Orhan Miroğlu “Posta Kutusu 213 Diyarbakır” belgeselini anlatıyor

16.04.2026 medyascope.tv

16 Nisan 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Araştırmacı, yazar ve siyasetçi Orhan Miroğlu konuğum ve kendisiyle yeni prömiyeri yapılan belgeseli, iki saati aşkın bir belgeseli var; ‘‘Posta Kutusu 213 Diyarbakır’’, onu konuşacağız. Orhan, hoş geldin.
Orhan Miroğlu: Hoş bulduk. İyi yayınlar.

Ruşen Çakır: Sağ ol. Diyarbakır Askerî Cezaevi’ni anlatıyorsun. Kendi yaşadığın yeri anlatıyorsun.
Orhan Miroğlu: Evet.

Ruşen Çakır: Yakın tarihimizdeki en kara deliklerden birisi. Şunu sormak istiyorum. Konuşacak çok şey var. İzleyicilerin de, izleyecek olanların da akıllarına çok soru gelecek. Bir kere şunu soracağım: Niye yaptın? Yani çok basit; çünkü öyle oldu, yaşandı. Sen de yaşadın.
Orhan Miroğlu: Yani bir tarihin içinden geçersin Ruşenciğim. O tarihin içinden geçince ne olup bittiğini pek anlayamazsın. Günün olayları, o dönemin koşulları yaşadığın hadiseyi kavramana, anlamana, yorumlamana çok el vermez. Tabii bu konuştuğumuz hadisenin üzerinden 45-46 yıl geçti. Şimdi İstanbul Film Festivali'nin yaşı 45 yıl. Bu daha eski bir hikâye yani festivalin yaşıyla yarışan bir hikâye. Hatta ondan daha önce başlamış bir hikâye. Dolayısıyla eğer siyasi olarak ve ülkenle ilgili bir görüşün, bir hafızan varsa o hafıza yerinde durmuyor. Mutlaka dile geliyor. Yani bir şekilde dile geliyor. Bunu siyaset alanında ifade edebiliyorsun; sanat, kültür alanında, ne bileyim roman alanında vesaire. Yani sanatın çeşitli biçimleriyle ifade eden insanlar dünyada hep böyledir, Türkiye'de de böyle olmuştur. Bu Diyarbakır Cezaevi’nde yatan arkadaşlarımızın hepsinin hayalinde şu vardı: "Yahu bir gün buradan sağ çıkıp bunu anlatabilecek miyiz doğru dürüst?"

Ruşen Çakır: Sen de aynı.
Orhan Miroğlu: Doğrusu ben de evet onlardan biriyim. Şöyle söyleyeyim sana; Müjdat Gezen'i gözaltına almışlardı, galiba bir oyun nedeniyle mi ne Diyarbakır'a getirmişlerdi ve biz bunu duymuştuk. En çok neye seviniyorduk? Diyorduk ki: "İnşallah Müjdat'ı buraya getirirler. Buradaki yaşananları bir tiyatrocu, bir sanatçı gözüyle görür ve buna dair işler yapar." Tutuklanmadı tabii, savcılığa çıkardılar, savcılık serbest bıraktı onu. Şimdi bu arzu kalıcı bir arzu. Yani böyle travmatik bir süreçten geçiyorsa insan siyasi sebeplerle veya başka sebeplerle, mutlaka bunu dile getirmek ister. Çünkü dile getirmediğin zaman travma daha da şiddetlenir, daha da ağırlaşır.

Ruşen Çakır: Ama burada şu var. Söylediğin çok önemli ama sonuçta çok müşkül bir iş var.
Orhan Miroğlu: Tabii.

Ruşen Çakır: Ve bir de oradaki yüzleşme öyle basit bir "bir şahıs vardı, herkese kötülük yapıyordu" olayının çok ötesinde. Mesela Altan Tan'ın babası orada hayatını kaybetti.
Orhan Miroğlu: Evet. Sen filmi seyrettin zaten, biliyorsun.

Ruşen Çakır: Evet. O diyor ki belgeselde; ‘‘O değildi, bu değildi, Kenan Evren'di, hatta ABD’ydi’’ vesaire.
Orhan Miroğlu: Aynen. Aynen. Şimdi her gün hikâyeye bir parça eklemleniyor. İlmiye Çığ hanımefendi, onun kardeşi... Tabii İlmiye Hanım'ın bununla herhangi bir sorumluluğu yok. 60'lı 70'li yıllardan başlayarak Latin Amerika'daki Amerikan CIA darbelerinde psikolojik birtakım programlar hazırlamış. Cezaevleri oluşuyor ve bu cezaevlerinde uygulanacak programlar... Yani mahkumu aç bıraktığın zaman nasıl tepki verir ya da karşısında sevdiği bir insana işkence yaparsan nasıl olur? Bütün bu programlar aslında Latin Amerika'da falan deneniyor ve CIA'in programları bunlar. Bu programlarda uzman bu arkadaş, ismini şimdi hatırlamıyorum, geçen sene işte gündeme geldi. Ben de onunla ilgili bir paylaşım yaptım. Hatta Diyarbakır Cezaevi grubundaki arkadaşlarımız bir basın açıklaması bile yaptılar bu hadiseyle ilgili. 12 Eylül olunca bu Türkiye'ye geliyor. Amerika'da yaşayan biri aslında ve Türkiye'de darbecilere yani komisyona, konseye diyor ki: "Ben böyle programlar geliştirdim. Çok iyi sonuçlar verdi. Bunu Türkiye'de de uygulamak istiyorum." Tabii bu bir gazetecilik merakını gerektirir. Derinde ne oldu, ne bitti? Bu müracaatlar nasıl oldu, nasıl kabul gördü? Ve biz şimdi Diyarbakır'da yaşananlara baktığınız zaman aynen Altan Bey'in söylediği gibi, yani bütünlüklü bir programla karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Ve bu belki öyle başladı. Yani bu Latin Amerika'da cezaevinde denenmiş programların Diyarbakır Cezaevi'nde uygulanmasına yönelik bir izin aldı bu insan. Çünkü revire git, revirden dön; çürük dişini gösteriyorsun, sağlam dişini çekiyor. Bütün bunlar çalışılmış, oradaki gardiyanların kotarabileceği bir şey değildi bu; bu bir programdı. Zaten Yüzbaşı da şunu açıkça söylüyordu; cezaevinin her yerinden dinlenebilen konuşmalar yapıyordu, megafon falan. Yani o zaman şimdiki gibi gelişmiş yöntemler yoktu tabii ama biz dinleyebiliyorduk. Esas duruşa geçiyorduk. ‘‘Cezaevi İç Güvenlik Amiri Esat Oktay Yıldıran bugün konuşacak’’ falan diye esas duruşta dinliyoruz yani. Hiç unutmam, en çok öne çıkardığı şey şuydu, diyordu ki: "Siz buradan sağ çıkıp bir gün dışarı çıksanız bile size öyle bir program uygulayacağım ki kendinizi tanıyamayacaksınız." Şimdi bu çok net bir şey. Bu sadece işkence amaçlı da değil. Çünkü işkence görenle işkenceci arasında farklı ilişkiler gelişir, farklı sonuçlar olur. İşkence gören insan bunu fikirlerinin, bir iktidara, bir rejime karşı çıkmanın bir bedeli gibi görür. Daha sonraki hayatında bedelin karşılığını görmek ister vesaire. Derin bir mevzu bu. Şimdi program yetmez bunu şey yapmaya ama burası bir işkence mekânı olmanın ötesinde etnik hınç ve öfkenin geliştirildiği bir mekândı.

Ruşen Çakır: Tam da onu soracaktım.
Orhan Miroğlu: Herkese şu soru: ‘‘Hangi örgüttensin? Nesin, necisin? Neredesin, nereden geldin?’’ falan gibi. Ama en kallavi soru da: ‘‘Türk müsün, Kürt müsün?’’

Ruşen Çakır: Tam onu soracaktım.
Orhan Miroğlu: Zaten filmde görmüşsündür, o duvarların hepsinde...

Ruşen Çakır: Evet, ‘‘Türkçe konuş, çok konuş’’ vesaire.
Orhan Miroğlu: Tabii. ‘‘Türkçe konuş, çok konuş’’, ‘‘Türk öğün, çalış’’, ‘‘Dünyada Türkün dostu yok.’’ Yani hep buydu. Ve bu bilhassa İç Güvenlik Amiri başta olmak üzere bütün gardiyanların önemsediği bir şeydi. Bunu belli ki kabul etmediğimizi biraz hissediyorlardı. Kabul eder gibi görünüyorduk işkenceden kendimizi korumak için. Ama mesela bir gardiyanımız şöyle diyordu: "Ben bu devletin hâlâ sizi neden yaşattığına inanamıyorum. Ben olsam hepinizi havalandırmaya çıkarır, kurşuna dizerdim." Şimdi bir işkence yapan birisi, işkence yaptığı insanın mutlaka ölmesini istemez. Anlatabiliyor muyum? Daha ciddi sebeplerin olması lazım. O ciddi sebep işte gelip kimliğe dayanıyordu yani mensubiyete.

Ruşen Çakır: Kürtlüğe.
Orhan Miroğlu: Tabii ki, buydu.

Ruşen Çakır: Peki şöyle bir bilgi alayım. Hangi tarihlerden bahsediyoruz, zaman diliminden esas olarak?
Orhan Miroğlu: Belgeselde mi?

Ruşen Çakır: Hayır yani cezaevi yani Diyarbakır Cezaevi ve kaç yüz kişi, kaç bin kişi buradan...
Orhan Miroğlu: Değişiyordu tabii. Bu şimdi biliyorsun işte Kahramanmaraş... Yani 12 Eylül'e doğru gidilen süreçte galiba 7-8 ilde mi önce bir sıkıyönetim ilanı oldu. Sıkıyönetim ilanında operasyonlar başladı. Bu 78-79 gibi. Ama tabii 70 ile 78-79 arasındaki hadiseler de çok ilginçtir. Yani şiddet programlı yürüyen ya da yürütülen diyelim, birtakım gruplar, birtakım hareketler o dönemlerde çok rüşeym hâlindeydi. Yani çok gelişkin falan değillerdi. Ama sonra belli ki bir taammüt oluştu. Bu taammüdün bence oluştuğu merkez de devletin derinliklerindeki merkezlerdi. Şimdi çok daha açık bir şekilde bunu görebiliyoruz, yorumlayabiliyoruz. Hiç de bir iyi niyet falan yok ortada. Yani birtakım adamlar işte geldiler, bir kişinin etrafında toplandılar, "Hadi dağa çıkalım"; böyle bir şey değil bu yani. Çok planlı, programlı, bir şekilde herkesin kendisini içinde bulduğu ya da içinde olmamak için mücadele ettiği bir dönem. Derken Kahramanmaraş katliamı vesaire, arkasından sıkıyönetim. Sıkıyönetimle birlikte, zaten belgeselde de anlatıyor, bilhassa bizim Cemşit Bilek o davaları çok izledi, o süreci çok iyi bilen avukat arkadaşlarımızdan biri. O diyor; ‘‘Sıkıyönetimle birlikte köylere, her tarafa, aydınlarımıza şeyler başladı.’’ Sonra işte 12 Eylül olunca 12 Eylül'le birlikte bu defa farklı bir safhaya geçildi. Çünkü sıkıyönetim zamanında bile gözaltına alınan insanlar nispeten daha rahat koşullardaydılar. Görüşmecilerle daha rahat görüşülüyordu. Çünkü yoklama çekiyor aslında sıkıyönetimi ilan edenler, o dönemin asker sivil bürokrasisi. Nasıl tepkilerle karşılaşılacağını bilmiyorlar. Mesela şöyle başlıyor iş: ‘‘Ya işte görüşe giderken biraz böyle salapati gitmeyin de şöyle biraz düzenli sıra hâlinde gidelim.’’ İnsanlar da tabii ‘‘tamam olsun, sıra hâlinde...’’ Ertesi gün "Ya işte şu andımızı da okusak ya", marşlar başlıyor derken, önce iki marş, üç marş falan; kabullenme yavaş yavaş bir sistemi sindirme şeklinde gelişiyor. Aslında 81'in başlarında diyelim ete kemiğe bürünüyor bu program. Ki ben de 81'in Ocak ayındaydı tutuklandığımda. Bir cehennemdi orası.  Yani girer girmez... Birçok anlatıcı belgeselde söylüyor. Mesela orada bizim anlatımlarımızın dışında bir asteğmenimiz var; Ferman. Ferman diyor ki: "Kurayı çektik — bunlar dağıtım oluyor ya, asteğmen olarak görev yapacak — bir baktık ki Diyarbakır çıktı. Girdik, bir uğultu geliyor, ses işte, yerin altından bir uğultu; bu nedir, bu nasıl bir şeydir?" Ben de onu zaten anlatıyorum. Filmin müziğinde de bu uğultuyu bilhassa düşündüm. Esinlendiğim film de, söylemekte bir sakınca yok, ‘‘İlgi Alanı’’ filmi oldu. Geçen sene Oscarları paylaşan bir Filistinli ve bir Yahudinin ortak yapımıydı. Bu Yahudinin İsrail'e girişi yasaklandı. Bir toplama kampı hikâyesi. Filmin müziği Auschwitz'te kaydedilen seslerin kolajından oluşuyor. Şimdi ben de tabii bu filmi seyrettiğimde kendi filmimin müziğiyle ilgileniyordum. Filme çok muazzam bir müzik yaptık ayrıca ama doğal sesleri görmüşsündür. Kapıyı açıp içeri girdiğin zaman bir yandan tekmil sesleri, bir yandan Co'nun havlaması, bir yandan inleyen insanlar... Tablo aynen buydu. Bir yandan 40 koğuşun her birinden çıkan marş sesleri ve onlar bir kolaj gibi ana koridoru doldururdu.

Ruşen Çakır: Çok kişi hayatını kaybetti değil mi?
Orhan Miroğlu: 34 ama sonra bazı arkadaşlar bazı çalışmalar yaptılar; bu 34 sayısını daha da yüksek bir seviyede gördüler, 50 falan dediler. Ama klasik olarak başından beri bizim çok net bildiğimiz 34 kişi. Filmin sonunda da bu 34 kişinin kısa hayatı yani öldürülme öyküsü, hayatını kaybetme öyküsü kısa kısa hem İngilizce hem de Türkçe veriliyor.

Ruşen Çakır: Bazıları hastalıktan ama önemli bir kısmı...
Orhan Miroğlu: Hayır, bizim verdiğimiz insanların arasında hastalıktan ölen yok.

Ruşen Çakır: Bir tüberküloz falan?
Orhan Miroğlu: Tüberkülozdan ama tedavi olmadığı için, yani bir hastayı kendi hâline bırakıyorsun. Bizim işte şeyde anlatılıyor; Ramazan bizim koğuştaydı, genç bir çocuktu, bizden çok küçüktü, kan kusa kusa öldü.

Ruşen Çakır: O da işkence sayılıyor.
Orhan Miroğlu: Supradyn veriliyordu bir tek. Supradyn, vitamin yani. Bir şey yok. Tedavi yok, bir şey yok ve bir de sağlıklı insanlarla beraber kalıyor. Bizim koğuşumuzda, değişiyordu bu rakamlar ama zannediyorum vereme yakalananların sayısı hiçbir zaman 10'dan 15'ten aşağı olmadı ve biz iç içe yaşıyorduk, aynı kaşıklarla yemek yiyorduk. Veremin yaygınlaşması için... Adam demiş ya asteğmene, filmde görüyoruz. Diyor ki: "Asteğmenim, sen burada yapmak istediğimizi anlayamadın galiba." Bunu binbaşı söylüyor. "Nedir? Ne yapmak istiyoruz?" diyor. "Bunların genç sağlıklı olanlarını dağlara süreceğiz. Sonra orada azaltacağız. Biliyor musun ki 2050 yılında Türk nüfusu azınlıkta kalacak?" Halbuki şimdi 2030'dayız. 2050 yılına 20 yıl kaldı. Hiç de Türk nüfusumuz azalmadı. Öyle bir şey yok. Ama bu fikrin o dönem böyle bir mekânda vücut bulması, dile gelmesi meselenin korkunçluğunu anlamaya yeter. Zaten benim de tepkim Ferman'a, hemen diyorum ki: "Dehşet bir şey bu."

Ruşen Çakır: Bu örgütün, Öcalan hareketinin güçlenmesinde Diyarbakır Cezaevi’ne hep bir önem atfedilir.
Orhan Miroğlu: Aynen. Zaten Öcalan'ın kendisi de bunu inkâr etmiyor. Hatta dün bir video paylaşmışlar. Bu arada biliyorsun bu çözüm süreci nedeniyle PKK'ya yönelik eleştiriler var, Öcalan'a yönelik eleştiriler var, hükümete yönelik eleştiriler de var. Bunları okuyoruz, görüyoruz. Dün bir yerde rastladım. Bekaa'da topladığı bir grup insana konuşuyor Öcalan. O bilinen meşhur anekdotlar, eğitim programları mı artık ne bilmiyorum. Diyarbakır'da iyi bir sınav vermediklerini söylüyor; "Hepiniz bir çorbaya morbaya tav oldunuz" falan diye eleştiriyor yani, daha büyük bir direniş gerekiyordu anlamında. Sonra diyor ki: "Diyarbakır'daki yaratılan öfke bana 40 yıl yeter." Ama gerçek de bu; 40 yıl değil, 50 yıl yetti. Hâlâ içindeyiz, hâlâ çıkamıyoruz bu işin içinden. Çünkü bizim devletimizin geçmişle yüzleşme, bu hafıza stoklarını eritme gibi bir tutumu olmadı Türkiye'nin. Şimdi hepimiz şaşıyoruz; işte yeni 9 kişiyi öldürdü 14 yaşında bir çocuk. Herkes sanki bu tür hadiseler ilk defa oluyormuş gibi... Ben de şöyle düşündüm; ‘‘Hrant'ı öldüren de çocuktu.’’ Burada Diyarbakır Cezaevi’nde — çok affedersin — copla tecavüze uğrayan da çocuklardı. Şimdi bunların alim olmasını mı bekliyordunuz? Bunlar elbette ki alim olmayacaklardı. Kendilerine yapılan zulmün benzeri bir şeye sürükleneceklerdi ve öyle de oldu zaten.

Ruşen Çakır: Peki belgesele gelelim. Ne kadar zaman uğraştın?
Orhan Miroğlu: Belgesel aslında benim son... Şöyle söyleyeyim; 2004 yılında ilk anı romanım ‘‘Dıjwar’’ çok okundu, çok tartışıldı Türkiye'de. Deyim yerindeyse o zaman ‘‘AK Partili Orhan Miroğlu’’ değildi. Şimdi çünkü böyle oluyor; AK Partili, CHP'li, DEM'li fark etmiyor yani, cemaatler var, herkesin bir şeyi var. O cemaatlerin nezdinde olmadan önce, 2004 yılında işte. 5 yıl sonra ‘‘Ölümden Kalıma: Diyarbakır Cezaevi'nden Mektuplar’’. Durumlar normalleşince dışarıya mektuplar yazdım 130-140 tane. Ondan sonra onları yayınladık. Sonra işte asıl seni de ilgilendiren hadiseye geleyim; hem filmin ismine hem şeye. 2014 yılı, Okan Bayülgen, ‘‘Beyin Bedava’’. Sen varsın, ben varım; 4 saat işkenceyi konuştuk. Hatırladın mı?

Ruşen Çakır: Evet, tabii.
Orhan Miroğlu: Mutlaka hatırlamışsındır. Orada program arasında tabii siz fark etmediniz, program arasında bir görevli kızcağız geldi, dedi ki; ‘‘Bir kişi arıyor, sizin telefonunuzu istiyor. Ben Diyarbakır Cezaevi'nde görev yaptım falan diyor.’’ Askerlik görevini orada yapmış. ‘‘Verelim mi, vermeyelim mi?’’ ‘‘Verin’’ dedim. Verdiler telefonu. Ertesi gün buluştuk. İlk röportajı belgeselde gördüğünüz 2014'te bu asker kardeşimizle, arkadaşımızla beraber İstanbul'da yaptık. Bir parkta bir kafe gibi bir şey işletiyordu. O zaman Ülke TV'ye de düzenli programlar yapıyorduk; galiba Etyen vardı, ben vardım, Ali Bayramoğlu vardı. Hasan'a rica ettim, bana bir kamera falan verdi, gittik o röportajı yaptık. ‘‘Posta Kutusu’’nun hikâyesi oradan. En çok merak ettiğim şey şu oldu, dedim ki: "Ya sizin aileleriniz böyle bir yerde görev yaptığınızı... Sizi askere göndermiş, uğurlamışlar davulla zurnayla falan ama siz bir cehennemde görev yaptınız. Bunun farkında mıydılar?" "Hayır, bilmiyorlardı" dedi. "Peki nasıl haberleşiyordunuz? Nasıl şey yapıyordunuz?" O da dedi ki, "Bir posta kutusu vardı." Posta Kutusu 213. Çıkardı bana kendisine gelen...

Ruşen Çakır: Belgeselde görünüyor.
Orhan Miroğlu: Evet, belgeselde görünüyor. Çıkardı, ona gelen zarfları gösterdi; sararmış zarflar. Hâlâ bende duruyor, benim arşivimde duruyor onlar. Filmin ismi doğrusu ‘‘Posta Kutusu 213’’ oldu. Çünkü bizim böyle bir şansımız da olmadı ama o askerlere gelen mektupların sığdığı o posta kutusu aslında bir metafor olarak burada kullanılabilirdi ve ben de onu kullandım. Bir metafor aslında; çünkü tutuklulara gelen mektuplar değil, yöneticilere gelen mektupların sirkülasyon gördüğü bir posta kutusuydu. Öncesi filmin net olarak benim kafamdaki ismi ‘‘5 Nolu Bellek’’ti doğrusu. Ama sonra bu hadiseyle karşılaşınca öyle oldu. Milletvekilliği döneminde bir komisyon kurduk, komisyona da yer verdik. Çünkü biz hikâyeyi başından alıp bugüne kadar getirdik; müze olma sürecine kadar getirdik ve bu iyi bir şey oldu. Türkiye'nin önüne aslında 50 yıllık bir döneme ilişkin değil, 50 yıllık bir döneme dair bir hafıza alanı sunduk diye düşünüyorum, isteyenin çok çalışabileceği. Ama üzücü olan şey şu; biliyorum, bizim üniversitelerimizde artık çok şükür yeni de olsa hafıza bölümleri falan var. Şimdi o hafıza bölümlerinde ne yapılıyor, ne ediliyor bilmiyorum ama İstanbul gibi devasa bir şehirde ve üniversitelerimizin çok yoğun, prestijli üniversitelerimizin yani dünya üniversiteleri sıralamasına giren üniversitelerimizin; ne bileyim Sabancı gibi, Koç gibi, Bilgi Üniversitesi gibi falan hiç kimseyi göremedik maalesef. Oysa ben o hafıza merkezlerinde ders veren bir hoca olsam öğrencilerimi alır buraya getirirdim ve ondan sonra da oturur ders konusu yapardım, çalışırdım. Ama bu olmadı. Merkez sağ, sol medya zaten görmedi. Görmez de zaten. Bizim hevaller; onlar da zaten... Onların kafasındaki Diyarbakır Cezaevi de farklı bir şey, kendi tarihlerinin bir parçası. Geçen birisi Avrupa'da paylaşmış; benim de cezaevi arkadaşım, ismini söylemeyeyim. Diyor ki: ‘‘Esat Oktay bize derdi ki; ‘Siz eğer devlete karşı mücadele edecekseniz daha cesur olmalısınız.’’’ Vallahi şimdi Diyarbakır Cezaevi’ni yaşamış bir insanın aklında evet bu da kalabilir ama daha önemli şeyler var. Ama aynı Esat yaklaşık 20-30 kişinin ölümünden sorumlu olan bir Esat’tı ve "Size öyle bir program uygulayacağım ki çıkınca kendinizi tanıyamayacaksınız" diyen bir Esat’tı. Şimdi bu Esat'ın bizi cesaretli olmaya teşvik eden niteliği mi önemli? Şu tarihe baktığınız zaman, Allah aşkına... Dolayısıyla onlardan da böyle bir şey gelmedi. Olumsuz bir tepki de gelmedi.  Ha iktidarın da hakkını yemeyelim; iktidar çevresinden bizim işte iktidarın medyasından da köşe yazarları hepsi dost most senin gibi falan ama hiçbirisi maalesef gelmedi. Serbestiyet çevresi... Vallahi açıkça söylemek lazım; Serbestiyet'te bir haber okudum. Biz özel bir gösterimini yapmıştık filmin. Sonra bir gün baktım ‘‘Orhan Pamuk'un ‘Masumiyet Müzesi’ filmi geliyor’’ diye haber. Film daha gelmemiş yani haberini yapmak çok önemli bulunmuş Serbestiyet'te ama bu filmi görmedi mesela Serbestiyet. Ama Serbestiyet'teki arkadaşlarımız da günün 24 saati Kürt meselesini tartışırlar. Şimdi kusura bakmasınlar, bu sitemi yapayım. Sonra taş atıyorlarsa atsınlar. Taşı yiyoruz zaten.

Ruşen Çakır: Şeyi soracağım. Şimdi cezaevinde yatıp çıkmış çok kişi var hayatta kalan ve bayağı sayıda insanla konuşmuşsun. İsteyip de konuşamadıkların oldu mu?
Orhan Miroğlu: Oldu. Mesela burayla ilgili dikkat edersen filmde çok özel çizimler kullandık, hatta resimler. Şimdi o resimleri canlandırabilirsin ama maliyet korkunç olur. 100-120 tane sahne vardı hazırladığımız senaryoda fakat bir baktım ki altından kalkamayız. Sonra bu bir şekilde işkenceyi göstermek gibi bir şey olurdu; marifet bu değil. İşkenceyi hissettirmek; bunu nasıl yapmak? Sesler ve yüzlerle yapmak, ifadelerle yapmak. Anlatabiliyor muyum? Diyaloglarla yapmak. Toplama kampıyla ilgili filmlerde görmüştüm mesela; kimisi açıkça teşhir eder, insanlar soyunur, girerler bir kabine, oradan üstlerine kimyasal şey sıkılır ve sonra da fırına yollanırlar. Ama kimisi de o malzemeyi sağlayan bir mühendisi bir dağın başına getirir. O mühendis sattığı malzemenin nasıl bir işte kullanıldığına üzülür, gizliden gözler toplama kampını ve toplama kampının kulelerinden bir duman sızar; o zaman anlarsınız ki o duman yakılan insanların dumanıdır. ‘‘Amen.’’ filmi mesela, filmin ismini de söyleyeyim. Doğrusunu istersen ben profesyonel bir sinemacı falan değilim ama iyi bir sinema seyircisiyim ve yapacağım konunun hangi noktalarda başka örneklerden esinlenebileceğine karar vererek başladım bu projeye. Dolayısıyla soruna geleyim.

Ruşen Çakır: Kabul etmeyen ya da ulaşılamayan...
Orhan Miroğlu: Evet. Arif Sevinç'in mesela bütün çizimlerini kullandım ben ama en az Arif Sevinç kadar çok güzel çizimler yapan bir başka arkadaşımız daha vardı. Aradım mesela 4-5 sefer, ulaşılamadı. Yine filmde hikâyesini anlattığımız, cinayetleri anlattığımız bazı ailelere — ismini vermeyeyim — ulaşmak istedik ama "Biz o zaman küçüktük, bir şey hatırlamıyoruz" falan dendi. Yine öldürülen arkadaşımızın yanında olan bazı cezaevinde yatmış arkadaşlarımızı aradık; filme güvenemediler, sanki bu filmi devlet yapıyormuş gibi. Halbuki devlet vallahi böyle bir filmin yapılmasını hiç istemedi. İlişkilerimizi bir gün anlatırız; Kültür Bakanlığı’yla olsun, yani yok da demediler ama gönüllü bir şey de yoktu işin gerçeği. Çünkü tutum açıktır ve bu anlaşılabilir bir şeydir. Bugün çözüm sürecinde de işte komisyonda gördük. Bizim gibi insanlar ne dedi komisyondaki arkadaşlara, milletvekili arkadaşlarımıza, Sayın Başkan'a? Dedi ki: "Bu programda, silahsızlandırmaya tamam, buna hiçbir itirazımız yok, hepimiz destekliyoruz ama biraz da şu silahı meydana getiren, şiddeti doğuran sebeplerin mağduru insanların da biraz talepleri doğrultusunda birkaç şey olsun." Bunu istedik o metinde. 60 sayfalık bir metin mi? Ama bu olmadı. DEM de bu şekliyle kabullendi, bir itiraz olmadı bildiğim kadarıyla. Bir tek Türkan Hanım galiba çekince koydu; CHP milletvekili, Tahir Elçi kardeşimizin, dostumuzun eşi. Onun dışında pek bir şey olmadı. Ne devlet ne de devletin bugün muhatabı konumunda olan güçler, işte PKK başta olmak üzere, bu sayfanın çok da açılmasını, bir yüzleşme falan yaşanmasını çok da arzu ediyorlar gibi görünmüyor. İnşallah yanılıyorumdur ama benim gördüğüm bu.

Ruşen Çakır: Evet, üzerindeki bir şeyi kaldırmak istemek herkesin çok isteyeceği bir şey olmuyor. Çünkü yüzleşme bambaşka bir şey. Şey çok etkileyici tabii; bayağı sayıda röportajı bizzat cezaevinde yapmışsınız.
Orhan Miroğlu: Hepsini cezaevinde yaptık, cezaevi boşaltılmıştı.

Ruşen Çakır: Hayır hayır, şey anlamında diyorum; bir de evlerde falan yapılan röportajlar var.
Orhan Miroğlu: Evlerde bir tek Nurettin Elhüseyni; Nurettin çok sevdiğimiz bir dostumuzdur.

Ruşen Çakır: Ümit Kardaş vardı.
Orhan Miroğlu: Ümit Kardaş İstanbul'da. Elhüseyni tabii ki cezaevi mağdurlarından bir arkadaşımız ama onun da sağlık durumu falan el vermedi galiba. Yani biz onu hani Diyarbakır'lara yormayalım; çünkü o çok hamarat bir entelektüel, kitaplar çeviriyor, Yapı Kredi Yayınları'nın en önemli çevirmenlerinden, filmde görüyoruz zaten. Çevirdiği kitaplar da yine hafızaya dair kitaplar. ‘‘Karanlıkta Fısıldaşanlar’’, Stalin dönemini anlatan bir kitap çevirdi; ‘‘Seni Göreyim Yeter’’ falan. Yani bunlar hep sürgüne gönderilmiş insanların hikâyeleri. Nurettin var, onun dışında Ferman var, onun dışında bu asker dostumuz var. Onun dışında Altan Bey dâhil. Selim Dindar'ın ağabeyi; bizim Mehmet Emin Dindar milletvekilliği yaptı AK Parti'den Şırnak milletvekilimizdir aynı zamanda. Onları hep Diyarbakır Cezaevi’nde... Çok da soğuktu.

Ruşen Çakır: Oradaki hâlleri, senin de onların da cezaevi içerisindeki duygulanımları vesaire...
Orhan Miroğlu: O çok şeydi tabii. Çok detay çekim yaptık. Şimdi gitsen böyle bir çekim yapamazsın çünkü müze gereği değişikliğe uğradı, güçlendirme çalışmaları yapıldı. Çünkü bina eski bir bina; güçlendirmeden müze yapma şeyi yoktu. Ama müze olması da bence 46 yıllık hikâyenin mutlu sonu gibi görünüyor. Bu fikri ben hep destekledim. Cumhurbaşkanımız işte 2023'te boşaltma talimatı vermişti, boşaltıldı cezaevi. Adalet Bakanlığı'ndan Kültür Bakanlığı'na geçti. O törende ben de vardım, katılmıştım ve ilk defa işte 41 yıl sonra — belgeselde de anlatıyoruz — o zaman girdim ben cezaevine. Ama nasıl bir cezaevine girmiştim 41 yıl önce, nasıl çıktım hiç hatırlamıyorum.

Ruşen Çakır: Ne kadar yattın sen?
Orhan Miroğlu: 6,5 yıl. Yaklaşık 6 yıl 3 ay, 4 ay gibi bir şeydi. Sorgulamalarda da 3 ay geçmişti. Yani 6,5 yıl gibi bir şeydi.

Ruşen Çakır: Sorgulamaları da cezaevinde mi yapıyorlar?
Orhan Miroğlu: Yok, Kurtoğlu'nda yapıyorlardı. Kurtoğlu'nda çok korkunç işkence merkezi vardı, orada kaldım ben 2 buçuk, 3 ay.

Ruşen Çakır: Diyarbakır Cezaevi'ni hep dışarıdan uzaktan biliyoruz falan; belgeselde gördüm ve şaşırmadım ama kadınların da olduğunu ilk defa gördüm.
Orhan Miroğlu: Tabii, kadınlar koğuşu...

Ruşen Çakır: Halbuki genellikle hep erkekler üzerinden anlatılır.
Orhan Miroğlu: Kadınlar koğuşu ve kadın anlatıcı arkadaşlarımız söylüyorlar zaten; hiç kadın gardiyan yoktu. Kadınlar koğuşuna tamamen erkek gardiyanlar yani askerler bakıyordu. Arkadaşlarımız anlatıyorlar zaten onu belgeselde. Ama kadınlar koğuşu hiçbir zaman eksik olmadı. İşte bildiğimiz, kamuoyunun yakından tanıdığı, Paris'te öldürülen Sakine Cansız vesaire. Hatta sonradan Diyarbakır Belediye Başkanlığı yaptı; bizim HADEP’in miydi, DEHAP'ın mıydı eş başkanlarından...

Ruşen Çakır: Gültan Kışanak.
Orhan Miroğlu: Gültan Hanım orada yattı. Ne bileyim, çok insan gelip geçti o kadınlar koğuşundan. Yine bölgenin politikacıları, belediye başkanları, milletvekilleri o dönemde... Bizim, Allah rahmet eylesin, Nurettin abi, Nurettin Yılmaz; bir de cumhurbaşkanlığı adaylığı vardı. O ona ekstradan büyük bir eziyet olarak geri dönmüştü. Her gelen gardiyan diyordu ki: "Hele o cumhurbaşkanı adayı gelsin." Bu şekilde çok eziyet çekti. Nurettin abi çok çok eziyet çekti.

Ruşen Çakır: Evet, söyleyince hatırladım. Çok çok iyi bir insandı, Allah rahmet eylesin. 
Orhan Miroğlu: Epey dostluğumuz oldu. HADEP'te birlikte politika da yaptık Nurettin abiyle, parti meclisi üyeliği yaptık. Çok tatlı bir insandı. Allah rahmet eylesin.

Ruşen Çakır: Ben onu ilk gördüğümde ANAP'tan adaydı.
Orhan Miroğlu: Tabii tabii, ANAP'tan. Şimdi Nurettin abi vekil olduğu, aday olduğu dönemlerde 77-78'di galiba ilk şeyi.

Ruşen Çakır: İlkini bilmiyoruz da o sonradan...
Orhan Miroğlu: Evet, o dönemde bağımsız adaylar falan da vardı Mardin'de. Biz de genciz, böyle kafamıza uygun bir aday şey yapıyoruz. Onun oy alması için mücadele ediyoruz. Nurettin abi o zaman rekor bir oy aldı.

Ruşen Çakır: Evet, o efsanedir.
Orhan Miroğlu: Zafer işaretlerini ilk Mardin'de onun mitinglerinde görüyordu insanlar. Yani bu zafer işaretini kimse bilmiyor, "Victory" falan kimsenin öyle bir bilgisi yok. Diyorlardı ki: "Nurettin bir değil iki devlet istiyor." İki devlet istiyor... Millet oy veriyordu falan ama tabii ki devlet fikri ayrı bir şey, ayrı bir tartışma konusu.

Ruşen Çakır: Orhan, nasıl toparlayalım?
Orhan Miroğlu: Nasıl istersen. Vallahi ben doğrusunu istersen filmimden çok memnunum. Çünkü bir film yaparsın ama en çok merak edeni de sen olursun. Yani toplumda bir işe yaradı mı falan... Her halükârda mutlaka klasiktir; işte "tarihe kayıt düştük" falan denir ama bu film sadece tarihe kayıt düşmek bakımından değil; bugünü anlamak bakımından, geçmişi bugüne bağlamak bakımından da son derece önemli. Gönül ister ki çok seyredilsin, çok tartışılsın; olumlu olumsuz. Ben en son iki film seyrettim; Berlin Film Festivali'nde ödül alan iki filmimiz. Biri ‘‘Kurtuluş’’; kısmen Midyat'ta çekildi falan. Ben ‘‘Kurtuluş’’ta kendime ait bir şey bulamadım. Ben de Midyatlıyım. Koruculuk sistemi nedir? Nasıl başladı? Midyat halkı ya da bölge halkında tarikatların rolü... Malumun, çok yabancısı olduğumuz konular değil ama bana çok büyük bir tahrifat gibi geldi, hiç benimseyemedim. Bir süre sonra ‘‘Sarı Zarflar’’a gittim. ‘‘Sarı Zarflar’’ın hikâyesini biliyorsun; işini gücünü kaybeden akademisyenler, entelektüeller falan. O beni çok etkiledi. Canan Hanım'la beraber gittik filmi izlemeye. Sonra film bitince "Canan Hanım sen ağladın mı?" dedim. "Yok" dedi. Dedim: "Ya ben çok ağladım. Birkaç sefer ağladım." "Niye ağladın?" dedi. "Çünkü çok trajik bir şey ve bize ait bir hikâye bu." Kaldı ki ben mesela bu Barış Akademisyenleri bildiri yayınladıklarında eleştirmiştim de, söyleyeyim. Niye eleştirdim? Dedim ki; Dürümlü Katliamı yapılmış Diyarbakır'da, 15-16 kişi öldürülmüş, ceset parçaları topluyorlar. Şiddete karşı bir tutum koyuyorsun, devlete diyorsun ki "bunu yapma artık" falan; tam da o esnada Dürümlü olmuş, ona dair iki şey söyle. Ama filmde anlatılan insanların hikâyesini kendi hikâyemmiş gibi algıladım doğrusunu istersen. Ve çok beğendim filmi ve çok da iyi bir yazı yazdım. Yani ben sinema eleştirmeni falan değilim.

Ruşen Çakır: Hatta bazıları da şaşırdı.
Orhan Miroğlu: Şaşırdı. Şaşırsınlar abi, işte AK Partililerden bazen böyle şeyler çıkıyor.

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Orhan.
Orhan Miroğlu: Eyvallah, ben teşekkür ediyorum ilgine, alakana. Sen de tarihe bir kayıt düştün. Yani Nagehan'dan sonra ikinci... Medya, güçlü tabii aktörlersiniz siz. Nagehan olsun, sen...

Ruşen Çakır: Aman abi birlikte adımızı anma ya! Dur ya...
Orhan Miroğlu: O ayrı bir şey. O sizin aranızdaki şeyler... Ama Nagehan geldi sağ olsun oraya ama başka da kimseyi görmedim yani. Bir de bizim Rudaw TV'den gelenler oldu, Kürdistan TV'den gelenler oldu. Onlar zaten "biz bize hayran bize kurbanız", ama onlar çok iyi insanlar. Rawin geldi, röportaj yaptık. Murat geldi. Bir de Anadolu Ajansı geldi. Anadolu Ajansı da bir röportaj yaptı; Genel Müdürümüz Serdar Bey'e de müteşekkirim, o hiç ihmal etmez yani mutlaka şey yapar. Ama TRT'den küçük bir sponsorluk da aldı film, çok cüzi bir şey ama TRT'den bir şey görmedim yani bir haber. Çünkü en azından sponsor olmuşsunuz, biraz lansman desteği falan sunmuşsunuz ama olmadı. Yani herkes bu hafızaya temkinli yaklaşıyor ama temkinliliğin sonucu da iyi olmuyor Türkiye için. Yani bir başka programda belki... Şimdi çözümdeki mesele, Allah aşkına, DEM'den birkaç milletvekilinin, şu an ‘‘tıkandı mı tıkanmadı mı’’ diye yorumlar okuyorum falan; o toplara artık girmekten yoruldum, girmeyeceğim de, kesin kararlıyım. Mesele DEM'den birkaç açıklama ya da bizim Ömer Bey'in açıklaması falan değil ki. Bu tarih işte ya! Bu tarihin asgari sonuçları üzerinde mutabakat sağlamadığınız sürece bu iş yürümez işte, böyle kalır. Şimdi niyetlerinizi bir kere ortaklaştırmanız lazım. Niyet de DEM'den geçmiyor ki; niyet İmralı'dan geçiyor. ‘‘Bu işi bitirdim, silahlar bitti, demokratik mücadele...’’ Peki Türkiye, PKK'nin gelip demokratik mücadele yapmasına ne kadar hazır abi? Ne kadar hazır?

Ruşen Çakır: Şimdi başka yayınların kapısını açıyorsun. Belgesele gölge düşürmeyelim.
Orhan Miroğlu: Evet, belgeselde kalmak daha iyi. Ama belgesel buraya uzanıyor aslında yani.

Ruşen Çakır: Tabii. ‘‘Posta Kutusu 213 Diyarbakır’’ belgeselini, belgeseli yapan Orhan Miroğlu'yla konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
26.04.2026 Demirtaş Öcalan’ın rakibi mi?
24.04.2026 Çözüm sürecini Erdoğan mı tıkıyor?
22.04.2026 Artık Avrupalı sayılmıyor muyuz?
21.04.2026 CHP “darbe mekaniği”ne karşı ne yapabilir?
20.04.2026 İsrail ve destekçileri Türkiye’yi hedef göstermeye devam ediyor
19.04.2026 Mansur Yavaş’ın “topluca bir karar almamız gerekiyor” çağrısının anlam ve önemi
18.04.2026 Gülistan, Rojin, Rabia, Nadira, Burak ve diğerleri
17.04.2026 Okul saldırıları: Tabii ki siyasi
16.04.2026 Kindar nesil
16.04.2026 Orhan Miroğlu “Posta Kutusu 213 Diyarbakır” belgeselini anlatıyor
26.04.2026 Demirtaş Öcalan’ın rakibi mi?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı