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un da geçtiğimiz günlerde Yunanistan'ın yanında durup Türkiye'ye yönelik söyledikleri, ki geçen ‘‘Transatlantik’’te arkadaşlar bunu dile getirdiler, çok önemli olduğunu vurguladılar. Sen ne dersin?
Sinan Ülgen: Doğru. Zaten von der Leyen'in cesaret aldığı temel siyasi lider Macron. İşin ilginci von der Leyen aslında Almanya'nın muhafazakâr demokrat ekolünden yetişen bir siyasetçi; CDU ile bağlantılı. Ama bugün Alman CDU'nun görüşü von der Leyen'in görüşü değil kesinlikle. Evet, Alman CDU Türkiye'nin üyeliğine karşı duran bir siyasettir ama Türkiye ile iyi ilişkileri savunan bir siyasettir. O bakımdan bugün von der Leyen'in sözleri çok daha Macron'a yakın bir duruşu yansıtıyor ve bugünkü Almanya'nın ve özellikle Almanya'daki kendisinin de bağlı olduğu bu muhafazakâr sağ siyasetin ilkelerini yansıtmıyor tam tersine.

Ruşen Çakır: Şunu konuştuk seninle biz yakın zamanda: Türkiye'nin Avrupa'da artan önemi, özellikle savunma. Özellikle Trump'ın NATO'yu nereye sürüklediğinin belli olmadığı bir ortamda Avrupa'nın kendi savunma stratejisi üzerine kafa yorduğu bir dönemde Türkiye'nin değerinin arttığı, bir de tabii gelişen savunma sanayisinin de Türkiye'nin bunda belli bir rolü olduğu şeklinde yorumlar yapılıyordu. Bütün bu söylediklerimizle, yani şu ana kadar konuştuklarımızla bu olay çelişmiyor mu?
Sinan Ülgen: Kesinlikle çelişiyor. Zaten temel eleştiri noktası o von der Leyen'e. Benim eleştirim değil, Avrupa Birliği içerisinden yükselen sesler de bunu söylüyor ki bunların arasında işte Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor var. Eski komisyon üyesi, Türkiye’ye geçmiş dönemde von der Leyen'le beraber gelmiş olan Charles Michel var; birçok ses bunu zaten bu şekilde anlatıyor. Yani bu zor ortamda Avrupa Birliği'nin Türkiye ile güçlü bir ilişkiye ihtiyacı var; hem savunma tarafında işte ticaret tarafında, enerji tarafında. Türkiye'yi böylesine dışlayan, Avrupa dışında gösteren bir söylem tabiatıyla bu tip iş birliği kulvarlarının da ilerletilmesini çok zora sokan bir söylem oluyor. O bakımdan da Avrupa Birliği'nin genelinin düşünce yapısını yansıtan bir açıklama değil bu von der Leyen'in açıklaması. Burada yani tekrar edeceğim; iki farklı temayı birbirinden ayırmak lazım. Bugünkü Avrupa Birliği'nde, haklı veya haksız, birçoğu da haklı olabilir açıkçası; bugün Türkiye'nin üyeliği bir gündem olmaktan çıkmış durumda. Kimse konuşmuyor Türkiye'nin üyeliğini. Ama Türkiye ile bir iş birliğini şu anda Avrupa Birliği'nin birçok kesimi arzuluyor. Hani böyle zor bir Rusya savaşı, Ukrayna savaşı, Amerika'nın ne olacağı belirsiz tutumu, Çin'in doğurduğu ekonomik riskler; bütün bu zor ekonomik konjonktürde Türkiye ile daha yakın bir ilişkinin Avrupa Birliği'nin geleceği bakımından da önemli olduğunu gören geniş bir kesim var. Bu ikisi farklı temalar, farklı konular. von der Leyen Türkiye'nin şeyinden bile bahsetmedi, üyelik perspektifinden. Bu ikinci tarafta, yani Türkiye ile Avrupa Birliği arasında iyi bir ilişki kurulmasını da dinamitleyen bir söyleme sahip olduğu için eleştiri odağı oldu.

Ruşen Çakır: Burada şöyle bir toparlamaya çalışalım. Avrupa'da farklı görüşler de var, diyorsun. Ama daha çok sesi çıkan, daha etkili kesimlerde Türkiye aleyhine diyelim genellikle negatif görüşler daha fazla çıkıyor gördüğüm kadarıyla ya da duyulmuyor diğerleri.
Sinan Ülgen: Şöyle, yani üyelik bağlamında bu doğru. Üyelik konusunda yani çok büyük bir kesimde "Türkiye Avrupa Birliği'ne bu şartlarda üye olamaz." görüşü hâkim. Çok net. O yüzden zaten bugün Avrupa Birliği'nde üyelikle ilgili açıklamalar yapıldığı zaman — maalesef ki bu ne kadar zemin kaybettiğimizin de bir göstergesi — işte Ukrayna'dan bahsediliyor, Batı Balkanlardan bahsediliyor ama Türkiye yok o ülkeler arasında. Yani sanki yokmuş gibi davranılıyor yahut da öyle diyelim. Yoksa aslında Türkiye var, biz de aday ülkeyiz. 2005 yılında müzakerelere başlamış olan bir ülkeyiz. Ama bu artık o kadar geride kaldı ki ve o kadar geriye gitti ki üyelik ilişkisi dinamiği, bunu hiç gündeme getirmiyorlar. Bu tarafta çok büyük bir ortak görüş var ama diğer tarafta yok. Yani "Türkiye ile üyelik haricinde iyi bir ilişki kuralım mı?" veya "İyi bir ilişki kuralım." konusunda da tam tersine burada daha ağırlıklı bir görüş var. Ayrım oradan, o ayrımı açıkçası ifade etmek lazım, o ayrıma dikkat çekmek lazım Türkiye-Avrupa Birliği ilişkisi konuşulurken.

Ruşen Çakır: Peki şunu sorsam. Yani şu anda mesela arada sırada da olsa Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bu konuda konuşuyor, başkaları da konuşuyor ama ben açıkçası siyasi iktidarın Türkiye'nin Avrupalılığı konusunda da — hani üyelik ayrı bir mesele — çok fazla şey görmüyorum. Hatta tam tersine, özellikle iktidar ortağı MHP'de açık açık dile getirilen bir Rusya ve Çin'le ilişkileri geliştirme perspektifi var. O zaman "Alan memnun, satan memnun" gibi bir durumla mı karşı karşıyayız?
Sinan Ülgen: Şimdi üyelik meselesinde gene ben buna iki şekilde cevap vereceğim. Eğer üyelik meselesinden bahsediyorsak, evet, ilişkiyi öyle tanımlayabiliriz. Çünkü Türkiye Avrupa Birliği'ni üyelik bağlamında sıkıştırmıyor. Avrupa Birliği de bundan memnun. Dolayısıyla Avrupa Birliği de Türkiye'ye üyelik konusunda baskı yapmıyor. Daha doğrusu baskı yapmaktan çoktan vazgeçtiler. Çünkü işte Türkiye'deki gelişmeler pek böyle üyelik konusunda ülkeyi hazırlayacak nitelikteki gelişmeler değil. Dolayısıyla üyelik meselesinde aynen öyle; alan memnun, satan memnun. Yani Türkiye'nin demokratikleşme, işte hukuk, yargı bağımsızlığı, AİHM gibi meselelerine baktığımız zaman buradaki gelişmeler de Türkiye'yi üyeliğe yaklaştıran gelişmeler değil; tam tersine bu normlardan uzaklaştıran gelişmeler oldu son yıllarda. Ama bu konuda da sonuçta bir kulvar değişikliği de yapma işareti pek görmüyoruz, bu Kürt meselesi dışında diyelim. Bu bakımdan "Alan memnun, satan memnun" diyebiliriz ilişkinin bu tarafına, yani üyelik tarafındaki dinamiğine. Ama üyelik dışında Türkiye-Avrupa Birliği ilişkisi konuşulurken bu artık çok moda tabirle "transactional" bir ilişki hâline döndü. Yani mülteci konusunda anlaşıyoruz, bir anlaşma yapıyoruz; işte Avrupa Birliği Türkiye'ye para veriyor, Türk tarafı Suriye'den gelen mültecileri Türkiye'de tutuyor. Ve işte enerji konusunda öyle birtakım belki gündeme gelecek denklemler var. Bazı konular ilerliyor ama az konu ilerliyor. Mesela işte Gümrük Birliği revizyonu diyoruz, 10 yıldır bekliyor Gümrük Birliği revizyonu, ilerlemiyor. İşte vize serbestisi diyoruz; ilerlemesini bir yana bırakalım, bilakis daha ağır koşullarla karşılaşıyor Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. O nedenle orada biraz temaya göre, konuya göre farklı sonuçlar alınabiliyor. Orada biz ne istiyoruz? Tamamen transactionala dönmüş durumda, al-ver ilişkisine dönmüş durumda. Biz ne veriyoruz, onlar ne istiyorlar; bunun üzerinden bir sonuç alınıyor veya alınamıyor.

Ruşen Çakır: Son olarak şunu da bir sorayım: Doğrudan bu olayla birebir ilişkili değil ama geçen Güney Kıbrıs'ta bir zirve oldu. Çok önemli. Doğu Akdeniz konuşuldu, bölge ülkeleri de vardı. Ürdün, Lübnan, yanılıyorsam düzelt, yani Mısır değil mi? Bunlar vardı Güney Kıbrıs'ta.
Sinan Ülgen: Evet.

Ruşen Çakır: Türkiye yoktu. Anladığım kadarıyla Türkiye de çağrılmış ama Güney Kıbrıs'ta olduğu için Türkiye gitmemiş. Ama ortada bir Doğu Akdeniz meselesi hâlâ hep var. Türkiye burada bir ara çok dışlanıyordu. Sonra birtakım ilişkileri düzeltti gibi oldu. Ama şu hâliyle bakıldığı zaman mesela Avrupa ile ilişkilerinin önemli bir ayağı da herhalde Doğu Akdeniz meselesi. Türkiye Doğu Akdeniz'de yine yalnızlaşıyor mu?
Sinan Ülgen: Yok, bunu öyle okumamak lazım. Şu anda biliyorsun Kıbrıslı Rumlar dönem başkanlığını yürütüyorlar. O nedenle zirve Rum tarafında oldu. Türkiye de kendi dış politikası doğrultusunda tanımadığı bir devlette yapılan bu zirveye iştirak etmedi. Geçmişteki Doğu Akdeniz'le bu zirvenin konusu biraz farklıydı. Geçmişteki Doğu Akdeniz meselesi özünde Türkiye'nin işte Akdeniz'deki karasuları, kıta sahanlığı bağlamında bir yandan Yunanistan, özellikle Yunanistan'la bir gerilim yaşanmasına sebebiyet verdi. İşte Türkiye o dönemde Libya'yla da bu deniz yetki sınırları anlaşmasını yaptı ve buradan mütevellit bir eskalasyon dönemi yaşandı. Bu zirve bununla ilgili değildi. Bu zirve daha ziyade Orta Doğu'daki yeni düzenle alakalı bir zirveydi. Orada acaba Avrupa Birliği gelecekte bir rol oynayabilir mi farklı ülkeler de, bunun arayışındaydı Avrupa Birliği. Avrupa Birliği açısından baktığımızda da hani böyle bir arayış içerisinde olan birliğin Türkiye'nin olmadığı bir zirveyi tertiplemesi de açıkçası onlar bakımından da bir kayıp. Yani burada doğrusunu konuşmak gerekirse Avrupa Birliği'nin Orta Doğu'da tamamen Türkiye'yi dışlayarak yol alması da Avrupa Birliği bakımından çok yararlı olmayacaktır. Onu da ifade etmek lazım. O bakımdan bu zirve biraz Kıbrıslı Rumların gündemine almış olmaları hasebiyle düzenlendi ama ben çok sonuç alıcı bir girişim olacağını, kalıcı bir girişim olacağını o açıdan düşünmüyorum.

Ruşen Çakır: Sinan, çok teşekkürler. Bakalım. Ben artık bıktım. Biliyorsun ilk başlarda bayağı bir heyecanlıydık; Kopenhag zirveleri, Brükseller vesaire. Artık Avrupalı siyasetçi falan gördüğüm zaman onlarla hiçbir şey konuşasım gelmiyor ama sen işin gereği mecburen konuşuyorsun. Ama hakikaten böyle bizimki karşılıksız bir aşk olarak tarihe geçti herhalde.
Sinan Ülgen: Yani tarihin sonu gelmedi Ruşen. Bakalım ne olacak.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler. Evet, ne konuştuk? Avrupa'yı konuştuk. EDAM Direktörü Sinan Ülgen'le konuştuk. Türkiye Avrupa'nın içinde mi dışında mı? Biz içindeyiz diyoruz, bizi dışarıda görenler var. Avrupa Birliği'ne üyelik meselesini de zaten büyük ölçüde kapattık gibi gözüküyor. Bütün bunları bize anlatan Sinan Ülgen'e çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
10.05.2026 Öcalan’a statü meselesi niçin son derece kritik?
09.05.2026 Burcu Köksal'ın AKP'ye katılacak olmasının düşündürdükleri
08.05.2026 Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, Erdoğan’a rağmen sürece sahip çıkıyor
07.05.2026 İdris Baluken ile söyleşi: Somut adımlar atılacak mı? Süreç menzile varacak mı?
07.05.2026 Hayvan düşmanlığının siyasi boyutları
06.05.2026 Vahap Coşkun: “Öcalan’ın statüsü konusunda Erdoğan ile Bahçeli arasında asgari mutabakat olmalı”
06.05.2026 Burak Bilgehan Özpek: “Bahçeli kurucu devlet aklının sözcüsü olma iddiasında”
06.05.2026 “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörü” olarak Abdullah Öcalan
06.05.2026 Gürkan Çakıroğlu: “Türkiye’de öne çıkan ve Türkiye’yi öne çıkaran iki isim var: Bahçeli ile Öcalan”
05.05.2026 Hatem Ete ile söyleşi: AKP ve CHP oylarını nasıl artırabilirler?
10.05.2026 Öcalan’a statü meselesi niçin son derece kritik?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı