İktidar muhalefet blokunu çatlatabilir mi?

05.08.2020 medyascope.tv

5 Ağustos 2020’de medyascope.tv'de yaptığım değerlendirmeyi yayına Satiye Özdemir hazırladı.

Dün Muharrem İnce'yi konuştuk, Muharrem İnce'nin yeni parti kurma iddialarını konuştuk. Ardından MHP lideri Devlet Bahçeli'nin Meral Akşener hakkındaki pozitif sözleri düştü medyaya. Devlet Bahçeli uzun bir aradan sonra gazetecilerin Genel Merkez'de sorularını cevaplamış; belli ki bir mesaj vermek istiyordu, yoksa Devlet Bahçeli gazetecilerle çok konuşan bir siyasetçi değildir. İki mesaj birden verdi; biri Muharrem İnce, biri Meral Akşener mesajı. Muharrem İnce'nin CHP'yi karıştırıyor olmasından memnun olduğunu gizlememiş, Akşener'i ise Ayasofya üzerinden bayağı övgüye boğdu ve söylediklerini aktarmak istiyorum. “Meral Hanım’ın kendisi adına hayırlı bir gelişmedir” diyor; “Sayın Akşener'in böyle gitmeyeceğini, böyle ittifak olmayacağını, olsa bile bir ayağının çukura düştüğünü görüp derhal ve çok kısa süre içinde evine dönmesi doğru ve tutarlı bir davranış olacaktır; evinde rahatı ve huzuru bulacaktır. İkbal ve idbar arasında sıkışıp kalmak yerine, kaldı ki zillete düşmektense evde olmak isabetli bir tercihtir” diyor. Burada “idbar” dediği talihsizlik anlamına geliyor; talihsiz bir yolda olduğunu, zillete kapıldığını, ama evine dönerek ikbale erebileceğini söylüyor.
Burada tabii ki geri çağırma olayı var, ama burada soru şu: Meral Akşener ve arkadaşları evi neden terk ettiler? Aslında evi terk etmediler, evin yönetimini almak üzereydiler; bunun üzerine Bahçeli, Erdoğan'la ittifak yapıp onları yargı yoluyla ya da diğer tabirle “polis zoruyla” evden attı. Yani Meral Akşener evden kaçmış bir kadın değil, affedilip geri çağrılan birisi değil. Birisinin birisini affetmesi söz konusu ise –herhalde o dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır– olsa olsa Meral Akşener'in Devlet Bahçeli'yi affetmesi diye bir şey söz konusu olur. Her neyse, sonuçta bir davet var, geri çağırma var.
Bu geri dönüş olur mu olmaz mı? Onu birazcık irdelemek istiyorum; ama olaya bir bütün halinde bakmakta yarar var. Zaten Bahçeli’nin gazetecilerle sohbetinin ilk başında Muharrem İnce'den başlayıp sonra Meral Akşener'le devam etmesi aslında iktidar koalisyonunun bize son dönemdeki ana stratejisinin altını bir kez daha çiziyor. O da şu: Kendiniz topluma bir şey sunamıyorsanız, yeni ufuklar sunamıyorsanız, ülkenin sorunlarını çözme yolunda başta ekonomi olmak üzere ciddi adımlar atamıyorsanız –hele son dönemde salgının tekrar çok ciddi bir şekilde ülkenin gündemine taşındığını da düşünürsek, normalleşmenin erken başladığının anlaşılmak üzere olduğunu da söylersek–, bu sefer ne yapıyorsunuz? Kendi gücünüzü artıramıyorsanız rakibinizin gücünü kırmak istiyorsunuz. Yani burada muhalefet blokuna –adı Millet İttifakı olarak geçiyor, ama daha bunun içerisinde yer almayanlar da var–, beraber hareket edebilecek olanlar da var, ilk seçimde birlikte hareket edebilecek parti sayısı giderek artıyor, Gelecek ve Deva'nın da eklenme ihtimali var. CHP, İYİ Parti zaten var, Saadet Partisi yerel seçimde yoktu ama bir önceki seçimde vardı, bir sonrakinde ne yapacağı belli değil, HDP de adı konmamış bir şekilde son yerel seçimde olduğu gibi bu ittifakın bir parçası oluyor. Dolayısıyla bir muhalefet blokundan bahsetmek mümkün; ortada seçim olmadığı için bunu bir blok gibi göremiyor olabiliriz.
Ama Türkiye bana göre adım adım erken baskın seçime yaklaştığı için, iktidarın stratejisinin bu muhalefet blokunu seçim aşamasına gelmeden, daha baştan bölüp parçalamak olduğunu düşünüyorum. Esas stratejisinin, en önemli stratejisinin bu olduğunu düşünüyorum; yani: “Kendin güçlenemiyorsan, karşı tarafı güçsüz kılmaya çalış”. Bu konuda elindeki her türlü imkânı kullan, medyayı kullan, devletin imkânlarını kullan, yargıyı kullan; bir dizi spekülasyon, dezenformasyon kullan ve orayı zayıflatmaya çalış. İlk başta neydi? HDP bu muhalefet blokunun yumuşak karnı olarak görüldü; ama bu strateji iktidarın 31 Mart kampanyasını beka üzerine kurması, terörle mücadele üzerine kurmasıyla yürümedi. Dolayısıyla şimdi başka yolların –tabii ki HDP konusunu yine ele almak isteyeceklerdir, hele bir seçim aşamasına gelindiğinde daha fazla olacaktır– ama başka olabilecek her türlü yöntemle bu muhalefetteki bloku, blokun büyümesini, yeniden kurulmasını, yeni katılımlar olmasını ve kendi saflarından buraya geçişi engellemek için her şey yapılıyor. Muharrem İnce olayını bir anlamda böyle okumak lâzım.
Muharrem İnce'nin iktidarla görüşerek bir şeylere giriştiği iddiasında kesinlikle değilim. Ama iktidar, Bahçeli örneğinde olduğu gibi, ya da iktidar yanlısı medyanın bu olaya nasıl balıklama atladığını gördüğümüz gibi, bundan hayli memnun, buradan bir parti çıksa da çıkmasa da, parti güçlü de olsa güçsüz de olsa, sonuçta muhalefet blokunun lokomotifi olan CHP'nin bir şekilde tedirgin olması, kendi iç sorunlarıyla uğraşması, yine iç kavgalara boğulması her zaman için Erdoğan, Bahçeli ve diğerlerinin en çok tercih edecekleri hususlardan birisi. Dolayısıyla bir yerde CHP'nin yeniden karışması var. Kurultayda –dün değindik– kurultayın geç yapılmasını ve Kılıçdaroğlu'nun karşısına güçlü adayların çıkmasını umdular. Kurultay zamanında yapıldı ve Kılıçdaroğlu tek aday olarak girdi. Dolayısıyla şimdi kurultay sonrası CHP'nin yine o yeni stratejisini, yani ittifakı her şeyin önüne alma stratejisini dağıtmaya çalışan bir iktidar var. İlginç bir şekilde Muharrem İnce'nin de CHP yönetimine yönelik en ciddi eleştirisi ittifak stratejisi, yani dostlarla iktidara yürüme stratejisi.
Ne diyordu Muharrem İnce? Saygı Öztürk'ün haberinden hareketle söylüyoruz: “Kendimiz iktidara gitmeliyiz, birinci parti olmalıyız, ben bunu yaparım” diyordu. Bir yanda Muharrem İnce, bir diğer kişi de Meral Akşener'di. Bahçeli'nin bu uzattığı zeytin dalının çok ciddiye alınması gerektiği kanısındayım. Lâf ola beri gele edilmiş bir şey değil, iradî olarak edilmiş sözler bunlar; belli ki hazırlanılmış sözler ve bunun devamının gelme ihtimali çok yüksek. Bu başarılı olur mu olmaz mı?
Ona geçmeden önce bir ilginç not düşmek istiyorum, o da şu: Erdoğan'ın karşısına ilk çıkan cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu oldu da ne oldu? MHP'ye geçti ve iktidara geçti, Erdoğan'ın yanına geldi. O tarihte onu karşısına çıkan HDP adayı Selahattin Demirtaş ise cezaevinde; artık bunu hepimiz biliyoruz: Erdoğan tarafından, siyasî iktidarın iradesi ile cezaevine konuldu. Bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi 24 Haziran 2018’deydi. Baktığımız zaman, karşısındaki adaylardan Demirtaş halen cezaevinde; o Erdoğan'ın hiçbir şekilde esnetmesi mümkün olmayan bir isim ve bu nedenle de cezaevinde; hakkında o kadar uluslararası kararlar olmasına rağmen cezaevinde tutulmaya devam ediliyor. Muharrem İnce'nin durumu ise, an itibariyle muhalefetin mesafeli olduğu, muhalefeti rahatsız eden, iktidarı da memnun eden bir pozisyonda; dolayısıyla Erdoğan'ın rakiplerinden birisi şu anda Erdoğan'ı çok rahatsız eden bir pozisyonda değil.
Parti kurar mı? Kurduktan sonra da Erdoğan'ı çok rahatsız edeceği kanısında değilim; dünkü yayında bunu neden böyle düşündüğümü anlattım, tekrarlamaya gerek yok. Yani adaylardan birisi olan Demirtaş cezaevinde tutularak, diğeri Muharrem İnce kendi kendine iktidar arayışları içerisinde etkisini alabildiğine yitiren bir siyasetçi durumuna geldi. Temel Karamollaoğlu’nun kendisi olmasa bile partisi son dönemde İstanbul Sözleşmesi, Ayasofya gibi noktalarda bayağı bir AKP ve iktidar çizgisine geldi. Temel Karamollaoğlu, Ayasofya davetine icabet etmedi, belli ki onun bir rahatsızlığı var. Ama Saadet Partisinin içerisinde AKP'ye ve Erdoğan'a yönelik yeniden bir ilginin canlanmakta olduğunu düşünüyorum. Burada yeni kurulan Deva ve Gelecek partilerinin çok daha etkili bir şekilde sahneye çıkmalarının da rolü var. Saadet Partisi’nden bazı kesimlerin de bu partilere yönelme ihtimali olduğu kanısındayım. Yani şu an itibariyle Erdoğan'ın Saadet Partisi diye bir derdi olduğunu açıkçası sanmıyorum. Bir diğer aday Doğu Perinçek; zaten biliyoruz o iktidarın en küçük ortağı diyelim, Bahçeli bunu kabul etmiyor, ama Doğu Perinçek bunu kabul ediyor. En son bugün gördüm; İstanbul Sözleşmesi'nden neden çıkılması gerektiği konusunda Vatan Partisi'nin açıklamaları vardı, orada da aynı dalga boyunda hareket ediyorlar.
Geriye Akşener kalıyor; şu anda Akşener gerçekten iktidar bloku için, iktidar koalisyonu için en önemli hedeflerden birisi. Neden en önemli hedeflerden birisi? Çünkü Kılıçdaroğlu'nun Türkiye'de sağ partilerle beraber hareket edebileceğinin en açık, bâriz kanıtı. Gücü ne olursa olsun –ki gücü hiç yabana atılacak bir güç değil– Meral Akşener'in kendisi Muharrem İnce'nin çıkışına rağmen yüzde 7,3 oy alabilmişti cumhurbaşkanlığı seçiminde ve partisi de bayağı bir oy aldı ve Meclis'te grubunu da kurdu. O günden bugüne de çok ciddi bir gerileme içerisinde oldukları söylenemez. Fakat yerel seçimlerde kendileri il belediye başkanlığı kazanamadılar. Öte yandan CHP'nin birçok yerde İstanbul ve Ankara başta olmak üzere büyük şehirleri almasında çok ciddi katkıları oldu.
Dolayısıyla iktidar koalisyonun İYİ Parti’yi muhalefet blokunun en zayıf halkası olarak gördüklerini düşünmüyorum. Ama öncelikle çözülmesi gereken halkası olarak görüyorlar ve bunu çözmek için her türlü yöntemi deneyeceğe benziyorlar. Uzun bir süre İYİ Parti’nin adını anmadı Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bahçeli ise İYİ Parti hakkında hep aşağılayıcı şeyler söyledi. FETÖ'nün siyasî ayağı olduğunu ima eden çıkışlar yaptı; bazen Akşener'in kendisine çok sert, çok saldırgan üslûpta hitap ettiği de oldu, ama Erdoğan belli bir yere kadar dokunmadı, hiç karşısına almadı. Son dönemde, 31 Mart seçimleri sırasında, Akşener'in yani İYİ Parti’nin CHP'ye desteğinin çok ciddi sonuçlara yol açabileceğini görüp anlayınca bir şeyler yapmaya çalıştı; ama ondan da bir sonuç elde edemedi.
Şimdi yeni bir şey denenmek üzere; sanki bu da, tam eski üslûbun tersine, yumuşak davranmak, sempatik davranmak, yeniden bir ilişki kurmaya çalışmak. Açıkçası İstanbul Sözleşmesi’nin bu olayda, yani İYİ Parti ve Akşener'e yönelik açılımda bir rol oynayabileceği kanısındayım. Mâlûm, Meral Hanım bu konuda çok açık ve net: Sözleşmeyi savunuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan sözleşme karşıtı pozisyon aldı, ama Devlet Bahçeli gazetecilere sözleşme konusunda tereddütlü sözler etti. Yani sözleşmeye karşı tavır, hatta yorumladığımız zaman, tevil ettiğimiz zaman sözleşme lehine bir pozisyon takındı da denebilir. O çıkışının ardından iktidar sözcülerinin sözleşme aleyhtarı üslûplarının belli ölçülerde yumuşadığını gördük ve en aşırı, en fanatik İstanbul Sözleşmesi karşıtlarının da bu nedenle açığa düştüğüne tanık olduk. Hatta Dilipak’a dava açılması gibi ya da Düşünce Platformu adlı kurumun birdenbire çark etmesi, pişmanlık beyan etmesi gibi olaylar yaşadık.
Burada İstanbul Sözleşmesi olayı bir şekilde Meral Akşener’e yönelik açılımlarda bir rol oynayabilir diye dipnot düşmek istiyorum. Ama onun da ötesinde, Akşener’i çağırma, yani “Onlarla ne yapıyorsun? Senin yerin asıl burası” üslûbunun önce Bahçeli tarafından belki de daha sonra Erdoğan tarafından dile getirilmesine tanık olabiliriz. Peki Meral Akşener buna icabet eder mi? Sanmıyorum; çünkü Bahçeli’nin onu davet ettiği ev MHP. MHP Meral Akşener’in ilk evi değil. Meral Akşener Doğruyol Partisi’nde sivrilip dikkat çekti, AKP’nin ilk kurucuları arasında yer alıyordu, son anda vazgeçip MHP’ye geçti. Evi olsa bile, kendine şimdi yeni bir ev kurdu, sıfırdan bir yer kurdu arkadaşları ile birlikte ve kısa zamanda bayağı bir oy aldı. Şimdi MHP gibi güçlü bir tarihi olan partiye dönmenin avantajları kadar dezavantajları da var. Avantajları ne? Bir geleneğin içerisinde yer alıyorsunuz. Ama dezavantajı da bu gelenekte birçok kişi hak iddia edebiliyor, bu geleneklerin birtakım klişeleri var, belirli söylemleri var, sizi belli bir yere sıkıştırıyor.
Meral Akşener’in böyle bir durumda bu saatten sonra MHP’ye genel başkan olarak dahi dönmeyi tercih edeceğini sanmıyorum. Ama tabii bu siyaset, burada her şey mümkün, bunu da düşünmek lâzım. Normal şartlarda Meral Akşener’in İYİ Parti’de ısrar etmesi ve burada yürümesi, bu çağrıların da aslına iktidarın zayıflığını gösterdiğini anlaması –ki herhalde benden çok daha fazla anlıyordur–, dolayısıyla onlara böyle bir yardım eli uzatmak yerine muhalefette kalıp iktidarın yeni sahiplerinden birisi olmaya çalışması, onun için uğraşması daha akılcı gibi geliyor. Ama yine de diyelim ki siyasette her şey olabilir.
Birçok ilişki var; İYİ Parti’nin içerisinden bunu isteyenler olduğu söyleniyor. Bu da olabilir, etkili de olabilirler. Fakat o zaman şöyle bir durum ortaya çıkacak: İYİ Parti’nin tekrardan MHP’ye katılması, oraya taşınması durumunda, İYİ Parti’nin tüm kadroları ve tabanı aynı şekilde MHP’ye gidecek mi? Hiç sanmıyorum. Böyle bir durumda Gelecek ve özellikle Deva Partisi’nin, belli bir ölçüde de CHP’nin güçlenme ihtimalinin, yani İYİ Parti’den MHP’ye dönüş yapmayacak olanların tercihinin yine muhalefette olacağını sanıyorum. Tekrar söyleyeyim: Bu çağrı iktidarın zayıflığını, muhalefetin gücünü, özellikle İYİ Parti’nin belli bir güçte olduğunu ve iktidarı korkuttuğunu, özellikle MHP’yi korkuttuğunu gösteriyor. Ve bir pazarlığın kapısı aralanmış gözüküyor; bu pazarlık süreceğe benziyor. Ama şu aşamada bu pazarlığın iktidarın istediği gibi sonuçlanma ihtimalinin çok yüksek olduğunu sanmıyorum. İhtimal her zaman için var. Burada bir bloku parçalama, bloku çatırdatma niyeti, stratejisi değişik yöntemlerle kimi zaman havuç, kimi zaman sopa ile bu yapılmak isteniyor. Şu âna kadar başarılı olamadı daha doğrusu şu âna kadar başarılı olduğunu söyleyebileceğimiz olaylar yok. Ama esas bir seçim atmosferine girildiği zaman daha net göreceğiz; o zaman daha sert yaşanacak bütün bunlar ve o zaman kartlar yeniden karılacak, Cumhur ve Millet ittifaklarının paydaşlarının kimler olduğu yeniden ortaya çıkacak; esas kavga o zaman olacak.
Normal şartlarda seçime çok var, ama bana göre çok da fazla beklemeyeceğiz ve dolayısıyla bu stratejiyi ileride çok daha fazla göreceğiz. İnce’nin manevralarının iktidarı memnun ettiği aşikâr, Akşener’e iktidar artık sopa değil havuç ile yaklaşacağa benziyor. Bütün bunlar muhalefetin güçlü olduğunu ve iktidarı çok ciddi bir şekilde tedirgin ettiğini gösteriyor. Bir diğer önemli husus da iktidarın artık doğrudan topluma vaat edebileceği hiçbir şeyin kalmadığını bize gösteriyor.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
19.09.2020 Hâlâ AKP diye bir parti var mı?
17.09.2020 İktidarın tabipleri hedef almasının nedenleri ve anlamı
16.09.2020 İslam’da tarikat ve cemaatlerin yeri: Prof. Mustafa Öztürk ile söyleşi
15.09.2020 Ruşen Çakır ve İsmail Saymaz tartışıyor: Tüm yönleriyle tarikat ve cemaatler
11.09.2020 Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (31): Türkiye-Fransa gerginliği, Demirtaş söyleşisinin yankıları & salgınla mücadelenin gidişatı
09.09.2020 CHP’nin tanık olduğum 50 yılı
08.09.2020 Erdoğan artık neden eskisi gibi gündemi belirleyemiyor?
07.09.2020 Selahattin Demirtaş, Ruşen Çakır’ın sorularını cevapladı: “Dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim”
07.09.2020 Selahattin Demirtaş’ın farkı
05.09.2020 Tarikat Sorunu : Çözüm Yasakçı Olmayan Laiklik
19.09.2020 Hâlâ AKP diye bir parti var mı?
24.06.2020 Turkey-Egypt: The unending fight
12.05.2020 Les guerres post-modernes de la mafia en Turquie
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
11.02.2016 Hesabên herdu aliyan ên xelet şerê heyî kûrtir dike
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı