Prof. Mustafa Öztürk ile söyleşi: Mahşerin üç atlısı: Devlet-cemaat-siyaset

17.08.2026 medyascope.tv

17 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Süleymancılara yapılan operasyon çok önemli bir olay aslında; yeterince anlaşılmamış olabilir. Bunun neden önemli olduğunu, Türkiye'de, Cumhuriyet tarihi boyunca devlet ve İslami cemaatler arasındaki ilişkiyi, Prof. Mustafa Öztürk'le konuşuyoruz. Hocam merhaba.
Mustafa Öztürk: Merhaba Ruşen. Ben polen alerjisi oldum, görüntü kirlilikleri oluşabilir. Çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan özür dileriz.

Ruşen Çakır: Eyvallah. Bayağı bir ara verdik. Hatta aramızın bozulduğunu düşünenler bile varmış. Öyle olmadığını bir kere daha teyit edelim.
Mustafa Öztürk: Edelim abi. Ama biliyorsun ben inzivadayım.

Ruşen Çakır: Eyvallah. Şimdi şöyle bir şey okuyacağım sana: Vatandaşlarımızın inançlarını ve dini duygularını istismar ederek suç işleyen ve bu yolla haksız kazanç elde eden yapılara karşı gerekli adımlar atılmaktadır. Burada temel ölçüt, herhangi bir inanç, dini yapı veya topluluğun kimliği değil, suç teşkil eden fiiller ve bu fiillerle bağlantılı yapılanmalardır. İnanç ve dini değerler hiçbir şekilde suç faaliyetlerinin aracı veya kalkanı haline getirilemez. Bu cümleleri, yanılmıyorsam bugün, Adalet Bakanı Akın Gürlek söylemiş. Ama ben bu cümleleri Cumhuriyet tarihi boyunca hep duydum. Yanılıyor muyum?
Mustafa Öztürk: Evet, doğrudur. Bu cümleden ne anlaşılıyor? Birinci cümleyle ilgili temennimi dile getireyim: İnşallah arkası da gelir diyeyim. Bugün Süleymancılara yönelik operasyonun gerekçelerini sıraladılar. O gerekçeleri yarın Menzil’e İsmailağa'ya tatbik edin, belki daha fazlasıyla arıza bulabilirsiniz. Ama onlara da aynı şekilde süreç işleyecek mi işlemeyecek mi göreceğiz onu. Tabii ki işlemeyecek. Buradaki ‘’neden Süleymancılar?’’ meselesi en kritik cümle bence. Orada diyor ki: ‘’Tabanla bir işimiz yok. Yani saf, alt tabandaki müntesipler, biat eden kitleyle ve onların dini duygularıyla işimiz yok. Ama tepede bir istismar varsa, bu sadece parasal istismar değildir ki. Din üzerinden bir istismar yapılıp o cemaatin üyelerinden 200 kiloluk altın oluşturuluyor. 100 milyar liralık para. O, aşağıdan yukarı çıkıyor. Neyle yapılıyor? Hangi bağ, hangi korelasyon kurularak o insanlardan bu kadar para tedarik ediliyor? Bu kadar şirket bu adamların hacılık, hocalık meziyetlerinden dolayı mı oluşuyor? Eğer bir istismar varsa, bu cemaatin topyekûn kümülatif bünyesinde vardır. Tepeden lider kadrosunu çekip ‘’bunlar istismarcı, alt taraf masum’’ diyemezsiniz, öyle olmaz. Zaten ‘’biz dini yapıya dokunmadık’’ demek de isabetli değil. Şöyle değil: Cemaat yapıları tesbih gibidir. İmameyi kopardığınızda tespihin diğer taneleri dağılacaktır. Dolayısıyla, yukarıdaki lideri aldığınızda, üst yapıyı dağıttığınızda, altyapı da bundan fazlasıyla nasiplenecektir. Bir bakıma cemaatin hepsine çekilmiş bir operasyon mesabesindedir. Kaldı ki cemaat mekanizmaları yukarıdaki şeyhin kesin talimatıyla, o, ilahi ferman gibi algılanır; ona koşulsuz uyulur. ‘’Şu seçimde İYİ Parti'ye oy vereceksiniz, ‘’bu seçimde CHP'ye oy vereceksiniz’’ dedi. Cemaatin tamamı o söze kulak kesilir ve gereğini yerine getirir.
Kemal Kaçar 1971'de aldı Cemaati eline. O tarihlerde de Milli Nizam Partisi var. Süleymancılar o günden bugüne hiçbir siyasal İslamcı partiye yanaşmadılar; belki Arif Ahmet Denizolgun’un 1995-1999 Refah Partisi tecrübesi hariç. Orada da belli ki Refah Partisi ilk seçimlerde iktidara göz kırpıyor ya da ortağı olacak gibiydi. Muhtemelen bu parti devlet tarafından onaylandı diye, orada pozisyon aldı. O bir çizgi değişikliği gibiydi. Ama zaten 28 Şubat'ı yaşayınca hemen oradan ayrıldı. Dolayısıyla bu gerginlik son olarak 2016-2019 süreçlerinde su yüzüne çıktı.
Burada bir hesap kesme durumu var. Bahanesi, ekonomik finansal olarak gösteriliyor. MASAK üzerinden araştırılsa, denetlense, en az diğer cemaatlerde de bu kadar çarık çürük çıkar. Ama mevzu bu değil tabii, herkesin bildiği sır misali mevzuyu herkes biliyor.

Ruşen Çakır: Süleymancılığın temeli, cumhuriyetin hemen ardından Süleyman Hilmi Tunahan'ın, yeni kuşaklar Kur'an öğrenemeyecek düşüncesinden hareketle örgütlediği bir faaliyet. 1924'te başladığı söyleniyor. Yüz yılı aşkın bir hareket ve bu hareketin devletle hep birtakım sorunları olmuş ama Kemal Kaçar'ın 12 Eylül'de 1,5 yıl tutuklu kaldı ve sonrasında beraat etti. O da biliyorsun siyasi parti milletvekili olduğu için olmuş bir şeydi.
Mustafa Öztürk: Bir tutukluluğu da 1957'de ‘’mehdi’’ davasından var.

Ruşen Çakır: Evet. Bu 100 yıllık tarihinde Süleymancılığa en büyük darbenin Erdoğan iktidarı döneminde indirilmiş olması… Çünkü lider Alihan Kuriş ve çok sayıda üst düzey yönetici tutuklandı. Büyük ihtimalle şirketlere kayyum atanacak ve devamı da gelebilir. Bunun çok sembolik bir anlamı var sanki.
Mustafa Öztürk: Bugün itibariyle devletle siyasi iktidar, hükümet özdeşleştiği için, Süleymancıların, siyasi iktidara ya da Diyanete tepkili olması veya devletin dini kurumlarına mesafe koyması, aynı zamanda hükümete tepki olarak algılanıyor. Yani devletle hükümet şu anda içi içe geçmiş bir yapı. Erbakan Hoca'nın siyaset sahnesine çıktığı günden beri bu yapının, bu siyasal İslamcı harekete hep bir mesafesi var. Ekrem İmamoğlu meselesinde olduğu gibi, zaman zaman Tayyip Bey'i çok öfkelendiren adaylara dirsek temasında bulunmaları, devletin üst kadrosunu bayağı rahatsız etti. Bu bakımdan biraz âciliyet kespetti bu operasyon. Ama zaten bir aralarında münaferet vardı. 2019 İstanbul seçimlerinde CHP’ye yakın durma pozisyonunu izhar etmeselerdi, muhtemelen başlarına bu gelmeyebilirdi diye düşünüyorum. Burada önceliğin ne olduğunu sorarsanız, yani yolsuzluk mu, hırsızlık mı, usulsüzlük veyahut siyasi tavır, muhalif tutum mu, diye sorarsanız, herhalde siyasi tavır ve muhalif tutum meselesi daha öncelik arz ediyor. Menzil’de ayyuka çıkan o rezillikler, o miras kavgaları neden hiç devletin Sayıştay’ına veya denetimine konu olmuyor da burası oluyor? Bunları sormak lazım. ‘’Bu adamlar bu yolsuzlukları yapmamıştır’’ demiyorum. ‘’Yolsuzlukların bu kadar âciliyet arz edecek şekilde soruşturmaya konu olmasında öncelik neden Süleymancılara geldi?’’ meselesinin siyasi bir refleksle alakalı olduğunu düşünenlerdenim hocam.

Ruşen Çakır: Bu bağlamda senin de çok sevdiğin Cübbeli’den biraz bahsedelim. Ben dün yaptığım yayında https://medyascope.tv/2026/08/16/cubbeli-ahmet-hocaya-da-sira-gelir-mi-rusen-cakir-video/ ‘’Cübbeli Ahmet Hoca’ya da sıra gelir mi?’’ diye varsayımsal olarak sordum.
Mustafa Öztürk: Gördüm o yayını, izledim. 

Ruşen Çakır: O yayında da söylediğim gibi, zamanında Fethullahçılar Cübbeli’yi içeri attı biliyorsun. Sürecin ilk zamanlarında Devlet Bahçeli ‘’Öcalan gelsin Meclis’te konuşsun’’ çağrısını yaptığında, Bahçeli'ye sert bir çıkış yaptı. Sonra ziyaretine Alaattin Çakıcı gitti. O ziyaretten sonra Cübbeli geri adım attı. Dün de Süleymancılarla ilgili bir açıklama yapmış ve bunun ibretlik bir olay olduğunu söyleyerek, devlete destek vermiş. Devlete destek vermek ya da veriyormuş gibi durmak tek başına dokunulmazlık sağlıyor mu cemaatlere?
Mustafa Öztürk: Bugün itibariyle sağlıyor gibi görünüyor ama yarın öbür gün nasıl bir sürprizle karşılaşacağımıza dair bir öngörüm yok. Bugün itibariyle Cübbeli’nin durduğu yer, kendini güvende hissettiği bir yer. ‘’Ben her pozisyonda devletin yanındayım’’ refleksi sergiliyor. Keserin, sapın ne zaman döneceğine dair kesin bir fikrim var da zamanını tayin edemiyorum. Yani keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner, sıra oraya da gelir; ondan emin olabilirsiniz. Orası da bir kara kutu gibi ama bugün itibariyle devletin yanında yer alma tutumu, şimdilik ona bir koruyucu zırh sağlıyor gibi. Ama bu zırh neyle delinir, ne zaman delinir bir öngörüm yok. Cem Küçük ve benzerlerinin başına gelenleri görüyorsunuz. Ne olduğunu hiç anlamadan kendilerini kodeste buldular. Yarın bir gün burada da böyle bir operasyon çekilebilir ama şimdilik, yakın vadede görmüyorum böyle bir şeyi.

Ruşen Çakır: Peki hocam bu mekanizma nasıl işliyor? Ortada çok büyük meblağlar var. Bu meblağlar bir insanın tek başına kazanabileceği meblağlar değil. Belli ki aşağıdan gelen bir şey var. Bu nasıl işliyor? Mesela vatandaş Kur'an kursuna yardım ettiğini mi düşünüyor ya da başka bir şey için mi malını ya da parasını cemaate veriyor? Sonra o para nasıl birtakım kişilerin üstüne geçiyor? Çünkü acayip rakamlar var. 200 kilo altın diyorlar değil mi? Süleymancıların 200 kilo altını var deseler bir yere kadar anlarım. Ama bu öyle değil. Nasıl işliyor bu çark?
Mustafa Öztürk: Üstadım, benim şahsi kanaatim onların kendilerini bir tanımlama biçimleri var. Herkes birbirini inandırmış buna. ‘’Biz Nuh'un Gemisi’yiz’’ diyorlar. Dolayısıyla her bir ferdin cemaate yönelik katkısı -alttaki saf taban için söylüyorum- Yani Nuh'un gemisinde olmak dünya ahiret helaktan kurtulmakla eşdeğer olduğu için, bu noktada teberruda bulundukları, yardımda bulundukları şeyi sadece vermekle o görevi ifa ettiklerine inanıyorlar. Yukarıya karşı da biatları ve koşulsuz bir teslimiyetleri olmalı ki ‘’bu paranın kaynağı bizden çıkıyor. Nereye gidiyor, nerede toplanıyor, nasıl kullanılıyor?’’ konusunda galiba herhangi bir yoklama, sorgulama veya bunun peşini kovalama gibi bir refleks, alt tabanda bulunmuyor. Alt taban muhtemelen düzenli aidat öder gibi veya teberrularda bulunuyor veyahut cemaate yakın iş adamları FETÖ'de olduğu himmet destekleri gibi şeyler veriyorlar. Yukarının bunu kesinlikle iyi niyetle, hâlis niyetle, Allah rızası için kullandığına ya ikna edilmişler ya da ikna olmuşlar. Dolayısıyla paranın nerede biriktiği, kimin elinde döndüğü belli değil. Hatta bu yapılardan tüzel kişilikler de ortaya çıkmış. Ayakkabı Dünyası gibi birçok şirketleri var.
Bunlara da şöyle inanıyorlar: ‘’Bu büyük şirketler, aynı zamanda Nuh'un Gemimiz’in büyümesi, cemaatimizin büyümesi, hizmetin büyümesi amacını taşıyor’’ diye kendilerine yönelik bir iknaları, inançları var. Dolayısıyla her giden para şirket olarak karşılarına çıktığında kendi özel mülkü gibi telakki ediyor. Yani onu yadsımıyor. Bu şirketin parasını kim kazanıyor? Geliri nereye gidiyor, nereye aktarılıyor bilmiyor. Dolayısıyla aşağıyı bu noktada konsolide etmek ve onların bu infak dediğimiz sadaka, teberru, yardım, katkı dediğimiz paralarını sürekli düzenli şekilde alabilmek için, muhtemelen alt tabana dershaneler, yurtlar, bina, talebeler, o masumiyet, o eğitim öğretim safahatındaki o görüntüleri gösteriyorlar.
FETÖ'de de öyle değil miydi hocam? FETÖ'de himmet toplayacağı zaman, küçücük çocuklara, mesela Güney Koreli çocuklara İstiklal Marşı söyletiyorlardı. Hüngür hüngür ağlamalar. Ondan sonra arada çanta dolaşıyordu. Böyle bir sömürü. Evet, bu bildiğin arabesk, vıcık vıcık sömürüler yapılıyor hocam. Bizim bu alttaki tabanın en kolay ayartıldığı, en cahil olduğu ve en çabuk tufaya bastığı yer din konusu. Dolayısıyla memleketin en büyük sorunu da bu dindar zihniyetin zihin yapısı. Milletin kendisi sıkıntılı yani. Evet.

Ruşen Çakır: Senin de çok yakından bildiğin İskenderpaşa Cemaati, Nakşibendi tarikatının bir kolu.  Ben gazeteciliğe ilk başladığımda, 85-86 yıllarında…
Mustafa Öztürk: Ben de oradaydım, sen oralarda geziniyordun, biliyorum.

Ruşen Çakır: Evet. Orada İslam Mecmuasını satır satır okurdum.
Mustafa Öztürk: Ben de onun üst katında kalıyordum.

Ruşen Çakır: Prof. Mahmut Esat Coşan, orada Halil Necatioğlu mahlasıyla başyazılar yazardı. Onların hepsini satır satır okuduğumu biliyorum. Sonra, belli bir tarihten itibaren, Halil Necatioğlu’nun yazılarında şirket reklamları yapılmaya başlandı. Mesela bir turizm şirketi kurmuşlardı, Umre gezisi düzenlerlerdi. Ya da bir hastane açmışlardı. Ben de burada uhrevi bir yapılanma olduğunu düşünürken, bunlara şaşırmıştım. Sonra kendisi 28 Şubat’ta Avustralya'ya gitmişti, orada hayatını kaybetti. Oradaki saygınlığı benim gözümde bayağı düşmüştü. ‘’Yani koskoca profesör ve tarikat lideri köşesinde şirket reklamı yapıyor. Buna ne ihtiyacı var?’’ diye düşünmüştüm.
Mustafa Öztürk: Cemaatlerin böyle entelektüel, biraz zevk-i selimi olan, sanatla uğraşan, dolayısıyla bu işi böyle keyifli bir hobi gibi yaşayan küçük cemaatler, mesela Cerrahiler, Mevleviler filan bunların emperyal iddiaları yok. Bunların devlete, siyasete ilişkin çok talepleri yok; Bunlar ne büyüyor, ne küçülüyor, ne uzuyor, ne kısalıyor. Ama bu Nakşi geleneğin, Osmanlı'da, aşağı yukarı II. Mahmut'tan bu yana bunların sürekli bürokraside, devletin üst katlarında söz sahibi olmak gibi bir amaçları var. Hâlid-i Bâğdâdî'nin İstanbul'a gönderdiği halifelerine verdiği talimat bu. ‘’Saraya gidin. Saraydaki etkili adamları etkileyin ve sarayda söz sahibi olun.’’ Bunlar biliyorsunuz sarayda fazlaca söz sahibi olunca, saray bundan rahatsız oldu. Bunları bir dönem Sivas'a sürgün ettiler. Şimdi bu damar hep var. İskenderpaşa da üniversite öğrencilerine yatırım yapan ve üniversite öğrencileri üzerinden Türkiye'nin geleceğinde, siyasetinde, devlet yapısında söz sahibi olmayı hedefleyen, dolayısıyla bir bakıma emperyal iddiası olan bir yapı. Siz bu yapıyı oradaki sakallı amcalarla, yani İskenderpaşa Mahallesi’nin civarından gelen cübbeli, sarıklı amcalarla büyütemezsiniz.
ANAP'ın geldiği dönemlerde, Türkiye'deki o kapitalist ve o paraya yönelik iştah açıcı ortamın da kanalları açılınca, cemaat ister istemez bu büyümenin, paradan geçtiğini gördü. O serbest ekonomik yapının büyüsüne o da kapıldı. Çünkü büyümek istiyorsanız parayla büyüyebiliyorsunuz. Parayla büyümek istiyorsanız da o eldeki parayı bir yatırıma dönüştüreceksiniz; Hastane olur, şu olur bu olur. Bu böyle başladı. Önce ‘’biz bu işleri, bu parayı, hayır hasenat faaliyetleri için yapıyoruz’’la başladı. Sonra araç amaca dönüştü, para kazanmak aslî amaç oldu. Aşağıdan teberru toplamak için de o eğitim öğretim, çoluk çocuk işleri de bir görsel vitrin oldu. Asıl amaç tröst, holding, para kazanmak oldu. Artık her bir cemaati birer Koç Holding gibi düşünün artık. Araç amaç hâline geldi, para onları da teslim aldı. Şu anda cemaatlerin hayatındaki en temel vazgeçilmez ilkeleri ve hedefleri ekonomidir, çıkardır menfaattir derim. Bu menfaat devletle kotarılacaksa, devlete yakın olup ihale kapmak, özel sektörle olacaksa mümkün mertebe yurt dışına açılacak büyük uluslararası şirketler kurmak. Adamların işi gücü bu. Peki, bu alttaki taban, yani destek nereden gelecek? Ha orada da Hocaefendi’nin evratları, zikirleri, çorbası, hadis sohbeti… Onlar da bu çarkın dönmesini sağlayan dekor unsurları. Onların hiçbir aslî hüviyeti kalmadı artık. Onlar sadece dekor.

Ruşen Çakır: Şöyle bir haber gördüm şimdi. ‘’Süleymancıların, Almanya'nın Köln kentindeki yaklaşık 70 milyon dolarlık yeni genel merkezi açıldı. Alihan Kuriş'in hakimliğe sevk edildiği güne denk getirilen törende yüzlerce kişi Alihan Kuriş'e ithafen gökyüzüne bakarak el salladı.  Bunun da görüntüsü var. Benim bildiğim, Süleymancılar Almanya'da çok eski, ilk örgütlenen cemaat. Milli Görüş’ten de eski.
Mustafa Öztürk: Evet, orayı iyi keşfettiler. Almanya'ya giden ilk kuşak Türklerin, o darmadağın, sudan çıkmış, balığa dönmüş hallerini ilk keşfedenler bunlar oldu.

Ruşen Çakır: Köln’de 70 milyon dolarlık genel merkez açılıyor. İçişleri Bakanı, böyle bir yatırım yaptıklarını, merkezi oraya taşıyacaklarını söylemişti biliyorsun. Bunlar genellikle mavi takkeliler. Göğe doğru el sallayan yüzlerce insan var. Çok acayip bir durum. Almanya’da 70 milyon dolarlık genel merkez, yüzlerce Türk vatandaşı ya da Alman vatandaşı da olabilir bilemiyorum ama Almanya'da yaşayan Türkler el sallıyor ve o sırada da liderleri… Şeyh denmiyor artık, ne deniyor?
Mustafa Öztürk: ‘’Bey Abi’’

Ruşen Çakır: Evet, ‘’Bey Abi’’leri tutuklanıyor. Böyle distopya gibi, garip bir şey.
Mustafa Öztürk: Distopya sadece Süleymancılar için geçerli değil, bizler için de geçerli. Biz asırlardır distopyada yaşıyoruz zaten. Bir aydınlanma şart diyorum; o da bizim ütopyamız olsun. Ama hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir ütopya. Biz distopyanın biraz koyusunda, biraz açığında yaşayıp gidiyoruz. Bu sefer distopya onlara vurdu. Ama ben Almanya'da bu cemaatin önünün kurumsal olarak bu kadar açılmasını, bu kadar imkâna nail olmasını, sadece cemaatin fedakarlığına, gayretkeşliğine bağlı olduğunu düşünmüyorum. Alman Devleti’nin o tür refleksleri güçlüdür biliyorsun. Bence burada muhtemelen bir iltisakları da var ama bu konuda somut bilgim yok. Bu cemaatin Almanya’da bu kadar önünün açılması, sadece 60'lardan, 70'lerden beri buradaki insanların tek tek gayretlerinin, çabalarının sonucu gibi görünmüyor. Orada o kadar köklü bir altyapıya ulaşmalarında, Alman Devleti’yle de herhalde bir dirsek temasları vardır, ama hangi boyutta ve Türkiye ile ilgili ne ifade ediyor onu bilmiyorum. Ama öyle bir önsezim, öngörüm var.

Ruşen Çakır: Evet, tahmin ediyorum. Bugün Kadri Gürsel’le yaptığımız ‘Hafta Başı’ yayınında https://medyascope.tv/2026/08/17/alihan-kuris-tutuklandi-ibb-davasi-kaldigi-yerden-video/ Kadri bu konuda bayağı bir şeyler anlattı. Mesela Süleymancıların bir açılışına Almanya Cumhurbaşkanı katılmış.
Mustafa Öztürk: Amerika Birleşik Devletleri'nde FETÖ'nün konumu, FETÖ'nün ABD ile ilişkisi neyse, bu Türkî Cumhuriyetlere yapılan yatırımlardaki Amerika rolü neyse, Almanya'da da Süleymancılarla olan rolün benzeri bir şey var gibime geliyor. Bakacağız.

Ruşen Çakır: Cemaatlerden konuşulunca en çok söylenen, benim de yıllardır söylediğim temel bir şey var. Şeffaflık. Mali açıdan ve birçok açıdan şeffaf olmalılar diyoruz. Bu olabilir mi? Olursa, hakikaten işe yarar mı?
Mustafa Öztürk: Devlet isterse bunu yapabilir ama vergi kaçıran yine vergi kaçırıyor. Maliyenin o kadar denetimine rağmen yine kaçak göçek işler olabilir. Ama mesela Tekke ve Zaviye Kanununu ilga edip, yasakları ilga edip bunları resmileştirsek, yani dernek statüsünden çıkarıp, bunları İskenderpaşa Cemaati veyahut İsmailağa Cemaati, tarikat olarak kabul etsek ve bunlarla ilgili yapılacak yasal düzenlemede, yönetmeliklerde, tüzüklerde bütün faaliyetlerinin ne olduğu ne olacağı açık açık tarif edilse ve bunlar şeffaf olarak göz önünde çalışsalar, bu cemaatlere olan ilgi azalır. Biliyorsunuz, her şey yasak olunca daha çok merak konusu olur. Adem'e bile cennette bütün meyveleri yedirdik, bir ağaca yedirmedik. O da geldi o ağaca sardı. Biliyorsun yasak olunca şeytan orayı dürter. Evet, ilgi azalır ama gene de bunlar o faaliyetlerinin karanlık tarafını, şeffaf, göz önünde yapmazlar.
Ben yıllar önce CNN Türk'te bir yayında, çözüm olarak ‘’Tekke ve Zaviye Kanunu yasağı kalksın, bunlar resmileşsin, şeffaflaşsın’’ demiştim. Ama bu çözüm olmaz. Türkiye'de bu cemaat, siyaset ve devlet ilişkisinin de sonu gelmez; gelmeyecek. Çünkü biz Fatih'ten beri bu ilişkinin hep olduğunu biliyoruz. Bir Aziz Mahmut Hüdâyî figürünün Osmanlı'daki ağırlığına bir bakın. Ya da bu Sûfî önderlerin, Osmanlı'da saray nezdindeki ağırlıklarına bakın. O yüzden 300, 500 sene öncesine uzanan bir gelenek. Bunu koparma imkânı yok. Osmanlı'nın son döneminde, Bektaşî Alevî tekkelerini kapatıp Yeniçeri Ocağı ilga edilince, devlet bunları ‘’çivi çiviyi söker’’ mantığıyla getirip istihdam etti. Yani bir devlet projesi olarak geldiler. Bunlar da o gün bugündür ‘’biz devletin yanındayız’’ diye sürekli pozisyon alıyorlar.
Biliyorsunuz, Süleymancılar, Cumhuriyet ideolojisine Süleyman Hilmi Tunahan’ın şahsında oluşan bir nefret, bir muhalefetle başladılar. Ama devletin işleyen çarkının karşısında muhalefet bayrağı açmayı hiç denemediler. Mutlaka çalıya dolanmadan, kenardan kenardan, devletle sürtüşmeden, hatta sağ cenahtaki iktidar partisi veya iktidar olmaya aday partiyi destekleyerek, evet, kurucu felsefeye karşılar, ama devletin modern veçhesine uyumlu bir vatandaş gibi, o takıyyeci yüzleriyle yol yürümeyi, yol kazasına uğramamayı strateji bildiler. Bu taktiği hep uyguluyorlar. Dolayısıyla, şeffaflaştırsak bile bunlardan kurtuluş olmayacağını, çok da fazla bir fayda hâsıl olmayacağını düşünüyorum. Buradan bir hayır çıkmaz.

Ruşen Çakır: Son olarak şunu sorayım hocam: Türkiye'de bir Müslüman, dindar veya dindar olmak isteyen, dinine göre yaşamak isteyen insanın cemaatlere yönelmesi zorunlu mudur? Ya da neden yönelir? Yani kendi başına bireysel olarak yaşayamıyor mu? Cemaatler neyi karşılıyor?
Mustafa Öztürk: Ben babamdan örnek vereyim. Benim babamın ömrü, hayatı dinle geçti. Din, Allah, Kitap, tefsir, Kur'an… Hâlâ öyle. Bütün ömrünü buna adadı. Fakat hiçbir cemaatle en ufak bir yakınlık kurmadı. Hep bağımsız. Bu özgüvenden, bu düşe kalka doğru bilgiyi kendi arama çabasından, yıllarını vererek araştırmasından vazgeçmedi. Şimdi soruyorum: Elmalılı Hamdi Yazır’ı Hak dini, Kur'an dili tefsirini ilahiyat mezunu kaç kişi baştan sona okumuştur veya İlahiyat’taki hocalardan kaç kişi okumuştur? Muzaffer Öztürk SEKA Kâğıt Fabrikası işçisiydi. Elmalılı Hamdi Yazır'ı baştan sona iki kere bitirdi. Bu kadar söyleyeyim. Bu adam bilgiyi oradan tedarikleyince herhangi bir cemaate yaslanmayı düşünmedi.
Şöyle düşünelim: Sizin dinle bir alâkanız yok, ama bu cemaatin devletin kurumlarında etkili olduğunu biliyorsunuz. Çok basit. ‘’Şu üniversiteyi bitiren oğlum, bu kanal üzerinden şurada bir yerde istihdam edilsin.’’ Al sana cemaate yanaşma gerekçesi. Veya taşradan gidip büyük kente geliyorsunuz. O kimliğinizi koruyacak bir sığınak arıyorsunuz, o zaman hazır bir cemaat içerisinde kimliğinizi orada inşa ediyorsunuz. Bir güven duygusuna sokuyor sizi. Bir hazır destekçi grubu oluşuyor, size sahip çıkılıyor. Bunlar, taşradaki gariban insanlar büyük şehirlere akın ettiğinde küçümsenecek avantajlar değil hocam. Birçok sebep var burada. Bence en tâli sebep, en zayıf, en cılız sebep, ‘’ben dinimi ve dinin mevzularını bir şeyhe, bir cemaate, bir tarikata intisap ederek öğrenmek istiyorum. Bunu arzuluyorum’’ gerekçesi, cemaate katılmadaki en cılız gerekçedir hocam. Tüm gerekçeler, Türkiye'nin ekonomi politiğinde, toplum hayatında, köyden kente göçlerde, kimliği koruma, kendini bir güvence altına alma, hazır bir cemaatin arasına katılma, onların desteğini, gücünü yanında hissetme, o şekilde kendine iş kurma, çocuğuna bir istihdam, bir iş bulma veya okullarında okutma. Tamamı bunlara bağlı sebep. Fukaralığın gözü çıksın. Yani biz üniversiteye gittiğimizde üniversitenin kapısında daha ilk gün, böyle köşe kapmaca oynar gibi abiler vardı. ‘’’Kalacak yerin var mı? Gel.’’ Adam çağırıyor. On metre gidince, ‘’sen necisin?’’ Ben yeni Asyacı’yım Abi.’’ Yeni Asyacı oluyorsun. O arada seni önce İskenderpaşa’cı kapsa İskenderpaşa’cı oluyordun üstadım. Ben buna şahit oldum. 83’te Marmara İlahiyat’a gittiğimde beni Mustafa Karataş aldı götürdü. O televizyonlarda gördüğün bildiğin adamlar işte. Şimdi onlar Hoca oldular.
Burada bence en cılız sebep, ‘’dinimi öğrenmek için sağlam, sahih bir bilgiyi, gidip bir Şeyh Efendiden öğreneyim’’ meselesi. Sokaktaki vatandaşın hangisi biliyor bir şeyhe intisabın mahiyetini, gerçekten lüzumlu olup olmadığını? Bu değil hocam, bu değil. İşte o çekim gücü orada şirketler oluşturuyor, orada istihdam alanları oluşuyor, oradan para kazanmanın yolları oluşuyor. Bu bir sektör artık. Burada dini öğrenme meselesi çok tâli, çok kenarda köşede bir mesele. Boş iş yani orası. Büyük ölçüde duygusal temelli işler bunlar; ben öyle düşünüyorum. Gel beraber bir cemaate gidelim bir 10 gün uğrayalım, bak bakalım ne göreceksin. Belki de 85’te İskenderpaşa’da sana zerde tatlısı veren çocuklardan biri bendim. İslam dergisinin, kadın aile dergisinin böyle balya balya gelip dağıtıldığı zamanlarda, orası yeşil alandı, sabaha kadar güreş ederdik; ağzımız burnumuz halıda yontulurdu. Ben o gün oralardaydım ama bak bugün buraya geldik. Yol İskenderpaşa'dan başladı, buraya geldik üstadım.

Ruşen Çakır: Peki hocam nasıl bitirelim? Neyle bitirelim? Devlet, cemaat, para pul.
Mustafa Öztürk: Eskiden biz cemaatteyken Asr Sûresi okuyarak bitiriyorduk. ‘’Vel asr. İnnel însane le fî husr.’’ Asr Sûresi okuyarak bitirelim. Devlet-cemaat-siyaset. Bu mahşerin üç atlısı ebedi billah bu topraklarda birbirinden ayrılmayacaktır; asla zeval bulmayacaktır. Bu bizim distopyamız. Kıyamete kadar yaşayacaktır. Bizde hiçbir zaman bir aydınlanma, bir reform, bir rönesans, bir Fransız İhtilali, bir kiliseyle hesaplaşma, bir Protestanlık olmayacak. Biz uğuna uğuna geberip gideceğiz. Ben zaten yolun yakınındayım, defnedileceğim mezarlık şurası, 200 metre. Ben yakına geldim millete zahmet çıkarmayayım diye. Benim artık buradan bir ümidim yok. Burada bağ bahçe, ayı, domuz, karaca onlarla uğraşıyorum. E sen beni çağırdığın için geldim, iki laf ettik.

Ruşen Çakır: Çok da iyi oldu hocam. Çok sağ ol.
Mustafa Öztürk: Ben artık pastoral yaşıyorum Abi.

Ruşen Çakır: Darısı başımıza diyelim. Hadi bakalım.
Mustafa Öztürk: Zaten ekim ayına doğru geleceğim. Ahmet Arslan ve Ali Nesin Hoca’nın İzmir tarafında Nesin Matematik Köyü var ya, onların bir aydınlar aydınlanma grubu var onun davetiyle geliyorum. 1 Ekimde görüşürüz. Gelirim yanına bir program yaparız o zaman, olur mu?

Ruşen Çakır: Tamam bekliyorum. Çok sağ ol hocam.
Mustafa Öztürk: Çok teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Eyvallah. Evet. Profesör Mustafa Öztürk'le Süleymancılara yapılan operasyondan hareketle, devlet-cemaat-siyaset ilişkisini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
30.08.2026 Sürece dört koldan sert ve etkili eleştiriler
29.08.2026 Hani Ekrem İmamoğlu unutulmuştu!
28.08.2026 Ahmed eş-Şara Arap dünyası için ne anlam ifade ediyor?
27.08.2026 Türkiye Öcalan ile tanışmaya hazır mı?
26.08.2026 Nefret dilinin sembolleri: Yeşil, beyaz Toros ve sarı torba
25.08.2026 Çerçeve yasa çıktı, sabotaj girişimleri hızlandı
24.08.2026 Barış Akademisyenleri'ne borcumuzu ne zaman ödeyeceğiz?
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
23.08.2026 Yener Orkunoğlu ile söyleşi: Çözüm sürecinin kaderi niçin Öcalan’a bağlı?
22.08.2026 Artık kimse dağa çıkmasın!
30.08.2026 Sürece dört koldan sert ve etkili eleştiriler
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı